16 Aralık 2024 Pazartesi

Macbeth

 

Macbeth, Günlük Hayatta Tirat Atmak, Tiyatroya da Burnumu Sokmam ve Son Bir İş

William Shakespeare ve Macbeth, korktuğum iki büyük karakter ama sonunda dayanamadım ve okudum. Benim okuduğum kitap Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın Nisan 2020 tarihli yirmi beşinci basımıydı.

Bu tarz yazılarım, kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir. Her hâlükârda önce kitabı okumuş olmanızı ya da doğaçlama konuştuklarımı yazıya dökmeye çalıştığım bu yazıyı benden dinlemek için hesapkitappodcast’e kulak vermenizi dilerim.

Çeviren Sabahattin Eyüboğlu’ydu ve kitabın başında Cevza Sevgen’in kaleminden uzunca bir giriş ve sonrasında da o benim çok haz etmediğim önsöz bölümü vardı. Neden bunları kitabın başında yazıyorlar hiç anlamıyorum. Bence içeriği bakımından neredeyse tüm kitabın özeti gibi olduğu için kesinlikle son sayfalarda yer almalı. Giriş bölümü yine öncesinde yazar ve dönemi hakkında bilgi sahibi olmak için okunabilir belki ama bence önsöz kısmını direkt geçin, kitaptan sonra okursanız daha iyi olur. Şahsen öyle yaptım şahsen. İyi ki de öyle yapmışım dedim kitabı bitirince. Çünkü tahlilini yapıyor yani metnin.

Bir de böyle bu aslında benim çok sevmediğim bir şey. Biraz şeye benziyor yani: “Şimdi siz okuyacaksınız ama anlamazsınız. Burada aslında böyle böyle” diyor gibi bir dil var. O benim çok hoşuma gitmedi. Ya böyle kapalı metinlerde işte… Daha geçen Bilge Karasu’nun eserleri üzerine o kadar tez okudum, hiçbirinde ama öyle bir dil yoktu.

Ben de burada kesinlikle öyle olmak istemem, ama bu tarz klasiklerde bazen böyle çok büyük yazarlar özellikle yapıyorlar bunu, seviyorlar.
Neyse, zaten kısa üç tane alıntım var… Bugün de bir yazı yazalım.

“İyi demek kötü demek, kötü demek iyi demek;
Sisli puslu havalarda kanatlanıp uçmak gerek.”(s.4)

Bunu böyle duyardım ben bazen. Buradan da zaten kitaptaki o şiirsel dil… Çok zor bir yandan da böyle bir eseri çevirmek. Belki bu kitabı orijinal dilinde okuyabilsem tat alırdım kesin, ama Türkçesi de gayet güzel. Yani anlaşılır, şiir olduğu da belli oluyor.

Ama ben işte o sahne geçişleri, karakterlerin isimleri falan yazınca böyle ne bileyim, biraz da acemisiyim tabii bu türün, ondan da olabilir. Ya bu tarz bir metni ilk defa mı okudum diye düşünüyorum şu an. İlk değildir ya, birkaç tane daha okumuştum galiba. Onları da beğenmemiş… Biraz da onun etkisi olabilir.

Neyse, ben bu cümleleri bir replik, bir filmden bir replik zannediyordum. Daha önce duymuştum, karşıma çıkmıştı bir yerlerde. Ve yine ilk perdede olması lazım, bu sefer Macbeht’in ağzından bir bölüm var:

“Yapmakla olup bitseydi bu iş,
Hemen yapardım, olup biterdi.
Döktüğüm kanla akıp gitse her şey,
Bir vuruşta sonuna varlısa işin,
Bir anda bu dünyayı olsun kazanıversen,
Zaman denizinin bir kumsalı olan bu dünyayı,
Öbür dünyayı gözden çıkarır insan.
Ama bu işlerin daha burada görülüyor hesabı.
Verdiğimiz kanlı dersi alan
Gelip bize veriyor aldığı dersi.”(s.22)

Daha böyle uzunca gidiyor bu tirat. Bunlar işte bir de böyle tatlar yani. Bunları benden dinleyerek kendinize de bir kötülük yapıyorsunuz. Usta oyunculardan duymak lazım, o zaman tabii ki evet çok etkileyici olurdu. Bunu da ben yine hatırlıyorum, bu bölümü. Bu kitabı daha önce okumamış olmama rağmen böyle tiyatrocular özellikle çok severler böyle aniden tirat atmayı durduk yerde.

O da bana şey gibi geliyor biraz: “Bu kadar ezberledik oyunları, sürekli sahne alamıyoruz. Ne yapalım, arada böyle günlük hayatta yeri geldikçe söyleyelim” gibi bir hisle söylüyorlar gibi geliyor yani bana, bilmiyorum. Bir de böyle şeyleri ezberlemek bana çok zor geldiği için diyorum herhalde ben de ezberlesem böyle Macbeth gibi dolaşırdım.

İlk alıntımı da cadılar söylemişti. Bu kitapta cadılar var. He bir de evet şimdi hatırladım kitabı neden sevmediğimi: Bu cadılar böyle kitabın ortalarında bir yerde büyü gibi bir şey yapıyorlar, o meşhur sahne vardır ya kazanın içine saçma sapan şeyler atarlar. Orada işte yılanlar, fareler, çiyanlar bir şeyler, Türk burnu diye de bir şey atıyorlar yani. İngilizlerin bize olan bakış açısı bir kez daha… Seni artık insan gibi bile görmüyorlar yani.

Bu ırkçılığın artık farklı bir seviyesi. O içlerindeki, demek hem merhametsizlik hem kendilerini beğenme, Virginia Woolf’un deyişiyle bir züppelik, hem cahillik de bir yandan. İşte Büyük Usta Shakespeare’in eserinde de karşımıza çıkıyor bunlar. Tiyatrocular da böyle demek okuyorlar, ezberliyor. Bir de şimdi kaç yüzyıl öncesi diyeceksiniz belki ama önemli değil yani, ben o zihniyetin yine çok değiştiğini sanmıyorum.
Neyse gelelim son alıntıma. Burada yine Macbeth söylüyor bunu.

“Yarın cadı kardeşlere gideceğim.
Daha çoğunu söylesinler. Bilmeliyim çünkü;
Engel dinlemem artık kendi çıkarımın önünde,
Öylesine kan içinde yüzüyorum ki artık,
Geri gitsem de bela, ileri gitsem de.”(s.62)

Burası bana biraz daha hayata dair geldi. Bir de Dostoyevski’nin Suç ve Ceza geldi burada benim aklıma. Önsözde de burasıyla ilgili “Macbeth’in trajedisi, geleceğe hükmetmeye çalışırken kötülüğe giden yolda attığı her adımın ona azap vermesinden, ahlaki değerlerden ne denli uzaklaştığını bile bile yoluna devam etmesinden kaynaklanır.” diyor.

Evet, Macbeth değişik bir baş karakter. Bu açıdan bakılınca ne yapıyor? Bir kralın yerine geçmek için, biraz o karısının da gazına gelerek, cadılardan duyduğu o kehaneti… Cadılar diyor çünkü ilk başta, kitabın başında hemen sahneye çıkanlar, Macbeth işte kral olacak. Halbuki kral olma gibi bir durumu yok yani, mevcut bir kral var İskoçya’da, İskoçya Kralı.

Bu arada, bunlar tabii, Shakespeare direkt İngiltere diyememiş. “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” gibi bir mantıkla yazılmış bir eser. Hanedanlıkta hiçbir payı olmayacak Macbeth’in, iyi bir asker o zamana kadar sadece ama bütün üç kağıtlarla birlikte kralı da öldürüp suçu oradakilere atıp, bir şekilde bir kral olmasını anlatıyor kitap. Ama olmakla bitmiyor işte, ondan sonra yine bu kötülüklere devam etmek zorunda kalıyor bütün aşamalarda.

O açıdan biraz Raskolnikov’u hatırlattı bana, çünkü o kötülük o batağına battığın zaman sadece bir şeyle sıyrılmıyorsunuz. Onun üstünü örtmek yalan söylemeye benziyor bu biraz. Hiçbir zaman tek yalanda kalmaz ortaya çıkmasını istemiyorsanız. En azından daha büyük bir yalan söylersiniz peşinden, sonra daha büyük, böyle böyle gider. Sizi gittikçe uçurumun tepesinden alır böyle yorumlar birbirine sokar yani. O yüzden dikkatli olmak lazım.

100 sayfalık da bir eser sonuçta, öyle hızlıca okunabilir. Ama ben diğer eserlerini okur muyum bilmiyorum. Shakespeare ile de yollarımız burada ayrıldı demek ki. Romeo ve Juliet’in aslında hikayesi… Onu bak biliyorum, baştan sona okumamıştım ama yine böyle derslerden falan bir şeyden hatırlıyorum, onun olay örgüsü bence daha güzeldi yani. Keşke onu okusaydım. Neyse… Buraya kadar gelip okuduğunuz, zaman ayırdığınız için teşekkürlerimi sunuyorum size.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder