12 Aralık 2024 Perşembe

Gece

Gece, Sonunda Herkesin Öldüğü Oyun, 10.000 Saat Kendini Kandırmak, Kolaylıkla Birbirine Dönüşen Öfke, Korku ve Baskı

Bilge Karasu’nun Gece romanıyla karşınızdayım. Benim okuduğum kitap Metis Yayınları’nın Mart 2019'daki on ikinci basımıydı. Kitap tam 231 sayfa ama toplamda 110 bölümden oluşuyor ve birçok bölüm sayfanın yarısına gelmeden bittiği için hiç öyle göz korkutacak kadar uzun değil. Zaten mesele okumakta değil anlamakta. Ya da ne anladığınızda.

Bu tarz yazılarım, kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir. Her hâlükârda önce kitabı okumuş olmanızı ya da doğaçlama konuştuklarımı yazıya dökmeye çalıştığım bu yazıyı benden dinlemek için hesapkitappodcast’e kulak vermenizi dilerim.

Kitabın hemen başında hakkında bir giriş var, başka bir yazarın önsözü gibi bir şey. Bizi biraz aydınlatıyor kitapla ilgili ama aynı zamanda uyarmayı da ihmal etmiyor.

“Yer yer, salt anlatma işlevinden soyutlanmış sözceleriyle, bir düş düzeninde örülü görünüşte dağınık söylemiyle, temel gereksinmelerimizi, yerleşik beklentilerimizi, bu noktada altüst ediyor, bocalatıyor. Çizgisel akışlı bir öyküyü, her an göklere çıkarmaya hazır kolaycı okur beğenisine ters düşüp kovulmayı göze alarak.
Çetin metin denecek Gece için belki. Neden olmasın? Hele önce bir okuyalım.”

Bu şekilde bitiriyor yazısını Akşit Göktürk. Ve benim gözüm korkuyor hemen. Daha bu yazıyı anlayamamışken, kitaptan acaba ne anlayacağım diye korkuyorum. Kitabı bitirdikten sonra youtube’daki BüyüYorum, Trabzon okuyor kanalının yaklaşık iki buçuk saatlik bölümünü seyrettim. Sonrasında kitabı ikinci kez yeniden okudum ve artık daha fazla bir şey yapamam herhalde deyip toplantımıza gittim. Toplantı dediğim işte bizim okuma grubumuz. Orada da yine gece yarılarına kadar kitap üzerine konuştuk. Ben inanılmaz bir şekilde hazırlandığımı sanırken dönüş yolunda Hülya Hanım (ki kendisi grubumuzun çalışkan öğrencisi gibi düşünebilirsin. Her kitap için sayfalarca notlar çıkartır, hatta bazen koca koca kitapları hiç üşenmez getirir yanında.) maalesef bu kitap için hazırlanamadığını söyledi. Sadece ufak bir araştırma yapmış ve kitabı okuduğunu söylemişti. Sonra sağ olsun benimle yaptığı o ufak dediği araştırmasını paylaştı. Tam 12 tane yüzlerce sayfalık dosyaları bana attı, buradan ona da tekrar teşekkür ederim. Dikkatinizi çekerim, bu onun hazırlanamamış hali! Bir an için ne kadar özensiz bir iş çıkartıyorum burada diye utanmadım değil.

Gece, postmodern bir roman, çok katmanlı, Kafkaesk ya da kapalı anlatım gibi de nitelendirilmiş. Gecenin İşçileri, Düzeltmen, Yargılamalar Bakanlığı, Ulusal Kitaplık, Bilgiler Sarayı hatta kısa bir yerde metinden bağımsız da olsa böcek metaforu da kullanılıyor.

1975–76 yıllarında yazılmasına rağmen ilk olarak 1979'da ve daha sonra 1985'te yayımlanmasının nedeni 12 Mart ve 12 Eylül’ün kaotik ortamı ve baskısı denilmiş. 1991'de de on yılda bir İngilizce dışında yazılan kitaplara verilen Pegasus Roman Ödülü’nü kazanan tek Türk yazarmış Bilge Karasu ve evet, bu kitapla kazanmış bu ödülü. Gece, İngilizce ve Fransızcaya çevrilmiş. Zaten yazarımız da yedi yabancı dili anadili gibi biliyormuş. Burada anadili gibi derken de abartmıyorum, o dillerde eser verecek kadar hakimmiş.

Ayrıca bu kitapta “ve” dahil birçok edatı hiç kullanmamış yazar. Ben bunu Gülşah Şişman’ın doktora tezini okumaya çalışırken fark ettim. O da tam 341 sayfa, Bilge Karasu’nun bütün eserlerinin tek tek incelendiği inanılmaz bir çalışma. Bir de Bilal Uyanık’ın yüksek lisans tezini inceledim, o da tamamen bu romanın göstergebilimsel çözümlemesi üzerineydi. İçinde haritalar, tablolar, çizelgeler ve daha neler neler. Escher’in o meşhur Görelilik eseri üzerinden yaptığı açıklamalar vardı. Kesin görmüşsünüzdür hani böyle dört bir yandan nereye çıktığı belli olmayan merdivenlerin olduğu resim. Yine benim çok sevdiğim “Gece ve Gündüz” adlı resmi var, onda da sol tarafa siyah renkli, sağ tarafa da beyaz renkli kuşlar uçuyormuş gibi görünüyor ama tabii ki yine bakış açısına göre ikisini de söylemek mümkün. Ama aynı ressamın bir eseri daha varmış Çizen Eller, adında ki ben onu görmemiştim daha önce. O resmi de iki elin birbirini çizmesi gibi bir şey diyebilirim. En basit ifadeyle ama onu da bir aratıp bakın bence. Bununla ilgili Bilal Bey tezde şunları yazmış:

“Karasu Gece adında bir romanda bizim Y. adını verdiğimiz bir anlatıcı aracılığıyla N. adında bir karakterin sesinden B**** K***** imzalı bir yapıntı yazar. Bu durum akla Escher’in Çizen Eller (İng. Drawing Hands) adlı tablosunu getirir.”

Burada yani gördüğünüz gibi daha neler neler. Ve diyeyim ben yine, bu ve’nin kullanılmamasıyla ilgili de bizim okuma grubumuzdaki Metin Bey de şöyle bir şey yazmıştı:

“Gerçeğin yani insanın ve her şeyin parçalı olduğunu simgesel olarak böyle ifade etmiş. Ve bağlacı adı üstünde birleştirir. Bunu kullanmayarak gerçeğin parçalılığını örtük göstermiş. İnsan bunu örtmek için ego geliştirir.”

Diye bir yorum yapmıştı grupta. Ben burada bu kitabı özetlemek gibi bir şeye girişmeyeceğim kesinlikle ama başından sonundan yine her yerinden alıntılarım olacak. Bana daha çok neler düşündürdüğünü ifade etmeye çalışacağım aldığım alıntılar eşliğinde. O yüzden artık, şöyle kısa bir alıntıyla başlayayım:

“Ertesi sabah oradan geçenler, bir türlü aydınlanamayan günün donuk ışığında, asfaltın üzerinde esmerce bir lekeden başka bir şey göremediler gencin parçalanmış olduğu yerde.
İnsanlar artık yalanan ağızlar, pençeler arıyor insanların yüzlerine, ellerine bakarken. Oysa işçiler, gecenin işçileri oldukları için, güpegündüz görünmezler sokaklarda. Gecenin işçileri herkes gibi miydi bir zamanlar? Böyle olduğuna inanmak isteyenler var.
Daha mı az ürkecekler böyle olsa?”(s.29)

Diye soruyor. Kitap dört ana bölümden oluşuyor. Dört ana bölümde her biri neredeyse farklı bir bakış açısıyla yazılmış. Giriş aslında çok anlaşılır, sizi ortama sokuyor, yani ısındırıyor kitaba. Geceye geceye ısınmak da artık nasıl olacaksa ama ısındırıyor yani. “Gecenin işçileri”nden bahsediyor, böyle bir oluşum gibi bir şey bu. Gecenin işçileri gün içinde görünmüyorlar.

Ve burada da mesela bir genci katlediyorlar. Bu olayların işte daha çok böyle yazıldığı dönemdeki sağ-sol olaylarıyla bağdaştıran da olmuş. Ama mesela birçok tezde bununla çok alakası olmadığını, yazarın sadece bunları anlatmadığını, yani bu kitap hiç o olayları bilmeyen bir ülke vatandaşı tarafından da okunsa orada da kendi ülkesini görebileceği gibi bir açıklama yapılıyordu. Kapalı anlatmış olduğu için, simgesel, Kafkaesk… Herkes farklı bir şeyi anlayabilir çatışmadan. Zaten birkaç sayfa sonra da şöyle bir bölüm var:

“Kim bilebilir bunu? Yazarın dışında, kendisini çok yakından bilen birkaç kişi dışında, kim bilebilir?
Ama böyle bir şey akla da mı gelmez? İşte bu noktada, demin dediğimizin önemi ortaya çıkar: Aklıma böyle bir şey gelse bile, insan bu düşüncenin saçma olduğunu söyleyecek, böyle bir şey olamayacağına inanmak isteyecektir.
İnsanlar, gitgide, istediklerine, dilediklerine inanmakla yetindiklerine, düşünüp tartmayı, ölçünmeyi, olanı biteni görmeğe çalışmayı yavaş yavaş bir yana ittiklerini daha fark etmiyorlardır belki de. Bunun farkına varmağa başladıklarında ise ortalık iyice kararmış olacak. Sabahları güneş yeniden doğar gibi olsa da, ortalık yeniden aydınlanır gibi olsa da, gecenin karanlığı bütün bütün dağılmayacak hiç.”(s.31)

Mesela bence buradaki cümleler çok önemliydi. Dolayısıyla ne yazarsanız yazın, insanlar yine istediklerine, dediklerine inanacaklar. O yüzden bu kitaptan da istediği çıkarımı yapabilir, çok çok farklı anlayabilir yani birçok insan gibi geliyor bana. O yüzden ben hemen “20. bölüm kritik” demişim bu bölüme. O yüzden tamamını paylaşmak istiyorum. Buradan da anlayacaksınız zaten bölümler böyle çok kısa, hemen çabuk okunuyor. O yüzden de zaten çabuk bitirmiştim ben bu kitabı:

“‘Gecenin işçileri’ epeyden beridir artık herkesin ağzında dolaşan bir deyim. Buna karşılık olacak bir deyim, örneğin ‘gündüzün işçileri’ deyimi, kullanılmıyor. Hiç değilse, kullanıldığını daha işitmediğimi söyleyebilirim.
Gene de, birtakım kimseler, besbelli, ‘Gündüz’ adına birleşip gece adına birleşmiş olanları vuruyor; ya da çocuklar, mahalle içlerinde ‘gündüzcü’ diye bağırarak insanı kovalama oyununu oynuyorlar.
Şehrin dışındaki kayranda, o yemyeşil meydanda, biribirilerini vuranların kendilerini alıştırdıkları, ellerini, gözlerini çalıştırdıkları söylenemez. Her gün yapılıyorsa bu iş, her gün onbeş insan, orada, ölüyor demektir. Olsa olsa, o meydana çıkıp silâh çekmek için başka yerlerde çalışıp alıştırmalar yaptıkları düşünülebilir o oyuncuların. ‘Oyuncu’ demek ne kadar saçma olursa olsun, bunlara yakıştırılacak başka bir ad bulmak da güç. Her günün sağ kalan son oyuncusu ertesi günkü oyuna çıktığı için onun da vurulacağı, er geç vurulacağı, kesin. Olsa olsa, o günün gecesi, ona bir utku şenliğinin baş kişisi olma hakkı tanınabilir.
Ancak, bu işten de daha güç anlaşılacak bir şey varsa, bu oyuncuların büründüğü gizliliktir… Çevrede, oyuna katılmayan, ya da katılmayacak biri görülürse hemen vurulurmuş, öyle anlatılıyor. Kendini belli etmeden onları seyredenler, benim gibiler -demek öylesi de olabiliyor; ama iyi düşünülürse, olabilmesi de pek garip- gördüklerini ancak güvendikleri dostlarına anlatıyorlar. Bunlar arasından vurularak cezalandırılmış kimse var mı, bilmiyorum.”(s.52,53)

Burada o anlatılan o yeşillikler, o yemyeşil meydan, insanların birbirlerine vurdukları “gececilerle gündüzcülerin” karşılaştığı bir oyun. Yani aslında bir ölüm kalım oyunu. “Açlık Oyunları” gibi bir şey. İnanılmaz böyle distopik bir ortam gibi de görebiliriz.

Hatta Bilal Bey’in tezinde o haritalandırması, bu kitabı, o yeşillikleri de gösterdiği bir harita da yapmış kitaptaki mekânların. “Başkent” diyor, işte hemen dışında yer alıyordu bu yeşillikler. Yani hiç benim hayatta aklıma gelmez öyle bir harita yapmak. O kadar uğraşmış yani, zaman çizelgesini çıkarmış falan. Bir kitabın işte gösterge bilimsel incelenmesinin de ne kadar ayrıntılı olabileceğini gördüm ben de o tez sayesinde. İnsanlar bu tezlere boşuna yıllarını vermiyor demek ki.

Ama ben burada o YouTube videosundan da sanırım öyle bir şey duymuştum. Bu arada orada da o Gülşah Hanım var, Gülşah Şişman, anlatıyordu uzun uzun. Birkaç böyle öğretim görevlisi, profesörler, hocalar… Yani hep böyle yetkin insanlar, edebiyatçılar toplanmışlar. Onlar bile ne kadar zorlandıklarından bahsediyorlardı zaman zaman. Bu kitabın kılavuzlu okunması gereken bir kitap olduğundan söz ediyorlardı sık sık orada. Sanırım benim aklımda kalmıştı. Bu oyun, oyuncu, ölüm kalım oyunu… Böyle bir oyunu yani niye oynarsın? Rus ruleti gibi bir şey ama sıra sana da gelecek, yani mutlaka öleceksin — belli ya bugün ya yarın, diye düşünürken bir anlamda, aslında bu hayat, yaşamak yani. Hepimiz öleceğiz, öleceğimizi biliyoruz ama yine de yaşıyoruz, devam ediyoruz. Hiç ölmeyecekmiş gibi hatta yaşıyoruz. Bize çok uzak çünkü ölüm.

Az önce de bir sela okundu. Ben de durdum biraz. Hatta her gün, her gün bu ölümler… Nasıl doğumlar oluyorsa, ölümler de oluyor aslında. Hatta böyle küçük şehirlerde, köylerde… Bizim köyde en azından olduğunu biliyorum, her yerde var mıdır böyle… Selalardan sonra, ya da önce mi? Hatta böyle birkaç kere sanırım yapılıyordu. Ölen kişi tanıtılıyor uzun uzun: “Şunun anası, şunun babası, şunlardan şunlardan” diye, böyle cenazesine çağırmak için insanları. Yerel gazetelerde böyle… O yaşlılar biraz o yüzden okuyor “Kim ölmüş?” diye böyle bakmak için. Çünkü onlarda da böyle adeta ilan gibi yer alıyordu. Bunu Elbistan’dayken görmüştüm ilk. Çok tuhafıma gitmişti.

Küçük bir yerde yaşayınca zaten her öleni herkes tanıyor doğal olarak. Herkes yaşayanları da tanıdığı için “Aa” diyorsun, “Şu da gitti. Bu da Hakk’ın rahmetine kavuştu.” Oralarda belki insan biraz daha ölümle iç içe. Ama büyükşehirde böyle bir şey bizim aklımız almıyor yani. Ölenlerden hiç haberimiz bile olmuyor. Katıldığımız cenazeler… “İyi bilirdik” diyoruz belki hoca sorunca ama muhtemelen hiç tanımıyoruz bile. Ölüm büyük şehirlerde daha uzak gibi. Zaman nasıl daha hızlı akıyorsa… Halbuki tam tersi olması lazım. Zaman hızlı akıyorsa ölüme daha da koşuyorsun. Zaman hızlı akıyor dediğimde, işte bu hengâme, bu koşuşturma…

Neyse, hemen bundan birkaç sayfa sonra da bir bölüm dipnot olarak başlıyor. Kitaptaki bazı bölümlerde dipnot tamamen:

“3. Dipnot
Başımı almış gidiyorum…
Önemli olan, birtakım yolların olayı da, okuyanı da bir yerlere ulaştıramayacağını, buna karşılık ancak bir iki yolun sonuna dek gidileceğini okuyana sezdirmemek… Buna çok dikkat etmeliyim.
Kişileri de hem var kılmalıyım, hem de belirsizlik içinde bırakmalıyım. Öyle düşünüyorum ya, gerçekte ne demek bu?
Öznenin ara ara belirsizleşmesi…”(s.56)

Burası da işte bir dipnot. Açıklayıcı mı daha da kafa karıştırıcı mı? Gerçi kafa karıştırıcı… Biraz o seyrettiğim videoda da moderatör hoca kızmıştı. “Yok işte yazar kafa karıştırmıyor, her şey gayet açık” falan gibisinden bir başka hocayı orada terslemişti, biraz beni de korkutmuştu yani. Tuhaf gelmişti o tavır. Tamam belki siz anlamış olabilirsiniz ama… Bilmiyorum, kitabın tamamı aslında bir defter gibi bir anlamda… Bu karışıklıklar…

Neyse ben de daha fazla “karışıklık” demeyeyim. Ama kitabın tamamı bir defter gibi ve böyle her bölüm — her bölüm demeyeyim ama — birçok bölüm birbirinden bağımsız. Araya böyle eklemeler, çıkarmalar… Bazılarını hatta farklı kişilerin yazdığı, diğer karakterlerin… Dipnotların bile dipnotları. İşte başında S yazıyor, S de artık Sevinç mi Sevim mi… İki tane karakter çıkıyor sonra karşımıza. İkisi aynı kişi mi? Biri yok deniyor. Sonra ikisi de yok oluyor aslında.

Ana kahraman — O diye nitelendirebileceğimiz — ve onun çocukluk arkadaşı diye tanıtılan, bize onun tarafından küçük sarı saçlı bir çocuk haliyle tanıtılıyor. Okuldayken sağırmış aynı zamanda ve her sene bir tane arkadaş seçermiş, kendisi hep onunla konuşurmuş. Ve bir senesinde de onla konuşuyor. “Ben ona N derdim” diyor, sadece N harfiyle gösteriyor. “O da bana O derdi.”

Ama sonradan bu N’nin gecenin işçilerine katıldığını, hatta neredeyse orada çok önemli, kilit bir noktada olduğunu yazarken Sevinç ya da Sevim (Sevinç olması lazım) bir bölümde işte “Neden bütün suçu ona attın? Nereden çıktı bu şimdi? Sen kendi yaptığın işleri örtmek için yazıyorsun bunları” gibi bir bölüm geliyor ardından. Kitapta böyle birbirleriyle tartışıyorlar yani adeta. Ama kitabın sonlarında, son bölümlerde karşımıza çıkan bir ayna metaforu da var. Metafor mu artık, gerçek mi… Aynada kendini üç kişi olarak gören küçük bir çocuk görüyoruz. Bu üç kişinin, aynanın kırıldıktan sonra yenisinin yerleştirilmesiyle tek kişi olarak… Bütün bu diğer üç karakter aslında yok mu?

Yine kitabın bir yerinde mesela şey de geçiyor — orayı ben not aldım mı şu an bilmiyorum ama — “Biz ölemeyiz onlar gibi, bizim de ölmemiz mümkün değil” gibisinden bir şey söylüyor orada Sevinç ya da Sevim ya da N de olabilir. Bunu da işte mesela şey olarak açıklamışlar: Çünkü onlar hayali kahraman, gerçek değil. Dolayısıyla öldürülemez gibi de düşünebiliriz. Ya da işte “V for Vendetta” filminde de geçen o “Fikirlere kurşun işlemez” değil mi? Şey ile… Bunlar eğer bir fikirse, öyle de belki ölümsüz olarak görebiliriz.

Neyse, ben neredeyse yine bütün kitabı anlatmış gibi de olabilirim, hiçbir şey anlatmamış da olabilirim. O yüzden devam edeyim:

“Bir insanın bir insanı vurması, öldürmesi, genellikle, öfke, korku ya da baskıyla açıklanan, açıklanmak istenen bir iştir. Öfke, korku, baskı, kolaylıkla biribirine dönüşür, biribirinin kılığına girer; dışarıdan geleni içten, içten geleni dışarıdan gelirmiş gibi gözükür. Benin, benliğin altta kaldığı duygusunun, birer görünümüdür üçü de. Gecenin işçileri, hep altta kaldığı duygusuyla bunalmış insanlardan mı derlendi? Çocukluğundaki umacılardan kurtulamayan, sevdiklerini gönüllerince saramayan, etlerini istedikleri etle birleştiremeyen insanlar mıdır hep, bu işçiler?”(s.59)

Burada o anlatılan şeyi sormuş. Bence kitabın en güzel, belki birçok insanı da rahatsız edecek, ama en güzel yanlarından biri bence bu kaotik ortamı, karanlığı, ölümleri getirenin gözünden de yazılıyor bazı bölümlerde. Bunlar işte zaman zaman böyle gecenin işçilerini de anlamaya çalışıyoruz. Bu bence önemli bir şeydi.

Yani hem büyük cesaret ister böyle bir şey yazmak, anlaşılmamak, hatta yanlış anlaşılmak pahasına bunu göze almak kolay değil. Ama ben şeyi de çok sevmiyorum, yani böyle “herkes ile empati yapalım, empati kuralım. İşte o onu öldürmüş ama bir sor niye öldürmüş? Onun da çocukluğunda başından şöyle şöyle kötü olaylar geçmiş” gibi. Düşününce evet, belki böyle hak verir gibi oluyorsunuz ama sonuçta onun yaptığı yanlışı da düzeltmiyor bu.

O açıdan “hassas kalpler için dünya cehennem” dediği gibi, o kadar da hassas olmamak lazım. Bence herkesin her şeyle sürekli empati yapması… bilmiyorum şu an yanlış bir şey mi söylüyorum acaba, ama yanlışmış gibi geliyor bazen bana, gereksizmiş gibi geliyor. Bu işte o seri katillerin belgesellerini, filmlerini falan yapıyorlar ve insanlar onlara hayran olarak çıkıyorlar o filmlerden. Yani bence çok sağlıklı bir şey değil.
Neyse, yine “bence”lerden sıyrılalım ve kitaba dönelim.

“Bir anlamda, herkes düşman. Düşmanım. Düşmanımız. Ya da, günü gelince düşman olabilir. Örneğin, kendi arkadaşlarımız, yandaşlarımız… İşkil, kuşku, yaşamımızın temeline koyduğumuz harç olmalı; yediğimiz ekmek, içtiğimiz su olmalı. Gene de bilmeliyiz ki bu dünyada bizi aldatmayacak üç beş kişi vardır. Her işkilin, her kuşkunun vurulacağı denektaşı; her eylemi, her gücü üzerinde bileyeceğimiz bileği taşı; her umudu ayakta tutacak kilit taşı birkaç kişi. Vur deyince onlar, vuracağız; öl deyince öleceğiz; yaşa deyince yaşayacağız. Bu kişiler, yalnız bizi değil, bütün dünyayı ayakta tutacak. Buna inanmak, buna güvenmek zorundayız.”(s.83)

Burada o anlatılan, mesela bunu acaba kim diyor? Şimdi ben de merak ettim bunun öncesini, başını ve sonunu tekrar almak lazım aslında, bakmak lazım. 83. sayfadayım bu benim okuduğum baskıda.

Böyle de yaşanmaz yani, böyle her şeyden şüphe, her şeyden kuşku, işkil yaşamın bir de “temeline koyduğumuz harç olmalı” diyor. Ne kadar zor! İşte bu bahsettiğim biraz da buydu, böyle bir şüpheyle yaşamak. Ama ona rağmen “bizi aldatmayacak 3–5 kişi vardır” diyor. Yani bu bence çok çelişiyor birbiriyle. Onun da, yani bunu yazan karakterin de kafası karışık belli ki.

3–5, yani bence o sayı da çok fazla. Nasıl bu kadar çok insana güvenebilir, hiç aldatmayacağını düşündüğü? “Vur” deyince vuracağın, “öl” deyince öleceğin insanların sayısı bu kadar çok mudur, bilmiyorum. Hele bir de herkesin günü gelince düşmanın olabileceğini düşünerek… Ya o kişiler de o zaman düşmanın olursa?

Ama böyle bütün dünyayı değiştiren, geliştiren ya da kötü yönde de bazen etkileyen insanlar oluyor işte. Daha geçen de yine bir yerde duymuştum, Hitler’in zaten resimler yapıp o resimlerin beğenilmediği, küçük bir çocukken daha dışlandığını… Aşırı empati dediğim burada. Şimdi “Hitler çok iyi bir ressam da olabilirmiş belki” gibi şeyler söyleniyor. Mesela orada, eğer doğru şekilde yönlendirilse olabilir mi? Olduğu gerçeğini de değiştirmiyor ya da bütün suçu onun resimlerini beğenmeyen öğretmenine atmıyor. Ama etkisi de var mı bilmiyorum. Yani gerçekten bunlar… ya hiç yok da diyemeyiz. Ya da onu sevmeyen, ilgiyi göstermeyen babasının payı…
Şeyi seyretmiştim, şeyi dinlemiştim… Evet, ortamlarda satılacak bilginim… Biraz da korkarak dinlemiştim. Orada sanırım bahsetmişti Charlie Chaplin’in hayatını anlatırken. Charlie Chaplin’le cidden çocukluk dönemlerinde de benzerlikler varmış, zaten böyle birkaç gün farkla mı doğmuşlar, yani çok ilginç ayrıntılar. Chaplin’in de böyle karanlık bir tarafı da var bence. O yüzden de biraz korkarak dinlemiştim o bölümü. Ama zor bir hayatı olmuş onun da işte.

Herkes… kime bakarsan, zaten kimsenin kolay bir hayatı yok. Her böyle yaptığımız yanlışa da “ben ne yollardan geçtim, ondan böyle yaptım” dersek, biraz kendimizi kandırıyoruz gibime geliyor bana. O zaman diyeyim ve ben kitaba döneyim artık.

“Ona N. diyeceğim bundan böyle.” diye başlıyor 39. bölüm ve romana dahil olan bu yeni karakteri tanıtıyor yazar bize. Kısaca burada onun ona “O” dediğini öğreniyoruz:

“O da, sanırım, bana artık O. demekle yetiniyordur. Önemli olduğum, olduğumu da bildiği için. Biribirimizin ağzında birer ses, birer harf olduğumuz için adım gibi biliyorum, o da en az benim kadar üzülüyor. O beni izleyemiyor, izleyecek durumda değil; okuyordur ancak. Bense onu okuduğum gibi, onu en olmayacak yerlerde bile izleyebiliyorum. Onu izlemekle görevli olanlar, biribirilerinden habersiz, ama hepsi doğrudan doğruya bana bağlı; getirdikleri bilgileri yazanakları yukarıya ileten, benim. Tabii, benden yukarısı olduğu ölçüde…”(s.90)

Burada anlatılan “O” aslında kilit bir rolde, önemli bir mevkide ve birçok bölümü yazan kişi ve 43. bölümün de tamamını paylaşmak istiyorum, zaten dipnot olduğu için kısa sayılır:

“Dipnot
Yazar mı kararsız, kişi mi? Bu defterin başından bu yana ‘ben’ diyerek konuşan, bir kişi mi, en azından iki kişi mi? Kişi sayısının belirsizliği, ya da, alışılagelmiş bir söyleyişle, kişinin tutarsızlığı, benim işime ne ölçüde yarar? Okuyanın şaşırması gerek; okuyanın şaşması, ürkmesi gerek. Dünyayı bütünüyle elimde tutabileceğim duygusu artıyor. En değişik kişilerin ben’liğini elimde tutabileceğim duygusu…”(s.97)

Yani yazar ne yapmak istemektedir biraz onu mu anlatıyor bize
bilmiyorum. Bunun üstüne ben konuşmayayım hiç ve hemen
geçeyim:

“Gizlilik, herhangi bir gizliliğe katılma, insanı hâlâ bağlayabilen en eski, en ilkel bağlardandır. Çağdaş dünyada erki, yalnız gücü elinde tutmak diye değil de, insanların kafasını da, gönlünü de elde tutmak diye gören bizler, biliriz ki gizlilikler -ama iç içe, sayısız katlar, çerçeveler, kutular halinde gizlilikler- bize bu istediğimizi sağlamak olanağını verir. Herkesten gizlenen bir şey olmalı. Ama her gizleneni bilen birileri de olmalı. O da, şu anda, benim. Ya benden, bir şey gizlenecek olursa, haber alacağım kesin mi?… Haberim olmayacağını düşünemem…”(s.104)

İnsanın o her şeyi bilme isteği, gizlilikler, o çekiciliği bence burada güzel anlatılmış. Kitap biraz da bence o yüzden okunuyor. Böyle “ne olacak, ne anlatıyor, bu gizli saklı şeyler ne” diye okuyorsunuz. Ve tabii ki korku… Korku da aynı şekilde insanı hem çeker; korku filmlerinin büyük reyting alması… Şöyle bir alıntım var mesela:

“Saçma gibi gelebilir, ama korkunun işleyişini iyi bilenler, bunun hiç de saçma olmadığını görebileceklerdir. Aşırılıklarında kendisine dokunulmayacağını bilmek, kişiyi, eylemlerinin büsbütün azgınca olmasına götürür.”(s.133)

Ben böyle bir korku filmi mi, gerilim mi seyretmemiştim zaten duymuştum ama sadece… Ben bir de böyle bazı filmleri bayağı bilirim yani, üzerine okurum, dinlerim bir şeyler ama seyretmem. Derim ki “zaten öğrendik, daha bunu bir de seyretmeye gerek yok.” Rahatsız eder çünkü beni. Ben zaten korku filmlerini çok sevmem, bahsetmiştim.
Ama bu filmin şöyle bir teması vardı; seyretmiş olanlar vardır belki aramızda. Dünyada bir gün, her sene bir gün, işlediğin hiçbir suçtan sorumlu olmayacağın bir gün belirlenmiş. Muhtemelen Amerika’da geçiyor diye düşünüyorum ve o gün de tabii insanlar ne yapıyor? Herkes çıkıyor birbirlerini asıyorlar, kesiyorlar, öldürüyorlar gibi bir şey kalmış aklımda. Dediğim gibi hiç seyretmemiştim ama değişik bir tema, insan yani gözünde canlandırabilir.

Seyretmediğim filmi hatırladım! İnsan aşırılıklara, kendisine dokunmayacağını bilince… İşte “o güç, mutlak güç yozlaştırır” sözünün de arka planı bu aslında. Akran zorbalıklarının temeli biraz bu olabilir. Karşı taraftan sana bir etki, tepki olması lazım. Şimdi sen o tepkiyi veremeyecek kadar aciz, güçsüz, sinmiş, korkmuş bir insana, insanlara, bir topluma bir şey yaparsan ve hiç kimse sana bir “dur” demezse, dokunamazsa sana, o zaman sen zıvanadan çıkıyorsun. Daha çok, daha çok, daha çok…
Ve gelelim benim kitaptaki en sevdiğim yerlerden birine.

“Ağrılar, acılar karşısında, herkes, herkesin, kendi gibi tepki göstermesini bekler; daha doğrusu kendi tepkisinden başka türlü bir tepki olabileceğini, gösterilebileceğini değil usuna sığdırmak, o usun kıyıcığından bile geçirmez. Bunun içindir ki acılar, ağrılar, fiziksel öznelliklerin ötesinde de paylaşılamaz. Kıskançlığımızı, benzemezliğimizi, indirgenmezliğimizi en çok bu alanda gösterir, savunur; insanları, belki de, en çok bu alanda küçükseriz. Karşımızdakinin tıpatıp aynı acıyı, aynı ağrıyı çektiği bir aygıtla saptanıp gösterilse, bu davranışımız, bu tutumumuz değişir mi? Sanmam.
O aygıta inanmamağı yeğleriz herhalde.
Dipnota düşülecek dipnot
Dipnotlar şimdi bir daha nitelik değiştirmiş oluyor. Oysa…”(s.135)

Diye bitiyor. Bu da bir dipnotmuş. Bu dipnota da bir dipnot düşmüş yazar. Ama bahsettiği çok gerçek, çok gerçekçi. Herkesin başına gelmiştir.
Yine bir başka bir kitapta mı geçiyordu, Peyami Safa demişti (ben de bunu herhalde başka bir bölümde yine söylemiştim): “Dişi ağrıyan insan, dişi ağrımayan herkesi mutlu zanneder” demiş. Öyle, biz de en ufak bir hastalanınca o zaman anlıyoruz. Herkes en büyük acıyı hep kendisinin çektiğini zannediyor. Belki de bu acılar gerçekten paylaşılamıyor. Yani “ateşin düştüğü yeri yakması” çok, çok gerçek.

Ve kitabın 4. bölümünden hemen sonra gelen ilk dipnotta da şöyle bir şey yazıyor: “Ben belki bir gün anlarım ya da anlayan biri çıkar” diye bir not düşmüşüm buna, onu paylaşmak istiyorum:

“Dipnot
Şimdiki durumda dörde bölünmüş olmam, ulaşmak istediğim simgesel kavrayıcılığı gerçekleştirmekte beni ne ölçüde başarılı kılabilir? Daha doğrusu…
Hayır, ne diyeceğimi bilemez duruma gelmenin de herhangi bir anlamı olamaz…”(s.145)

Yani dörde bölünmüş olmam diyor, bu sefer de kitap mı bizle konuşuyor?Defter mi bizimle konuşuyor? Çok çetin metin gerçekten bu
kitap ama daha sonrasında da şöyle bir yeri almışım:

“Geceyi ne kadar tiksinç bulduğumuzu, gördüğümüzü anlatmak için yırtındıktan sonra, ışığın sizi ne kadar tedirgin ettiğini anladığımız gün, gölgeyi -giderek, karanlığı- nasıl da sığınılacak bir kucak, kuytu, sıcak bir koyun diye gördüğümüzün kafamıza dank ettiği gün, bu duruma düşebiliriz.
Geceye dönmek, (Sevinç!), olan bitenlerin gitgide anlamsızlaşan anlamsızlığı, birilerinin elinde (neye yaradığı belli olmayan) bir oyuncak haline geldiğini bilmek, kimin elinde olduğunu kestirememek… Ya çıldırıyorum, ya da, gerçekten, benimle uğraşıyorlar. O zaman da, bana niye bunca önem verdiklerini sormak gerekmez mi? Bu soruyu kandırıcı bir yanıt bulmak gerekmez mi? Bu yanıtı bulmadıkça, aramadıkça -bu yoldan giderek, ‘bulmağa yanaşmadıkça, bulmaktan kaçındıkça’ denemez mi?- ağzı hanidir görünmez olmuş dipsiz kuyuda düşmekte olmanın mutluluğu aranmaz mı? Yoksa kendi kendimizi aldatır da bunun bile farkına varmaz mı olduk?”(s.175)

Evet “ve” geçmiyor hiç gerçekten. O yüzden böyle biraz fazla virgül var. Son soru, son cümle çok güzel bence. Kitaptan bağımsız da bunu düşünebiliriz: “Kendi kendimizi aldatır da bunun bile farkına varmaz mı olduk?”
Zaten gerçek kendini kandırma böyle olması lazım. Yani bu konuda iyi olanlar… Aslında her şey pratiktir hayatta. “Pratiktir” derken teori-pratik ilişkisindeki gibi “basittir, kolaydır” gibisinden demiyorum. Çalışma gerektirir yani. Sürekli uğraşırsan, işte o 10.000 saat kuralı gibi, yaptıkça yaptıkça yapamadığın şeyler kolaylaşır, farkına bile varmazsın.
Burada da işte çok dikkat edilmesi gereken bu: kendimize söylediğimiz yalanlar, kendimizi kandırmalar… Bunu ne kadar çok yaparsak, maalesef o konuda da o kadar iyi oluruz. Ve sonunda bir bakarız ki kendimize böyle hayal bir dünya kurmuşuz, onun kralı gibi takılıyoruz. Çok çok tehlikeli.
Hemen kafalar gitmeden kitaba dönelim:

“Bir gün gelir, sözcüklerin büyüsünden sıyrılmamız gerektiğini anlarız hepimiz. Yüce duyguların, kalıptan çıkmış düşüncelerin büyüsünü işler kılan sözcüklerin büyüsüne kapılmaktan vazgeçmemiz gerektiğini. Yürümenin, yemenin, boşaltımın kendimize özgü biçimini nasıl öğrendikse, konuşmayı, duymayı, düşünmeyi de kendi kendimize öğretmemiz gerektiğini anladığımız bir gün gelir. Hepimiz için. Ama er, ama geç. Duygularımızın, düşüncelerimizin, sözlerimizin, gerçekten bizim olmağa başladığı bir gün… İşin tuhafı, kendimizce konuşmağa başladığımızda, söylediklerimizde tutamak, dayanak bulamayanlar çok olur; bu sözleri yadırgadıklarını, anlamadıklarını söylerler. Belledikleri kalıplarla konuşulmadıkça, ırzlarına geçildiğini sanan zavallılar da vardır. Bunların ayması için başlarına ölümcül işler gelmesi gerekir sanki…”(s.214)

Burası da bence çok etkileyiciydi. “Öğrenmeyi öğrenmek” üzerine çok duruluyor artık, ama “düşünmeyi öğrenmek”… Bunu ben çok duymamıştım daha önce. Çünkü düşünmeyi de bilmiyoruz bazen. Düşünme üzerine de düşünmek gerekiyor.

Hep böyle sanki başkalarının fikirleriyle, başkalarının düşünceleriyle düşünüyoruz. Ona ben dikkat ederim mesela. Bazen, nasıl diyeyim, yeni bir şey öğrenince hemen insan onu paylaşmak ister ya, yeni değişik bir bilgi… Halbuki sen orada bir papağanlık yapıyorsun aslında. O söylediğin şey, öğrendiğin şey senin düşüncen, senin bilgin değil. Başkalarının sözleri dönüyor dolaşıyor ortalıkta.

İşte o retweet mantığı… Ben ilk Twitter açınca anlamamıştım. Yani bu retweet ne demek? Niye bir tweeti retweet ediyoruz? Saçma gelmişti bana. Ama aslında hayatta da zaten kendi düşüncelerimiz, kendi konuşmalarımız zannettiğimiz şeylerde ne kadar orijinaliz?

Onu da bir… Orijinal bir şey yok mu? Her şey yazıldı, her şey çizildi, her şey konuşuldu mu gerçekten? Kimsenin aklına gelmemiş muhteşem bir fikir zannettiğimiz şey aynı anda — aynı anda diyorum bakın, yani belli bir zaman dilimi de değil — o an içerisinde bile yaklaşık 1000 kişinin aklına gelirmiş. Ve bunlardan sadece 500 tanesi o aklına gelen şey üzerine düşünürmüş. O 500'ün 100 tanesi belki bu düşüncenin üzerine kafa yorarmış. O 100 kişinin 10 tanesi belki bu düşünceden birilerine bahsedermiş. Ve o 10 kişiden bir ya da ikisi o düşüncedeki eylemi yerine getirirmiş, düşünce olmaktan çıkartıp onu uygulamaya çalışırmış yani.
Ve bunu gören de o diğer 999 ya da 998 kişi dermiş ki: “A, bu benim de aklıma geldi!” Haklılar da yani. Evet, onların da aklına geldi gerçekten. Ama işte ne önemi var? Ve gelelim kitabın yine kritik bir bölümüne:

“Buraya dek yazdıklarımı bir daha okudum. Beğendim. Ufak tefek düzeltmeler gerekebilir. Bir saat sonra bir daha okuyup öylesi bir düzeltme gerekiyorsa yapacağım, sonra da gazeteye yollayacağım. İmza, tanınmış bir yazarın adı olacak. O imzayı yazının altına ben atacağım. Gazete, yazıyı basmak ister; adamcağızın durup dururken deyişini, yazışını değiştirmesine şaşar; bu yazarın imzasını taşıyan bir yazıyı basarak okurlarda yaratılacak etki, yazıda söylenenlerin uyandırdığı tepkiyle yazının basılmasının uyandıracağı şaşkınlığın bir araya gelmesi, herkesi düşündürecek bir güç oluşturur; gerekli yerleri kesip çıkarırlar, yazıyı öyle basarlar, bu da olabilir… Yazının yayımlandığı günün akşamı, yapılacak ufakcık bir iş kalır bana.”(s.221)

Son bölümden bir önceki bölüm… İşte B.K. imzasıyla tarih de yazıyor, görüyoruz. Bunu bir tür üst kurmaca denilebilir mi buna?

Bu arada o ufacık iş hakkında da, bununla ilgili yine benim aklıma bir film gelmişti. Bu sefer seyrettiğim bir film. Biraz böyle yazarlıkla da ilgili olduğu için merakla böyle seyretmiştim. Zaten biraz komedi unsuru da barındıran bir film olduğundan eğlenceli, öneririm: Stranger than Fiction, “Lütfen Beni Öldürme” diye çevrilmiş bizde de. Güzel bir filmdi. Bir yazarın romanındaki bir karakter, onu yazan insanı, o yazarı buluyor. O yazarın o kahramanı öldüreceğini anlıyor ve “Lütfen beni öldürme” diye böyle bunun peşine düşüyor. Güzel, değişik bir filmdi.

Neden bu geldi? Çünkü bu kitabın da bir bölümünde, artık kitabın sonlarına doğru, bu karakterin artık ölmesi gerektiği, kitabın ancak böyle biteceği söylenirken, işte “Paris’te bir metroya bindim ama kimse beni itmedi. Ölmedim” diyor. Karakter artık yazardan çıkmış “İstesen de öldüremiyorum” gibi de anlaşılabilir. Ama bir sonraki bölümde de ölüyor gibi. Yani artık o paramparça olmuş camlar arasında kan, kanlar… Neyse ben oralara çok girmeyeyim.

Son bölüm olan 110. bölüm de sadece bir cümle yer alıyor ve bu aynı zamanda kitabın da son cümlesi:

“Bunları yazmakla çıldırmaktan kurtulunur mu?”(s.231)

Bu soruya da siz cevap verin. Buraya kadar ben elimden geldiğince yazmaya çalıştım. Bu üzerine konuşulması çok zor olan kitap hakkında bir de bunları okuyan herkese değerli vaktinizi ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum ve bir başka kitapla görüşmek dileğiyle diyerek bitiriyorum.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder