İyiler Ölmez, Türk Dizileri, Yabancı Belgeseller, Suyu Sıkılan Portakallar ve Sonrasındaki Enerji Patlaması
Mustafa Kutlu’nun “İyiler Ölmez” kitabından bahsetmek istiyorum bugün sizlere. Bu benim üst üste okuduğum 3'üncü mü olacak, 4'ü mü? Mustafa Kutlu kitabı artık biraz bana da fazla gibi geldi. Hiç bu kadar üst üste Mustafa Kutlu okumamıştım. Gerçi bu bölümleri peş peşe koymayı düşünmüyorum, araya diğer kitaplardan da bölümler koyacağım ama böyle hazır kaptırmış gidiyorken okuyayım dedim. Ve bu kitap kadar da iyi geldim bence. Ama şimdi bir arada farklı kitaplar okumak istiyorum, çünkü aşırı doz Mustafa Kutlu’dan belki ölmem ama…

Bu tarz yazılarım, kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir. Her hâlükârda önce kitabı okumuş olmanızı ya da doğaçlama konuştuklarımı yazıya dökmeye çalıştığım bu yazıyı benden dinlemek için hesapkitappodcast’e kulak vermenizi dilerim.
İyiler Ölmez, 151 sayfalık hemen bir günde bitirilebilecek bir kitap aslında. Ama son 102 sayfaya falan gelirken artık böyle bilmiyorum, bana da bir hayatı sorgulama hissi geldi, son bölümü okuyamadım. Yani devamını araya 2 gün, hatta hiçbir şey okuyamadım. Bir boşluk girdi biraz. O hayatın da tabii meşgalelere, biraz diğer uzak kaldığım alanlara baktım. Medium’a mesela okuyamıyorum uzun zamandır. Bu eski, tabii benim telefondan giremediğim için, programı yükleyemediğinden yeni bir telefon aldım. Benim 10 yıldır kullandığım eski telefonum hala bozulmadı, hala sapa sağlam çalışıyor ama yani şarj sorunu ve yeni uygulamaları yükleyemediğinden falan açmama gerek kalmıyor. Mesela bu yeni telefon çok güzel bir şeymiş. Ama bir yandan da yani bir haftadır uğraşıyorum, hemen hemen her uygulama, dosya yöneticisinden tutun da işte müzik çalarına, video çalarına kadar hepsinde bir reklam, hepsinde bir bildirim… Tekrar tekrar sürekli, bunları kapatmanın yolu da varmış Allah’tan ama biraz geç anladım, biraz kurcalamak gerekiyor.
En azından Medium okumaya döndüm yani ve neredeyse iki sene olmuş… iki senedir kısa bir ara vermiştim. Ya işte benim aralarım biraz böyle oluyor maalesef. Çok böyle her şeyi takip etme isteği olunca… Şu an mesela hiç dizi seyretmiyorum, bayağı oldu birkaç aydır. En son Fallout’u bitirmiştim, o da zaten böyle iki günde bitmişti. Eski bir İngilizce hocam önermişti, “mutlaka seyret” diye. Böyle oyunlardan çevrilen güzel diziler var aslında. “Last of Us” vardı, bir de onu da mesela seyredemedim.
Ben çok alakasız şeylerden bahsetmeye başladım. Benim okuduğum kitap Dergâh Yayınları’nın Aralık 2018, 11. baskısı. Dört ana karakter tanıtılıyor. Böyle bir Mustafa Kutlu kitabı daha vardı, o da üç bölümdü… Şeydi sanırım, üç karakter ama hepsi konunun içinde yani, işleyişte orada. Onların bakış açısıyla devam ediyorduk bu bölümlere. Burada öyle değil, ama burada o bölümlerde daha çok o karakterleri tanıyoruz ve hikaye hep devam ediyor.
Bunlar birbirinden iyi insanlar gerçekten. Her biri kendince… İşte o biraz bana kendimi sorgulattı. “Nerede” dedim yani bu iyi insanlar? Ben mi acaba göremiyorum? Var, var muhtemelen. İyiler zaten hep daha çoktur, ben de buna inanırım. Ama işte sesi çıkmıyor iyi insanların. Sahneye çıkma imkanı biraz verilmesi lazım, onların desteklenmesi lazım. Yoksa herkes böyle kapalı kapılar ardında, kabuğuna çekilmiş şekilde kalırsa, meydan da işte kötülere kalıyor.
Ben bu bölümlerin isimlerini söyleyeyim. Böylece hem o dört karakterimiz: Sıtkı, Civan, Fotoğrafçı Sarhoş Mustafa, Doktor ve Dörtler Makamı şeklinde son bölümde… Dörtler makamı… Ben bu karakterlerin hiçbirini tanıtmayacağım size çünkü muhtemelen her birinden alıntılarım olacak. O yüzden alıntılarla devam etmek istiyorum. Hemen Sıtkı’nın bölümü zaten en başta. Kitabın o başlangıcı da şimdi bak hatırladım çok güzeldi. Sıtkı’nın kahveye girişi, o kahveci Kadir’le, Hacı Kadir’le karşılaşması… Anlıyorsunuz yani zaten o Sıtkı’nın güzel bir altyapısının olduğunu.
Zaten Mustafa Kutlu’nun en büyük özelliği bu: Karakterleri anasını babasını değil, ta dedelerinden başlayarak bütün o soy ağacını çıkarması, size sunması. Karakterleri böylece daha da içselleştiren… Neredeyse benim de o ilk alıntım biraz size Sıtkı’yı tanıtacak.
“Sıtkı gitti. Ruhi odasına döndü. Resme şöyle bir baktı. ‘Bu oğlan cevher, cevher. Ama bu ülkede ne cevherler var. İşte ben. Ben neyim? Harcanmış kabiliyet.’
Gerçekten bu ülkenin en önemli zenginliği insan unsurudur. Bunu iyi değerlendirmek lazım.
Ne yazık ki tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de en iyi okullarda zengin çocukları okuyor. Sonra Avrupa’ya gidiyor, tahsiline devam ediyor.
Fakir çocuklarının ilk hedefi kısa yoldan bir mektep bitirip işe girmek, ailesinin geçimine yardımcı olmak. Bunlar arasında ne cevherler var. Ama gelir farkı, bunun doğurduğu adaletsizlik çocukların harcanıp gitmesine sebep oluyor.
Dramatik bir durum.
Bunun önüne nasıl geçilir?
Gelir farkını azaltmak. Ülkenin her yanına iyi okullar açmak. Hadi canım sen de.
Bu çareleri kahvede okey oynayanlar da söyler. Başka lafın var mı?
Yok, benden bu kadar. Gerisini bizi idare edenler düşünsün. Düşünsün tamam, ama şunu unutma; memlekette ne fikir var ne de fikir adamı.”(s.24)
İşte bu son cümlede biraz moral bozan… Bir de ben çok gündemden de uzak kalmışım, haberleri falan pek seyretmediğim için medyadan, sosyal medyadan iyice uzak kalmışım ve neler neler olmuş, insan üzülüyor gerçekten. Ama benim zaten böyle çok kötü konulardan, kötü olaylardan bahsetmemek gibi de bir prensibim var. Bu yazıların zamansız olmasını, istiyorum her zaman okunabilsin.
İşte ilk karakterimiz Sıtkı… Buradaki o Ruhi dediği de onun resim öğretmeni. Çok çok güzel resimler yapıyor, çok kabiliyetli. Zaten yazarımız da, onun da bir ressamlık geçmişi, bir resim sevdası olduğundan biraz “acaba” dedim, böyle kendi çocukluğunu mu anlatıyor?
Sıtkı’da işte kabiliyet var. Ama kitabın hemen başında da anlıyoruz ki tası tarağı toplayıp gelmiş. Nereye geldikleri de bu arada Anadolu’nun bir şehrine, ama geçmiyor adı. O da böyle biraz Saramago gibi isim vermeyerek daha bir evrensel, herkesi kapsayan, herkesin aklına kendi memleketi gelecek muhtemelen okurken. Çünkü gerçekten her yer olabilir büyük şehirler haricinde.
Ve Sıtkı’nın yeteneğini öğretmeni görüyor, herkes görüyor çevresinde ve o muhitinde oturan zengin bir aile sahip çıkıyor demeyeyim ama en azından adam anlaşıyor. “Gel” diyor, “benim evimde yap bu resimleri, ben sana aylık şu kadar vereyim ama bütün yaptığın resimler de benim olsun” gibi bir anlaşma yapıyorlar. “Burada istediğin gibi de ye iç, her zaman gel, bu ev senin de bir evin gibi kullan…” da diyor. Ya çok büyük bir iyilik yapıyor yani aslında Sıtkı’ya. Hiç o zamana kadar görmediği imkana kavuşuyor, o zamana kadar görmediği ilgiyi alakayı görüyor bu insanlardan ve hiç ulaşamadığı o imkanlara da ulaşıyor. İşte o evde bunları anlatan kısa bir alıntım var.
“Sıtkı etrafa göz gezdirdi. Antika eşyalar, duvarlarda meşhur ressamların kopyaları, bazıları orijinal.
Çalıştığı resmin başına gitti. Buna kişiliğini yansıtması gerekiyordu. Ihlamur ağacı oldukça koyu gölgeler salmıştı. Buraya iyi bir ışık düşürmek için beygiri bir al at yapacaktı. Bu sırada hizmetçi portakal suyu ve kek getirdi. Sıtkı teşekkür etti.
İlk kez portakal suyu ile kek yiyordu.
Çok hoş. Kokusu da, tadı da.”(s.29)
Burada da hüzünlendim nedense, bilmiyorum. Halbuki ben hiç portakal suyu sevmem. Yani böyle çocukken falan işte “C vitamini” diye zorla içirmeye çalışırlardı kutu portakal sularından. Tabii bizim zamanımızda onlar çok sağlıklı bir şeymiş gibi yani lanse edilirdi insanlara. Bilmiyorlar o zaman şu anki gibi bilinç düzeyi yok. Bütün o beslenme çantalarını hatırlıyorum, bütün çocuklar kutu meyve sularından içerdi. Zararlı, sırf şeker olan ve onların o portakal suyu olanları da hiç güzel değildir gerçekten. Yani sıkma portakalla falan alakası yoktur — ki sıkma portakal suyu da iyi bir şey değildir bu arada. Portakal tüketeceksen normal meyveyi yemen lazım ki posası vesaire… Zaten öyle yersen en fazla iki portakal yersin, yani daha fazla yiyemezsin. Ama işte onun sadece suyu olduğu zaman kaç tane içiyorsun ve sırf onun şekerini alıyorsun. Büyük bir enerji patlaması o an… Onu nereye harcayacaksın? Yani sporcuysan falan bilmiyorum, belki faydalı olabilir ama normal bir insan için, hele bir de kahvaltıda, en son içilecek şey.
Ama kek… Kek en basit şeydir yani. İnsan kendisi bile yapabilir, yani herkesin yapabileceği… Otobüslerde falan dağıtılırdı yani eskiden o ikramlarda.
Yani Sıtkı bunları bile ilk defa yiyorsa, dedim yani gerçekten nasıl bir yokluktan, fakirlikten geliyor. Ama bu hikaye böyle gider mi? Sıtkı oradan büyük bir ressam olarak çıkar mı? Bunun tabii ki imkanı yok. Bu ancak Türk filmlerinde olur, gerçekçi olmayan senaryolarda.
Ama biraz da film gibi bir şey de başına geliyor Sıtkı’nın. Orada o ailenin kızına gönlünü kaptırıyor. Ama tabii ki zaten hem ayrı dünyaların insanları, hem de kızın hiçbir şekilde onunla bir alakası yok. Onu zaten küçümsüyor, işte “köylü” diyor, “pis kokuyor bunlar” falan diyor. Böyle bayağı… Zaten bir sevgilisi var, o çocuk da artık “bu gelmesin buralara” falan gibisinden bir şey yapınca da, tabii gururlu, orayı terk ediyor. Ve o içindeki o öfkeyle birlikte bambaşka da bir insana dönüşüyor. Böyle sessiz sakin çocuk, bayağı kabadayı gibi bir şey oluyor.
Bununla ilgili de şöyle de bir alıntım var. Burada işte Saramago’ya benzetmiştim… Mustafa Kutlu da da çıkıyor bizimle konuşuyor.
“İşte böylesi durumlarda Sıtkı’nın bir Köroğlu, bir Robin Hood olması beklenir değil mi?
Hayır.
O, ‘Kurt adam’ gibi birşey oluyor. Korkutucu, ürpertici. Boğazından hırıltılar geliyor, yüzü kızarıyor, sonunda öyle bir ses çıkarıyor ki, duyan bayılır.
Sıtkı’nın haksızlığa isyanı böyle sürüp gitti. Kurt adam olmadı ama zayıfı kollamada, zalime karşı çıkmada, merhamet ve şefkat bahsinde hep ön sırada yer aldı.
Sevgili okur!
Burada araya girmek zorunda hissettim kendimi. Ben öyle dalmış gitmişim. O günlerin İstanbul’undan bahsederken sizlerin uykuya dalacağınızı düşünüp bizim zavallı Sıtkı’yı en kahraman Rıdvan haline getirmişim. Yahu içinizden biri çıkıp da; ‘Hop, hop! Yazar efendi sen bizi keriz mi sanıyrosun? Ne anlatsam dinlerler mi diyorsun? Yo! O kadar uzun boylu değil. Biz bu hikâyeleri çok dinledik. Az sonra müzik hocası Cüneyt Arkın köşke gelir ve gözleri görmeyen Fatma Girik’e piyano dersleri vermeye başlar. Geçti bunlar.
Artık biraz hız, biraz renk, biraz müzik, aksiyon, aksiyon.’
— Tamam o zaman bir filim çekelim.
— Çekelim.
— Filim yetmez dizi olsun.
— Olsun.
Benden günah gitti, siz istediniz.”(s.37,38)
Diyor ve burada bakayım hemen bir sonraki alıntım zaten belli olacak… Evet, üç-dört sayfa kadar bir dizi senaryosu gibi o Sıtkı’nın başına gelenler. İşte sevdalandı, kızın başına gelenler… Onun da adı zaten Sevda mıydı neydi? Tam böyle yani olmayacak senaryolar, ama işte insanlar bunları dizilerde seyrediyorlar.
Bu arada ben de seyrettiğim zaten çok az Türk dizisi var diye söylüyorum bazen. Ama bizim diziler aslında çok çok başarılıymış. Yani bütün dünyada 150 küsur ülkeye mi ihraç ediliyormuş, 150 ülkede mi yayınlanıyormuş? İnanılmaz, inanılmaz sayılar. Yani bunları duyunca da çok şaşırmıştım ve dünyada şu an en çok dizi ihraç eden Amerika ve İngiltere’den sonra gelen 3. ülkeymiş Türkiye.
Zaten YouTube’da falan da belliymiş o sayılardan, izlenme sayılarından. Yani bizde en tutmayan diziler bile çok tutabiliyormuş özellikle işte Orta Doğu’da, Hindistan’da, Kore’de… Kore’yi bile geçmişiz yani dizi sektöründe.
Bizim zaten yani her bölüm film kadar uzun olduğundan, her hafta nasıl zaten çekiliyor, o ayrı bir unsur. Ve o bütün dizilerde yer alan o fitne fücur, kötü karakterler… O bir yandan işte o nereden geldiği belli olmayan zenginlikler, lüks, fakirlik, cinayetler, silahlar, bir şeyler hep böyle…
Yani ben seyretmiyorum belki ama arada işte böyle ayda yılda bir seyrettiğim için, çok böyle iyi olduğuna emin olduklarıma sadece başladığım için… Ama belki bizim dizilerimizi de seyretmek lazım, onlar da çünkü dünya çapında iş yapıyorlarmış.
En son seyrettiğim yerli diziyi şimdi düşünüyorum da gelmiyor aklıma. Ya bana işte kısa komediler olsun, şeyler olsun, biraz gülelim diye seyrediyorum genelde. Ve işte burada da yazarımız o yerli diziler gibi bir senaryo yazdıktan sonra bize dönüp sonra şöyle soruyor…
“Siz şimdi bu dizi palavralarına inandınız mı? Doğrusu beni hiç sarmadı. Bu hikâyede bir eksiklik var.
Ama ne?
Şudur: Hikâyenin dramatik yapısı yetersiz. Evet Sıtkı kullanışlı bir karakter, lâkin o villa, resim, Sevda masalları tamamen klişe.
İnanıyoruz ama etkilenmiyoruz.
Oysa bir hikâye, filim, roman iki unsura dayanır: İnandırıcılık ve etkili ollmak. Bu hikâye etkili değil. Sıtkı’nın bir ızdırabı, değişik bir derdi yok. Fakir oğlan, zengin kız diyebiliriz ki; bu konu okuyanı, seyredeni kusturacak kadar işlenmiştir.
Aslında kenarda duran bir mesele var. Lâkin maalesef yazar onun üzerine gidememiş.
Nedir o?
Harcanmış kabiliyet.
Zor bir şey mi bunu anlatmak?
Evet zor. Yazar kıvranıyor, bu esaslı meselenin kıyısından köşesinden geçiyor ama merkeze gidecek yolu bulamıyor. Harcanmış kabiliyetin bir dramı var. Ama yazar yazamıyor bu dramı. Biz de hikâye içinde hikâye için ahkâm kesmeyi bırakalım.
Bakalım şu kabiliyet yoksulu yazar Sıtkı’yı nereye götürecek.”(s.42)
Burası da bence çok anlamlıydı, yazarın kıvranışları dile getirmesi burada. Önemli dersler de içeriyor o iki unsur: inandırıcılık ve etkili olmak… Kulağımıza küpe olması gereken, özellikle böyle yazmak isteyen insanların böyle aynaya falan yazılacak, her gün her gün tekrar tekrar bakıp unutulmaması gereken şeyler bunlar. Ve “harcanmış kabiliyeti yazmak” bence de çok zor, çok zor… Çok da önemli bir konu aslında. İşte onları yazamayacak, kendi kabiliyetimizi de belki harcıyoruz.
Ama şimdi gelelim ikinci karakterimiz Civan’a. Sıtkı böyle, Sıtkı sevdaya kapılıp karşılık da bulamayınca o evden ayrılıyor. Bir daha da gelmiyor, bir mektup yazıyor onlara, her şey için teşekkür ediyor. Giderken de masada o kızın bir vesikalık fotoğrafını alıyor yanına ve ayrılıyor. Artık şehri falan da terk ediyor yani. Hatta böyle gezgin oluyor. O resimlerle biraz geçinen, yaptığı resimlerle biraz bir süre idare eden… Bir yandan da o kabadayılık da var.
İşte burada da Civan’la böyle karşılaşıyorlar. Civan’la böyle dalga geçiyor insanlar. Civan da bir kimsesiz çocuk ama böyle güçlü kuvvetli… İzmaritleri atıyorlar yere, çıplak ayağıyla basıyor, söndürüyor, hiç acı bile duymuyor. Bu da orada bir eğlence malzemesi olmuş. İnsanlar ondan her gören “A Civan, gel buraya, işte şuna da söndür, şuna da bas” falan diye… Böyle sonra kahkahalar, gülüyorlar, eğleniyorlar bu durumu.
Tabii Sıtkı ilk defa görünce hemen kızıyor, yapanlara da kızıyor, sonrasında Civan’a da kızıyor. Orası benim hoşuma gitti. Denk gelmişsinizdir böyle insanları kullanarak böyle, nasıl diyeyim, eğlenirler sanki… Sanki ayı oynatırmış gibi. Bir insanın böyle komikliği kimisinin bu konuşmasıyla olur, kimisinin işte yazısıyla. Benim mesela yazımla çok dalga geçerlerdi, “Arapça gibi yazıyorsun” derlerdi. Ondan sonra kimisinin işte hiç yapamadığı bir şeyle… Yani işte top oynamasıyla bile olabilir ya da bir kız ip atlayamaz, bir şey yapamaz, bilmiyorum. Onlar da zaten çok daha vahim yani durumlar… Kızlar birbirine karşı çok daha acımasız diye duyuyorum. Ama erkeklerde de olur yani bu. Ortaya birini geçirirler ve etrafında gülerler.
Burada sadece o eğlenen, linç eden insanlara kızmak değil çözüm. O çocuğa da kızacaksın, çocuğa da doğru yol göstereceksin, “yapma böyle” diyeceksin… Aynı Sıtkı’nın yaptığı gibi:
“Sıtkı Civan’ı karşısına alıp nasihat etmeye başlamıştı:
— Kendini ezdirmeyeceksin. Nedir o izmarite basmak falan. Sen soytarı mısın?
— Acımıyor ama.
— Bırak şimdi.
— Rica ediyorlar.
— Ne ricası be! Eğleniyorlar.
Sıtkı’nın köşedeki masası bir ‘Hayat Mektebi’ olmuştu. Gençler geliyordu. Sıtkı onlara ‘önce ahlâk’ diyerek bazı hikâyeler, menkıbeler anlatıyordu.
Gençlerin çoğu Sıtkı’nın masasında duran Sevda’nın fotoğrafına takılıyor, ama hiçbiri ‘Bu da kim’ diye soramıyordu. Hacı Kadir sormadan anlamıştı.”(s.51)
Anlayan anladı tabii. Yine görmüş geçirmiş o Hacı Kadir, hem kıraathanenin hem otelin sahibi. O da çok iyi bir insan. O dört ana karakterden biri değil ama aslında o da olacaksa beşincisi o yani. Ve bu arada o dörtlü gruplar, dört arkadaş gerçekten çok sağlam olur, ideali dörttür. Yani aslında sayının beş biraz böyle, beşinci biraz fazlalık gibi de olur, ama üç de azdır.
Yani bunun bunun çok ilgili değil ama komik bir anım vardı benim üniversitedeyken… Sonra artık mezun olacağız, bir arkadaş da uzatmış. Üniversite’de beşinci senesi… Ben de böyle son sene üstten dersler alıp falan üç senede bitirmiştim benim bölümü ve o arkadaş böyle gelmişti demişti ki… Ya demişti, çok komik gelmişti yani bana o zaman: “Ne güzel düşünmüşler” demişti, “Dört sene yapmışlar bu üniversiteyi. Dört tam ideal abi” demişti. “Bak ben mesela şimdi uzattım” dedi, “Beş, bak bana beşinci sene o kadar zor geliyor ki” dedi, “işte aileme bu durumu açıklamak, şey yapmak… Senin de” dedi, “bak mesela üç de çok az işte, yetmez. Sen de işte hiç keyfini çıkaramadın okulun” falan filan diye böyle… Biz de gülmüştük o öyle anlatınca.
Biraz bana yapılan gibi şey mi yaptık acaba orada? Şimdi o aklıma geldi. Ama o arkadaşa zaten herkes gülerdi, böyle neşeli, biraz umursamaz bir tavrı vardı… “Dördü ne kadar iyi düşünmüşler” diye. Ama arkadaş grubunda da, okeyde bile dördüncü aranır, dört tam idealdir.
Bu arada diziler demişken, yeni bir podcast keşfettim. Daha doğrusu yeni keşfetmedim ama böyle çok dinlemiyordum, çok başlamıştım böyle sonra bırakmıştım… Yani “Fidiro Kahvesi” diye. Orada da dört tane, dördü de akademisyen sanırım, çok okumuş etmiş entelektüel insanlar ve kitaplar hakkında konuşuyorlar. İnanılmaz çok güzel yani.
“Fidiro” bana ilk böyle duyunca şey gelmişti, bir bilmediğim bir kavram mı, kelime mi? Meğer bir kısaltmaymış: Film, Dizi ve Roman kelimelerinin ilk hecelerinden oluşan… Çok orijinal de bir isimleri var yani. Ve böyle çok acayip şeyler okuyorlar, seyrediyorlar.
Benim biraz işte o ilk bölümlerinden mesela şey de bırakmıştım. Ben “Alacakaranlık”, vampirler, kurt adamlar falan… Onun son bir kitabı daha mı ne çıkmış. O Edward’ın bakış açısından… Ben zaten o kitapları da okumamıştım ama o bölümü de dinlemiş miydim ne yapmıştım, çok hatırlamıyorum. Sonra kalmıştı öyle…
Yani bende de işte bu huy var maalesef. Bir podcast, bir şey keşfedince bir YouTube kanalını ilk bölümünden başlıyorum böyle seyretmeye, dinlemeye… Ona da işte ömür yetmiyor. O kadar şu an mesela şeye kadar geldim, “Ahtapot Öğretmenim” bölümüne kadar. Onu da zaten çok merak ediyordum, onu da böyle draft yaptılar. Çekiliş gibi bir şey yaptılar, seyircilerden, dinleyenlerden gelen önerilerden seçtiler. Yani çok güzel olmuştu o da, seçimi de çok hoşuma gitti. O da benim de çok duyduğum böyle listemde olan, aslında seyretmek istediğim belgesel gibi bir şeydi.
Şimdi ona da bir ara verdim. Önce onu seyredip ondan sonra dinlemek istiyorum. Onlar da harikalar yani. Ve bir yandan o dört sayısı, dört arkadaş… Onların hepsi de belli çok iyi arkadaşlar. Tavsiye ederim buradan size de. Hatta belki bazen aynı kitaplardan… Onlar böyle daha çok dizi, film konuşuyorlar sanki. Konuştukları romanlar da şey, genelde böyle çok benim okumadığım tarzlar. Ama olsun, o da güzel yani. Onları mesela hiç spoiler kaygısı olmadan dinliyorum çünkü zaten okumayacağım diyorum, mesela. En azından dört kişinin dört farklı bakış açısını öğreneyim. O açıdan çok güzel, eğlenceli, tekrar tavsiye ederim. Dediğim gibi, bir şey daha diyecektim ama onu da unuttum. Not almayınca işte böyle… Neyse, aklıma gelirse söylerim.
Civan’ın maceralarına dönelim. Civan da bir kıza tutuluyor. Dengi dengine… Kendisinin belki hiçbir şeyi yok ama kızın da öyle çok zengin değiller. Görüyor zaten, aşık oluyor, kızdan da böyle olumsuz bir şey almıyor. Yani en azından Sıtkı gibi değil buradaki durum. Ama bu sefer araya baba giriyor hemen:
“Kız kızarmış bir bakış fırlattı. Civan’a, oğlan eridi.
Çayı getirdi, verirken yine baktı. Yahu arkadaş, bakışlarla konuşmak böyle mi olurmuş!
— Ne yaparsın, işin gücün var mı?
— Marangozum. Anam yok, babam yok, bekârım.
Kızın dayanası kalmamıştı, çöpsüz üzüm. Ama bakalım bir sepetçi kızını alırlar mı? Bunun amcası var dayısı var.
— Evin var mı?
— Nerdee!
— Paran var mı?
— Nerdee!
— Hısım akraba?
— Nerdee! İbubullah, sivri külah.
Kızın ağabeyi ensesini ovuşturarak geldi, çadırın kenarına çöktü. Kendi kendine söylendi.
— Ayağım takıldı, takılmasaydı.
Baba ha bire soruyordu.
— Yahu adamın paralı bir dayısı, İstanbul’a taşınmış zengin bir halası olmaz mı?
— Yok işte.
— Bu kadar yokluk bize yaramaz.
— Sen önümü kesme baba. Ben ne yapar, eder …
Baba birden ayağa kalktı, Civan’ın sözünü kesti, tabancıyı çekti.
— Hadi ulan cıbıl. Yıkıl karşımdan.
Civan kös kös kalktı. Kızdan yana bir baktı.
Gidiş o gidiş.”(s.66)
Civan da işte buradan sonra ayrılıyor. Bu Sıtkı’yla tanışana kadar yine başından maceralar geçiyor. Ama Civan da işte böyle bir delikanlı. Kızın abiyle orada bir kavgaya tutuşuyorlar. Ona hemen bir çelme falan takıp düşürüyor. “O ayağım takıldı” dediği o. Ve babası da burada bakıyor. O delikanlı çocuk alıyor karşısında konuşuyor ama bayağı mülakattan geçemiyor yani.
Mülakatta… Bununla ilgili ya… Yine bak anlatsam mı anlatmasam mı? Bunu benim sadece çok yakın arkadaşlarım bilir. Belki onlardan dinleyenler olursa… Çok birebir tabii ki böyle bir durum değil ama ben zamanında bir görücü usulü… Bir hatta ilk gittiğim görüşmeyi… O zamana kadar işte hep böyle reddetmişim, “olmaz” demişim falan. Ama artık böyle bir yerden sonra insan şey gibi oluyor. Böyle “kendini büyük görüyormuşsun”, işte “istemiyormuşsun”, “kimseyi beğenmiyormuşsun” gibi bir algı oluşturuluyor etrafında. O yüzden o mahalle baskısı, yaşta ilerledikçe kabul etmek durumunda kalıyorsun yani.
Bunun üzerinden de bayağı geçmiştir. Yani bir on sene olmuştur. O yüzden şimdi ne kızı şimdi ne babasını hatırlıyorum. Bir daha da zaten hiç görmedim. O yüzden anlatayım yani, bir şey olmaz diye düşünüyorum.
İlk defa dediğim gibi böyle bir ortama gireceğim. Çok böyle heyecanlıyım, korkuyorum bir yandan. Neyle karşılaşacağımı bilmiyorum. Kızı hiç görmemişim mesela o zamana kadar. Gideceğiz ama konuşacağız diye düşünüyorum. Aynı odada tanışacağız. Ama hafta içi bir de öğle vakitleri falan, öyle bir tarih vermişlerdi bana. Çalışıyorum bir yandan, iş yerinden izin alacağım. Herkesin işte oradan haberi olmuştu zaten. Saçma sapan olaylar yani… Şimdiki aklım olsa hayatta yapmayacağım bir şey. Ama neyse… Gittim. Hiç usulü de bilmiyorum. Nasıl olacak, ne olacak… “Bir odaya geçersin, konuşursun on dakika. Çok uzun da sürmez zaten. Çayını, kahveni içip, olursa diğer görüşmeler de olur” gibisinden bir şey söylemişlerdi. “Tamam” demiştim. Ben de gittiğimde bir baktım, beni aldılar gerçekten bir odaya. Bekliyorum böyle işte kız gelecek diye… Babası geldi ve böyle… Yani ben oraya kafamda öyle bir senaryo da kurmadığım için ne diyeceğim, ne konuşacağım falan hiç bilmiyorum. Odada başladı böyle tapu ve kadastrodan memur gibi sorgulamaya: “Evin var mı? Araban var mı?..” Benim zaten o zaman yaşım belli. Yani yeni de işe girmişim. Zaten iş yerinden birisi aracı olmuştu “böyle böyle git görüş” diye. Onu da biraz kırmamak için gittiğim bir durumdu. Yani aslında ben de böyle bunu görünce, bu kadar para göz olduğunu… Bir rahatlama gelmişti bana. “Oh” dedim, “tamam, nasılsa bu iş olmayacak.” Böyle yayıldım, arkama yaslandım, rahat rahat cevaplıyorum adamı. Biraz da makara yapıyorum. Her dediğini aynı böyle buradaki Civan gibi “yok” diyorum, “o yok, bu yok.” “Arsan falan da mı yok?” demişti. “Memlekette falan da mı yok” demişti, “Ya hiçbir şeyim yok.” demişitm. “Niye geldin o zaman?” der gibi böyle baktı… Komik bir andı yani. Gerçi beni böyle silahla kovmadılar… Sonradan görüştüm kızla. Bu da böyle bir anı ve bu kadar güldük, yeter. Bütün karakterler böyle onların işte çocukluğundan, işte anasını babasını nasıl kaybettiğinden, anılarından falan bahsederek geçiyor. Ama bir karakterin, bu sarhoş Mustafa’nın bölümü olması lazım bakayım. Hatta bir saniye… Yanlış olmasın… Evet, fotoğrafçı sarhoş Mustafa’nın bölümü şu sayfayla başlıyor. Sayfanın da tamamını almışım ama hepimizin bildiği… Aslında “bildiği” dediğim, işte belgesellerden falan denk geldiği bir bölüm:
“Bir kartal yuvası, üç kartal yavrusu.
İkisi gelişmiş, biri çelimsiz.
Gelişmiş olanlar o çelimsiz yavruyu sürekli gagalıyorlar.
Zavallının yaralı başından kanlar akıyor.
Az sonra anne kartal pençesinde bir fare ile geliyor, yarısını kendi yemiş. Farenin vücudundan parça parça et koparıyor. Yavrular et daha annenin gagasında iken atılıp alıyorlar.
Çelimsiz yavru da aç.
O da arada bir atılıyor ama bir türlü ete erişemiyor. Bir seferinde yanına düşen parçayı alıp tam ağzına atacakken o yetişkin kardeşlerden biri çekip alıyor. Anne yeniden avlanmaya gidiyor. Çelimsiz yavru kimbilir ne zamandan beri aç. Boynu bükülüyor, göz kapakları ağır ağır iniyor. Yetişkinler onu ite ite yuvanın kenarına getiriyor.
Güneş ufukta bir tepsi alev gibi yana yana batıyor. Son bir hamle ile çelimsiz yavruyu iten yetişkinler onu yuvadan atıyor. Yavru karanlığa düştü.
Düşerken zaten ölmüştü.”(s.76)
Bu Mustafa’ya gelince neden böyle bir hikâyeyle başlıyor, onu da artık size bırakayım. Ama hemen birkaç sayfa sonra şöyle de bir atasözü gördüm. Bunu da hiç duymamıştım daha önce, güzel geldi bana.
“Âlet işler el öğünür.
Talih işler kul öğünür.”(s.78)
Ne kadar doğru! Bu Mustafa aslında böyle çok fakir, açlık çeken bir insan da değil. Ama fotoğrafçı zaten. Yani işte babadan kalan dükkânına geçip, o fotoğrafçılığı da öğreniyor biraz. O yüzden diyor “Âlet işler, el övünür” diye.
Ve doktora gelmeden önce… Doktor da bu arada o hikâyenin içinde artık. Yani zaten onun da adı geçiyor. Daha doğrusu hiç adı geçmiyor, hep “Doktor” diyorlar. Adının Atalay olduğunu Doktor bölümünde öğreniyoruz.
Ve hepsinin müziğe de bir yatkınlığı var. İşte Civan bağlama çalıyor, türküler söylüyor. İşte biri klarnet çalıyor, biri ut çalıyordu, Doktor galiba. Öyle de bir ortak yönleri var yani. Toplanıp böyle türküler söylüyorlar. Hem onunla ilgili hem de bizim halk hikâyeleriyle ilgili önemli bir bölüm var burada.
“Bazen içe işleyen bir parçayı geçeler ve kimse konuşmazdı. Musiki ayrılıklardan bahsederdi. Musikinin vaadettiği aşkta vuslat mümkün değildi. Bizim Halk Hikâyeleri de öyledir. Otuza yakın hikâyenin sadece birinde -Âşık Garip miydi, neydi- sevgililer birbirine kavuşur. Ötekilerde kavuşma mahşere kalmıştır.
Ancak bizim âşıkların üçü de tek taraflı aşk yaşamış, daha beter bir yangında yanmışlardı. Mustafa’ya ise aşk nasip olmamış, o da sevda defterini açmadan kapatmıştır. Ki bu da ayrı bir ızdıraptır.”(s.100)
Mustafa böyle bir aşk acısı çekmiyor. O bakımdan diğerlerine nazaran şanslı diyebiliriz belki, ya da şanssız da diyebiliriz. Gelelim doktora… Doktordan sadece bir alıntım varmış. Doktor da çok yine altyapısı sağlam, ince ince işlenmiş bir karakter.
“Günlerden Cuma idi. Doktor para almıyordu. İhtiyar Doktorun elini öpmek için eğildi. Doktor elini çekti. İhtiyarın cebine parayı koyarak kulağına eğildi. ‘Her ay gelip benden bur parayı alacaksın. Parayı çocuklara harcayacaksın, iyi beslenmeleri lazım. İtiraz istemem,’ dedi. “(s.142)
Evet, bu Doktor Atalay’ın da annesi istiyor doktor olmasını. Çok iyi annesi var. Babasıyla çok araları yok, ama babasının zaten aileyle de çok arası yok. Ve çocukluğu böyle çok zorlu geçiyor. Hep şişman olduğu için falan dalga geçiyorlar, akran zorbalığına uğruyor. Çocuklar hep dışlıyorlar onu. O yüzden de böyle biraz pasif kalmış, sessiz sakin. Hiç arkadaşı yok, kendisini ifade edemiyor. Kendisini böyle kitaplara, okula vermiş. Bir şekilde okuya okuya doktor olmuş. Ve o annesinden edindiği o eğitimin de sayesinde o merhamet…
Ve o tıp fakültesindeyken de başından onun da işte böyle sıkıntılı bir aşk macerası geçiyor. Bu da çok zengin, diğer karakterlerin aksine varlıklı. Zaten ailenin tek çocuğu, her şey de buna kalacak. İşte bir kız da bunu bildiği için onu hemen kandırıp bir an evvel evlenip o mirasa çökme derdinde. Bir yandan da yani bunu da aldatıyor zaten. Neyse ki bunu görüyor, yakalıyor bu doktor ve ondan sonra artık o sevdasını kalbine gömüyor ve o da göç ediyor oradan. Tayinini istiyor o Anadolu’nun köyüne. Başta bırakmak istemiyorlar ama bakıyorlar ki bu istifa edecek, iyice kafaya koymuş yani ayrılmayı. Kabul etmek zorunda kalıyorlar.
Ve tabii ki bu diğer üç kahramanımızın olduğu yere gidiyor. Orada onlara bir dördüncü olarak iyilik üstüne iyilik yapıyorlar. Yani o kadar gerçekten iyi insanlar ki bunlar. İşte bana biraz hayatı da sorgulatan, “nerede bu insanlar” dediğim… Var aslında, var tabii ki. O arkadaşlar olanları ben aramıyorum. Zaten araya da o kadar çok zaman girmiş ki, geçmiş ki arayamadığım için arayamıyorum artık bir yerden sonra.
Benim böyle zaten çok telefonla konuşmayı da sevmediğim, beceremediğim için önceden biraz bu eski telefonumu da bahane ederdim. “Ya işte her an şarjı bitiyor, suratına kapatmış gibi oluyorum insanların” diye. Şimdi artık mesela arayabilirim, aramam lazım, aramak istiyorum. Ama dediğim gibi araya o kadar zaman girmiş ki, “ya işi düştü, aradı” gibi olacak bazılarıyla. O da çok içime sinmiyor.
Ama şey diyecektim, işte bu insanlar gerçekten çok iyiler. O hastanede eşi doğum yapan bir adamı görüyorlar, kalacak yeri yok, orada uyukluyor aç. Alıyor bir tanesi işte, doyuruyor. Sonra dördü toplanıyor, “Ya” diyorlar, “böyle olmaz, bir hastaneye refakatçiler için kalacak yer yok. Bir misafirhane yapmak lazım”.
İşte yetim çocukları görüyorlar. Burada da o kartal yuvasını işte bir bölümün başında anlatmıştı. Ya orada da o zayıf düşen kartalın ölümü… Bu Cuma günü de işte o doktora gelen, dedesinin getirdiği küçük kız… Bir deri bir kemik bir şey yani, belli diyor. “Hiç yeterli beslenemiyor.” O yüzden o parayı veriyor o adama. O da yetim mi öksüz mü, anası babası ölmüş. Dedesi de fakir, ne kadar bakabiliyor? Çocuklar artık hasta olmuşlar.
Onlar için diyor işte, “Bir yetim bayramı yapalım burada, bir yetimhane hatta yapalım.” Oranın belediye başkanıyla falan da görüşüyorlar. Artık bu doktor zaten çok sevildiği için orada “Cuma doktoru” diyorlar. Cuma günleri para da almıyor, gelenleri de ücretsiz muayene… Yani “İyiler Ölmez” derken işte bunlardan bahsediyor.
Aslında böyle iyi insanlar var, zaten onların yüzü suyu hürmetine derler ya, “dönüyor bu dünya” diye, onların dualarıyla. Ama “Dörtler Makamı”ndan bir alıntı yapmak istemiyorum. Çünkü kitabı okumamış olanlar vardır muhtemelen. Ben de merak ediyorum, acaba nasıl insanlar okuyor bu yazıları? Elimdeki istatistiklerde işte sayılar, okunma süreleri, alkışlar, yorumlar, tıklanmalar... Ama şeyi bilemiyorum tabii, yani bir insan acaba nasıl buluyor bu yazıları? Böyle bir benim gibi psikopatlar var mı? Böyle ilk bölümden yazımdan okumaya başlayan. İlk yazılarım da çok kötüdür.
İyi cesaret ya hakikaten, bunları öyle koyup yayınlamama da… Ama şey düşünüyorum, gittikçe daha iyi olacağını bildiğim için. İşte “o günlerden geldik bugünlere” diye… Şu anda da sanki çok güzel! Ama o ilk yazılardan başlarsanız… Şey de olabilir, bak bir arkadaşım demişti: “Eski yazıların daha iyiydi, acaba yine öyle mi yapsam” falan diye söylemişti. Bilmiyorum, ben biraz böyle pratik bir insan olduğum için nasıl benim kolayıma geliyorsa öyle yapıyorum, öyle yapmaya çalışıyorum. Çünkü önemli olan süreklilik, ilerlemek.
Bak işte üç gün hiç kitap okuyamadığım bir dönem denk geldi mesela. Olabiliyor, olacak yani ileride de belki o süre daha da uzayabilir. Bu arada biraz… Evet, Fidiro kahvesinin de etkisiyle Harry Potter kitaplarını aldım, serinin o ilk üç kitabını. Ona da başlayacağım artık, başlamayı istiyorum. Bu zamana kadar erteledim çünkü onlar da çok fazla spoiler veriyorlar. Sürekli aralarda böyle hiç anlamadığım Harry Potter’dan örnekler, bir şeyler, her konu biraz ona bağlanıyor gibi. Artık ben de “yeter” dedim yani, “okuyayım artık şu kitabı”.
Ama o seriyi de paylaşınca burada, bilmiyorum nasıl bir geri dönüş alırım. Hiç dışarıdan bilmeyen biri olarak… Onun bir de filmleri de var, hepsinin. Acaba filmi var mı yedi tane mi? O filmlerde… Onu kitaplar ama yedi tane sanırım. Neyse, bakalım, onu da oraya gelince konuşuruz.
Dediğim gibi son sözleri, son sayfaları da aslında okumak isterdim. Ama büyük bir çoğunluğun bu kitabı hiç okumadan dinleyeceğini varsaydığım için… Kitabı edinirsiniz diye onları okumak istemiyorum. Yoksa bir alıntım daha vardı aslında, son cümleler…
Ve iyi ki de o arayı vermişim, dedim kendi kendime. Tüm kitabı bir günde bitirseydim kötü hissedebilirdim. Şimdi bana böyle daha güzel hissettiren bir kitap oldu. Güzel anılar bırakan, “İyiler Ölmez” dedirten, hayata biraz daha umutla bakmamı sağlayan… Çok ihtiyacımız var çünkü buna bugünlerde, özellikle. Ve iyi insanlar var, gerçekten var ve çoğunluktaydı onlar. Daha güçsüz olabiliriz, daha az imkânlara sahip, ama kesinlikle daha az sayıda ya da daha kabiliyetsiz değiliz.
Bu yetenekli, kabiliyetli insanlar da daha çok bu iyi insanlar arasında çıkıyor aslında. Daha önce başka bir bölümde de bahsetmiştim, her insanın bir özel yeteneği, bir gücü olduğuna inanıyorum ben diye. İşte o enerjiyi, o gücü, o yeteneği bir şekilde kullanabilen insanlar, yönlendirebilen, kendisini bir şekilde yetiştiren insanlar… Zaten o yeteneğinin üstüne gitmek zorunda olduğu için, o kendisiyle uğraşmak zorunda olduğu için, o insandan kimseye zarar gelmez gibime geliyor. Yani en azından daha az gelir, daha farkında olur, daha bilinçli olur.
Çocukları, gençleri o yüzden spora yönlendirin, sanata yönlendirin, edebiyata yönlendirin. Okusunlar, öğrensinler diye boşuna demiyorlar. Kitabın sonunu… Kitabın sonunu paylaşmayınca da nasıl bitireceğim, kapanışı nasıl yapacağımı şaşırdım açıkçası. Son cümleler gerekliymiş, bak şu anda onu anladım.
Neyse, dediğim gibi yakında Harry Potter kitaplarına da başlayacağım inşallah. Böylece onun hakkında da artık spoiler yemeyecek olmanın mutluluğu… Ve ben o Kerem Aktürkoğlu gol sevinci var ya, onu bile mesela şey zannetmiştim. Gördüğüm “Üç Silahşörler”den falan bir kılıç hareketi sanmıştım. O da mesela Harry Potter’ın yaptığı bir… Her yerden karşıma çıkıyor yani bu Harry Potter. Sonunda beğeneceğimi düşünüyorum o kitabı da. O yedi kitabı peş peşe okurum muhtemelen.
Sonrasında tekrar Mustafa Kutlu, Sait Faik ve Rasim Özdenören kitaplarına… Sait Faik zaten çok az kaldı, bir iki kitabı kalmış olması lazım. Araya da yine farklı dünya klasikleri ve Saramago belki girebilir. Ve daha neler neler… O kitaplarda görüşmek dileğiyle. Kendinize çok iyi bakın. Buraya kadar geldiniz, zaman ayırdınız, çok teşekkür ederim. Kitaplarla kalın, sağlıcakla kalın ve iyi insanlarla… Allah sizi iyi insanlarla karşılaştırsın.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder