5 Aralık 2024 Perşembe

Beyhude Ömrüm

 

Beyhude Ömrüm, Elektrik Alamama Sorunu ve Emeklilik Hayallerimin Kurda, Kuşa, Aşa Bölünmesi



Mustafa Kutlu, Beyhude Ömrüm kitabı, bu zamana kadar ertelediğim ve artık sonunda okumaya cesaret edebildiğim bir romanı olarak özel bir yere sahip benim için. Fazla ayrıntıya girmek istemiyorum ama galiba yine arada ağzımdan kaçırdım bazı şeyleri.

Bu tarz yazılarım, kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir. Her hâlükârda önce kitabı okumuş olmanızı ya da doğaçlama konuştuklarımı yazıya dökmeye çalıştığım bu yazıyı benden dinlemek için hesapkitappodcast’e kulak vermenizi dilerim.

Mustafa Kutlu kitabıyla karşınızdayım. “Beyhude Ömrüm” isimli bu güzel kitap aslında benim neredeyse 2 sene önce okumam gereken bir kitaptı. Eski bir arkadaşım okuduğundan bahsetmişti, hüzünlü bitiyor demişti. Biraz o hüzünlü bitişini söylediği için üzerinden zaman geçsin, unutayım demiştim, ama bir türlü de unutamadım. O yüzden böyle yazarın son hikayelerine artık bırakacaktım, bırakmayı düşünmüştüm. O yüzden bugüne kadar erteledim. Ve yani yıllardır hakikaten Mustafa Kutlu okumalarım devam ediyor, bir türlü bitiremedim. Ne kadar verimli bir yazar olduğunu buradan da görüyorsunuz. Sadece böyle hikayeleriyle de değil, denemesiyle de çok fazla eseri var Mustafa Kutlu’nun.

Benim okuduğum kitap Dergah Yayınları’nda 2021 Ocak ayında basılmış, 39. baskı. Çok güzel de bir kapağı var: yemyeşil ağaçlar, bulutlar, arkada bir dağ manzarası gibi. Sanki yeşil mi ve mavi mi? Deniz yok ama mavinin de fazla tonu var. Zaten ikiye ayrılır çoğu insan işte, deniz mi dağ mı tatili için özellikle. Ben tabii ki ikisini de çok seviyorum ama artık böyle biraz yaş aldıkça diyeyim, sanki daha böyle sessiz sakin, temiz hava, orman daha güzel gibi geliyor bana artık. Yoksa eskiden sahil, deniz daha çekici gelirdi. Kaz Dağları benim biraz hayalimdir emeklilik için. Gerçi bizim emekliliğimiz…

Bu kitapta benim kendimi benzettiğim bir emekli de var. Öyle kolay değil yani, onu da tekrar tekrar görüyoruz. Emeklilik hayalleri, imkan bile olsa, o emekliliğe kadar belli bir hengamenin içinde yaşadıktan sonra bir anda sessizliğe alışmak, orada yaşamak kolay değil. Ne diyeceksiniz, ne anlatıyorum ben? Neden durduk yere böyle kendi emeklilik hayallerimden bahsediyorum? Durduk yere değil. Bu kitap bana düşündürdü bunları.
“Beyhude Ömrüm” isimli bu güzel kitap… Güzel hikaye alıntılarım var diye bakıyorum şöyle bir, ama var yine. Az değil kitabın son özellikle sonu zaten çok güzeldi. Yani buna güzel demek… Arkadaşımı hatırladım da şimdi, yani biraz farklı bir bakış açısı lazım. Arkadaşımın “sen seversin” demesine, kendisi üzülmüş mesela, ama beni aslında ne kadar tanıdığının da bir göstergesi olmuş. Ben sevdim gerçekten. Hemen ilk anlatıma geçeyim, anlatılar üzerinden bu kitaba da bakalım, inşallah bir şekilde anlatacağız.

“Yetişmez mi acaba?
Yetişmez mi?
Sedirden iniyor, ceketi bir kenara bırakıyor, yeniden usul usul yatağa uzanıyorum.
Yarın olsun gidip Hacali abiye bir danışayım. Madem Cenab-ı Hak bu ilhamı gönlümüze bıraktı, vardır bir hikmeti. Ne denilmiş: Gayret bizden tevfik Allah’tan.”(s.27)

İşte buradaki o ilk sorular “yetişmez mi acaba, yetişmez mi” diye sorması, kahramanımız önce o askerlik hikayelerinden başlıyor, askerlik anılarından, o zamanlar yediği o güzel meyvelerden çeşit çeşit. Hepsinin en güzelini zaten Mustafa Kutlu, bu çiçekleri, böcekleri, ağaçları çok güzel anlatır gerek diğer kitaplarından, denemelerinden. Aklımda kalan bir şey varsa Mustafa Kutlu’ya dair budur yani. Zaten ilk okuduğum uzun hikayesinde de aslında böyle bir bölüm vardı. Yine doğayla, toprakla iç içe bir yazar, o yüzden de çok seviyorum.

Burada o kadar güzel bahsediyor ki, zaten sizin de böyle tırpan alıp bir bahçe için girişiniz geliyor, kazmaları kürekleri alıp fidanları, ağaçları toprakla haşır neşir olması geliyor yani insanın. Ben mesela beden eğitimi derslerini çok sevmezdim. Yani severdim de serbest bırakılınca çok severdim, top oynadığımız zamanlar. Ama onun haricinde böyle işte “atla zıpla”, hele bir de basket zorla oynatırlar. Ben basketten de hiç anlamam. Sizin için spor ne yazık ki futbol olduğundan, boş boş koşmayı da mesela hiç sevmezdim. Koşuyorsan top peşinde koşman lazımmış gibi bir algı vardı. Halbuki koş işte, ne güzel ciğerlerin açılsın. Yok! O kafayı “Koşmasaydım Yazamazdım” kitabını okuduktan sonra anlayabilmiştim.

Neyse ne diyecektim, beden eğitimi. Heh, bir beden eğitimi dersinde ortaokulda, orta sona doğru sanırım bizim okulun hemen üstünde böyle bir yeşil alan vardı, çimenlik. Okula ait mi? Park yaptılar orayı sonra, sonra o park da olmadı, şu an bir anaokulu yaptılar. Orası işte anaokulu olmadan önce ve park da olmadan önce, oranın ağaçlarını biz dikmiştik. Hem de böyle beden eğitimi dersinde. Artık müdürü falan nasıl ikna ettiyse hocamız, iyi bir hocaydı. Yani bugün olsa çalıştıramazsın öyle çocukları, ama biz onu öyle çalışmak gibi de değil, böyle seve seve yapmıştık. Tabii bazı arkadaşlar çok hoşuna gitmemişti ama ben o böyle o fideleri fidanları taşıyıp tek tek onları ekmeye çalışmak… Küçücük de çocuksun, yani bir yandan oyundan büyük bir işe kalkışmışsın. Ama çok güzeldi, her tarafımız toprak falan olmuştu.

Ama onlar işte o can suyu dökmek, hala işte o anaokullarından geçerken aklıma gelir, “aaa” derim, “bu ağaçları biz dikmiştik” diye. Halbuki yani bir iki ağaç anca belki hayatta kalmıştır. Ama sanki bütün o ağaçlar bizim eserimizmiş gibi gelir bana. Çok güzel bir şey ağaç dikmek bence. Yani insanın stresini de alan, bugün birçok hastalık için doktorların reçeteye bile yazabilecek bir tedavi yöntemi olabildiğini, olabileceğini düşünüyorum ben. Ama tabii insanlar bunu anlayamayacağı için zavallı doktorlar da yazamıyor bunu. İlla bir ilaç yazmak zorundalar. Ve bu ilhamın bizim kahramanımızın da gönlüne düşmesi… Çünkü onun doğup büyüdüğü, yetiştiği yerde anca buğday yetişiyor. Çorak topraklar, su yok zaten. Öyle bir köy ki elektrik, su olmadığı zaman… Radyo geliyor mesela belli bir zaman sonra, sadece muhtarda. Onunla ilgili de evet güzel bir alıntım var. Bilmiyorum hala böyle köylerimiz, yolu olmayan, elektriği suyu olmayan köylerimiz var mı? Oralarda insanlar zaten nasıl yaşayacak? Bana da imkansız gibi geliyor. Hadi elektrik olmadan belki 3 gün 5 gün tatil yapabilirsin. Ama suyun olmaması, yani bir musluktan akmama durumu algılayabileceğim de bir şey değil. Biz hiç aksini görmediğimiz için, bir yerlerden işte su taşımak.

Gerçi ona benzer böyle İstanbul’da bir ara kesintileri de çok oluyordu, böyle mezarlıktan falan ben taşıdığımızı biliyorum. Yine benim çocukluğuma denk geliyor, herkes yani taşıdı o zamanlar. Öyle bazen mahalleye su tankerleri falan da gelir. Ne günler yaşamışız hakikaten, çok uzak gibi geliyor bunlar ama… Aksini yapamazmış gibi işte. Soba yaktığımız günler, sobayla ısınmayı da mesela düşünemiyorum. Güzel yanları da, güzellikleri de vardı elbette ama çok da zor bir yandan, onu temizlemesi, sadece bir odanın ısınması…

Neyse ben daha fazla uzatmayayım, her alıntıyı böyle konuşursak kısa kitap bile çok uzun sürer. Bu arada kitabımız 129 sayfa ve böyle ben bir oturuşta bitirmiştim. Bir sabah başlayıp öğlene doğru bitmişti yanlış hatırlamıyorsam. Çok böyle de gözlerim de doldu yani bitirdiğimde. Ama yer yer mutlu olduğum da oldu. İşte onlardan biriyle bağlayalım:

“İçim ferahladı.
Çukur tarlanın başında, ahlatın altında, Islak Kaya’yı gördüğüm o ilk andaki gibi sevincimi yeniden yakalamıştım. İnsanoğlunun bir yerde, bir işte yalnız olmadığını anlaması ne kadar güzel bir şey. Kalpten kalbe giden yol bu olsa gerek.”(s.30)

Burada bu bahçe yapma fikrini açıyordu sanırım. Yanlış hatırlamıyorsam köyün bir berberi var ama böyle alim, yani okumuş etmiş. Çok bilgin… Islak Kaya denilen bir yer var ve orada su var kayanın altından bir şekilde, zaten adı Islak Kaya olduğu için. Ama böyle tepede, şeyde, sapa bir yerde ve kocaman da kaya. Bir yandan oraya yani zor, akıl alacak iş değil orada çeşit çeşit ağaçlar dikmek, ekmek. Bu yüzden de zaten kimse inanmıyor kahramanımıza başta. İşte “altın arıyor” falan diye çıkıyor, yok maden arıyora çeviriyorlar onu sonradan. İşte “gümüş mü buldun, varsa bize de söyle” gibisinden.

Ama bu gündüz vakti yaptığı için o işi, ona da ihtimal vermiyorlar. O da en son artık açıklamak zorunda kalıyor insanları susturabilmek için, ama o da yetmiyor. “Burada ağaç mı yetişirmiş? Sen hayal görüyorsun” tersliyor adamı, yani bayağı. Ama en sonunda suya ulaştığı anda zararı, tabii ki başına gelmedik yine kalmıyor. Gıcık bir muhtarımız var. İlk köye radyoyu alan tabii ki bu muhtar oluyor. O alıntıyı okuyayım sonra konuşalım üstüne.

“Radyo sahibi olduktan sonra Muhtar’a apayrı bir şişinme gelmişti. Camialtında oturup ezanı bekleyen cemaatin arasına bu şişinmeyle giriyor; ‘Ee Muhtar, hele anlat, havadislerden ne var’ diye kendisine sorulmadan lafa karışmıyor, sesler kesilip bütün kulaklar ‘Acaba ne diyecek?’ diye açılmadan söze başlamıyor, başlayınca da gaibden haber verir gibi gizemli bir tavır takınıyordu.”(s.75)

Kitabın neredeyse artık ortalarına geldiğimizde bu muhtarla da bir çatışması oluyor kahramanımızın. Zaten o klasik zıt ailenin çocuklarının birbirini sevmesi… Kahramanımızın bir oğlu muhtarın bir kızını… Neyse oraları hiç anlatmayayım. Kızını kaçırıyor, İstanbul’a göçüyorlar diyecektim de demeyeyim… Ama diyemem artık, dedik. Bir de İstanbul’a göç sorunu da var. Yani köyde zaten zaman ilerledikçe insan kalmıyor.

İstanbul’da bir göç sorunu var yani. Ama öncesinde bu radyo sahibi olmakla benim biraz özdeşleştiren lisede aklıma gelen… Yani sınıfta 30 kişi falandı bizim sınıf ve 30 kişiden 3–4 kişinin yani evinde internet vardı. %10 gibi bir oran. Şu an yani akıl alacak gibi değil gerçekten. Ve bu işte internet olanların da sadece bir tanesi yani galiba bunu böyle alenen işte “internetten şuna baktım, internetten buna baktım” ödevlerde, şeylerde… Hep böyle biz ansiklopedilerden araştırma yapıyoruz, mesela böyle değişik değişik şeyleri söylerdi. Aynı bu radyo sahibi olan muhtar gibiydi yani, o havalar…

Şu an yani bilgisayarsız bir öğrenci… En kötü ihtimal herkesin işte akıllı telefonlarla girdiği… Bizi kandırmak da kolaydı işte. Öyle olunca şimdiki çocukları kandırmak zor. Bunlar gelmiş. İşte aklıma benim de biraz da ondan aldım galiba anlatıyı. Bir de hem muhtarı anlatırım dedim ama muhtar anlatılacak gibi değil. Muhtar biraz sıkıntılı, gaddar yani kitaptaki kötü karakter diyebileceğimiz. Ama bir yerden sonra kalbimiz ona da yumuşuyor. Yani onun… Çünkü o hastalık halini, o ölüm döşeğindeki zamanına da tanıklık ediyoruz.

Her şey yalan. Yani aslında gerçekten hayat… Ölümün olduğu bir dünyada zalimlik de gaddarlık da bir yere kadar. Sonra o insana bile acır hale geliyorsunuz, hakkınızı helal etmek durumunda kalıyorsunuz. Bunu anlattığı açısından da bence çok güzel bir kitaptı. Birilerini küs… Böyle olur ya aile içinde, şeyde akrabasına ya da arkadaşlar arasında küslük… Tanıdığınıza mesela güzel bir hediye olabilir bu kitap. Bu kitabı okuduktan sonra da hala küs kalıyorsa, demek ki çok ciddi şeyler yaşanmış ve o insan kolay kolay değişmeyecek demektir bu.

Ve dediğim gibi bu İstanbul’a göç durumu… Bugün bile göç devam ediyor bu Roma’dan beri, zaten belki öncesinde de. Evet kesinlikle. Yine de Roma’yla sonuçta kurulmuyor bu İstanbul. Paranın kazanıldığı, işin kurulduğu, işlerin bulunduğu yer… Merkez… Türkiye ekonomisinin yarısı zaten İstanbul üzerinden dönüyor gibi bir şeydi en son. Şu an net rakamları bilmiyorum ama. Bir de işte onun yarısı kadar olan 4–5 tane büyük şehrimiz var. Sonra geri kalan Türkiye’nin tamamı yetişemiyor bu büyüklüğe. Zaten işte ülke olarak aslında en büyük problemimiz o: Anadolu’yu kalkındırmak, dağılım eşitliğini sağlayamamak.

Burada da kahramanımızın çocuklarından biri daha, o göçen abileri gibi İstanbul’a gitme laflarını ediyor. O gitmesin diye başta o köyden bir kız bulup evlendiriyorlar. Baba ocağı tüttürme muhabbeti… Ona da gerçi… Ben o da yanlış yani. Öyle “sen burada kal” diye de kimseyi de bağlayamazsın. Gitmek isteyen gider, kalmak isteyen kalır, bir şey değiştiremezsin. Ama işte burada ilk defa ciddi ciddi bu durumları konuşuyorlar oğluyla. Artık askerliğini de yapmış, tüm engelleri kaldırmış yani gitmeye karar vermiş çocuğu.

Bunu öğrenince de tabii adam çok büyük bir hayal kırıklığına uğruyor. Çünkü o “yapılmaz” denilen, “burada tutmaz” denilen bahçeyi, ağaçları tek tek, yıllar içerisinde… Bütün o muhtarla olan çatışmalarına, şeylerine rağmen, mahkemelerde… Yani bir dönem sürünüyor demeyeyim de… Orada yine Allah’tan iyi bir hakime denk geliyor, hakkını yedirmiyor yani. Ve bir şekilde güzel bir bahçesi oluyor. Ama sonuçta sadece meyveyle sebzeyle olacak iş değil hayatta kalmak. İşte elektrik yok, su yok, yol yok. Yani burada işte başına bir şey gelse… Gençleri orada tutamazsın, o zaman da tutamazsın, bugün zaten hiç.

Burada da kahramanımız biraz ters çıkıyor oğluna, kızıyor. “Ben” diyor, “işte bu kadar, bu ağaçları, bahçeleri sizin için, size kalsın diye uğraştım. Nasıl gidersin?” gibisinden. Çocuk da “O zaman tabii dört tane ağaç için mi burada kalacağız? O dört ağaç…” diyor. Yani o adam oraya yıllarını vermiş, o da ona çok koyduğu için… Ondan sonra o da tersliyor yani çocuğu. Ona rağmen işte gelinler, oradaki eşi, karısı ortamı sakinleştirmeye çalışıyor, çay falan veriyorlar. Böyle bir ortamda şöyle devam ediyor yazar:

“Çay içesi mi kalır adamın.
İp koptu işte.
Koptu ya, zaten bir gün kopacağını içten içe biliyordum. Suyun bendi yıkıldı bir kere. Kimse geçemez önüne. Hem bir benimki mi çekip gidiyor. Bu dert hanenin başında.
Hani ne demiş adam ‘Bir ayrılık, bir yoksulluk, bir ölüm’. Bizimki birincisi şimdilik.
Cenab-ı Hak encamımızı hayreyleye.
Öfkemin ayranı kabarıp indi. Oğlanı üzdük, ne gereği var, iş olacağına varıyor. Bari bundan geri yüzüne gülüp gönlünü almalı. Giderse de gönül rızasıyla gitsin.
Gönüle küskün olmaktan kötü bir şey yok şu dünyada.”(s.157)

Burası da aslında ders niteliğinde. O hepimiz zaman zaman kızıp öfkelenip bazı şeyleri incitebiliriz. “Ayranın kabarması” tabirini de ilk defa bu kitapta gördüm, birkaç yerde daha da geçiyordu. Hatta “ayran gibi kabarır” falan diyor. Tabii biz artık öyle ayranları görmediğimiz için gözümde de canlanmıyor. Bol köpüklü ayranlar… Çay içesi bile kalmadı yani adamın. Düşünün, çay yani o köy yerinde… Neyse ki işte çocuk da yine gönlünü alıyor ve o da gidiyor ve sonradan o şehir hayatında anlattığı bir bölüm var, orası da şöyle:

“Şehir yeri iyi de, her an tetikte olacaksın işte o kötü. Kime güveneceğini bilemiyorsun. Köylü milletiyiz biz. Biraz saf, biraz enayi, kaba-saba falan işte. Hatta görgüsüz, cahil. Böyle diyor oğlan.
Yahu bu oğlana n’olmuş böyle. Zokayı yutmuş besbelli. Dayısının tezgâhına dahil olmak için neredeyse aslını inkâr edecek. Para hırsı gözünü perdelemiş anlaşılan. Şehir yerlerinin bunlardan çekeceği var. Kimseye güvenemeyince paraya güveneceksin tabii. Ulan para. Anayı kızından ayıran meret. Köylük yerde kıymetin pek yok, lâkin şehirde kıral olmuşsun kıral.”(s.166)

Kral köylük yerde işte ama sadece elektrik su meselesi değil, orada bakkal da yok, dükkan da yok, market, yani hiçbir şey olmayınca paranın gerçekten bir anlamı olmadığını belki biraz o zaman öğreniyorsunuz. İstediğin kadar paran olsun… Kızılderililerin atasözüyle sanırım: “Son ağaç kesildiğinde, son balık tükendiğinde beyaz adam parayla bir şey satın alamayacağını anlayacak” diyordu. Neyse ben şimdi para pul işlerine burada çok girmeyeyim.

Ama burada işte böyle bir adamın bile bir çocuğu şehre gidince nasıl para hırsıyla… Biraz da ama o dönüşüm de zorunlu. Şimdi köydeki mantalite ile de şehirde kalamazsın ayakta. Burası da işte “Kurtlar Sofrası” denir ya, “ekmek aslanın ağzında” sözü… Zaten ben çocukluğumdan beri onu artık “midesinde” diye duyardık. Artık ekmek yok. Aslan artık… Aslan da yok artık yani, aslan da açlıktan öldü. Bakalım biz ne yapacağız diye düşünürken de tam böyle çok güzel bir alıntı… Burası çok güzeldi, ya çok güzeldi bu kitap…

“Sade kuş milleti değil, bahçemiz her tür hayvana yuva oldu. Pınarın ayağında, kaya kovuklarına yuva kuran bir kirpi, gün batımı ile beraber yavrularını ardına takıp gezintiye çıkıyor. Cevizin üst dallarında sincaplar oynaşıyor. Yahu bu hayvan nerelerden geldi buraya, akıl almaz yani. Oduna gittiğimiz tâ Çimen Dağı’nın meşeliklerinde görmüştüm. Ama; ora nere, bura nere…
Çalılığın kuytularında tavşanlar, taraklı kuşlar, yılanlar yani; ne diyeyim her bir hayvan barınıyor işte.
Bir biz barınamadık.”(s.171)

Kurda, kuşa, aşa derlermiş eskiden. O meyveler, ekinler… Sadece kendine değil yani. Hatta üçte bir yani o paylaşımda, o taksimde hayvanların da hakkı var o meyvelerden. Ve burada da hepsi kendini yuva kurmuşlar bir yandan. Sincaplar, kirpiler… Kirpiler de… Korkular… Aslında bizim köyde de bir kere var mıydı böyle bir… Herkes alarm durumuna geçmişti yani, kirpi varmış. İşte “çocuklarınızı koruyun, şey yapın” hem kaçardık hem de böyle merak ederdik nasıl bir hayvan diye. Görmemişiz, etmemişiz.

Bir de bu kuşların yuva yapması… O da benim yurttaki bizim odaya mesela, tam bizim cama yapmıştı bir kuş. Böyle Çanakkale’deyim, kaç oda vardı şu an çok hatırlamıyorum ama üç katlı, yani böyle her kat dört desek on iki tane falan erkekler tarafında, on iki tane de kızlar… Bayağı işte otuza yakın pencere var, cam var. Bir de arkası var bunun, aynı bir de arka taraf var ama orası zaten güneş almadığı için, oraya… Bizim tam böyle güneş alan en güzel yeriydi yani yurdun en böyle istenen odasıyla şanslı olmuştum. Oradan birisi çıkınca beni almışlardı. İstenen bir odaydı yani. Ama o odadaki o huzur sadece demek bizim tarafımızdan da değil, hayvanlar tarafından da anlaşılmış olacak ki koca yurtta sadece bizim pencereye böyle yuva kurmuşlardı kuşlar. Ve iki saat falan sürmüştü, iki saat içinde böyle bir yağmurdan sonra o toprak yumuşadıktan sonra… Anlayamadık biz böyle ilk başta. Bir sürü, çok fazla kuş zannettik ama çok fazlaydı, öyle bir iki değildi yani. 4–5 tane kuş sırayla geliyorlar, gagalarıyla taşıyorlar o çalıları çırpıları hızlı hızlı. Sadece bir tane kuş için, aslında bir kuşun yuvası olacak. Orada yumurtlayacak mı artık, ne yapacak, orasını da bilmiyorum.

Ya bu “işte gece ses yapar falan” demişti bir arkadaş. Ama yine de onu da ikna etmiştik, dokundurmamıştık oraya. Seçmişse vardır yani bir bildiği. Onun da hakkı o pencere diye korumuştuk onu. Ya ilk evcil hayvanımız gibi bir şeydi yani. Sonra da kendi kendine gitmişti galiba, çok hatırlamıyorum sonrasını. Çok kalmamıştı yani orada. Ama o iki saat içinde kurmuştu yani yuvayı. İnsan hayran kalıyor yani, hayvan deyip geçmeyeceksin böyle. Zaten türkülerimiz de vardır işte “Kuşlar bile yuva yaptı…” Acıklıdır zaten bu türküler, ben o yüzden çok dinlemem.

Ve gelelim Zalım Ağa’ya… Zalım Ağa… Zalım Arslan Ağa’nın torunu… Benim de işte kendimi benzettiğim muhasebe müdürüm… Bu Zalım Ağa’nın da lakabı zalimliği yüzünden konulmamış, ona böyle yiğit bir adammış aslında. Bazı durumlarda tersi… Zaten işte o Aziz Nesin soyadı hikayesinde de anlatılır ya, “herkes kendisinde olmayan nitelikleri aldı soyadı, isim olarak” der, işte tembeller “Çalışkan”, korkaklar “Yiğit” falan gibisinden.

Burada da adamın lakabı zalım ama kendisi çok iyi bir adammış diye anlatıyor. Bunu gördükten sonra zaten o emekli muhasebe müdürü Muhterem Bey de çok iyi bir insan belli. Geliyor orada o dedesinden kalma binaya… Ya banyo tuvalet yok yani daha, işte su yok. Onu inşa ediyor. He, onunla ilgili benim de evet bir anım vardı tabii ki. Tabii ki. Elbette benim başıma gelmeyen olay olur mu? Hemen paylaşayım sonra ona geçeyim.

“Böylece Zalım Arslan Ağa’nın torunlarından olup, muhasebe müdürlüğünden emekli Muhterem Bey’in köye dönme macerası noktalandı.
Biz en iyisi buna nokta değil de virgül, ne bileyim noktalı virgül, iki nokta üst üste falan bir şey diyelim.
İnsanoğlunun kendi başına, kendi kararıyla bir şeyi bitirmesi, nokta koyması mümkün mü?
Doğrudur; Muhterem Bey’in köye döne, baba ocağını görme, kır hayatı yaşama hevesi ile buralara geldiği; bir yaz bizimle birlikte bir serüven yaşadığı doğrudur.
Bizim şahit olduğumuz da budur.
Ama; adamcağızın bu maceraya kalkışmasının altında ya başka bir hikmet de barınıyorsa.
Değil mi ama.
Evet öyle.
O hikmet iki gün içinde; Muhterem Bey’in geri dönüş hazırlıklarını tamamlamaya çalışması içinde zuhur etti.”(s.191)

Evet, bunu söylemeyeyim… Ne olduğunu tam anlatmayayım, biraz hüzünlü bir durum. Hani derler ya, “Neye niyet, neye kısmet.” Bazen yaptığımız işlerin — hatta çoğu zaman — ana amacı değil de, yan dalları oluşuyor sanki. Farklı amaçlar, farklı faydalar… Ve onların peşine düşüyoruz. Aslında o “yan” dediğimiz şeyler, sonradan ana amaç haline geliyor. Bunu da ancak yıllar geçince anlayabiliyoruz.

Burada da Muhterem Bey’in hikayesi biraz bir başarısızlık gibi görünüyor. Köye, orada bir yazlığına gideyim diyor. Sonra “Yok, ben burada yapamayacağım,” deyip o evi de güzelce yaptıktan sonra bırakıyor. Çok benzer değil ama benim de aklıma bir anı geldi.

Bir yaz köye gittiğimde, eniştem anlatmıştı: İki tane yan yana ev vardı. Birisi, Almanya’da oturan bir akrabalarına aitti — çok net hatırlamıyorum çünkü tanımıyorum o tarafı. Diğer ev, daha eski püskü olan, bizim eniştemin köy evi. Buz gibi suyu vardı, elektrik-su var ama yok gibi… Duvarlar soğuk, hiç ısınmıyor ev. Bir katı tahtadandı, yürüdükçe çatır çatır ses çıkarırdı. Top falan oynardık biz o yaşlarda, ev sallanırdı, yıkılacak gibi olurdu. O yüzden “Dışarıda oynayın,” derlerdi bize.

Ama hemen yanındaki ev, ona kıyasla çok daha modern, camları, kapıları her şeyi en iyisinden yapılmıştı. Eniştem anlatmıştı sohbet arasında. O evi yaptıran adam, Almanya’da yaşıyormuş o zaman. “Bir gün memlekete döneceğim” hayaliyle yaptırmış. Ama evin işi bitmiyor tabii. Sürekli bir yeri yapıyor, sonra bir yeri eksik kalıyor. Mutfağı, odaları derken yıllar geçmiş. Yazları gelip bakarmış, “Şurası eksik kalmış” der, oraları da halledip dönerdi.

Derken yıllar sonra ev tamamlanmış ama adam hakkın rahmetine kavuşmuş. O güzel halini görememiş yani. Eniştem de demişti, “Bu ev şimdi çocuklarına kaldı ama onların umurunda bile değil. Zaten gelmezler, ev bomboş duruyordu.” Şimdi ne oldu bilmiyorum; belki satmışlardır.

Bazen diyorum, Allah’tan bizim köyde ne bir evimiz var ne bir arsamız. İyi ki de yokmuş. Çünkü bende o istek çok fazla. Olsaydı, herhalde kalmazdım İstanbul’da. Dağ başında bile olsa, suyu ve elektriği olsun yeter; internet bile şart değil. Ben orada hayatıma bir şekilde devam ederdim gibi geliyor. Belki de o yüzden yoktur zaten öyle bir yerimiz.

Neyse işte, bu kitabı okurken bu hikaye aklıma geldi, anlatırım diye düşünmüştüm. Ama yine bambaşka şeyler anlattık. Hep böyle oluyor ya; kitabı aşıyoruz, kitap biraz arka planda kalıyor gibi. Eleştiriler de almıyorum, işin kötüsü bu. Belki o yüzden bu cüretkarlık. Ama eğer yorumlarda “Biraz daha kitap odaklı kalabilirsen” derseniz, benim de bu hikaye anlatma cüretim biraz törpülenir. Çenem de bu kadar düşmez.

Ve son cümleyi değil de, bu kitaba bir ayrıcalık yapalım: Son sayfanın tamamını okuyayım. Kitabı henüz okumayıp da okumayı düşünenler varsa, burada bırakıp okuduktan sonra geri gelirlerse daha iyi olur:

“Pembe-beyaz şeftali çiçekleri, süt köpüğü gibi kabarmış erik, kayısı, vişne, kiraz çiçekleri; sarışın kızılcık çiçekleri yağıyor üstüme, serpiliyor gökten.
Aman Allahım, ne güzel, ne güzel.
Yağsın durmadan, yağsın ve örtsün üstümü bu çiçek kokuları, nerdeyim ben?
Gözlerimde yaş, dilimde dua.
Öldüm ve bir bahçeye gömüldüm.”(s.209)

Ben de kitabı bitirdikten sonra düşündüm bunu. Çünkü gözlerim dolmuştu. “Beyhude ömrüm…” dedim. Hüzün… Ama bana “Sen seversin” diye önerilmiş bir kitabı daha bitirmenin mutluluğu vardı içimde. Her ne kadar hüzünlü olsa da, bence hüzünlü de değildi. Hatta çok güzel bir sondu. İşte, güzellik biraz da bakış açısıyla ilgili. Bence güzeldi.

Belki biraz şehir çocuğu olduğumdan, köylere alışkın olmayışım beni dışarıdan Muhterem Bey’e benzetiyor olabilirsiniz ama aslında içimde, kitabın kahramanı gibi bir adam var. Ağaçlara, doğaya sevdalı… O iki yanımı da görmek bu kitapta bana çok iyi geldi.

Umarım siz de beğenirsiniz ya da beğenmişsinizdir.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder