19 Aralık 2024 Perşembe

Nur

 

Nur, Beş Vakit Bir Ahşap Ev, İki Âşık Bir Kafası Karışık, Bir de Mimar Sinan, Kalbimin Bir Kilidi Var, İşte Sana Anahtar

Mustafa Kutlu okumalarım tam gaz devam ediyor ve bu acayip başlığın sebebi Nur adlı güzel hikâye. Ben Mustafa
Kutlu’nun hikâyelerini bitirdim zannediyordum. Neyse ki hala okumadıklarım çıkıyor karşıma, o yüzden daha kitabı alırken bile mutlu oldum yani. Ve yine bölüm bölüm gözyaşları içinde kaldığım güzel çok güzel bir kitabını daha bitirdim. Benim
okuduğum kitap Dergâh yayınların Temmuz 2018'de çıkan 13.
baskısıydı.

Bu tarz yazılarım, kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir. Her hâlükârda önce kitabı okumuş olmanızı ya da doğaçlama konuştuklarımı yazıya dökmeye çalıştığım bu yazıyı benden dinlemek için hesapkitappodcast’e kulak vermenizi dilerim.

Bir oturuşta rahatlıkla bitirebileceğiniz bir kitap ama ben böyle
ortalardan sonra dedim ben bunun kalanını yarın okuyayım. Bitirmek
istemedim yani bir an. Yazarımızın yine birkaç kitabının birleşimi gibiydi; karakterler, hikâye ama yine sonu hiç beklemediğim gibi bitti diyebilirim. O yüzden bu kitabın sonu hakkında çok size bir şey söylememeye çalışacağım. Bence okunması gereken çok derin konular da içeriyor. Çok böyle kafası karışıklara yönelik yazılmış bir kitap aslında. O yüzden de çok hoşuma gitti yani, işte yazarlığın sınırı yok. Ucu bucağı yok! Her şeyi her şekilde anlatabilirsiniz. Bunu Mustafa Kutlu bize bir kez daha ispatlıyor ve hikâyemiz şu cümlelerle başlıyor:

“Şeyh Vefa Camii’nden çıktım, ayakkabılarımı bağlıyorum. Birden üstüme bir gölge düştü. Bağcık işi bitti, başımı kaldırıp doğruldum.
Aman Allah’ım!
Yahu arkadaş dünyada bu kadar güzel bir göz, güzel bir yüz olabilir mi?
İri hareli, uzun kirpikli elâ gözler, hilal kaşlar; kaş dedikse hiçbir yanı alınmamış hilkatten böyle. Minik kalkık bir burun, zarif ağız ve çene. Koyu kestane gür saçlar parıl parıl o kuğu boyun üzerine dökülmüş.
Ne desem boş, bu güzelliği tarife dil yetmez. Bir de beyaz dişlerini, gamzelerini göstererek gülümsemez mi.
Toprak ayağımın altından kaydı, bayağı bir sallandım.
Gel de düşme.
Buğulu, esrarlı bir sesle konuştu. Ya Rabbi bu bir insan mı, yoksa melek mi?
— Özür dilerim, bir şey sormak istiyorum.
Kekeledim haliyle.
— Bu bu buyrun!”(s.5)

Daha ilk sayfada bir ilk görüşte aşkla karşı karşıyayız. Şimdi, bu tanımlamalar, bu betimlemeler bir aşığın gözünden olduğu için çok da abartılıyor diyemeyiz. O yüzden de Sinan’ın gözünden bakmak lazım. Sinan, işte bu kitaptaki aslında ana karakterimiz değil; karakterimiz Nur, çünkü kitap Nur’un etrafında dönüyor. Sinan burada onun karşısına çıkan… Ya kim kimin karşısına çıkıyor, o da tabii biraz bakış açısıyla alakalı. Ama zaten onunla ilgili de bir alıntım… Ne kadar böyle içine kapanık, çok bu taraklarda bezi yok gibi görünse de, mesela burada yazar belki de bir yol da gösteriyor olabilir gençlere.

“Arkasından koştum. Avlu kapısında durdu, baktı. Yanına vardım.
— Gidiyorsunuz. Ama tanışmadık.
Mahçup uzatıyor elini. Bu bir el mi, yoksa kuş kanadı mı?
— Adım Nur. Nur Seçkin. Mimarım.
Eh artık bana oracıkta düşüp bayılmak düşer.
— Seçkin Holding.
— Evet İskender Bey’in kızıyım. Ya siz?
— Ben de mimarım, adım Sinan.
O tebessüm. Nasıl desem. Yok yok anlatamam.
— Hem mimar hem Sinan. Enteresan.
Bittim. Hiçbir şey diyemedim.
Ve gitti.
Gittin amma kodun hasret ile canı bile.
Ben orada ne kadar kalmış olabilirim.
Hadi bir tahmin edin.
Daha sonraki günlerde hep o camiye gittim.
Nur da oraya gelmiş, sık sık gelmiş; ama karşılaşmadık.
Bu nedir?
Bu bir hikmettir.
Hikmet nedir?
Allah bilir.”(s.9)

Burada en azından o tanışmalarını almışım, çünkü burası da güzeldi bence. Ve Sinan bir mimar, ya ne kadar güzel! Gerçekten böyle her şeyi yazıyor olabilmek, yazabilmek, bir anda bir “Mimar Sinan” diye bir karakter de çıkartabiliyor musunuz ortaya? O da bence en az Nur kadar bu çağın insanı değil dersem doğru olur mu? Olmaz, böyle insanlar da vardır elbet ama gerçek olamayacak kadar iyi. Çok iyi insanlar bunlar, “Allah iyilerle karşılaştırsın” diye bir dua vardır ya, onu çok severim. İşte böyle insanlarla karşılaşmak gerek.

Bu Mimar Sinan detayı bana bir de nedense şeyi hatırlattı: Barış Manço’nun “Anahtar” şarkısını. Onu da çok severim. Böyle o da bir hikaye gibi bir şarkıdır, biraz böyle MFÖ’nün “Ali Desidero”suna da benziyor. Dinlemediyseniz mutlaka -belki gençler bilmiyordur- dinleyin.
“Beş şair bir abide, iki abide bir sultan, beş sultan bir düşünür, iki düşünür ise bir mimar! Beş Akif bir saat kulesi, iki kule bir Fatih, beş Fatih bir Mevlana, iki Mevlana bir Sinan…” Çok güzel yaa bu zaten ama bir yandan da “Ne anlatıyor bu adam?” diye şaşırabilirsiniz.

Bunu Barış Manço çıktığı bir programda açıklamış, ama ben o açıklama yerine sadece o dönemdeki paraların ve üzerindeki resimlerin sıralamasını yapayım: 100 TL’nin arkasında Mehmet Akif Ersoy varmış, 500 TL’de saat kulesi, 1000 TL’de Fatih Sultan Mehmet, 5.000 TL’de Mevlana ve 10.000 TL’de de Mimar Sinan varmış bir zamanlar, bu paralar tedavülden kalkmadan önce. Barış Manço’nun da aklına böyle orijinal bir şarkı yazmak gelmiş demek ki. Barış Manço zaten çok acayip bir insandı. Yani o da çağının adamı değildi, çağından çok daha ötelere uzanan, değerini bence hâlâ anlayamadığımız…

Bir yandan da şu an sela okunuyor. Tüm ölmüşlerimizin de mekânı cennet olsun diyelim. Ve Nur, Sinan’ın ofisine gidiyor. Sinan bir mimar, Kemal diye de bir mimar arkadaşı var, ama bildiğimiz mimarlardan değil. Orada sadece ağaç evler yapıyorlar, böyle müstakil bir iki katlı. Beton, çimento işine falan hiç girmemiş yani. Nur önce şaşırıyor, “Nasıl bu şekilde hayatta kalıyorsunuz?” diye. Ama sonra orada son okudukları bir dergiden bahsediyorlar. Tam biz de böyle merak ederken, Sinan çıkartıp okuyor yani o dergiyi, uzun uzun oradaki bölümleri.

Bunu zaten çok güzel yapıyor yazar, bu tarz şeyleri, denemeleri, öyküleri. Kitabın yine başında da var kısa bir öykü. Çok güzel getiriyor bunları. Ben hemen neredeyse o bölümün yarısını almışım, unutmak istemiyorum. Çünkü bunlar biraz da böyle değişik, daha önce hiçbir yerde denk gelmediğim bilgiler benim için. Bakalım siz ne düşüneceksiniz?

“Nur yüzünde güller açarak gülümsedi:
— Severim, iyi olur.
Kemal araya girdi:
— Gerçekten iyi kahve yapıyor. Ben de halis ev limonatası yaparım. Bazan diyorum ki şu büroyu kapatıp bir kahve açsak.
Gülüşüyorlar.
Sinan kahve için kalkıyor.
Nur:
— Şu dergiyi uzat, ilgimi çekti. Yahu ne hoş gelişmeler oluyor. Ben de biraz göz atayım.
Sinan dergiyi Nur’a uzatıp kahve yapmaya gidiyor. Nur dergiye eğilmiş, Kemal bu muhteşem güzelliği seyrediyor.
Nur’un okuduğu kısım:
Bilimsel olarak betonun zararlarından bahseder misiniz? Beton neden kötüdür?
Az bilinen ve/ya gizlenen bir gerçek şudur: Beton radyoaktif radon gazı yaymaktadır. Betonarme binalarda yapılan ölçümlerde 200–300 bekerele kadar çıkan radyoaktif değerler çıkabilmektedir. WHO’ya göre bu seviye insan sağlığını tehdit eden sınırların başlangıcıdır. Radon gazı vücutta toksik bir etki yapıyor, bu etki kansere kadar gidebiliyor. Amerika’da 1994 yılında yapılan bir araştırmada akciğer kanserinden ölenlerin %14'ünün bina içi radona maruz kalanlar olduğunun anlaşılmasından sonra betonarme binalara radon gazı tahliye aspiratörleri konulması mecburiyeti getirilmiştir. Aynı uygulama 2000 yılında İngiltere’de başlatıldı. Ayrıca beton içerisinden geçirilen bakır elektrik kabloları beton içindeki demirin tetiklemesiyle manyetik alan oluşturmakta, insanın hem beden hem ruh sağlığını derinden etkilemektedir. Yine betonarme binalarda oturanların romatiza, böbrek ve astım hastalıklarına daha çok yakalandığı istatistikler tarafından ortaya konmuştur.
Müstakil ahşap evlerin avantajları nelerdir?
Ahşap, dünyada kendini yenileyebilen tek inşaat malzemesidir. Üretimi ve işlemesi kolaydır. Üretimi esnasında enerji sarfiyatı çok düşüktür. Ahşap, atmosferdeki karbon bileşiklerini emerek bünyesinde tutarak gövde yapıyor. Ne kadar ahşap ev yaparsak hava kirliliğini o derece azaltmış oluruz. Bakın çimento üretimi ile dünyada her yıl atmosfere 3,5 milyar ton karbondioksit salınıyor ve hava kirletiliyor. Karbonsal atıklar tabiatın kendini temizleme gücünün çok üstüne çıkınca da küresel ısınma ve iklim değişikliği başlıyor. Ahşap ev sayısı arttıkça daha çok karbon bileşikleri emilecek ve sanılanın aksine dünya daha temiz dünya olacak demektir. Ahşap ev yapmakla orman alanları azalmaz, tersine artar. Amerika ve Kanada’yı bu konuda örnek verebiliriz. Ağaç kesmekten korkmayalım, ağaç tekrar kökten geliyor, mühim olan orman alanlarının imara açılmadan yine orman alanı olarak bırakılmasıdır.”(s.87,88)

Evet, kitaptaki dini meselelerin yanında bence buralar da biraz kafa karışıklıkları yaşayanlar için yazılmıştı. Ben de böyle bilmiyordum yani ahşap evlerin bu yanlarını. Halbuki bizim Karadeniz’de de çok vardır, görmüşümdür, ama işte çok kolay yanabilecekmiş gibi geliyor insana. Bilmiyorum, onun da mutlaka bir çözümü, bir şeyi vardır ama ondan çok bahsedilmemiş dergide. Ama apartmanlardan, apartmanların kötülüğünden bahsedilmiş. Hemen bir iki sayfa sonra geçiyordu burası. Nur hâlâ okumaya devam ediyor yani dergiyi uzun uzun.

“Apartmanların bu anlamda olumsuz özellikleri nelerdir?
Apartman inşasında temel amaç insanlara güzel yaşam mekânları sunmaya yönelik bir uğraş olmaktan ziyâde onu inşâ edenler için yüksek paralar kazanma düşüncesidir. Apartmanın; oturanı değil satanı memnun eden kâr düşüncesiyle üretilmesi, insana lâyık bir yapı biçimi olmaması, temel insan haklarını hiçe sayması, bilhassa yaşlı ve çocukların hiçbir ihtiyacını gözetmemesi, yüksekliği ile insanı önemsizleştirmesi, insanı tabiattan koparması, insanı nesneleştirmesi, çevreye verdiği zararlar, orada oturacak insanlara nasıl yaşamaları gerektiğini dikte eden tahakkümcü karakteri, insanın başta mahremiyet gibi kutsal değerlerinin hiç birini dikkate almaması… itirazlarımın temel noktalarını oluşturmaktadır.
Nur okumayı bıraktı. Konuşan mimarın ne demek istediğini anlamıştı. Doğru şeyler söylüyordu ama. Neticede kapitalizme karşı bir duruş bu. Alternatif bir hayat tarzı kurmak zor. Bilimi, bankaları, silahları binlerce unsuru karşına alacaksın ve tüketim toplumunu yok edeceksin. Çok zor. Yerine ne koyacağın da belli değil. Ama bu küçük bürolar, bu idealist ve inançlı mimarlar, belli olmaz, bir çığır açabilir. Umut kalbimizde bir kuştur, sürekli öter.
Bir de her şeye rağmen inandığı gibi yaşamak, inandığı gibi iş yapmak. Bu önemli işte. Bu direniş önemli.”(s.90)

Diye geçiriyor içinde. Burada zaten o da ilk görüşten beri içi ısınıyor Sinan’a karşı. Ama bence böyle onun bu hayat tarzını öğrendikçe daha da yakınlaşıyor. Ben de hiç sevmiyorum apartmanları, ama ne yaparsın? Biraz mecburiyetten diye kendimizi kandırıyoruz. Müstakil ev İstanbul’da gerçekten imkânsız gibi bir şey. Ama niye İstanbul? “İş burada, aş burada” diye… O da bence bir kendimizi kandırma ama doğruluk payı da var.

Gerçi ben İstanbul’un köyünde gibi bir şeyim ama burada da yine apartmanlar, bu incecik duvarlar… Komşuların her şeyini duyuyorsun. Yani gerçekten hiçbir mahremiyet yok. Bir balkona çıkıyorsun, karşında insanlar, öbür tarafta insanlar, her tarafta insanlar. Yani hiçbir şekilde zaten insana saygı da yok, sevgi de yok dışarıda.

Çocuklar işte… Yani ufak bir sessizlik olsun, ses kaydı alayım diye günün hiçbir vakti… Neredeyse anca gece çıkacaksın herkes uyurken, o da böyle işte ikiden üçten sonra. Bir-ikiye kadar da susmuyor insanlar; sürekli böyle disko gibi arabalar, müzikler, bir şeyler… Yani gürültü toplumu gerçekten. İnsanın alıp başını gidesi geliyor.

Ama bir de sadece yani gürültü de değil… Bazen işte, ben böyle merdivenlerden, çıkmayı seviyorum. Eve çıkana kadar karnın acıkıyor, o evlerden gelen yemek kokuları… İnsan diyor yani, “Evde yiyecek bir şeyin olmasa ne yapacaksın, evde bir pişmiş aşın olmasa?” Çünkü o eski komşuluk da yok, herkesin birbirini gözettiği… Neyse, ben de girersem bu konuya çıkamam. Yine güldüğüm bir bölüm vardı kitapta.

“İskender bürosunda puro içmeye çalışıyordu.
İçmeye çalışıyordu, çünkü bir türlü içemiyordu. Etraftan öğrenmişti, puro iş adamlarını daha bir kalantor gösterir. Heves işte. En iyisinden aldırdı, içmesini öğrendi, ama içemiyor işte.
Koca bir küllük var önünde. Puroyu yakıyor, iki nefes çekip küllüğe koyuyor, üç-beş saniye sonra bir nefes daha çekeyim diyor, sönmüş meret.
Kül tablasında yanık kibritlerden bir tepe oluştu. İskender bu tepeye bakarak kendine güldü: ‘Ulan puro mu içiyoruz, kibrit mi içiyoruz belli değil.’”(s.111)

Bu da bana… Bunu anlatsam mı bilmiyorum, kötü örnek mi olacağız çocuklara? Lisedeki bir anım hatırlattı yine. Ama ilk ben de o gün puro içmiştim tuvalette. Böyle son sınıf olmuştuk artık, o zaman bizden başka süper lise kalmamıştı, hep alt sınıflar… Alt sınıflar hep böyle Anadolu Lisesi çok. Bir de böyle temiz çocuklar yani, iyi çocuklar. Bize saygıda kusur da etmiyorlar.

Bizimkiler işte tuvalette sırayla sigara içerken bir baktık, işte bu çocuklardan bir tanesi puro getirmiş, evde babasının purolarından yürütmüş. “Lan ne yapıyorsunuz burada?” falan… Bizimkilerde şey çıkıyor böyle hemen kabadayı tavırları. Çocuk o kadar böyle iyi davranmıştı ki bize, yani gülmüştüm ben de içimden. Kendisi verdi hemen bir tanesini. “Abi alın işte, siz de için, çok güzel, şöyle böyle…Ama işte bitmiyor bir türlü, çıkış da için.” falan. Bizimkiler de o böyle alttan alınca hiçbir şey yapmamışlardı, almışlardı bir tane. Çıkışta böyle merakla “Nasıl bir şey acaba?” diye… Daha yaşımız işte ne… 16–17 falan. Ve gerçekten puro dediğin şey bitmiyordu bir türlü. Bayağı böyle iki saat, üç saat… Tam böyle boş adam işi yani.

Sokrates’in sözü müydü, Platon’un mu? Kumar oynayan bir öğrencisine karşı “Ben senin kaybettiğin paraya değil, zamana üzülüyorum” diye söylüyordu. Onun gibi yani, ben de geçtim yani onun zehrinden… O kadar zaman, bir boş vaktin olması gerekiyor mecburen ve o vakti de işte böyle buna mı harcıyorsun? Gerçekten yazık.

İçmemek lazım, nargile falan da zaten tam böyle boş adam işi gibi geliyor bana. Nargile severleri de karşımıza alacağız belki ama, ben anlamıyorum diyeyim, geçeyim burayı. Kitaptan da bu arada hiç bahsetmedik, biraz kitaba döneyim.

Nur bir arayış içinde aslında. Bu İskender diye geçen İskender Bey, onun babası. Kitapta yine bu karakterlerin soy ağacını çok güzel anlatıyor yazar: anasını, babasını, kardeşini, her şeyini böyle birkaç sayfa içinde, tüm hikâyeleriyle öğreniyoruz. Daha muhtemelen bize anlatmadığı şeyler de var. Onu da mesela Murat Menteş’ten duymuştum; bir kitabı yazmak için yazar çok daha fazlasını bilir o kitapta yazılandan ama hepsini kullanmaz diyordu. Evet, çok gereksiz ayrıntılara da girmemek lazım, böyle satır aralarında o kafanızda kurguladığınız şeyleri ufak tefek vermek, o gerçekçiliği de çok arttırıyor.

Burada da Nur bir arayış içinde, kendi anne babasından alamadığı maneviyatı cami cami, hoca hoca gezerek bulmaya çalışıyor, aramaya çalışıyor. Sinan da burada ona hep destek oluyor, yol gösteriyor. Ama işte bu yol göstermek de şimdi, herkes bilebildiği kadar… Yani fazlasına hem gücün yetmez, hem sınırı geçemezsin.

Bir de Sinan’la Nur aslında ayrı dünyaların insanları. Nur işte bir holding sahibi babanın kızı, annesi de yurt dışında. O da bir şeyh bulmuş, evlenmiş! Ama o da şeyh, bu Arap şeyhlerinden. Zengin bir adam buluyor orada yani. Hemen boşanıyor kocasıyla ki zaten İskender’in de canına minnet… Aralarında öyle bir ilişki kalmamış, yok yani. İskender de öksüz yetim gelmiş, orada oğlu olmayan o holding sahibinin köylüsü olarak gelmiş… Adamın kızını da alıyor yani, o derece çalışkanlığıyla, dürüstlüğüyle. Adama bir velinimet oluyor yani ve holdinge konuyor bir anlamda. Bütün bu inşaat işleri, mimarlık işleri… En tepeye çıkıyor, adam ölünce kızıyla da evleniyor ve onların kızı da işte Nur.

Ama herkes ayrı dünyalarda, yani herkes kendi derdinde. Nur’la da o yüzden çok ilgilenemiyorlar. Nur çok kitap okuyan, çok kendini geliştiren, okumayı seven, derslerinde de çok başarılı. Zaten mimar da oluyor, iyi bir üniversiteyi de bitiriyor. Yabancı dili var, İngilizceyi çözüyor. Bir tekvandoya falan da gidiyor, bileği de kuvvetli yani. Böyle zorluklar karşısında hemen bir uçan tekme savurdu falan diyor. O tarz yine Sevincini Bulmak’taydı galiba. Orada da bir polis olan bir karakter vardı. Adı neydi? Yine hepsinin birleşimi gibi bir şey yani, ama manevi yönü işte düşük… “Düşük” dediğim, bilgi olarak. Onu da gün geçtikçe arttırıyor.
Öğrendikçe de bir de bu işte… Rasim Özdenören’in de denemelerinde geçiyordu son okuduğum denemesinde; bilmekle bilincinde olmanın farkı. Nur burada her öğrendiği şeyi hayatına da tatbik etmeye çalıştığı için kalbiyle de öğreniyor. O yüzden hayatı değişiyor ister istemez. Sadece bilmiyor, bilincine de varıyor. İşte o arayışında büyük zatlarla da karşılaşıyor, onlardan da çeşitli şeyler öğreniyor. Ben bunlardan sadece bir tanesini almışım, orada da şöyle yazıyor:

“Abdullah bin Hubeyk şöyle diyor: ‘İnsanın başını derde sokan şu dört şeydir: Gözün, dilin, kalbin, arzun. Gözüne sahip çık onunla helal olmayan şeye bakma. Diline sahip ol Allah Tealâ’nın kalbinde olduğunu bildiği şeyin aksini söyleme. Kalbine dikkat et, gönlünde hiçbir Müslüman için kin ve haset bulunmasın. Arzuna malik ol, şer olan bir şeyi arzu etmiş olmayasın.’”(s.166)

Demiş: Bu dört şey… Dört şeye dikkat ettim mi zaten evliya oluyorsun. Eline, beline, diline sahip ol sözünü de anımsattı burada bana. Kalp gözünün yanında kalp kulağı diye de bir şey geçiyor mesela, yine bu sonlara doğru…

Sonlar çok, hem çok ağır, herkesin böyle nasıl diyeyim… “Anlayamayacağı” dersem hoş bir ifade olmaz, ama herkese hitap etmeyen de olabilir. Çok seveceğiniz, benim gibi böyle gözyaşları içinde kalacağınız yerler de olabilir. O yüzden biraz bu kitabı ne zaman okuyacağınız önemli; hangi yaşta, hayatınızın hangi döneminde… Hazırlık gerekiyor yani. Bence hazır olduğunuz bir zamana denk gelmesi lazım bu kitabın size. Çünkü… Evet o cümleyi, sadece o cümleyi almışım.

“Kurtulmak için kurtarmak lazım.”(s.198)

Bu da kitabın ana fikri gibi bir şey olmuş. Ben normalde böyle tek cümleyle özetlemem kitapları. Ama bu kitaptan çok fazla spoiler vermek istemiyorum, çünkü beni şaşırttı yani o son… Yarın bir gün dönüp baktığımda da, “Eğer hatırlamazsan” diye öyle de bir umut var içimde şu an, çünkü bu kitabı tekrar okumak istiyorum. Aynı Sevincini Bulmak gibi… Bu kitap da bence böyle tekrar tekrar okunabilecek güzel bir hikâye. Yine hediye etmelik bir kitap, ama herkese olmaz.

Bu hafta böyle biraz Mustafa Kutlu haftası gibi oldu benim için de, güzel oldu. Çok rahat okunuyor zaten. Böyle giderse imkânsız gibi görünen Sait Faik, Mustafa Kutlu ve Rasim Özdenören’in bütün kitaplarını okuma maceramın ilk durağını bitireceğim galiba. Yarısını geçtim artık diyebilirim. Gördüğüm kadarıyla ciddi bir hedefmiş… Gün geçtikçe onu da anlıyorum, ama iki sene önce böyle bir hedef bile koyamazdım, “Her hafta bir kitap bitireceğim” diyerek o zamanlar bile çok yapamadığım bir şeyi, “Gayret benden” deyip başlayıp, şu anda haftada ikiye çıkmam mesela, bu bile zaten beni çok mutlu ediyor.

Böyle olunca düşünüyorum, zaten senede 100 kitaptan fazla oluyor. Araya da bir de böyle hayatı yönlendirebilecek, hayata da bir şeyler katabilecek güzel kitaplar çıkınca, denk gelince, değme keyfime yani, öyle diyeyim. İnsan mutlu oluyor. Keşke ben de yirmili yaşlarımda başlayabilseydim bu maceraya. Hatta keşke liseden sonra başlayabilseydim. Lise dönemlerinde işte o çıkıp serserilik peşinde koşacağım, vakit öldüreceğim diye… Ama kütüphaneye gidip böyle kitap alma gibi bir… Hem öyle hiçbir arkadaşım yoktu benim kitap okuyan, hem de bilmediğim durum olduğu için.

Bir de işte çalışma saatleri… Bunun üzerine bir de yol eklersen… Hafta sonunda kapalı oluyor böyle kütüphaneler genelde. Yeni yeni var bu 7/24 açık olan büyük kütüphaneler. Yoktu yani eskiden. İnternetin zaten olmaması, yaygın olmaması, bu telefonların… Ya biraz da yani o Zamanın Ruhu ve Murakami’nin “Sahilde Kafka”sı… Onu okuduğum zaman bu kütüphanelere ben sarmıştım ben. Çünkü sadece para verip alacağım kitapları okumak -bu kadar zengin değilim yani ben- Çok büyük bir lüks.

Bence çok daha fazlasını, paramızın yetmeyeceği kadar fazla kitap okumamız lazım, çünkü ancak o zaman işte böyle bulamayacağınız kitaplar çıkıyor. Ve ben kitapçılara girince o kadar az geliyor ki bana oradaki o kitaplar, o kadar sınırlı… Zaten son gittiğimde, belli bir kitap aradığım zaman üç kitapçıda da bulamadım yani o kitabı. Bu da ilginç bir durum, işte aradığım bir kitabı bulmak zor gerçekten.

Buradan da kitaba aslında bağlayabilirim. Nur’un o yolculuğu… Ya, aradığın bir kitabı bulmak bile bu kadar zorken, onun aradığı o mistik yolculuk da diyebiliriz — bu kelimeler kitapta da geçiyor, o yüzden söylüyorum, yoksa ben böyle ifade etmezdim — ama onu, aradığını bulmak çok zor ya… Ama bulanlar da arayanlar işte. Aramak da lazım. O yolculuk da çok önemli, çok kıymetli, o niyet… Bir de o zaman daha bir anlamlı oluyor.

Ne kadar çok arar ve sonunda bulursan, o bulduğun şeyi daha da kıymetli oluyor. Ve işte bu okuduklarını anlamak, idrak etmek, hayata tatbik etmek… Bunu yapabildiğin zaman zaten hayatın değişecek.

Bugünlük bu kadar diyeyim ben de. Buraya kadar dinlediniz, vakit ayırdınız, çok teşekkür ederim sizlere.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder