Ne Kitapsız Ne Kedisiz, Serendip Yağmuruna Yakalanmak, Eksilerek Yaşamak ve Şikayet Ederken Kimi Görevlendiriyoruz?
Bilge Karasu’nun okuduğum ikinci kitabı olan Ne Kitapsız Ne Kedisiz tam sekiz denemeden oluşuyor. Benim okuduğum kitap da Metis Yayınlarını tarafından Eylül 2017'de basılan on birinci basımdı ve tam olarak 100 sayfaydı.
Bu tarz yazılarım, kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir. Her hâlükârda önce kitabı okumuş olmanızı ya da doğaçlama konuştuklarımı yazıya dökmeye çalıştığım bu yazıyı benden dinlemek için hesapkitappodcast’e kulak vermenizi dilerim.
İçindeki denemelerin başlıkları da şu şekilde: “Ne kitaplı ne kitapsız, İmge üretiminde roman hâlâ ilk sırada, İletişimin güçlükleri üzerine yerli yersiz sözler, Cinayetin azı çoğu, Bir hayvanla yaşamak, “‘Dostlarım Üzerine’ diye söze girişerek…” ve son olarak da ‘Bilge Karasu adlı birinin 50. yaşı üzerine metin taslağı’ yer alıyor. Son denemede “Bu” isimde, yani ilk denemede zaten ne kitaplı ne kitapsız, biraz kitabın da adının nereden geldiğini bize gösteriyor. Ve kitabın kapağında da çok güzel bir kedi var, bir kitabın üzerinde uyuyan. Sırf resim hatırına bile okunur bu kitap. Tam 100 sayfa ve dili biraz ağır. Yazarla birçok konuda da aynı görüşte olduğumu görünce sevindim. Sanki kendi düşüncelerimi böyle profesyonel bir şekilde dile getirilmiş hali gibi geldi bazı yerler. Yalın Alpay’ın vardır böyle konuşmaları, onu da ben dinlerim. Bazen denk gelince biraz onu dinliyormuş gibi de hissettim kitabı okurken. Hemen başlayayım, siz de zaten beni anlayacaksınız.
“Okumak istediğim için -genellikle ucuz baskısını bularak- aldığım kitaplar, yani bugün dolaplarımı dolduran kitapların çoğu, bana ilk on-on iki yıl içinde birkaç şey öğretti: Okun/a/mayan kitap, ölü bir nesnedir, bir yüktür. Ne yazık ki okunmuş kitapların birçoğu da zamanla böyle bir ölü yük olmaya adaydır. İster tozdan ister güneşten (kimi zaman da bir kedinin aşırı ilgi ya da sevgisinden) korunmak için pek çoğunu kapılı, kapalı dolaplara doldurduğuma göre kitaplarımı, malımı sergilemek gibi bir merakım da yok; okuduğumla kendi ‘ellik-imgem’ arasında görünür bir bağ kurmak, derdim değil. İnsan okumaya meraklıysa, birçok kitabı okumak ister, alır (edinir). Okumanın düzeni ise, değişebilir; hızı önceden kestirilemez (örneğin, okunmak üzere sıraya koyduğum beş-on kitap olmuştur ama beşini-onunu art arda okuduğum olmamıştır. Araya, gerekli ya da gereksiz, başka kitaplar girmiştir. Sonraları, okuma üzerine geliştirdiğim düşüncelerde, okuma hızları, okuma düzeni üzerine bu ilk gözlemlerimin payı önemli oldu).”(s.10)
Böyle devam ediyor burası ve kimi zaman alındıktan yıllar sonra da okunabilen. Bahsetmiş kitapların böyle aldıktan 30–40 yıl sonra okuduğu kitaplar varmış. Burada benim ilgimi çeken bir şey daha şuydu.
“İşin tuhafı, bu okumaların hemen hemen hiçbiri ‘geç kalmışlık’ duygusu vermedi bana. -Verecek olan kitapları zaten okumuyor muyum ne?- Tersine, ancak kırkına ellisine gelindiğinde okunması gereken kitaplar hiç de az değilmiş diye düşündüğüm çok oldu.’Birçok kitabın, yazar kaç yaşında yazmışsa o yaşta okunması galiba pek yerinde olur.’ dedim sık sık. Ama artık nesne — kitaptan değil, metinden söz etmekteyim.
Okur kitap arar ama, kitabın da okuru bulduğunu ben çok gördüm. Açıklanabilir bir şey söylemiyorum belki, ama ‘rastlantılar’ın çoğu, açıklayamadığımız için rastlantı görünmez mi?”(s.10,11)
Ve burada onun da bir anekdotu var. Bilmiyordum ben bunu, çok
beğendim:
“18. yüzyılın ortalarından bu yana ‘Serendipli Üç Şehzade’ masalından yola çıkarak türetilmiş bir sözcüğü var İngilizcenin: Serendipity; aranmakta olmayan değerli/hoşlanılır bir şeyin insanın karşısına çıkıvermesi anlamında kullanılan… Elbette, aranmayan şeyin bulunması, olacak şey değil. Ne var ki, ‘aramama’yı ‘o anda aramakta olmamak’ ya da ‘aranması gerektiği düşünülen yerde aramakta olmamak’ diye yorumlarsak, birçok kişinin bu ‘Serendiplilik’ten (az ya da çok) pay aldığını kestirebiliriz. Serendip yağmuru benim de tarlama yağmıştır ara ara.”(s.11)
Serendipity diye de çok güzel bir film de vardı, hatta romantik komedi tarzında ama güzeldi yani. Yine de o kelimenin de anlamı gerçekten ilk öğrendiğimde beni de büyülemişti. Böyle bir kökenin olduğunu da bilmiyordum. Şimdi artık daha da sevdim o kelimeyi. Bir sonraki sayfada da şöyle bir bölüm var:
“Evet, ölenlerin ardından yaşandığını, ölenle ölünmediğini herkes bir gün öğrenir. Ama eksilerek, azalarak, sakatlanarak, bir yeri koparak yaşandığını…”(s.12)
Kitaplarından da ayrılırken öyle bir eksilme yaşarmış, yani zaten tamamından ayrılmamış ama zaman zaman böyle taşınırken özellikle “satacağım bu kitaplarımı” falan dermiş. 2000'e yakın kitabı varmış o dönem. Ve şimdiki anımda Virginia Woolf’tan, yani bu da artık bir serendipiti herhalde, bu kadar üst üste gelmesi. Daha onun da yeni şeyi bitirdim bu arada. “Mrs. Dalloway”i bitirdim ama “Deniz Feneri”ne başlamadım henüz. Şu an bir sonraki hangi kitabını okusam diye düşünüyorum. Ve bir “Mrs. Dalloway” de bizim toplantımız sonra bölümünü yapacağım. Birge Karasu’nun da aslında “Gece” kitabını okumuştum neredeyse. Yani hiçbir şey anlayamadığım için dedim ki ben biraz Bilge Karasu’yu daha yakından tanıyayım. O yüzden bu deneme kitabını aldım aslında. Ve toplantıdan sonra umuyorum ki o kitap üzerine birkaç şey belki söyleyebilirim. Çünkü alıntılarım vardı güzel böyle, ama işte olay örgüsü biraz karışık olduğu için onun üzerine çalışmak gerekiyor biraz. “Mrs. Dalloway” de biraz o açıdan zor bir kitap. Ama onun gibi değil tabii, onun kadar değil kesinlikle. Hatta belki de Virginia Woolf’un en kolay okunabilen kitaplarından biri. Burada yazarımız da ondan bahsediyor.
“1928 YILINDA Virginia Woolf, Vita Sackville-West’e yazdığı bir mektupta, romanın ‘kendisine, yazılamayacakmış gibi gelen’ bir şey olduğunu anlatır… Herhangi bir yazı yazması gerektiğinde şöyle bir saat falan düşündükten sonra söylenecek bir dizi şey gelirmiş ya usuna, roman, hiç ulaşılamayacak bir ‘karşı yaka’ gibi görünürmüş.
Nasıl imrenmem V. Woolf’un haline? Her yazı ulaşılması çok güç bir ‘karşı yaka’ gibi görünür bana.”(s.45)
Demiş burada da, yani çok zor yazıyormuş Bilge Karasu. Böyle günlerce uğraşırmış her kelime için, cümle için, virgül için. Onunla hep yatar kalkarmış. Öyle bir anda o yazıp çizen insanlara çok özenirim demiş. Onunla ilgili de bir notum vardı. İnşallah eğer o sayfayı bulabilirsem:
“Türkçenin kimi şeyi dile getirmekte güçsüz (sınırlı, başarısız, olanaktan yana yoksul v.b.) olduğunu söyleyen ‘aklı başında’ aydınlarımız o kadar da az değildir. (‘Aklı başında’ olmayanlarla ‘bilisiz’leri hiç katmayalım hesabımıza.) Bu çeşit savlar, Türkçeyi sevenleri incitir. Savı ortaya atanların da, incinenlerin de yanıldığını, söyleyebiliriz: Türkçe, yeterince gelişememiş, ya da, sevdiğimiz için, kendisinden umudu kesmeye kıyamadığımız bir delikanlı değildir ki!
Ama biraz başka bir açıdan düşünülürse, savı ortaya atanlar da haklı görülebilir, incinenler de: Berikiler, şu anda, Türkçenin anlatım olanaklarının (belli bir erek-söylem açısından) yetersiz olduğu gözleminde bulunuyorsa, haklı olabilir; ötekiler de incinebilir çünkü Türkçenin yetersizliği gözlemlenip söylenmekle ortadan kalkmaz; bu yetersizliğin giderilmesine çalışılması gerekir. Yetersizliği gördüğü halde bunu yeterliğe dönüştürmek için uğraşmayan kişi bu işle kimi ‘görevlendirmektedir’ acaba? Sorulmaz mı bu soru?
Dili, durmadan, kurmak zorundayız. Yaşamla, düşünceyle sürekli bir etkileşim içinde olan, var ettiğimiz, bizi var eden bu aracı, durgu durak bilmeden kurmak zorundayız. Bilmek ile yetinemememiz de bundan.”(s.32)
Burada mesela dil hakkında görüşleri de çok önemli. Biraz bu eleştirilerin, karşı çıkışların yetersizliğini görmesi ama hiçbir şekilde bunu düzeltmek için uğraşmaması benim de canımı sıkan, beni de rahatsız eden bir şey. Bir çözüm yolu sun. “Ne yapalım, onu söyle bakalım.” O yok maalesef, sadece eleştirmek var. Ve bir sonraki sayfada da son cümleler şu şekilde:
“Her söylediği ya da yazdığının anlaşılması gerektiğini sanan adamın durumu da bir tür aymazlıktır… İlgiden, istekten başlayarak bilgiye, görgüye uzanan birçok etmen, bu ‘anlama’yı kolaylaştırır ya da güçleştirir, olanaklı kılar ya da engeller.”(s.33)
Seslendirmek de çok zormuş bu cümleleri. Ne kadar yapabiliyorum bilmiyorum ama “her söylediği ya da yazdığının anlaşılması gerektiğini sanan adamın durumu da bir tür aymazlıktır” diyor. Her söylediğin anlaşılacak diye bir şey yok yani. 1982'de yazmış bu arada bu denemeyi ve şöyle bitirmiş:
“Sınırlı olan, engel yaratan, dil değil, vericinin kafası; metin değil, alıcının kafası…’ Bizim dile getiremediğimizi bir başkası getirebilir, bizim anlayamadığımızı bir başkası anlayabilir. Çok görülmüştür bu; biraz tarih bilmek yeter.”(s.38)
Aynen öyle yani. Zaten 29 tane harf var bizim güzel Türkçemizde. Hepimizde. Herkes istediği gibi kullanabilir. O anlatıyor da sen niye anlatamıyorsun? Ben de eskiden hep “anlaşılmak lükstür” derdim ama biraz anlatabilmek de belki de lüks. Bir de kitabın tam ortasında yazar bir alıntı yapmış.
“Andrê Gide, ‘Kalpazanlar’ın Günlüğüne’ne 20.11.1924 günü şöyle bir şey yazmış: Bir kuşağın davranışlarından birçoğu, bir sonraki kuşakta açıklamasını buluyor… İletmekle yetiniyorum.”(s.50)
Bu da “Yeni Dediğimiz Üzerine” isimli denemesinde yer alıyordu. “Yeni üzerine, yeni ne söyleyebiliriz?” diyor. Bu şekilde başlıyor. Ama söylenebilecek belki de hemen hemen her şeyi söylüyordu orada. İşte geçen nerede bir yerde duymuştum. “O çok eski saçma sapan programlar, televizyon programları o dönemki TikTok videoları bunlardı” diyor mesela. Adamlar aslında geleceği görmüşler falan. Yani bilmiyorum, o açıdan bakınca belki haklı olabilirler. Ve sonra beni üzen de bir bölüm vardı “Cinayetin Azı Çoğu” isimli. Biraz bu kitabın aslında adının da sadece kitaplardan değil hayvanlardan da geldiğini gösteriyor:
“24 TEMMUZ 1987 günü Milliyet gazetesini görenler ne düşündüler, ne yaptılar, ne yapacaklar?”(s.56)
O gün çok acı bir olay olmuş. Ondan da bahsetmeye burada. Ama bir sonraki alıntımı zaten biraz ipucunu vereceğim. Kuduz tehlikesiyle sanırım, çok da bilmiyorum olayı ama binlerce köpeği, 1747 kedi ve köpeği diri diri yakmışlar Türkiye’de, Bursa’da. Kanı donduran… Ben hemen alıntıyı paylaşayım.
“Yapılan, topluca kıyımın yanı sıra, nicelikle ilişkili gösterilen bir öldürme yöntemi kullanılmış olmasıdır: Hayvanlar diri diri fırında yakılmıştır.
‘Gerekli’ görülmüş bir can alma işini elden geldiğince acı vermeden yapmanın yolu aranmış mı ki? Gömme sorun yaratıyorsa (öyle ya, 1747 hayvan için kazdırılacak çukurlar büyük olacaktır, zahmete girilecektir) hayvanların ölmesinden sonra onları yakma yoluna gidilebilir. Öldürten kişi, ‘insani açıdan bakarsak karşıyım’ dediği ‘olaya’ hayvani açıdan bakmağı denemeyeceğine göre, ‘içinin de sızladığını’ söylediğine göre, hele, kendini, kendi duygularını aşan bir ödevi yerine getirmekte olduğunu da belirttiğine göre, yapılacak, söylenecek bir şey kalmamakta mıdır artık?
Bir ‘insanlık’ belirtisi, olsa olsa, ‘yakıyorum ama önce uyuşturuyorum’ denmiş olmasında görülebilir. (‘İstesek onu da yapmayız ya… İnsanız ne de olsa…’) Gelgelelim, uyuşturmak, diri diri yakılan bir memeliyi (amaç buysa) acı çekmekten ne kadar korur? Pek iyi bildiğimiz bir şey olmasa gerek… ‘Acı çığlıklar’ (haberi veren gazetecinin kullandığı deyim) işitildiğine göre ‘uyuşturma’ denen iş, yararını, ancak fırının dışındakilere sağlıyor besbelli.
Neresinden bakılırsa ürkütücü, tiksinç bir iş bu.”(s.62)
Yani ben de öyle sinirden okuyamadım ve bu cinayetin azı çoğu
denemesi şu cümlelerle bitiyor:
“Abarttığımı söyleyecekler az olmayacaktır, biliyorum. Savunmak, abartmaktır. Ama, yakılmış hayvanlar geri gelmeyeceğine, çektikleri acı ‘olmamış gibi’ olmayacağına göre, bu olaydaki vahşetten de çok, insanın gönlüne yılgı salacak nitelikteki yanına dikkati çekmek, abartmak sayılır mı?
Tehlikeli olabileceğinden korktuğumuz varlıklardan korunmanın en sağlam yöntemi onları topluca yok etmek midir? Bunun böyle olduğuna inananlar çoğunlukta mıdır?
Bu sorular hepimizi ilgilendirse gerek.
Fırın da silah, kalem de silah.”(s.63)
Çok fazla şey söylemek istemiyorum. Ve “Bir Hayvanla Yaşamak” bölümü geliyor ondan sonra. “Bir Hayvanla Yaşamak” denemesi. Hemen ondan sonra mı tam emin değilim, bakayım. Evet, hemen ondan sonra. Orada yine böyle aslında acı hikayeler var, ama en azından böyle bir vahşet değil, katliam değil. Mesela bu hayvanlarla insanların kurduğu dostluk, hep önce temelde tabii sevgi olduğunu düşünüyoruz, ama sevgi zaten, yani bir kedide bir köpekte o sevgiyi görememek hiçbir şeyi görememe durumunda olmakla bir, demiş yazar. Sonra asıl gerekli olan, aslında bir hayvanla yaşamak için gerekli olan şeylerden bahsediyor burada.
“Ya sabır, orada iş biraz değişik. Sevgi bir karşılıklılık varlığıdır. Dile getirilme, gösterilme imleri iyiyen için de kısa zamanda bir düzgü niteliğine ulaşır. Sabır, bir bakıma, bir tepki yokluğuna dayalıdır. Sabır göstermek, gerçekte, gösterilebilecek (gösterilebileceği bilinen) bir tepkiyi göstermemektir. Ancak, gösterilebilecek tepkinin iki yanca da bilinmesi durumunda sabırdan söz edilebilir. Hayvanlarıyla içli-dışlı olanlar, kendilerinden başkasının da, yani Ötekinin de fakında olanlar, kendi sabırlarını bildikleri kadar hayvanlarının da nerelerde, nasıl sabır gösterdiğini çok iyi bilirler.
Güven ise, bu bağlamda az işitilen bir sözcük. Oysa güven, insan-hayvan ilişkisinde her şeyden önce gelir, her şeyin başındadır. Ama pekişip yerleşmesi, en sona kalır. En sonunda kendini açığa vurur.”(s.70)
Burada çocukların böyle sadece sevgiyle sahiplenip, sıkılınca da hayvanları, kedileri, köpekleri özellikle salıvermesinden biraz dem vuruyordu, bırakmasından. Mesela “eve kedi aldık” deyimi bir cahillik belirtisidir diyor. Ne demek yani “kedi aldık”? Ve bir de şöyle bir bölüm var:
“Gayriresmi resmi dilimiz İngilizce bize petshoplar da armağan etti. ‘Pet’ nedir? Satılmak üzere bekletilen, hasta edilen, acı çektirilen bir canlı oyuncak mı? Sözlüklere bakmak zahmetine katlananlar başka anlamlar bulabilirler o sözlüklerde. Hayvan bizim açımızdan ‘başka’dır. Onun açısından bizim başka olduğumuz gibi. Bu başkalıklar pek güzel bir arada yaşamayı öğrenebilir.”
“Oldum olası, kalemini eline alıp yazısını döktürüverenlere imrenmişimdir. (Bu yazıya başladıktan üç ay sonra okuduğum bir kitapta, Calvino’nun Se una notte d’inverno un viaggiatore’sinde (Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu), ‘üretken’ yazarla ‘tedirgin’ yazarın biribirilerine nasıl imrendiklerini dile getiren sayfalara gelince çok keyiflendim doğrusu; ama keyiflenmem de, Calvino da, bu bakımdan bir şey değiştirmiyor.) Okunurken akıp giden, tutulmuş bir soluğun salı salıverilmesi gibi yazılmışa benzeyen yazılardan söz etmiyorum. Yazı yazarken gördüğüm pek çok kimseyi düşünüyorum şu anda; gerçekten, kalemi eline alıp yazısını döktürüveren birçok kimseyi… O yazıyı okuyup şurasına burasına bir virgül eklemekle, orasında burasında ufacık bir düzeltme yapmakla yetinenleri… Böyle çalışıp hemen hemen kusursuz yazılar ortaya koyan birkaç kişiyi…
Bense, yazılarımla uzun uzun yaşamak zorundayım sanki; o yazının çatısı, yaşayarak (yaşarken, yaşadıkça) çatılacak; yazı etlenip butlanacak, budanacak, değişik yerlerinden başlanarak, yazılıp bozulacak, değişik yollar denenip bırakılacak; sınanıp ‘işlenmeğe değer’ bulunmuş damarlar, yüreğe giden yolu oluştursun diye düzene konup birleştirilecek, ayrılacak; ortaya ‘bitmiş gibi’ görünen bir yazı çıktığında da en acımasız makaslamalarla kurguya yeniden girişilecek, yazının yüzlerce yerine ufak-büyük birtakım ekleme, çıkarma, düzeltme işlemleri uygulanacak. Sözün kısası vakit geçecek, o yazıyla yaşamanın getirdiği (anlamsız kıldığı, önemlileştirdiği) ne varsa, ‘yazma’ da oralardan geçip dolaşıp bir yerlerde eğlenecek, bir yerlerde hızlanacak. Sonunda ortaya bir yazı çıkacak…
Böyle yazmak gerektiğini söylemiyorum, ancak böyle yazabildiğim söylüyorum. Böyle bir şey söylediğim, söyleyebildiğim için de benimle eğlenecek kimseler az olmasa gerek. Eğlenmesinler diyemem ya, bu tutumumun bir zararı varsa onlara değil, kendimedir, diyeyim.”(s.73,74)
Aynı işte, zamanında yine bir önceki okuduğum deneme kitabı olan Rasim Özdenören’in Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı kitabında bahsediyordum sanırım. Bu hayvanat bahçelerinin ne kadar yanlış olduğu, çok da hoş olmadığı… Bunların iç yüzü… Aynı şekilde, bu pet shoplarda evcil hayvan malzemeleri satılıyorlar gerçi artık, sanırım. Ama bir de onun hayvan satanları var. Ve gerçekten büyük bir sorumluluk hayvan sahiplenebilmek.
Ben mesela hiçbir zaman kendime o konuda güvenemediğim için… Çünkü bir günüm bir günümle uymayan bir insanım zaten. Bahçeli bir evim maalesef olmadığından — hatta bir evim olmadığından — aslında kalkıp bir hayvan sahiplenmek benim için şu an mümkün değil. Ki yani, bir hayal olabilir en fazla.
Ama çocukken mesela hatırlıyorum, işte o kuşumuz vardı — bahsetmiştim. Muhabbet kuşu. Uçmuştu, kaçmıştı balkondan. Üzülmüştüm o zaman. Bir de ondan daha da küçükken hatırladığım, böyle bir akvaryumum da vardı bizim. Balıklar falan, böyle rengârenk. Ben onları dışarıdan seyrediyordum. Ama yani daha çocuksun, sevmek de istiyorsun ama o öyle camın içinde duruyor… Yani balık o açıdan çocuklar için aslında çok da evcil bir hayvan gibi değil. Bakması tabii nispeten çok daha kolay diğer hayvanlara göre.
Ama işte o balıkla da şöyle kötü bir anım var, maalesef. Size de söyleyeyim de siz de çocuklarınızı, özellikle çok küçük yaştakileri, hayvanlarla baş başa bırakmayın. Kırmızı olanı vardı, bir tane Japon balığı mı diyorlar, artık hatırlamıyorum ama elimdeki hissini hatırlıyorum. Bugün mesela elime alamam öyle bir balığı. Ama o zaman — kaç yaşlarındaydım artık, 4–5 yaşlarında mıyım — çok hatırlamıyorum ama elimde onun o çırpınmasını hatırlıyorum. Bana böyle oyuncak gibi bir şey gelmişti. Onu öldürdüğümün bilincinde değildim. Hâlâ böyle bir akvaryum falan görsem bir yerde içim sızlar yani.
Mesele sadece sahiplenmek değil; ona bakabilmek. Bakıyorsanız da hayvanı rezil etmeyin, öldürmeyin. Yoksa köpekleri çok severim aslında. Keşke olsa. Öyle hayallerim var. Bazen böyle, bahçemde hemen kapımda köpeğim olsa, onu da böyle her gün yürüyüşlere çıkarsam, ağaçların, ormanların içinde… İşte o zaman neler neler yazarım! O insana ilham da verir. Yürümek çünkü zaten başlı başına bir meditasyon. Köpekle geçirilen zaman da öyle.
En fazla şu an benim olabilecek hayvan bir kedi işte. Kedi de çok zor. Yani onun da bakımı… Sürekli bir ayağın zaten veterinerde olacak. Bizim komşularımızın var; bir komşumuzun hatta altı tane kedisi var. O yavru olanlardan birine birkaç gün bakmıştık. Evi alt üst etmişti ama çok güzeldi. Yani evinde öyle bir kediyle yaşamak, insanın bütün stresini alıyor.
Ve dostlarım, “üzerine” diye söze girişerek denemesine girelim. Ve burada biraz yazarın, işte o yazmayla ilgili durumundan bahsediyor…
“Yazının ‘ortaya çıkması’, kokumuzu değiştiriyor olsa gerek: Kedi besleyen her yazar buna benzer şeyler söylemiş, yazmıştır.”(s.74)
Kediler hisseder gerçekten birçok şeyi. Hatta köpeklerin de böyle sırf kokudan kanseri, kanserin çeşitli türlerini, tümörleri falan saptayabildiğini okumuştum ben bir yerde. Şimdi hiç hatırlamıyorum nerede olduğunu ama bununla ilgili araştırmalar, çalışmalar var. Araştırırsanız bulabilirsiniz. Araştırmanızı öneririm diyeyim ben.
Ve son kitaptaki son denememiz: Bilge Karasu adlı kişinin “50 Yaşı Üzerine” metin taslağı. O da çok değişik başlıyor. Biraz böyle Gece romanının tadı var. Oradan sadece son cümlelerini okuyacağım, biraz da adet olduğu üzere… Son cümleler:
“Bir adamı anlatmak: Sayfalar, kitaplar, şeritler dolusu; ya da birkaç tümce, birkaç çizgi… Ne biri yeter, ne öbürü. Belki ikisi de gevezelik. Okuyan karar verir; elbet, kendi hesabına.”(s.100)
1981 yılında kaleme almış bunu yazar. “50 yaşından sonra, uzun zamandır da böyle… Hanidir yetiştirilecek yazı yazmıyoruz artık,” diyor. Öyle bir yazı istendiğinde, zor gerçekten. Böyle ısmarlama yazılar yazmayın demişti hatta bir hoca bize.
Anlatıyorum böyle kendi yazma maceralarımı da bazen. Ama bunlar belki de çok güçsüz, beyhude çabalar olarak gelebilir bazılarınıza. Bilmiyorum. Belki benim gibi arada sırada yazmaya çalışanlar da vardır aramızda diye, öğrendiklerimi paylaşmaya çalışıyorum sadece. Kendimden örnekler vererek, başımdan geçenler açısından…
Şaka maka bitti yani bu deneme kitabı da. Bu şekilde… Bu hafta sonunda Gece kitabı için buluşacağız ve onun aklında, böyle zorlu bir toplantı olacak diye düşünüyorum. Çünkü kitap çok zorlu. Onunla ilgili YouTube’da “Büyü Yorum” diye bir kanal galiba, onlar konuşmuştur uzun uzun. O videoya bakacağım ve kendi notlarımı çıkartıp gideceğim. Bakalım öğreneceğim şeyler eşliğinde de o kitap için bir bölüm yapmak istiyorum.
Hemen gelecek ayda Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway’ini konuşacağız. Ondan sonra da Virginia Woolf’tan okumalara devam edeceğim. Bu süre zarfında da, yeni kitaplarla, başka kitaplarla, denemelerle yine karşılaşırız.
Çok teşekkür ederim, zaman ayırdığınız için. Girişler, kapanışlar bana hâlâ çok zor geliyor. Aralara nispeten alıştım. Ama bir haber spikeri gibi “Esen kalın,” diyorum. Kendinize çok iyi bakın. Allah’a emanet olun.
“Kib, bye, Aeo” derdik eskiden. Kısaltmalarını hiç sevmezdim ama… MSN’de özellikle öyle bir şey vardı. MSN nedir bilmeyenler varsa aramızda, onlara da çok şanslısınız diyorum internet çağında doğmakla, elinizdeki nimetlerin kıymetini bilin.
Bu tarz yazılarım, kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir. Her hâlükârda önce kitabı okumuş olmanızı ya da doğaçlama konuştuklarımı yazıya dökmeye çalıştığım bu yazıyı benden dinlemek için hesapkitappodcast’e kulak vermenizi dilerim.
İçindeki denemelerin başlıkları da şu şekilde: “Ne kitaplı ne kitapsız, İmge üretiminde roman hâlâ ilk sırada, İletişimin güçlükleri üzerine yerli yersiz sözler, Cinayetin azı çoğu, Bir hayvanla yaşamak, “‘Dostlarım Üzerine’ diye söze girişerek…” ve son olarak da ‘Bilge Karasu adlı birinin 50. yaşı üzerine metin taslağı’ yer alıyor. Son denemede “Bu” isimde, yani ilk denemede zaten ne kitaplı ne kitapsız, biraz kitabın da adının nereden geldiğini bize gösteriyor. Ve kitabın kapağında da çok güzel bir kedi var, bir kitabın üzerinde uyuyan. Sırf resim hatırına bile okunur bu kitap. Tam 100 sayfa ve dili biraz ağır. Yazarla birçok konuda da aynı görüşte olduğumu görünce sevindim. Sanki kendi düşüncelerimi böyle profesyonel bir şekilde dile getirilmiş hali gibi geldi bazı yerler. Yalın Alpay’ın vardır böyle konuşmaları, onu da ben dinlerim. Bazen denk gelince biraz onu dinliyormuş gibi de hissettim kitabı okurken. Hemen başlayayım, siz de zaten beni anlayacaksınız.
“Okumak istediğim için -genellikle ucuz baskısını bularak- aldığım kitaplar, yani bugün dolaplarımı dolduran kitapların çoğu, bana ilk on-on iki yıl içinde birkaç şey öğretti: Okun/a/mayan kitap, ölü bir nesnedir, bir yüktür. Ne yazık ki okunmuş kitapların birçoğu da zamanla böyle bir ölü yük olmaya adaydır. İster tozdan ister güneşten (kimi zaman da bir kedinin aşırı ilgi ya da sevgisinden) korunmak için pek çoğunu kapılı, kapalı dolaplara doldurduğuma göre kitaplarımı, malımı sergilemek gibi bir merakım da yok; okuduğumla kendi ‘ellik-imgem’ arasında görünür bir bağ kurmak, derdim değil. İnsan okumaya meraklıysa, birçok kitabı okumak ister, alır (edinir). Okumanın düzeni ise, değişebilir; hızı önceden kestirilemez (örneğin, okunmak üzere sıraya koyduğum beş-on kitap olmuştur ama beşini-onunu art arda okuduğum olmamıştır. Araya, gerekli ya da gereksiz, başka kitaplar girmiştir. Sonraları, okuma üzerine geliştirdiğim düşüncelerde, okuma hızları, okuma düzeni üzerine bu ilk gözlemlerimin payı önemli oldu).”(s.10)
Böyle devam ediyor burası ve kimi zaman alındıktan yıllar sonra da okunabilen. Bahsetmiş kitapların böyle aldıktan 30–40 yıl sonra okuduğu kitaplar varmış. Burada benim ilgimi çeken bir şey daha şuydu.
“İşin tuhafı, bu okumaların hemen hemen hiçbiri ‘geç kalmışlık’ duygusu vermedi bana. -Verecek olan kitapları zaten okumuyor muyum ne?- Tersine, ancak kırkına ellisine gelindiğinde okunması gereken kitaplar hiç de az değilmiş diye düşündüğüm çok oldu.’Birçok kitabın, yazar kaç yaşında yazmışsa o yaşta okunması galiba pek yerinde olur.’ dedim sık sık. Ama artık nesne — kitaptan değil, metinden söz etmekteyim.
Okur kitap arar ama, kitabın da okuru bulduğunu ben çok gördüm. Açıklanabilir bir şey söylemiyorum belki, ama ‘rastlantılar’ın çoğu, açıklayamadığımız için rastlantı görünmez mi?”(s.10,11)
Ve burada onun da bir anekdotu var. Bilmiyordum ben bunu, çok
beğendim:
“18. yüzyılın ortalarından bu yana ‘Serendipli Üç Şehzade’ masalından yola çıkarak türetilmiş bir sözcüğü var İngilizcenin: Serendipity; aranmakta olmayan değerli/hoşlanılır bir şeyin insanın karşısına çıkıvermesi anlamında kullanılan… Elbette, aranmayan şeyin bulunması, olacak şey değil. Ne var ki, ‘aramama’yı ‘o anda aramakta olmamak’ ya da ‘aranması gerektiği düşünülen yerde aramakta olmamak’ diye yorumlarsak, birçok kişinin bu ‘Serendiplilik’ten (az ya da çok) pay aldığını kestirebiliriz. Serendip yağmuru benim de tarlama yağmıştır ara ara.”(s.11)
Serendipity diye de çok güzel bir film de vardı, hatta romantik komedi tarzında ama güzeldi yani. Yine de o kelimenin de anlamı gerçekten ilk öğrendiğimde beni de büyülemişti. Böyle bir kökenin olduğunu da bilmiyordum. Şimdi artık daha da sevdim o kelimeyi. Bir sonraki sayfada da şöyle bir bölüm var:
“Evet, ölenlerin ardından yaşandığını, ölenle ölünmediğini herkes bir gün öğrenir. Ama eksilerek, azalarak, sakatlanarak, bir yeri koparak yaşandığını…”(s.12)
Kitaplarından da ayrılırken öyle bir eksilme yaşarmış, yani zaten tamamından ayrılmamış ama zaman zaman böyle taşınırken özellikle “satacağım bu kitaplarımı” falan dermiş. 2000'e yakın kitabı varmış o dönem. Ve şimdiki anımda Virginia Woolf’tan, yani bu da artık bir serendipiti herhalde, bu kadar üst üste gelmesi. Daha onun da yeni şeyi bitirdim bu arada. “Mrs. Dalloway”i bitirdim ama “Deniz Feneri”ne başlamadım henüz. Şu an bir sonraki hangi kitabını okusam diye düşünüyorum. Ve bir “Mrs. Dalloway” de bizim toplantımız sonra bölümünü yapacağım. Birge Karasu’nun da aslında “Gece” kitabını okumuştum neredeyse. Yani hiçbir şey anlayamadığım için dedim ki ben biraz Bilge Karasu’yu daha yakından tanıyayım. O yüzden bu deneme kitabını aldım aslında. Ve toplantıdan sonra umuyorum ki o kitap üzerine birkaç şey belki söyleyebilirim. Çünkü alıntılarım vardı güzel böyle, ama işte olay örgüsü biraz karışık olduğu için onun üzerine çalışmak gerekiyor biraz. “Mrs. Dalloway” de biraz o açıdan zor bir kitap. Ama onun gibi değil tabii, onun kadar değil kesinlikle. Hatta belki de Virginia Woolf’un en kolay okunabilen kitaplarından biri. Burada yazarımız da ondan bahsediyor.
“1928 YILINDA Virginia Woolf, Vita Sackville-West’e yazdığı bir mektupta, romanın ‘kendisine, yazılamayacakmış gibi gelen’ bir şey olduğunu anlatır… Herhangi bir yazı yazması gerektiğinde şöyle bir saat falan düşündükten sonra söylenecek bir dizi şey gelirmiş ya usuna, roman, hiç ulaşılamayacak bir ‘karşı yaka’ gibi görünürmüş.
Nasıl imrenmem V. Woolf’un haline? Her yazı ulaşılması çok güç bir ‘karşı yaka’ gibi görünür bana.”(s.45)
Demiş burada da, yani çok zor yazıyormuş Bilge Karasu. Böyle günlerce uğraşırmış her kelime için, cümle için, virgül için. Onunla hep yatar kalkarmış. Öyle bir anda o yazıp çizen insanlara çok özenirim demiş. Onunla ilgili de bir notum vardı. İnşallah eğer o sayfayı bulabilirsem:
“Türkçenin kimi şeyi dile getirmekte güçsüz (sınırlı, başarısız, olanaktan yana yoksul v.b.) olduğunu söyleyen ‘aklı başında’ aydınlarımız o kadar da az değildir. (‘Aklı başında’ olmayanlarla ‘bilisiz’leri hiç katmayalım hesabımıza.) Bu çeşit savlar, Türkçeyi sevenleri incitir. Savı ortaya atanların da, incinenlerin de yanıldığını, söyleyebiliriz: Türkçe, yeterince gelişememiş, ya da, sevdiğimiz için, kendisinden umudu kesmeye kıyamadığımız bir delikanlı değildir ki!
Ama biraz başka bir açıdan düşünülürse, savı ortaya atanlar da haklı görülebilir, incinenler de: Berikiler, şu anda, Türkçenin anlatım olanaklarının (belli bir erek-söylem açısından) yetersiz olduğu gözleminde bulunuyorsa, haklı olabilir; ötekiler de incinebilir çünkü Türkçenin yetersizliği gözlemlenip söylenmekle ortadan kalkmaz; bu yetersizliğin giderilmesine çalışılması gerekir. Yetersizliği gördüğü halde bunu yeterliğe dönüştürmek için uğraşmayan kişi bu işle kimi ‘görevlendirmektedir’ acaba? Sorulmaz mı bu soru?
Dili, durmadan, kurmak zorundayız. Yaşamla, düşünceyle sürekli bir etkileşim içinde olan, var ettiğimiz, bizi var eden bu aracı, durgu durak bilmeden kurmak zorundayız. Bilmek ile yetinemememiz de bundan.”(s.32)
Burada mesela dil hakkında görüşleri de çok önemli. Biraz bu eleştirilerin, karşı çıkışların yetersizliğini görmesi ama hiçbir şekilde bunu düzeltmek için uğraşmaması benim de canımı sıkan, beni de rahatsız eden bir şey. Bir çözüm yolu sun. “Ne yapalım, onu söyle bakalım.” O yok maalesef, sadece eleştirmek var. Ve bir sonraki sayfada da son cümleler şu şekilde:
“Her söylediği ya da yazdığının anlaşılması gerektiğini sanan adamın durumu da bir tür aymazlıktır… İlgiden, istekten başlayarak bilgiye, görgüye uzanan birçok etmen, bu ‘anlama’yı kolaylaştırır ya da güçleştirir, olanaklı kılar ya da engeller.”(s.33)
Seslendirmek de çok zormuş bu cümleleri. Ne kadar yapabiliyorum bilmiyorum ama “her söylediği ya da yazdığının anlaşılması gerektiğini sanan adamın durumu da bir tür aymazlıktır” diyor. Her söylediğin anlaşılacak diye bir şey yok yani. 1982'de yazmış bu arada bu denemeyi ve şöyle bitirmiş:
“Sınırlı olan, engel yaratan, dil değil, vericinin kafası; metin değil, alıcının kafası…’ Bizim dile getiremediğimizi bir başkası getirebilir, bizim anlayamadığımızı bir başkası anlayabilir. Çok görülmüştür bu; biraz tarih bilmek yeter.”(s.38)
Aynen öyle yani. Zaten 29 tane harf var bizim güzel Türkçemizde. Hepimizde. Herkes istediği gibi kullanabilir. O anlatıyor da sen niye anlatamıyorsun? Ben de eskiden hep “anlaşılmak lükstür” derdim ama biraz anlatabilmek de belki de lüks. Bir de kitabın tam ortasında yazar bir alıntı yapmış.
“Andrê Gide, ‘Kalpazanlar’ın Günlüğüne’ne 20.11.1924 günü şöyle bir şey yazmış: Bir kuşağın davranışlarından birçoğu, bir sonraki kuşakta açıklamasını buluyor… İletmekle yetiniyorum.”(s.50)
Bu da “Yeni Dediğimiz Üzerine” isimli denemesinde yer alıyordu. “Yeni üzerine, yeni ne söyleyebiliriz?” diyor. Bu şekilde başlıyor. Ama söylenebilecek belki de hemen hemen her şeyi söylüyordu orada. İşte geçen nerede bir yerde duymuştum. “O çok eski saçma sapan programlar, televizyon programları o dönemki TikTok videoları bunlardı” diyor mesela. Adamlar aslında geleceği görmüşler falan. Yani bilmiyorum, o açıdan bakınca belki haklı olabilirler. Ve sonra beni üzen de bir bölüm vardı “Cinayetin Azı Çoğu” isimli. Biraz bu kitabın aslında adının da sadece kitaplardan değil hayvanlardan da geldiğini gösteriyor:
“24 TEMMUZ 1987 günü Milliyet gazetesini görenler ne düşündüler, ne yaptılar, ne yapacaklar?”(s.56)
O gün çok acı bir olay olmuş. Ondan da bahsetmeye burada. Ama bir sonraki alıntımı zaten biraz ipucunu vereceğim. Kuduz tehlikesiyle sanırım, çok da bilmiyorum olayı ama binlerce köpeği, 1747 kedi ve köpeği diri diri yakmışlar Türkiye’de, Bursa’da. Kanı donduran… Ben hemen alıntıyı paylaşayım.
“Yapılan, topluca kıyımın yanı sıra, nicelikle ilişkili gösterilen bir öldürme yöntemi kullanılmış olmasıdır: Hayvanlar diri diri fırında yakılmıştır.
‘Gerekli’ görülmüş bir can alma işini elden geldiğince acı vermeden yapmanın yolu aranmış mı ki? Gömme sorun yaratıyorsa (öyle ya, 1747 hayvan için kazdırılacak çukurlar büyük olacaktır, zahmete girilecektir) hayvanların ölmesinden sonra onları yakma yoluna gidilebilir. Öldürten kişi, ‘insani açıdan bakarsak karşıyım’ dediği ‘olaya’ hayvani açıdan bakmağı denemeyeceğine göre, ‘içinin de sızladığını’ söylediğine göre, hele, kendini, kendi duygularını aşan bir ödevi yerine getirmekte olduğunu da belirttiğine göre, yapılacak, söylenecek bir şey kalmamakta mıdır artık?
Bir ‘insanlık’ belirtisi, olsa olsa, ‘yakıyorum ama önce uyuşturuyorum’ denmiş olmasında görülebilir. (‘İstesek onu da yapmayız ya… İnsanız ne de olsa…’) Gelgelelim, uyuşturmak, diri diri yakılan bir memeliyi (amaç buysa) acı çekmekten ne kadar korur? Pek iyi bildiğimiz bir şey olmasa gerek… ‘Acı çığlıklar’ (haberi veren gazetecinin kullandığı deyim) işitildiğine göre ‘uyuşturma’ denen iş, yararını, ancak fırının dışındakilere sağlıyor besbelli.
Neresinden bakılırsa ürkütücü, tiksinç bir iş bu.”(s.62)
Yani ben de öyle sinirden okuyamadım ve bu cinayetin azı çoğu
denemesi şu cümlelerle bitiyor:
“Abarttığımı söyleyecekler az olmayacaktır, biliyorum. Savunmak, abartmaktır. Ama, yakılmış hayvanlar geri gelmeyeceğine, çektikleri acı ‘olmamış gibi’ olmayacağına göre, bu olaydaki vahşetten de çok, insanın gönlüne yılgı salacak nitelikteki yanına dikkati çekmek, abartmak sayılır mı?
Tehlikeli olabileceğinden korktuğumuz varlıklardan korunmanın en sağlam yöntemi onları topluca yok etmek midir? Bunun böyle olduğuna inananlar çoğunlukta mıdır?
Bu sorular hepimizi ilgilendirse gerek.
Fırın da silah, kalem de silah.”(s.63)
Çok fazla şey söylemek istemiyorum. Ve “Bir Hayvanla Yaşamak” bölümü geliyor ondan sonra. “Bir Hayvanla Yaşamak” denemesi. Hemen ondan sonra mı tam emin değilim, bakayım. Evet, hemen ondan sonra. Orada yine böyle aslında acı hikayeler var, ama en azından böyle bir vahşet değil, katliam değil. Mesela bu hayvanlarla insanların kurduğu dostluk, hep önce temelde tabii sevgi olduğunu düşünüyoruz, ama sevgi zaten, yani bir kedide bir köpekte o sevgiyi görememek hiçbir şeyi görememe durumunda olmakla bir, demiş yazar. Sonra asıl gerekli olan, aslında bir hayvanla yaşamak için gerekli olan şeylerden bahsediyor burada.
“Ya sabır, orada iş biraz değişik. Sevgi bir karşılıklılık varlığıdır. Dile getirilme, gösterilme imleri iyiyen için de kısa zamanda bir düzgü niteliğine ulaşır. Sabır, bir bakıma, bir tepki yokluğuna dayalıdır. Sabır göstermek, gerçekte, gösterilebilecek (gösterilebileceği bilinen) bir tepkiyi göstermemektir. Ancak, gösterilebilecek tepkinin iki yanca da bilinmesi durumunda sabırdan söz edilebilir. Hayvanlarıyla içli-dışlı olanlar, kendilerinden başkasının da, yani Ötekinin de fakında olanlar, kendi sabırlarını bildikleri kadar hayvanlarının da nerelerde, nasıl sabır gösterdiğini çok iyi bilirler.
Güven ise, bu bağlamda az işitilen bir sözcük. Oysa güven, insan-hayvan ilişkisinde her şeyden önce gelir, her şeyin başındadır. Ama pekişip yerleşmesi, en sona kalır. En sonunda kendini açığa vurur.”(s.70)
Burada çocukların böyle sadece sevgiyle sahiplenip, sıkılınca da hayvanları, kedileri, köpekleri özellikle salıvermesinden biraz dem vuruyordu, bırakmasından. Mesela “eve kedi aldık” deyimi bir cahillik belirtisidir diyor. Ne demek yani “kedi aldık”? Ve bir de şöyle bir bölüm var:
“Gayriresmi resmi dilimiz İngilizce bize petshoplar da armağan etti. ‘Pet’ nedir? Satılmak üzere bekletilen, hasta edilen, acı çektirilen bir canlı oyuncak mı? Sözlüklere bakmak zahmetine katlananlar başka anlamlar bulabilirler o sözlüklerde. Hayvan bizim açımızdan ‘başka’dır. Onun açısından bizim başka olduğumuz gibi. Bu başkalıklar pek güzel bir arada yaşamayı öğrenebilir.”
“Oldum olası, kalemini eline alıp yazısını döktürüverenlere imrenmişimdir. (Bu yazıya başladıktan üç ay sonra okuduğum bir kitapta, Calvino’nun Se una notte d’inverno un viaggiatore’sinde (Bir Kış Gecesi Eğer Bir Yolcu), ‘üretken’ yazarla ‘tedirgin’ yazarın biribirilerine nasıl imrendiklerini dile getiren sayfalara gelince çok keyiflendim doğrusu; ama keyiflenmem de, Calvino da, bu bakımdan bir şey değiştirmiyor.) Okunurken akıp giden, tutulmuş bir soluğun salı salıverilmesi gibi yazılmışa benzeyen yazılardan söz etmiyorum. Yazı yazarken gördüğüm pek çok kimseyi düşünüyorum şu anda; gerçekten, kalemi eline alıp yazısını döktürüveren birçok kimseyi… O yazıyı okuyup şurasına burasına bir virgül eklemekle, orasında burasında ufacık bir düzeltme yapmakla yetinenleri… Böyle çalışıp hemen hemen kusursuz yazılar ortaya koyan birkaç kişiyi…
Bense, yazılarımla uzun uzun yaşamak zorundayım sanki; o yazının çatısı, yaşayarak (yaşarken, yaşadıkça) çatılacak; yazı etlenip butlanacak, budanacak, değişik yerlerinden başlanarak, yazılıp bozulacak, değişik yollar denenip bırakılacak; sınanıp ‘işlenmeğe değer’ bulunmuş damarlar, yüreğe giden yolu oluştursun diye düzene konup birleştirilecek, ayrılacak; ortaya ‘bitmiş gibi’ görünen bir yazı çıktığında da en acımasız makaslamalarla kurguya yeniden girişilecek, yazının yüzlerce yerine ufak-büyük birtakım ekleme, çıkarma, düzeltme işlemleri uygulanacak. Sözün kısası vakit geçecek, o yazıyla yaşamanın getirdiği (anlamsız kıldığı, önemlileştirdiği) ne varsa, ‘yazma’ da oralardan geçip dolaşıp bir yerlerde eğlenecek, bir yerlerde hızlanacak. Sonunda ortaya bir yazı çıkacak…
Böyle yazmak gerektiğini söylemiyorum, ancak böyle yazabildiğim söylüyorum. Böyle bir şey söylediğim, söyleyebildiğim için de benimle eğlenecek kimseler az olmasa gerek. Eğlenmesinler diyemem ya, bu tutumumun bir zararı varsa onlara değil, kendimedir, diyeyim.”(s.73,74)
Aynı işte, zamanında yine bir önceki okuduğum deneme kitabı olan Rasim Özdenören’in Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı kitabında bahsediyordum sanırım. Bu hayvanat bahçelerinin ne kadar yanlış olduğu, çok da hoş olmadığı… Bunların iç yüzü… Aynı şekilde, bu pet shoplarda evcil hayvan malzemeleri satılıyorlar gerçi artık, sanırım. Ama bir de onun hayvan satanları var. Ve gerçekten büyük bir sorumluluk hayvan sahiplenebilmek.
Ben mesela hiçbir zaman kendime o konuda güvenemediğim için… Çünkü bir günüm bir günümle uymayan bir insanım zaten. Bahçeli bir evim maalesef olmadığından — hatta bir evim olmadığından — aslında kalkıp bir hayvan sahiplenmek benim için şu an mümkün değil. Ki yani, bir hayal olabilir en fazla.
Ama çocukken mesela hatırlıyorum, işte o kuşumuz vardı — bahsetmiştim. Muhabbet kuşu. Uçmuştu, kaçmıştı balkondan. Üzülmüştüm o zaman. Bir de ondan daha da küçükken hatırladığım, böyle bir akvaryumum da vardı bizim. Balıklar falan, böyle rengârenk. Ben onları dışarıdan seyrediyordum. Ama yani daha çocuksun, sevmek de istiyorsun ama o öyle camın içinde duruyor… Yani balık o açıdan çocuklar için aslında çok da evcil bir hayvan gibi değil. Bakması tabii nispeten çok daha kolay diğer hayvanlara göre.
Ama işte o balıkla da şöyle kötü bir anım var, maalesef. Size de söyleyeyim de siz de çocuklarınızı, özellikle çok küçük yaştakileri, hayvanlarla baş başa bırakmayın. Kırmızı olanı vardı, bir tane Japon balığı mı diyorlar, artık hatırlamıyorum ama elimdeki hissini hatırlıyorum. Bugün mesela elime alamam öyle bir balığı. Ama o zaman — kaç yaşlarındaydım artık, 4–5 yaşlarında mıyım — çok hatırlamıyorum ama elimde onun o çırpınmasını hatırlıyorum. Bana böyle oyuncak gibi bir şey gelmişti. Onu öldürdüğümün bilincinde değildim. Hâlâ böyle bir akvaryum falan görsem bir yerde içim sızlar yani.
Mesele sadece sahiplenmek değil; ona bakabilmek. Bakıyorsanız da hayvanı rezil etmeyin, öldürmeyin. Yoksa köpekleri çok severim aslında. Keşke olsa. Öyle hayallerim var. Bazen böyle, bahçemde hemen kapımda köpeğim olsa, onu da böyle her gün yürüyüşlere çıkarsam, ağaçların, ormanların içinde… İşte o zaman neler neler yazarım! O insana ilham da verir. Yürümek çünkü zaten başlı başına bir meditasyon. Köpekle geçirilen zaman da öyle.
En fazla şu an benim olabilecek hayvan bir kedi işte. Kedi de çok zor. Yani onun da bakımı… Sürekli bir ayağın zaten veterinerde olacak. Bizim komşularımızın var; bir komşumuzun hatta altı tane kedisi var. O yavru olanlardan birine birkaç gün bakmıştık. Evi alt üst etmişti ama çok güzeldi. Yani evinde öyle bir kediyle yaşamak, insanın bütün stresini alıyor.
Ve dostlarım, “üzerine” diye söze girişerek denemesine girelim. Ve burada biraz yazarın, işte o yazmayla ilgili durumundan bahsediyor…
“Yazının ‘ortaya çıkması’, kokumuzu değiştiriyor olsa gerek: Kedi besleyen her yazar buna benzer şeyler söylemiş, yazmıştır.”(s.74)
Kediler hisseder gerçekten birçok şeyi. Hatta köpeklerin de böyle sırf kokudan kanseri, kanserin çeşitli türlerini, tümörleri falan saptayabildiğini okumuştum ben bir yerde. Şimdi hiç hatırlamıyorum nerede olduğunu ama bununla ilgili araştırmalar, çalışmalar var. Araştırırsanız bulabilirsiniz. Araştırmanızı öneririm diyeyim ben.
Ve son kitaptaki son denememiz: Bilge Karasu adlı kişinin “50 Yaşı Üzerine” metin taslağı. O da çok değişik başlıyor. Biraz böyle Gece romanının tadı var. Oradan sadece son cümlelerini okuyacağım, biraz da adet olduğu üzere… Son cümleler:
“Bir adamı anlatmak: Sayfalar, kitaplar, şeritler dolusu; ya da birkaç tümce, birkaç çizgi… Ne biri yeter, ne öbürü. Belki ikisi de gevezelik. Okuyan karar verir; elbet, kendi hesabına.”(s.100)
1981 yılında kaleme almış bunu yazar. “50 yaşından sonra, uzun zamandır da böyle… Hanidir yetiştirilecek yazı yazmıyoruz artık,” diyor. Öyle bir yazı istendiğinde, zor gerçekten. Böyle ısmarlama yazılar yazmayın demişti hatta bir hoca bize.
Anlatıyorum böyle kendi yazma maceralarımı da bazen. Ama bunlar belki de çok güçsüz, beyhude çabalar olarak gelebilir bazılarınıza. Bilmiyorum. Belki benim gibi arada sırada yazmaya çalışanlar da vardır aramızda diye, öğrendiklerimi paylaşmaya çalışıyorum sadece. Kendimden örnekler vererek, başımdan geçenler açısından…
Şaka maka bitti yani bu deneme kitabı da. Bu şekilde… Bu hafta sonunda Gece kitabı için buluşacağız ve onun aklında, böyle zorlu bir toplantı olacak diye düşünüyorum. Çünkü kitap çok zorlu. Onunla ilgili YouTube’da “Büyü Yorum” diye bir kanal galiba, onlar konuşmuştur uzun uzun. O videoya bakacağım ve kendi notlarımı çıkartıp gideceğim. Bakalım öğreneceğim şeyler eşliğinde de o kitap için bir bölüm yapmak istiyorum.
Hemen gelecek ayda Virginia Woolf’un Mrs. Dalloway’ini konuşacağız. Ondan sonra da Virginia Woolf’tan okumalara devam edeceğim. Bu süre zarfında da, yeni kitaplarla, başka kitaplarla, denemelerle yine karşılaşırız.
Çok teşekkür ederim, zaman ayırdığınız için. Girişler, kapanışlar bana hâlâ çok zor geliyor. Aralara nispeten alıştım. Ama bir haber spikeri gibi “Esen kalın,” diyorum. Kendinize çok iyi bakın. Allah’a emanet olun.
“Kib, bye, Aeo” derdik eskiden. Kısaltmalarını hiç sevmezdim ama… MSN’de özellikle öyle bir şey vardı. MSN nedir bilmeyenler varsa aramızda, onlara da çok şanslısınız diyorum internet çağında doğmakla, elinizdeki nimetlerin kıymetini bilin.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder