Mrs. Dalloway, Olmadan Mutlu Olamayacaklarımız, Maruz Kalmak Yerine Seçmek ve Yazıyla Anlaşmak
Virginia WOOLF, Mrs. Dalloway kitabı için, “Bu kitapta çok fazla fikir var. Hayatı ve ölümü, akıllılık ve deliliği anlatmak istiyorum. Toplumsal düzeni eleştirmek, en yoğun biçimiyle onun işleyişini göstermek istiyorum.” demiştir. Benim son okuduğum İnkılâp Kitabevi baskısıydı ve Atilla İzgi Turgut çevirmişti. Ayrıca Zülfü Livaneli’nin 2022 yılında 4 Nisan’da yazdığı önsözü de yer alıyordu.
Bu tarz yazılarım, kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir. Her hâlükârda önce kitabı okumuş olmanızı ya da doğaçlama konuştuklarımı yazıya dökmeye çalıştığım bu yazıyı benden dinlemek için hesapkitappodcast’e kulak vermenizi dilerim.
Benim bu kitabı okuma maceram biraz karışık olmuş, onu da sonradan fark ettim bu alıntıları çıkartırken. Ben Kırmızı Kedi Yayınlarından okuduğumu zannediyordum, ama sonra onun süresi mi dolduğu bir şey oldu. Onu iade etmiştim çünkü Zülfü Livaneli’nin önsözü yer alınca bu kitap bana daha ilgi çekici geldi. İyi ki de öyle yapmışım dedim, çünkü sonradan Kırmızı Kedi baskısını okuyan çoğu arkadaşım çok memnun kalmamışlar çeviriden. Bir de Tomris Uyar çevirmiş galiba bir başka baskıda, onu beğenmişler. Ama benim okuduğum güzeldi yani.
Ancak tabii ya, kitap biraz zor arkadaşlar. Ben de ilk iki-üç gün hiç kitabın içine giremedim. Toplamda 224 sayfa zaten, yani üç-dört gün bile aslında uzun bir süre. Ama tek bölümde yazılması, hiç bölüm aralarının olmaması ve kişiler arası geçişlerin çok sık olması ve aslında çok net bir olay örgüsünün de olmaması… Tüm olay zaten bir günde, hatta 10–12 saat içerisinde geçiyor ve kitabın ilk cümlesi ise şöyle:
“Mrs. Dalloway çiçekleri kendisinin alacağını söyledi. Çünkü Lucy’nin yapacağı işler belirlenmişti.”(s.7)
Şimdi ne var bu cümlede? “Bunu niye paylaştın?” diye belki sorabilirsiniz. Ama son cümleyi de söyleyeceğim ve o zaman kitabın özellikle ismi hakkında bazı teorileri paylaşacağım. Mrs. Dalloway bir parti düzenleyecek evinde. Zaten hayatındaki en önemli şey artık bu partiler olmuş ve onun o partisini okuyoruz aslında sabahtan akşama kadar, bir Haziran günü. Ve bugünün hikayesi… Bu sayılmaz diyorsanız, hemen o zaman alıntı gibi alıntıya geçelim:
“Artık dünyada hiç kimse için şöyleydi ya da böyleydi demeyecekti. Kendini çok genç hissediyordu, aynı zamanda da tarif edilemeyecek kadar yaşlı. Her şeyi bir bıçak gibi yararak geçiyordu, aynı zamanda da dışarıdan izliyordu.”(s.13)
Sizin de oldu mu hiç böyle, aynı anda hem çok genç hem de çok yaşlı hissettiğiniz? Bu sanırım işte tam orta yaş zamanlarında yaşanan bir duygu. Bilmiyorum, bana şimdi okuyunca öyle geldi. Bu satırları da hangi duyguyla not aldığımı bilmiyorum. Üzerinden bu kadar zaman geçince de, üzerine kitapla ilgili bu kadar okumalar yapınca, biraz kafam gitti açıkçası. Şimdi şöyle uzunca bir alıntım var. Hemen onu paylaşayım:
“Bir erkeğin kendini öldüreceğini söylemesi korkaklıktı zaten, Septimus savaşa katılmıştı, yürekliydi o zamanlar ama o eski Septimus değildi artık. Rezia dantel yakasını, yeni şapkasını taktığında bile farkına varmazdı, o olmadan da mutluydu Septimus. Oysa Septimus yoksa hiçbir şey mutlu edemezdi Rezia’yı! Hiçbir şey! Septimus bencildi. Erkekler böyledi işte. Çünkü hasta değildi. Dr. Holmes onun önemli bir şeyi olmadığını söylemişti. Rezia elini öne uzatıp gerindi. Şuna bak! Alyansı parmağından aşağı kaydı, öylesine zayıflamıştı ki. Acı çeken kendisiydi ama içini dökecek kimsesi yoktu.”(s.30)
Kitabın bir diğer karakteri Rezia ve onun eşi Septimus aslında önemli olan burada. Septimus bu kitapta o kadar önemli bir yere sahip ki, “Septimus bizim bir arkadaş. Hatta bu kitabın adı Mr. Septimus olmalıydı” dedi. “Ben o kadar da abartmayın şimdi ama gerçekten önemli bir karakter.” Hatta bazıları Septimus ve Mrs. Dalloway’in Virginia Woolf’un iki farklı yüzü, madalyonun iki yüzü gibi olduğunu söylüyorlar, belirtmişler.
Septimus burada bir asker, savaştan dönen ve artık kafası giden. Hani yazar kitabın başında bahsetmiştim, “hayatı ve ölümü, akıllılık ve deliliği anlatmak istiyorum” demişti ya, buradaki o delilik Septimus’ta. Septimus’un kafası gidiyor böyle sürekli ve eşi de ona çok bağlı, onu çok seviyor. Rezia sürekli onun peşinde koşturuyor, iyileşmesi için doktorlara götürüyor.
Buradaki doktor Holmes değişik bir isim. Bir de Killman var, mesela Richard. Bunlar hiç boşuna konulmuş isimler değil. Rich İngilizcede zengin demekse, Richard da Mrs. Dalloway’in eşi, zengin olduğu için seçtiği aslında. Sadece bu yüzden seçti demek belki haksızlık olur ama yani özgürlüğüne de çok bağlı. Onun adı da aslında Clarissa. Evet, şimdi sıradaki alıntımda geçiyor zaten.
“Ama karşısına çıkan orduları çiğneyip geçen amansız bencillik, bir hedefimiz ya da amacımız olmadığını itiraf etmesine rağmen yine de hadi, hadi, hadi diyen, hadi, hadi diye tekrar eden ırmak, bu yılmak bilmez bencillik Clarissa’nın yanaklarına renk getirdi, çok genç görünmesini sağladı, pespembe yaptı. Elbisesi dizlerinin üstünde ve iğnesi yeşil ipeğin ucuna tutturulmuş halde orada öylece otururken gözleri ışıl ışıldı ve hafifçe titriyordu Clarissa. Âşıktı Peter! Kendisine değil. Daha genç bir kadına tabii ki.”(s.54)
Burada biraz da tesadüf eseri Peter geliyor. Peter Hindistan’a gitmiş zamanında, orada daha giderken birine aşık olmuş, onunla evlenmiş ama sonra tekrar Hindistan’da bu sefer evli bir kadına aşık oluyor. Durumlar karışık yani, bütün bu kafa karışıklıkların yanında dönüyor.
Bir de tüm bunları Clarissa anlatıyor, yani niye böyle bir ihtiyaç duyuyor, o da sorgulanabilir. Halbuki zamanında da Clarissa’ya böyle aşkını itiraf etmiş ama karşılık bulamamış. Şimdi de tam Clarissa bu parti vereceği gün -davetli de değil zaten- hiç haberi de yok ama o güne denk geliyor ve Clarissa’nın karşısına dikiliyor erken saatlerde.
Tabii sonrasında akşam parti de Clarissa onu çağırıyordu. Çağırıp çağırmadığından tam emin olamadım bir an için, ama çağırıyordu. Ama “geleceğim” falan demiyor, çok öyle gelecek gibi durmuyor ama geliyordu sonradan Peter.
Peter’in zaten, yani biraz bana çocuk gibi bir karakter geldi aslında, ama bazıları da sevmiş. Bazı arkadaşlarım onu daha olgun görmüşler. Bence o kadar masumluğu yoktu. Burada tabii Clarissa’yı o sevmesi, aşık olması biraz daha romantik insanları özellikle etkileyebilir belki, ve bazıları da kitabı okuyan bazı arkadaşlarım da mesela Clarissa’ya çok kızmış, içerlemiş yani ona neden Richard’ı seçti de işte Peter’ı seçmedi. Halbuki bunun nedeni açık yani ve bence onların arasında öyle çok bir aşk da yok. Ama neyse, gelelim bir sonraki alıntıma.
“İşte Regent Park’a varmıştı. Evet. Çocukken gezerdi bu parkta. Ne tuhaf, diye düşündü, nasıl da durmadan çocukluğum geliyor aklıma, belki de Clarissa’yı gördüğüm içindir, çünkü kadınlar bizden çok daha fazla geçmişte yaşıyorlar, diye düşündü. Mekânlara bağlanıyorlar ve babalarına, -bir kadın babasıyla hep gurur duyar-.”(s.66)
Bu düşünceler Peter’a ait. İşte kitap böyle daha 66. sayfada geçiyor bu, benim okuduğum baskıda. Clarissa’nın düşüncelerini okurken birden bir bakıyoruz konu Peter’a geçmiş ve birden Peter’ın düşüncelerini de okuyoruz. Bilinç akışı tekniği de değil demiş bazı insanlar. Burada kullanılan sadece sırf o bilinç akışı tekniği değilmiş.
Bu arada, bu kitapla ilgili araştırmalar yaparken çok sık James Joyce’un “Ulysses”i ile karşılaştırıldığını gördüm ve oradan da bazı spoilerlar aldım. Bu kitap nasıl bir günü anlatıyor, o “Ulysses” de sanırım bir günü anlatıyormuş, o koca tuğla gibi kitap. Ve oradaki bilinç akışı tek bir kişiye aitmiş. Buradaysa Virginia Woolf birden fazla kişiyle yapıyor bunu, çok ustalıkla yapıyor. Yani anlayamıyor, anlamıyorsunuz bile nereden nereye geldiğinizi.
İşte Septimus mesela, Clarissa… İki farklı karakter, birbirleriyle bir tanışıklık da yok, birbirlerinin hayatında değiller yani aslında hiçbir şekilde bir bağları yok ve karşılaşmıyorlar bile kitabın sonuna kadar. Ama böyle görünmez bir bağ da var gibi. Sanki biraz oralara geçince anlatırım, eğer unutmazsam. Biz birazdan devam edelim.
“Eğer dürüstse herkes aynı şeyi söylerdi; ellisinden sonra kimse etrafında insanlar olsun istemezdi, sürekli olarak kadınlara güzel olduklarını söylemeyi istemezdi. Şayet dürüst olsalardı, ellilik adamların çoğu böyle derdi, diye düşündü Peter Walsh.”(s.94)
İşte Peter’in böyle biraz da hayatı sorgulayan yaşlılığını getirdi. 50 aslında yaşlı mı, yani bilmiyorum değil bence, ama genç de değil artık. O kadar da değil yani. Bazen “otuzlar yeni yirmiler”, “kırklar yeni otuzlar” falan gibi şeyler duyabilirsiniz belki ama elliye de genç denmez.
Ve bu kitaptaki gerek Peter olsun, gerek Septimus olsun (Septimus’a da geleceğim), Clarissa olsun, hepsi işte elli küsür yaşlarındalar ve gençliklerini hatırlıyorlar sürekli. O tek bir günde geçiyor kitap, ama onların o ergen zamanlarına kadar dönüyoruz. Çocukluk aşkı zaten, aslında çocukluk da denir mi? Yok, çocukluk çağı değil de bir ergenlik zamanları. Ve bu arada ben bu kitaptan sonra okumuştum Shakespeare’in Macbeth’ini. Burada da sürekli geçince, hatta alıntı olarak da almışım.
“Burada Shakespeare’in kapağını yeniden açtı. Çocukken onu kendinden geçiren o dil -Antonius ve Kleopatra- tek kelimeyle kupkuru, yavan geliyordu artık ona.”(s.103)
Ben de evet, Macbeth’i biraz belki haksız yere fazla eleştirdim. Bu aslında benim hem anlamamdan hem de muhtemelen onu böyle yanlış zamanda okumamdan kaynaklandı. Belki farklı bir zamanda okusam sevebilirdim de. Ya şans için de derler ya “doğru yerde ve doğru zamanda ol” diye, çok önemli. Bu kitaplar için de geçerli belki. Yanlış zamanda okuduğunuz bir kitap sizde farklı duygular uyandıracak belki.
Hatta bu podcast için bile geçerli; doğru zamanda dinlemezseniz hiç beğenmeyecek, yani “saçmalamış bu” gibi tepkiler vereceksiniz. Ama belki doğru bir anda denk gelirseniz sevebilirsiniz. Yani bir şeyi eleştirmeden önce aslında önce kendi duygu durumumuzun da farkında olmamız lazım. Nasıl bir ruh haliyle onu okuyoruz, ona zaman ayırıyoruz ya da zaman ayırmak istiyor muyuz. Bazen maruz kalıyoruz çünkü.
Gerçi podcastlerde çok bu tarz bir şey olmuyor. Biraz da o yüzden seviyorum. Yani böyle aniden pat diye karşınıza çıkan işte bir shorts videoları falan gibi değil. En azından bilinçli olarak kendiniz geliyorsunuz, orada dinliyorsunuz. Bu bence büyük bir özgürlük, güzel bir şey. O yüzden böyle her bölüme işte “Ben şuyum, hoş geldiniz, hoş gittiniz” gibi bir başlangıç yapmıyorum. Gereksiz geliyor bana. Ama aslında belki de yapmak da lazım. Neyse, şimdi kendimizi eleştirmeyelim durduk yere, devam edelim.
“‘Hiç kimse sadece kendisi için yaşamaz,’ dedi Sör William, karısının saray kıyafetleri içindeki fotoğraflarına bir bakış atarak.”(s.115)
Sir William da artık partideki önemli adamlardan. Hatta bu partiye yani Başbakan bile geliyor. Çünkü Richard sadece zengin değil, aynı zamanda mevki makam sahibi de bir adam, bir milletvekili gibi bir şey. Orada onların değişik değişik Avam Kamarası, Lordlar Kamarası, bir şeyleri var ya, hâlâ Kralları da var zaten. Bu İngilizler sembolik de deseler, onların o evlenme törenlerine falan bütün dünya ağzı açık seyrediyordu zamanında. Ya tam bir rezillik aslında da, işte neyse.
“‘Kırlar ne güzeldir şimdi,’ dedi, Mr Whittaker’ın öğüdüne uyup, kendisini hor gören, küçümseyen, dışlayan dünyaya karşı hissettiği o şiddetli kinle mücadele edecekti. İnsanların görmeye katlanamadıkları sevimsiz bedenine verilen gurur kırıcı ceza ile başlayacaktı işe. Saçına nasıl bir şekil verirse versin alnı yumurta gibi çıkıyordu, açık ve beyazdı. Ne giyse yakışmıyordu. Ne alırsa alsın. Ve bir kadın için bunun anlamı karşı cinsten biriyle asla tanışamamaktı elbette. Hiç kimsenin gözbebeği olmayacaktı asla.”(s.149,150)
Bu da artık kitabın ortalarına doğru, kimin söylediğini, kimin görüşleri bunlar yazmamışım. Ama kendisini belli ki çok çirkin hisseden bir kadın. Virginia Woolf yazarken katlanamam zaten bu mesela, süslenip süslenmesine. Günümüz, herhalde bu makyaj videolarına falan hayran olan kadınları görse, bunların karşısında saatlerini harcayan kadınları görse acaba ne düşünürdü Virginia Woolf?
Çok sade bir insan zaten. Fotoğraflarında mutlaka görmüşsünüzdür ya da denk gelmişsinizdir, öyle çok süslü püslü bir insan değil zaten. Bilmiyorum ama yazarlar bana böyle daha minimalist, daha sade geliyor. Sait Faik de mesela, görenler hatta yakıştıramazmış böyle, “Sait Faik o mu?” falan diye şaşırırlarmış. Çünkü yazarlar zaten farklı bir gözle baktıkları için dünyaya, böyle giyim kuşam, süs püs çok onları etkileyen şeyler değil. Ben bunları, çünkü insanların içindeki hazineyi görebilen insanlar oluyor genelde diyeyim. Ve uzunca bir alıntımı var şimdi:
“Ama Peter’ı altüst etmişti bu mektup. Öfkelendirmişti. Clarissa’nın bunu yazmamış olmasını dilerdi. Bütün o düşüncelerin üstüne gelip, bir de Peter’ı dürtüklemişti sanki. Neden rahat bırakmıyordu sanki. Neden rahat bırakmıyordu Clarissa onu? Nihayetinde Dalloway ile evlenmişti ve bunca zamandır mutlu mesut yaşayıp gidiyorlardı.
Oteller insanı avutmuyordu. Hem de hiç. O kancalara kim bilir kaç kişi şapkasını asmıştır. Eğer düşünecek olursan sinekler bile başka insanların burunlarına da konmuştur. Yüzüne çarpan temizliğe gelince, temizlik değildi bu, çıplaklıktı, soğukluktu; olması gereken bir şeydi. Sanki kara kuru bir kadın yönetici gün ağarırken ortalığı kolaçan etmiş, sağı solu koklamış, etrafı dikkatlice incelemiş, bir sonraki konuk tertemiz bir tabakta sunulacak bir et parçasıymış gibi, bağnaz hizmetçilere her tarafı ovalatarak sildirmişti. Uyumak için bir yatak, oturmak için bir koltuk, dişleri fırçalamak ve tıraş olmak için bir lavabo, bir ayna. Kitaplar, mektuplar, sabahlık, at kılından yapılma kumaşın kişiliksizliğinin üzerinden kayıp giden uyumsuz küstahlıklar gibiydiler. Bütün bunları görmesini sağlayan da Clarissa’nın mektubu olmuştu. ‘Seni görmek harikaydı. Bunu söylemeliyim!’ Kâğıdı katladı, öteye itti, hiçbir kuvvet onu bir kez daha okutamazdı Peter’a.”(s.178,179)
Peter’ın burada mektup dediği o iki cümle aslında “Seni görmek harikaydı, bunu söylemeliyim.” Bunu hemen Peter orada ayrılmadan önce mi yazıyordu, ayrıldıktan sonra ona biriyle mi gönderiyor? Çok da onu hatırlamıyorum şimdi. Çünkü ben bu kitabın bir de filmini izlemek gibi bir hata yaptım, çok beğenmedim yani o filmi. 97 yapımıyla bir arkadaş atmıştı. Bir de duymamıştım daha önce bu öyle bir filmin olduğunu. “The Hours (Saatler)” diye bir film. Virginia Woolf’un hayatını anlatan böyle üç farklı kadın, değişik film, sanki biraz güzeldi. Onu çok daha önceden seyretmiştim. Bu da belki onun gibi kaliteli bir yapımdır dedim, ama çok beni sarmadı.
Bu arada bu kitabın adı da “Saatler” olacakmış başta, ilk versiyonunda, sonradan değiştirmiş yazar. Hatta kitabın sonu da değişecekmiş, onu şimdi söylemeyeyim ama bambaşka bir son planlamış aslında yazar, sonradan vazgeçmiş. İyi ki de vazgeçmiş, çünkü böyle daha güzel olmuş bu kitap.
Ve burada da işte o Peter’ı alt üst eden mektup, onu öfkelendirmek de demiyor. Yani “Seni görmek harikaydı, bunu söylemeliyim” diyor sadece. Ama işte bu biraz hani platonik aşıklar böyle “Ne haber, nasılsın?” desem bile… Nasıl diyeyim, öyle güzel bir video vardı işte “Platonik Aşıklar”. Aşıklara söylenenler, onların duydukları, gibi iki farklı. Böyle şu an hatırlamıyorum ama gerçekten onlar çok daha başka, altında derin anlamlar ararlar. Belki de öyle duyarlar, hatta çünkü insan beyni garip.
İşte iletişimde de aslında söylenen sözlerin payı neredeyse %7 kadar, ses tonu ondan çok daha fazla sahip, neredeyse 3–4 katı kadar. Ve geri kalan bütün her şey de mimikler, jestler, mimikler ve beden dili işte %60'tan daha fazla bir etkisi var insan üzerinde.
Böyle olunca işte mektuplar, yazılı iletişim, kitapları da hatta belki katabiliriz buna… Nasıl okuduğun, okurken onu nasıl bir sesle canlandırdığın, kulağına nasıl geldiği, bütün bunlar o mesajın anlamını da aslında değiştiriyor, belirliyor. O yüzden böyle yazarak… Gerçi ben bunun tam tersini de duydum. Bazı insanlar da yazarak daha iyi anlaşabildiği, işte kavga edecekken mesajlaşmaya dönen ve araları düzelen çiftler varmış.
Tam tersi, yazarak, yazışarak ayrılmanın eşiğine kadar gelip yüz yüze konuşunca toparlayan ilişkiler de olabilir, bana daha olası geliyor. Hatta daha mantıklı gibi geliyor sanki, ama diğer türlüsü de mümkün tabii. O biraz yazan kişinin kalemine de bağlı, okuyan kişinin algıladığı kadar. Neyse, buraya girersem ben hiç çıkamam zaten. Hep uzun uzun alıntılarım varmış, devam edelim.
“Geçmiş zenginlik katardı insana, deneyim de öyle, bir-iki kişiyle ilgilenmiş olmak da, böylece gençlerde eksik olan bir güç kazanmış oluyordu insan, kestirmeden giderek, canının istediğini yaparak, insanların ne dediğini azıcık bile umursamayarak, çok büyük beklentilere kapılmayarak yaşama gücüne sahip oluyordu (gazetesini masada bırakıp kalktı), ki aslında kendisi açısından bu tamamıyla doğru değildi (ve şapkasıyla paltosunu arandı), bu gece değildi, çünkü bir partiye gitmeye hazırlanıyordu, bu yaşında, az sonra bir deneyim yaşayacağı inancıyla. Ama nasıl bir deneyim?
Yine de güzellikle alakalıydı her şey. Gözle görülebilen üstünkörü güzellikle değil ama. Saf ve basit güzellik değildi Bedford Place’in Russel Meydanı’na açılışı. Düz oluşunda, boş oluşunda gizliydi güzellik elbette; bir geçidin simetrisinde, ama aynı zamanda ışıklı pencerelerde, bir piyano, bir gramofon sesinde; perdesiz pencereden, açık bırakılan camdan masalarda oturan grupları, yuvarlak çizerek ağır ağır gezinen gençleri, sohbet eden erkeklerle kadınları, tembelce etrafa bakınan hizmetçileri (işleri bitince saçma sapan konuşurlardı), üst katlardaki pencere pervazlarında kuruyan çorapları, bir papağanı, birkaç bitkiyi görünce, ara sıra kendini hissettiren gizli bir zevk verme duygusunda saklıydı. Bu hayat merak uyandırıyordu, gizemliydi, sonsuz bir zenginlik barındırıyordu içinde.”(s.187,188)
Evet, bak şimdi tekrar okuyunca benzer şeyleri hatırladım. Az önce de o güzellikle çirkinlik hakkında konuştum mu? Onunla ilgili anlatacağım bir şey vardı aslında, ama şimdi de unuttum, gelmedi aklıma. Öyle geçtim galiba, bahsedip bahsetmediğimi hatırlamıyorum şu an. Kafalar gitti gerçekten.
Ya bu yazı için de böyle günlerdir bekliyorum aslında biraz modumun yükselmesini. Bu aralar böyle biraz… bilmiyorum. Çok… Bu toplantı da zaten ani oldu, öncesinde hazırlanamadım istediğim gibi. Günleri karıştırmışım, ben bir hafta sonra zannediyordum. O da yani ayrı bir saçmalık. Yapacak hiçbir işim gücüm yokken, bu kadar boşluktayken yani, nasıl bu kadar dolu olur insan, ona da şaşırıyorum. Bu toplantıya da aynı o Mrs. Dalloway’in partisine gidermiş gibi gittim, hazırlanıp. Bir de o gün hava sertti, bayağı soğuktu, yağmur yoktu ama yani böyle tam bir geçiş dönemiydi.
Neyse işte, bu güzellik çirkinlik mevzusu çok önemli gerçekten. Zaten bütün yapılan araştırmalarda çıkar, çıkmıştır, çıkacaktır da bundan sonra: Güzeller hep kayrılır, güzeller, yakışıklılar hep daha çok para kazanırlar, daha çok tercih edilirler hayatta. Yani 1–0 değil, böyle 3, 4–0 falan önde başlarlar. Bizim için de, yani biz derken bütün çirkinler adına konuşmuyorum ama daha böyle nasıl diyeyim… Neyse, kendim “çok çirkinim” nasıl diyebilirim, onu da bilmiyorum. Ama yani sadece dış görünüşe bakmadığını söyleyen diyeyim ben, evet, insanları metalaştırmak…
Altın oran aslında bütün o estetik kavramının, o simetride de gizliymiş ya. Fibonacci sayısı mıydı? 1, 2, 3, 5, 8 falan diye böyle, bir kendisinden önce gelen iki sayının toplamı mıydı, neydi? Böyle değişik bir formülü vardı. O spiral vardır meşhur bir çizim. Hangi kitapta anlatıyordu? Bu “Da Vinci Şifresi”nde miydi? Zaten yazarlar çok kullanır bunu, severler böyle şeyleri: Altın oran. Ve bu estetik algı, estetik de güzellik olarak kullanılıyor. Aslında bizde güzellik üzerine mesela çok kafa yorulmamış. Güzellikle ilgili Türkçe yazılan, bizim dilimizde güzellikle ilgili çok fazla kitap da yokmuş, genelde hep çeviriler. Ben bununla ilgili bir makale okumuştum da, orada öyle diyordu. Sonradan düşünmüştüm üzerine. Evet gerçekten yok, bulamıyorsunuz. Dolayısıyla bizde güzellik üzerine çok fazla kafa yorulmamış. Ama sanki hiç önemli değilmiş gibi yaparak da aslında kendimizi kandırıyoruz. Kesinlikle herkes için, belki bilinçaltı düzeyinde bile olsa, çok önemli ya. Kusur bile, karşındaki insan güzel olunca ona yakışıyor, tolerans gösteriyorsun, anlayışlı oluyorsun, daha çok empati yapıyorsun onunla. Ama çirkin olunca bir kişi, bu ön yargılar hemen devreye giriyor, hayat çok daha zor.
Bu yüzden bu çirkin insanlar… Ya ben de böyle diyorum kusura bakmayın, kimse tabii ki alınmasın. Çirkin derken bir aşağılama, bir küçümseme olarak söylemiyorum kesinlikle, ama görece daha az güzel mi diyeyim artık? Yani bu insanlar da mecburen biraz da daha çok okurlar, daha çok kendilerini geliştirirler, daha sempatik… İşte “yakışıklı değil ama sempatik” o sözünün o gizemi de oradadır aslında. Ne yapsın, çünkü elinden gelen başka bir şeyi yok. Biraz mecburen komik olma çabaları, kendini geliştirme…
Bu bence çok daha önemli. Beni o yüzden insanların böyle söyledikleri sözler, yazdıkları yazılar falan çok etkiler, onların o dış görünüşünden daha çok etkiler. Yani ben biraz ona dikkat ederim diyeyim. Ve burada daha fazla debelenmeden -buralar karışık çünkü, biraz tehlikeli sular- devam edelim:
“Bradshaw’lar onun partisinde ne diye ölümden söz etmişlerdi ki? Genç bir adam intihar etmiş. Onlar da kalkmış Clarissa’nın partisinde bundan bahsediyorlardı; Bradshaw’lar ölümden bahsediyorlardı. Adam kendi canına kıymış, ama nasıl yapmış bunu? Ne zaman Clarissa’ya bir anda bir kazadan söz edilse ilk olarak vücudu şöyle bir sarsılırdı; elbisesi tutuşur, bedeni yanardı. Kendini pencereden atmıştı genç adam. Adamın vücudunun içinden bir ışık yükselmişti yukarıya doğru, sivri uçlu, eğri büğrü, paslı demirler delik deşik etmişti gövdesini. Orada beyni güm güm zonklayarak yatmıştı bir süre, sonra da boğucu bir karanlığa teslim etmişti ruhunu. Clarissa böyle görüyordu yaşananları. Ama neden yapmıştı bunu genç adam? Bradshaw’lar da kalkmış partisinde anlatıyorlardı olanları!
Bir keresinde Serpentine Gölü’ne bir şilin atmıştı Clarissa, bir daha da başka bir şey atmamıştı. Halbuki genç adam kendini kaldırıp boşluğa atmıştı. Onlar hayatlarına kaldıkları yerden devam etmişlerdi (geri dönmeliydi, odalar hâlâ insan kalabalığıyla doluydu, gelmeye de devam ediyorlardı). Onlar (bütün gün boyunca Bourton’u, Peter’ı, Sally’yi aklından çıkaramamıştı) kendi yaşlılıklarını görecekti. Önemli olan bir şey vardı; gevezelikle çevrelenen, görünüşü bozulan, Clarissa’nın yaşamının bir yerinde gizlenen, her gün biraz daha yozlaşan, yalanlara, gevezeliklere gömülen bir şey. Bunu muhafaza edebilmişti genç adam. Ölüm, bir meydan okuyuştu. Ölüm, iletişim kurma çabasıydı, insanlar bilinmeyen bir neden ötürü kendilerinden kaçan öze ulaşmanın imkânsız olduğunu hissediyorlardı; yakın uzak oluyordu, mest olma hali kayboluyordu azar azar, insan bir başına kalıyordu. Ölüm bir kucaklaşmaydı.
Ama kendi canına kıyan şu genç adamın -kendini boşluğa bıraktığında elinde miydi hazinesi ‘Şu anda ölmek, şu anda en büyük mutluluk olur,’ demişti Clarissa bir keresinde kendi kendine, beyazlar içinde aşağı inerken.”(s.212,213)
Artık son ON sayfaya geldiğimizde, muhteşem giden partide böyle bir haber: Genç bir adam intihar etmiş. Kim o genç adam? Septimus, Septimus tabii ki, savaştan dönen gazi, arkadaşları göz önünde öldüğü için savaşta. Artık nasıl bir travma yaşadıysa, nasıl kayıplar verdiyse… Biraz da o doktorların, yani o bu kitaptaki doktorlar nedense böyle — belki de yazarın doktorlarla yaşadığı kendi sıkıntılarını da yansıttığı — çok böyle nasıl diyeyim, çok böyle negatif çizmiş doktorları, yarardan çok zarar veriyorlar gibi hissetmiştim ben okuduğumda.
Ve adam da intihar ettikten sonra bir de böyle sıradan bir şeymiş gibi gelip partide anlatıyorlar, tuhaf bir olay olarak. Yani aslında bahsediliyor bir insanın ölmesinden ziyade. Ve daha tuhaf olanı da aslında Clarissa’nın burada “partinin tadı kaçacak, işte neşe kaçacak, partimiz mahvolacak” diye düşünmesi ve o adamın ölümünü bir göle attığı bir bozuk parayla kıyaslaması. Yani Clarissa’nın gerçekten o insani duygulardan ne kadar uzak olduğunun da aslında bir göstergesi bence bu sayfalar.
O gerçek aşkı bulamamanın belki de, ya da reddetmenin mi demek lazım… O rahat yaşama, rahat yaşamak için, özgürlük — onun kendi deyimiyle daha özgür olmak için — evlendiği adamdan göremediği ilgi, alaka, şefkat, sevgi belki de. Gerçi Richard’a da şimdi burada bir haksızlık da yapmamak lazım. Richard da kötü bir insan değil, yani aslında biraz işkolik evet, hayatında siyasetten ve spordan — spor da biraz meraklı ve köpekleri de seviyormuş — aslında iyi bir insan yani dediğim gibi. Ve Clarissa’ya da aşık, ama bunu gösteremiyor.
İşte kitap nasıl Clarissa’nın kendisine bir çiçek almasıyla başlıyorsa, parti için eşi de ona bir çiçek getiriyor, aslında bir buket getiriyor ve aklında hep çiçeği verirken bu sefer ona “Seni seviyorum” demek var, çünkü dememiş, diyememiş. Yani nasıl bir evlilik bu? O kadar kocaman da bir genç kızları var mesela. Bayağı yani 20 senedir falan evliler. Ama adam çiçeği verirken yine diyemiyor, yine içinde kalıyor. İçinde patlıyor, işte sarılmak istiyor, yapamıyor falan. Böyle değişik, saçma sapan bir ilişki yani. O aralarındaki bir aşk hikayesi değil yani kesinlikle.
O yüzden de bence bu Clarissa böyle duygusuz insana dönüşmüş biraz orada. Hayat onu cezalandırmış gibi yani, çünkü “Neyi seçersen, neyi tercih edersen, her seçiş bir vazgeçiştir” derler ya, duygularından vazgeçmiş bir kadın. Yani aslında işte bir sonraki anlatımda bunun göstergesi sanki.
“Kaç kere yazmak istemişti Peter’a, sonra da yırtıp atmıştı her mektubunu. Yine de onun anladığını hissediyordu, çünkü yaş ilerledikçe bir şeyler dile getirilmeden de anlaşıldığını anlıyordu insan, Sally de yaşlanmıştı, kabakulak oldukları için o gün öğleden sonra Eton’daki oğullarının yanına gitmişti), nasıl yapabilmişti Clarissa böyle bir şeyi? Nasıl olmuştu da spordan ve köpeklerden başka bir şeyle ilgilenmeyen Richard Dalloway’le evlenmişti?”(s.218)
Artık dank ediyor. Yani kitabın sonuna geliyoruz ve burada sorguluyor hem kendisini, hem hayatını, hem Richard’ı. “O zamana kadar yani neredeydin?” diye pek adama demezler mi diyor işte kendine. Çok tehlikeli buralar, burada o gerilim, o tansiyon çok yükseliyordu ve ben de “Eyvah” dedim yani, “Kitap nasıl bitecek böyle?” Çünkü çok kötü bir son olurdu, öyle bir son istemiyordum ben açıkçası.
Septimus zaten intihar etmiş o zamana kadar. Parti kötü etkilenmiş zannedersiniz ama çok da kötü değil. O sadece bir dedikodu gibi dolanıyor yani, hadi “Ya yazık, adam ölmüş” bu kadar. Geçti, 2 dakika haberlerde de böyle altyazı olarak geçer ya, aynı onun gibi.
Ve bundan sonra son 3 sayfadan her sayfadan birer tane alıntım var, biri son cümle zaten de diğerleri… Neden, nasıl böyle denk gelmiş… Dediğim gibi son sayfalar kitabın en güzel yeriydi bence.
“Onlar hakkında hiçbir şey bilmediğini itiraf etti, herkesin yaptığı gibi peşin hükümler veriyordu onlar hakkında; çünkü insan her gün birlikte olduğu, birlikte zaman geçirdiği kişiler hakkında bile ne bilebilir ki?’ diye sordu Sally.”(s.222)
Sally’den galiba hiç bahsetmedim. Artık sonuna gelmek istiyorum ama Sally’den de bahsetmezsek olmaz. Bu arkadaş grubunun aslında öncüsü genç kızken. Hatta aralarında bir yakınlaşma da oluyor. Clarissa’nın zaten kafa karışıklığından bahsettiğim gibi, hiç Peter’a aşıkmış gibi gelmemişti bana. Peter, evet ona aşık ama Clarisa böyle Sally’ye gönlü kaymış gibi, kafası karışık. Yani böyle Peter’in o sonraki reddedildikten sonraki hali gibi.
Ve burada da Sally’nin sorduğu gibi, insanın en yakınındaki insanları bile ne kadar bilebilir? Ne kadar tanıyoruz yani yanı başımızdakileri? Aslında en az onları tanıyormuş. Bu da bir yine bilimsel bir araştırmanın yaptığı bir çalışma sonucu çıkan bir sonuç muydu neydi, yine benim kulaktan dolma bilgilerim ama şöyle bir şey hatırlıyorum: İnsanlar “zaten tanıyorum” diye tanıdıkları insanlarla ilgili boşlukları kendi zihinlerinde doldururlarmış. Yani çok sorma gereği, sorma ihtiyacı duymazlarmış. “Zaten tanıyorum, zaten biliyorum ya, yıllardır işte çocukluk arkadaşım, yirmi senedir eşim ya da işte kendi çocuğum, kendi kızım, evladım, biliyorum” zannediyorsunuz. Halbuki çok az tanıyorsunuz, hiç tanımadığınız bilmediğiniz yönleri var.
Bir şairimiz vardı mesela. Şimdi onun da adını hatırlayamamak yüzünden bu örneğin de tadını kaçırdım ama zaten acıklı bir hikaye, biraz da o yüzden belki silmişim kafamdan. Ama kocası kadının şair olduğunu bilmiyormuş, öldükten sonra öğrenmiş. Kadın da yani bizim edebiyatımızın en önemli şairlerinden biri. Böyle bir şey olabilir mi? Oluyor işte. Bu nasıl bir evlilik? İşte böyle şeyler olabiliyor.
Kitabın sonlarında partideki Peter ve Sally’nin yanına da gidiyoruz. Onlar aralarında konuşurken gözleri Clarissa’yı arıyor. Clarissa onlardan hep uzak kalıyor o ana kadar, hatta dediğim gibi o gerilimin yükseldiği anda balkona falan da çıkıyor, korkutuyor yazar orada bizi. Belli yani. Kitabın sonunu değiştirdi derken ne demek istediğimi de anlayacaksınız, anlamışsınızdır muhtemelen. Yazarın eli gitmemiş demekti yazmaya. Kim bilir kaç kere değiştirdi o sonu. Zaten intiharla ilgili çok fazla kafa yormuş birisi. Şimdi geçelim Peter’la Sally’nin konuşmalarına. Sondan bir önceki sayfa bu.
“‘İnsan gençken başkalarıyla tanışmaya can atar,’ dedi Peter. Ama yaşı ilerleyince, kendisi tamı tamına elli iki yaşındaydı (bedenen elli beş yaşında olduğunu ama ruhen yirmilik bir genç kız gibi hissettiğini söyledi Sally); ‘İnsan olgunlaşınca,’ dedi Peter, ‘gözlem yapabiliyor, anlayabiliyor, hissetme gücünü yitirmiyor.’ ‘Hayır yitirmiyor, haklısın,’ dedi Sally. Onun duyguları da her geçen yıl daha derin, daha tutkulu oluyordu. ‘Benim de hislerim yaşlandıkça katlanıyor,’ dedi Peter, ‘ne yazık ki tecrübelerim de giderek katlanıyor.’ Ama belki de sevinmeliydi insan buna.”(s.223)
Yaşlandıkça hisler, duygular katlanıyor mu? Sanki azalıyormuş gibi de gelebilir insana ama katlanıyor. Bence de katlanıyor, böyle çok haşin ama yaşlanınca işte “pamuk gibi, bebek gibi oldu” diye tarif edilen insanlar duymuştum ben. Kendi çoluk çocuklarını sevemeyen, çok sevgi gösteremeyen dedeler, nineler mesela torunlarına çok düşkün olurlar. Biraz da o zamanın getirdikleri, artık insanlar çok daha rahat gösterebiliyor sevgisini, onun gibi bir şey.
Bence de insan yaşlandıkça daha alıngan oluyor, daha böyle… Belki biraz o ölüme yakın hissetmenin de verdiği bir şeydir. Ya da burada Sally’nin dediği gibi, insan kendini hep yirmilik bir genç gibi de hissedebilir. Ruh belki de yaşlanmıyor, ruhumuz hep on dokuz… Ve kitabın son cümlesine gelelim:
“Çünkü Clarissa karşısındaydı.”(s.224)
Diye bitiyor kitap. Bence mutlu bir sona bitiyor. Yani bizi o kadar korkuttu ki, böyle bitince en azından “Ya, ne okuduk biz bu kitapta da?” oluyorsunuz. Sadece bir günde geçtiğini, bir de hiçbir dişe dokunur bir olayın yaşanmadığını görünce… Ama olsaydı daha mı iyiydi? Yani illa bir silah çıktıysa patlar, patlaması lazım anlayışını da ben çok… İşte bu “lazım”lar, gereklilikler, şartlar zaten beni hep sıkıyor. Edebiyat dediğin özgür olması lazım. Her… Aaa, ben de bir “lazım” dedim ama.
Yazarlara bir şeyler dayatmamak gerekiyor bence, onları serbest bırakmak gerekiyor. Beğenirsin, beğenmezsin, o ayrı bir konu. Kimileri böyle çok hoşlanmaz. Ben de çok sevmezdim böyle sonu bağlanmayan, bitmeyen hikayeleri. Ama Murakami’den sonra aslında onlara hem alıştım hem sevdim. Sanki, eğer iyi yapabilirsen, daha güzel bile olabiliyor bazen öyle sonlar.
Gerçi bu kitapta öyle bir son yoktu diyemeyiz. “Bir olay örgüsü yoktu” diyenler olmuş, daha sert bir eleştiri belki ama olay örgüsü olması da şart değil. Burada harika bir durum çizilmiş. Yani en az üç-dört karakteri, yıllardır onlarla arkadaşmış gibi tanıyoruz. Düşüncelerini, hayata bakışlarını görüyoruz. Çok kıymetli yani bence bu, herkes yapamaz bunu. O yüzden bence güzel bir kitaptı, sevdim ben bu kitabı.
Ama şöyle de bir şey var: İşte sevme nedenim belki de daha öncesinde Bir Yazarın Günlüğü kitabını okumuş olmamdır. Çünkü orada onun o zorlu yazma sürecine de şahitlik edince, onun yaşadıklarını, hayatını, mücadelesini görünce kitapları da ayrı bir anlam kazanıyor. Böyle olunca da… Beğendim, güzeldi yani bence, ama zor bir kitap, herkese hitap etmeyebilir. Belki de her kitap gibi diyeyim mi burada?
Artık yollarımızı ayıralım. Güya az yazacaktım ama yine gereğinden uzun oldu sanki. Sizin de bu kadar zamanınızı aldım, vakit ayırdınız bana. Buraya kadar katlanabilen herkese çok teşekkür ederim.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder