Doğu Yolculuğu, Kaybolan Eşyalarımız, Eskiden Sevdiğimiz Şeyler ve Tarih Yazarken Uykunun Gelmesi
Hermann Hesse’nin Ağaçlar kitabının tadı damağımda kalınca dedim ki neden şöyle kısa bir kitabını daha okumayayım. Ve karşıma çıkan ilk kitabı da Doğu Yolculuğu oldu. Sadece 77 sayfadan oluşuyor ve ilk birkaç sayfadan sonra acaba okumasam mı bu kitabı diye düşündüğüm, beni pek sarmayan ama sonuna gelmemle iyi ki okumuşum dediğim bir eser oldu.
Bu tarz yazılarım, kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir. Her hâlükârda önce kitabı okumuş olmanızı ya da doğaçlama konuştuklarımı yazıya dökmeye çalıştığım bu yazıyı benden dinlemek için hesapkitappodcast’e kulak vermenizi dilerim.
Benim okuduğum kitap Can Sanat Yayınları tarafından Mart 2020 de basılan 18. basımdı ve Almanca aslından çeviren Zehra Aksu Yılmazer’di. Hemen bu bilgileri verdikten sonra hızlıca alıntılarıma geçmek istiyorum:
“‘Yasa mı?’ diye sordum merakla. ‘Ne yasası, Leo?’
‘Hizmet yasası. Uzun ömürlü olmak isteyen, hizmet etmek zorundadır. Fakat hükmetmek isteyen uzun ömürlü olmaz.’
‘O zaman neden herkes hükümranlık peşinde?’
‘Çünkü yasayı bilmiyorlar. Hükmetmek için doğmuş olan çok az kişi vardır ve bunu neşe içinde yapar, sağlıklarını korurlar. Diğerleri, sırf ikbalperestlik yüzünden efendi olanlar ise yok olup giderler.’
‘Nerede yok olup giderler, Leo?’
Pek bir şey anlamamıştım ama yine de bu sözleri belleğimde yer etti, yüreğime de bir duygu yerleşti: Bu Leo çok şey biliyordu, belki de bizlerden, görünürdeki efendilerinden daha çok şey biliyordu.”(s.30)
Belki de bizlerden, görünürdeki efendilerinden daha çok şey biliyordu. İlk aldığım alıntımı yazarımızın Doğu yolculuğundan hiç bahsetmemiş. Bir cemiyete katılıp Doğu yolculuğuna çıkıyor Hermann ve burada da onların ayak işlerini gören, bir anlamda bir hizmetkârları var Leo isimli ve ilk sinyalini burada alıyoruz Leo’nun aslında çok önemli birisi olduğunun. Ben de bunu aldığıma göre benim de dikkatimi çekmiş ama buna rağmen kitabın sonunda çok şaşıracaksınız bence, çünkü o kadarını da beklemiyordum ben. Hemen birkaç sayfa sonra şunları not aldım.
“Olağanüstü ve ürkütücü bir başka şey de şuydu: Kaybolan nesneler, daha sonra bulunsun ya da bulunmasınlar, önemlerine göre bir sıra oluşturuyorlardı ve kaybolduğunu sandığımız şeylerden yavaş yavaş yeniden ortaya çıkanlar, eksikliğini gereksiz yere fazlaca duyduğumuz ve değeri hakkında çok yanıldığımız şeylerdi. Evet, açıklayamadığımız asıl şeyi şimdiden açıkça ifade etmek gerekirse: Yolculuk devam ederken utanarak anladık ki, kaybolan tüm araç gereçler, değerli eşya, harita ve belgeler vazgeçilmez şeyler değildi, hatta o zamanlar sanki herkes telafisi mümkün olmayan korkunç kayıplara uğradığına kendini inandırmak için hayal gücünü sonuna kadar zorlamış, en önemsediği şeyleri kaybettiğini öne sürmek -kimi pasaportlarını, kimi haritaları, kimi halifeye verilecek güven mektubunu, kimi şunu, kimi de bunu- ve bunların yasını tutmak çaba göstermişti.”(s.33)
Evet, şimdi “Bunlar ne oldu?” diyeceksiniz belki. “Ne kaybettiler, kaybolan nesneler?” Aslında nesnelerden daha büyük bir şeyi kaybediyorlar. Ama onun daha farkında bile değiller demek ki! Leo ortadan kayboluyor, hizmetkârları. Onların da bütün eşyalarını, işte önemli farz ettikleri şeyleri taşıyan Leo, bir anda sırra kadem basıyor. Herkes tabii ki önce şok oluyor, bir boşluğa düşüyor. “Ne yapacağız, ne edeceğiz?” İşte yolculuk esnasında kimliğini, işte pasaportunu, haritalarını kaybetmek bir yana hem de insanı böyle birden kılavuzsuz, başı boş kaldığını düşünün. Pusulanı kaybetmek gibi bir şey. Günümüzdeki telefonlar olmadığı için -ya da biz belki de telefonunu kaybetmek gibi de düşünebiliriz- ama bir yandan bakınca da yani canını da kaybetmiyorsun sonuçta! Hayat devam edecek bir şekilde, devam etmesi gerekir. Bunu işte anlamak, o bağımlı olduğumuz nesnelerin o kadar da hayati olmadığını fark etmek için bazen de kaybetmek gerekebiliyor. Şimdi “Bu cemiyet nedir? Nasıl bir cemiyet bu, amaçları ne?” gibi sorular belki aklınıza geliyordur. Onunla ilgili de kısa bir alıntım var.
“… Cemiyetimiz kesinlikle savaş sonrası yıllarda ortaya çıkmış bir hareket değildi, tüm dünya tarihine yayılan, bazen yeraltında olsa da asla kesintiye uğramamış bir sürece sahipti, Dünya Savaşı’nın belirli evreleri de bizim Cemiyet tarihimizin safhalarından başka bir şey değildi, ayrıca Zerdüşt, Laozi, Platon, Ksenophon, Pythagoras, Albertus Magnus, Don Quijote, Tristram Shandy, Novalis, Baudelaire de Cemiyetimizin kurucuları ve kardeşlerindendi. Lukas bu sözlerimi tam ondan beklediğim gibi bir gülümsemeyle karşıladı.”(s.40)
Burada ben de hemen tabii ki bunları kaydetmişim bu isimleri. Don Kişot biraz kafamı karıştırdı benim. O yani bir hayali kahraman değil miydi? Bu aralarda sık sık karşıma çıkıyor galiba. O tam metni de okuma zamanı geliyor yavaş yavaş. Yani savaş sonrası katılıyor aslında Hermann bu cemiyete. Ama tahmin ettiği gibi bu cemiyet savaş sonrası ortaya çıkmış bir hareket değil. Baudelaire de varmış. Hatta ilk sezonda onun da bir kitabını paylaşmıştım sanırım.
Bu cemiyete girdiklerinde bir de hepsine mülakat gibi bir şey yapıyorlar. Girmeleri için onu geçmeleri lazım. Hepsi bu yolculuğa neden çıkacağını, yolculuğa çıkma amacını paylaşmak zorunda. Hermann da güzel bir neden, yani en güzel nedeni belki o sunuyor. Diğerleri daha büyük hedeflere sahipmiş gibi görünse de en güzel sebeplerden birini Hermann söylüyor. Ama ben onu da söylemeyeceğim size, kitabın tadını da kaçırmayalım.
Ama şöyle bir bölüm vardı: Yine yazarımız yolda biriyle karşılaşıyor. Konu işte müzikten, “Çaldığınız bir enstrüman var mı?” gibi açıldığında, daha önce keman çaldığını ama kemanını sattığını söylüyor ve adam da tabii üzülüyor bunu duyunca. Bir ihtiyacı dolayısıyla sattığını düşünüyor doğal olarak. İşte “ceketimi sattım, yine de çocuğu okuttum” gibi bir şey vardır ya bizde, öyle bir şey düşünüyor herhalde. Ama Hermann bir para sıkıntısı çekmediğini, kemanı satmasının bununla bir ilgisi olmadığını söylüyor ve ondan sonraki diyalog şöyle gelişiyor.
“‘İnsanlar birbirinden çok farklıdır, genellikle de hayli tuhaftırlar. Siz de tuhafsınız.’
‘Ben mi? Neden?’
‘E, hem paranız var hem de kemanınızı satıyorsunuz da ondan! Müzikten zevk almıyor musunuz artık?’
‘Elbette zevk alıyorum. Ama kimi zaman insan eskiden sevdiği bir şeyden zevk almaz oluyor. Bir müzisyen kemanını satabiliyor ya da duvara fırlatabiliyor, gün geliyor, bir ressam yaptığı bütün resimleri yakabiliyor. Daha önce hiç böyle şeyler duymadınız mı?’
‘Duydum aslında. Bunun nedeni umutsuzluk. Olur bazen. İntihar eden iki kişi tanıyordum. Öyle aptal insanlar var ki, acımamak elde değil. İnsanlara yardım etmek mümkün değil zaten. Pkei ama siz şimdi kemansız ne yapıyorsunuz?’
‘Ah, çeşitli şeyler işte. Aslında fazla bir şey yapmıyorum, genç değilim artık, sız sık da hastalanıyorum. Neden hep şu kemandan söz ediyorsunuz? Bu o kadar önemli değil ki.’
‘Kemandan mı? Ben aslında Kral Davud’u düşünmüştüm.’
‘Nasıl? Kral Davud’u mu düşünmüştünüz? Onun bununla ne ilgisi var?’
‘O da müzisyendi. Çok gençken Kral Saul’a müzik çalardı, kimi zaman onun moralini müzikle düzeltirdi. Sonra kendisi kral oldu, türlü türlü kaprisleri ve eziyetleri olan büyük, kaygılı bir kral. Başında bir taç taşıdı ve savaşlar yönetti ve daha neler neler, bazı sahici kötülüklerde de bulundu ve çok ünlü oldu. Ama onun öyküsünü düşündüğümde, öykünün en güzel tarafı, genç Davud’un harpıyla zavallı Saul’a müzik çalışı; bence daha sonra kral olması çok yazık. Müziysenken çok daha mutlu, çok daha güzeldi.’”(s.49)
Diyor burada. Yani bu karşılaştığı adam da bir bilgin aslında sözlerine bakılırsa. Onun da değişik bir bakış açısı var. Başta ben de sinir olmuştum, yani böyle sürekli kemandan söz açması. Dedim hatta “Acaba o mu satın almış bir yerden? Yoksa onun karşısına mı çıkmış bu kemanla?” diye geçti aklımdan. Ama buradan başka bir hikayeye bağladığı için benim de dikkatimi çekti ve dediğim gibi 77 sayfa olduğu için sonlara yaklaşıyoruz ister istemez.
Yazarımız aslında Leo’nun kaçmadığını, bu yolculukta onları terk etmediğini, bunun deneyimin, yolculuğun bir parçası olduğunu ve Leo’nun aslında kim olduğunu öğreniyor diyeyim ben. Daha fazla spoiler vermeyeyim kitabı okumamış olanlar için. Ama tabii ki bunu bilmeyen kafiledeki diğer iki arkadaşının şu şekilde şeyler yazdığını öğreniyor. Kendisi de bu yolculuğun bir hikayesini yazmak istediği için bunlar özellikle dikkatini çekiyor. İlki şöyle bir diyor mesela. Ben ilkinin son cümlesini ve ikincisinin tamamını almışım:
“Firar eden tek kişi o değildi maalesef, sonunda küçük kafilemizden geriye hiçbir şey kalmadı…
Diğer tarihçide şu pasajla karşılaştım:
Ceasar’ın ölümüyle eski Roma, Wilson’ın firarıyla demoktratik dünya fikri nasıl çöktüyse, Morbio’daki o uğursuz günde de bizim Cemiyetimiz çöktü. Burada suç ve sorumluluktan söz etmek mümkünse eğer; bu çöküşün suçlusu, görünüşte masum iki kardeşimizdi: müzisyen H.H. ve hizmetkârlardan biri olan Leo. Cemiyet’in dünya tarihindeki önemini anlamaktan uzak olsalar da, sevilen ve sadık birer üye olan bu iki kişi, bir gün hiç iz bırakmadan ortadan kayboldu, yanlarında bazı değerli eşya ve önemli belgeleri de götürmüş olmalarından, bu iki rezilin Cemiyet’in azılı düşmanları tarafından satın alındığı sonucunu çıkarabiliriz…
Görünüşte büyük bir sadakatle, gerçekleri yansıttığı duygusuyla yazan bu tarih yazarının belleği bu kadar bulanık ve çarpıksa, benim kendi notlarımın değeri neydi ki? Morbio, Leo ve benim hakkında farklı kişilerce kaleme alınmış on yazı daha olsaydı, onu da birbiriyle çelişir, biri diğerini yanlış çıkarırdı. Hayır, bizim tarih yazma çabalarımız boşunaydı, bunları sürdürmeye, okumaya gerek yoktu, arşivin bu gözünde tozlanmaya bırakılabilirlerdi rahatlıkla.”(s.75)
Yazar aslında burada bu yazılara arşivde rastlıyor. “Paylaşmayacağım, sadece yolculukta başımdan geçenleri paylaşmak ve arşivinize de ulaşmak, o kaynakları kullanmak istiyorum” gibi bir şey söylüyor. Bu aydınlanma da çok güzeldi aslında. Kitaptaki en güzel bölümlerden biriydi. Bu kadar kısa kitaptan bu kadar büyük, güzel bir son beklemiyordum açıkçası. İnsana biraz kendini de sorgulatıyor. Yani kendi yaptıklarımız, ettiklerimiz… Bir şeyi o kadar çok aslında sınırlı bir açıdan görebiliyoruz ki ya işin aslı bambaşka olabilir gerçekten.
Hatta bir an “Acaba bu kitaplar hakkında böyle konuşarak yanlış bir şey mi yapıyorum?” diye de düşündüm. Muhtemelen birçok insanı yanlış yönlendireceğim. Hiç sevmeyecekleri bir kitaba sempati besleyecekler benim yüzümden, ya da çok sevebilecekleri bir kitabı benden duyup vazgeçenler… Umarım olmaz ama çok yanlış anlatacağım bazı kitapları, çok önemli yerleri es geçeceğim, hakkını yiyeceğim yani bazı yazarların. İster istemez, bu işte sadece bir şey hakkında konuşurken değil, özellikle yazarken, konuşurken… Çünkü söz ağızdan çıkıyor, o uçuyor gidiyor. Çok anlamıyorsunuz ama yazının o kalıcılığı… Birçok insan aslında bu yüzden yazmıyor diye de düşündüm ben de.
Çünkü Hermann da burada bu hikayeyi belki de anlatmaktan vazgeçecekken, sonrasında böyle bir kitap çıkıyor yani ortaya. Tam tersine yazması gerekir. Ve o başından geçen kötü şeyleri yazanlar da aslında yanlış yapmadılar, sadece işin aslını bilmiyorlardı. O gördükleri sınırlı pencereden baktılar. Bunu da geçenlerde yine bir yerde duymuştum. İşte “Başınıza gelen kötü şeyleri anlatın. Bir kazık yediyseniz mesela, sizi kandırdıysa birileri…” Platformlarda şimdi bunların bir de belgeselleri yapılıyormuş. Ben seyretmedim gerçi ama yani ifşa ediyorlar gibi bir şey bu kötü insanları, yaşanmış hikayelerden uyarlanarak… Yani “Bunu yapın” diyor oradaki mağdur insanlar çünkü eğer siz bunu saklarsanız bu insanlar yeni insanları da kandıracak. İpliğini pazara çıkarmak denilir ya, işte öyle bir şey. Yanılıyorsunuz da zaten. Başkası da çıkar der ki “Hayır, sen olayı çok farklı anlamışsın kardeş” diye uyarabilir sizi. Ve son sayfaya geldik. Kitabın sonu da daha hala ne kadar bizi etkileyebilir derken, son sayfada da güzel bir bölüm var. Son cümleler şu şekilde:
“Orada öyle durup bakarken ve gördüklerimi kavramaya çalışırken, Bremgarten’deki şölen günlerinde Leo’yla yaptığımız kısa bir sohbeti anımsadım. Edebiyat kahramanlarının, yaratıcılarından daha canlı ve gerçek olduğundan söz etmiştik.
Mumlar sonuna kadar yanıp söndü, üzerime sonsuz bir yorgunluğun ve uyuma istediğinin çöktüğünü hissettim, yatıp uyuyabileceğim bir yer aramak üzere arkamı dönüp gittim.”(s.77)
Şeklinde bitiyor kitap. Bu bana da çok olur böyle bazı kitaplarda. Ben bölüm bölüm yazılan kitaplara, özellikle böyle o bölümlerin arası çok sık değilse, daha düşkünüm, daha çok severim onları. Çünkü o bölümü bitirmem gerekir yani mutlaka. Bir işim bile çıksa, okumaya ara vermem gerekse bile önce derim ki “Şu bölümü bitireyim.” Bazen telefon çalar, yani onu bile açmam bir iki sayfa kalmışsa, önce onu bitiririm.
Kitabın sonlarına doğruysa işte bu olay daha da büyüyor ve kitabı bitirmek olarak değişiyor. Özellikle böyle gece okuduğum… Gerçi vakit de işte çok önemli değil. Öğlen de bazen uyku çökmüşse… Okurken çok uykum gelir benim ve böyle kitabı bitirip yattığım, ufak bir kestirdiğim falan çok olmuştur. Çok da güzel olur aslında böyle, özellikle romanlardan sonra uyumak. Rüyanızda da görürsünüz onları. Güzel bittiyse hikâye, ayrı bir tadı olur o uykunun.
Uyku zaten güzel bir şey. Ya bilmiyorum siz ne düşünüyorsunuz. Belki beni de böyle gece yatmadan önce okuyanlar, dinleyenler vardır. O da çünkü bir bağımlılık, bir hastalık gibi bir şey. Bazı insanlar… Benim amcam vardı böyle radyo dinlemeden uyuyamazdı gece. Böyle radyoyu açardı yanında. İşin kötüsü, kapatmazdı da… Öyle gördüğüm zaman çok şaşırmıştım. Yani tamam uykuya dalana kadar belki dinleyebilirsin de, daldıktan sonra da niye hala açık? O işte ona bir beyaz gürültü gibi bir şey yapıyor demek ki.
O kadar da yapmayın. Dinleyip uyuyabilirsiniz ama uyurken de hala arkadan çalmasın, bence diyeyim. Ve bu kitabı da böyle bitirelim. Buraya kadar gelip zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder