25 Haziran 2026 Perşembe

İçimdeki Yüzler

 

İçimdeki Yüzler, Çevirmenin Zorluğu, Görmezden Geldiğimiz Öfke, Yeşil Başlı Gövel Olasılık ve Atlık Karınca

Virginia Satir’in İçimdeki Yüzler kitabından bahsedeceğim bugün. Orijinal adı Your Many Faces: The First Step to Being Loved. Sevilmenin ilk adımı gibi bir alt başlığı da var sanırım onun.

Ben bu kitabı nerede buldum? Bütün fırsatları değerlendiriyorum okumak için. Şu an podcast yapabilmek için de aynı şekilde sabahın 5'inde kalktım, geçtim yine köşeme. Günler, günler sonra… En son çünkü yaptığımda üç kitap için aynı anda yapmıştım — öyle bir şeyler — bayağı bir biriktirmiştim ve hiç kitap okuyamıyorum şu an neredeyse. İki gündür gerçi uğraşıyorum, onu da söyleyeyim de hatta biraz bağlayıcılığı da olsun: sonunda Sencer Olgun’un Arayış kitabına başlayabildim ama çok az okuyabiliyorum. Her gün böyle işte yatmadan bir bölüm ancak okumaya fırsatım oluyor. Hemen uykum geliyor ve yatıyorum.

Bu kitabı da öyle, hayatın en yoğun olduğu anların birinde bir masanın üzerinde gördüm. Aldım ve hemen ilk hafta yarısını okudum, diğer hafta kalanını. Zaten çok kısa bir kitap, 100 sayfa falandı yanlış hatırlamıyorsam. Ama içindekiler kısmı oldukça geniş. Zaten Virginia Satir’den hiç okumamıştım, ona da vesile oldu. O yüzden buradan kitapta emeği geçen herkese çok teşekkür ediyorum.

Ben bu kitabı Birey Aile Çocuk Terapileri Enstitüsü Eğitim Yayınları’ndan, Kasım 2025'te çıkan birinci baskısından okudum, yani aslında oldukça yeni bir kitap. İngilizceden çeviren de Rukiye Deniz olmuş, onun da ellerine sağlık, çok güzel bir iş çıkarmış.

Böyle bir animasyon vardı, sık sık onu hatırladım. Ters Yüz müydü öyle mi çevrilmişti, filmi de çıkmıştı hatta. Bunun resmen kitap hâli demek zamanında yazılmış. Gerçi burada daha çok bir tiyatro gibi bahsediyor içimizdeki o yüzlerden ama yer yer değişik, okuması da aslında zor bir kitap.

Bir yandan da onu düşündüm okurken: bir kitabı böyle okumak bir şey, onun hakkında yazmak ayrı bir şey, onun hakkında konuşmak çok daha başka bir şey. Çok daha fazla, bazen emek gerektirebiliyor. Ve bir de o kitabı çevirmek nasıl bir şeydir acaba, ne kadar zordur? Tek bir cümle bile “ya bu cümleyi çevirmeyeyim” diyemezsiniz bu işi yaparken, ya da ne bileyim “tam şurayı anlayamadım” gibi bir lüksünüz yok. Bu açıdan zaten bambaşka bir iş bu, tamamen çok büyük sabır gerektiriyor bence.

Ben bu çevirenlerin isimlerine dikkat etmeye podcast yaptıktan sonra başlamıştım. O zamana kadar sadece yayınevlerine bakardım, hatta ona bile çoğu zaman çok dikkat etmezdim. Bana da böyle bir farkındalık kazandırdı diyebilirim.

Bu podcast’e şöyle bir bakıyorum, çok fazla uzun uzun anlattıklarım var. Fazla vaktim de yok, bir an evvel bitirip sonra bugün gün içinde bu bölümü hazırlayıp yayına sunmam lazım. O yüzden hemen içindekilerle başlayalım:

İçindekiler
Türkçe Sunuş
Teşekkürler
Önsöz
Sunuş
GİRİŞ
İÇ TİYATRO — BİRİNCİ PERDE
“ÖRTÜYÜ KALDIRMAK”
PERDE ARASI “DUYGUSAL HAPISHANENİZDEN ÇIKMAK”
İÇ TİYATRO — İKİNCİ PERDE
“KONTROL KİMDE?”
NELER ÖĞRENDİK?
KAYNAK ÇARKINIZ
YENİ RİSKLER ALMAK
ÜNLÜ YÜZLER
ATLIKARINCA
HANGİSİ SENSİN?
CANLI BİR DÖNENCESİN
KENDİ YOL HARİTANI ÇIKARMAK
YAZAR HAKKINDA

Şeklinde bütün her şeyini yazmışım, sonuçlarına ve teşekkürlerine kadar. Bunların her biri yararlıydı yani ve hepsi kitaba hazırlanma bakımından önemli. “Canlı Bir Döncesin” mesela — dönence derken bildiğimiz dönce değil. Daha doğrusu belki de biliyorsunuzdur ama ben bunun adının dönce olduğunu bilmiyordum. Hemen ilk alıntıda o olmuş zaten:

“Dönence (Ing, mobile), Virginia Satir tarafından “çeşitli malzemelerden üretilmiş birbiriyle bağlantılı şekilleri içeriği ve bu parçaların hava akımıyla hareket edebileceği şekilde tasarlanmış bir yapı” anlamında kullanılmaktadır. Genellikle bebek beşiklerinin üzerine asılan “dönence” ya da evlerin dış mekanlarında kullanılan “döner süsler” Türkçede bu ifadenin karşılığıdır. Çeviride “dönence” tercih edilmiştir. (Çevirmenin Notu)

İlk alıntım da yazardan değil, Rukiye Hanım’dan oluyor. Tekrar Rukiye Deniz’in ellerine sağlık. Böylece bana da bir kelime kazandırdı. İlk başta Barış Manço’nun “Dönence” şarkısı gelmişti aklıma. Zamanımızda da yoktu diyeceğim şimdi böyle beşiklerin üstündeki üstler. Sadece ben onları filmlerde, hatta Amerikan filmlerinde görmüştüm ve onların da bu yaşımda bile hiç canlısını görmedim galiba ya… Gördüm mü görmedim mi, hayır, şu an fark ediyorum onu.

Ve bunun bir de canlı bir hâli olduğumuzu düşünmek. Onların arasındaki o denge, hepsinin gerçekten belli bir teması var; işte uzay aletleri genelde öyle şeyler oluyor, havada da uçtuğu için yıldızlar, uçaklar, bir şeyler ama bambaşka şeyler de olabilir. Belli bir tema var yani ve hepsinin arasında belli bir mesafe, belli bir denge, bazıları dönüyor falan. Ya bir yandan da korkunç bir şey yani, aslında çocuğun öyle tepesinde uykusu gelmesi bence çok daha zor olmaz mı, bir rüyaya girmesi? Ben hatırlarım yani çocukluğumda böyle odamda değişik değişik oyuncaklar, robotlar bir şeyler olunca hep kâbuslar görürdüm. O yüzden zaten üzerini örterdik falan ben yatmadan böyle şeylerin. Ama o bölümde özellikle bu kelimenin anlamını bilmek önemli.

“Artık hayatınıza uygulanabilir olmayan eski inançları bir kez geride bıraktınız mı, hiçbir haritanın olmadığı bilinmez bir bölgeye giriyorsunuz. Bu yolda ilerledikçe haritanızı çıkarıyorsunuz. İşte risk tam da bundan kaynaklanıyor. El değmemiş ormanlarda yürürken ardında izler bırakan herkes gibi pek çok kez baştan başlayabilirsiniz. Bir nokta, siz oraya varana kadar gelecek vaat ediyor gibi görünebilir. Oraya vardığınızda ise vaadini yerine getirmediğini, yeni bir rota belirlemeniz gerektiğini görebilirsiniz. Öte yandan vaadin- den çok daha fazlasını yerine getirdiğini ve nihayetinde size birçok yeni kapı açtığını görmeniz de aynı şekilde olasıdır. Tüm bunlar keşif sürecinin bir parçası. Vaktinden önce haritasını çıkarabileceğiniz belirli bir rota yoktur. Ancak o yolda bulunduktan sonra nerede olduğunuzu bilebilirsiniz.”(s.41)

Birçok şey yolda çıkıyor çünkü karşınıza. Özellikle şu son cümle o kadar önemli ki, yaşayarak öğrenebileceğiniz bir şey aslında ama böyle kitaplarda da karşınıza çıktı mı bunu bir şans olarak değerlendirmek, notlarınızı almak, tekrar tekrar okumak ve insanlarla paylaşmak zorundasınız gibi hissediyorum. Arayışın önemi, keşif süreci, yola çıkmak, o yolda bulunduktan sonra nerede olduğunuzu bilebilmek — adım atmanız için de bir vesile.

Ve buradan sonra kitabın o tiyatro vari bölümleri başlıyor. Benim de aldığım değişik alıntılar var, hemen onların ilkiyle devam edelim. Bakın ne almışım — şu anda hiç hatırlamıyorum, neredeyse iki hafta önce okuduğum için bu bölümleri okurken tekrar gibi oluyor. Yani siz de belki benimle aynı anda aydınlanacaksınız.

Sahip, hapsedilmiş Güç’ü dışarı çıkarıyor, Güç’ün bir koluna Sevgi’yi bir koluna Zeka’yı takıyor ve acı acı inleyen Öfke’ye doğru ilerliyor. O sırada dövülmekten korktuğu aşikâr olan Çaresizlik, Öfke’nin yatağının altına doğru çömelmiş. Öfke’nin bir ayağı Çaresizlik’in üzerinde. Öfke, kendi çaresizlik duygularını cezalandırmaya çalışıyor gibi görünüyor. Bu, yeni bir sorun.
Sahip, kontrolü ele alıyor: “Evet, hepiniz benim içimdeki yüzlersiniz, sizler, benimsiniz. Sizleri yönetme konusunda kontrol bende. Siz benim Sevgi’m, Zeka’m ve Güç’ümsünüz. Çaresizlik ve Öfke — sizlerin de sahibi benim. Öfke’m, şu anda bana bir şeyleri görmezden geldiğime dair net bir mesaj veriyorsun. Tehdit altında ve korku dolu hissediyorsun. Sana ne yaptım?”
Sonra ilginç bir şey oluyor. Öfke, ayağını Çaresizlik’in üzerinden çekiyor, Çaresizlik’in yüzündeki korku azalıyor ve onca figür arasından Öfke hıçkırıklara boğuluyor. “Görmezden gelinmiştim, benimle hiç ilgilenmiyordun. Geçen gün kızına öfkelenmiştin ve orada olduğumu biliyordun an- cak sanki hiç yokmuşum gibi davrandın. Sende baş ağrısına neden olduğumda bunu hissetmemek için bir ilaç aldın.” Sahip’in yüzünde bir farkındalık ifadesi beliriyor.”(s.45)

Görmezden geldiğimiz öfkeler… Ben de dün o kadar büyük bir öfke patlaması yaşadım ki, öfkemi o kadar görmezden gelmiştim ki sonunda tabii ki korktuğum gibi çıktı aradan. Ama çok rahatladım yani gerçekten, ve belki de çözüm bu oldu. Öfke çok güçlü bir duygu; size bazen bir şeyleri yapmak için de güç verebiliyor ama bazen de işte başınızı ağrıtabilir ve siz de adeta bir yangın alarmı kapatarak çözüm bulursunuz bir ilaç aldığınızda. Hâlbuki o ateş orada hâlâ yanıyordur, belki de büyüyecek. İşte ben dün o ateşi söndürdüğümü düşünüyorum. Umarım inşallah öyle olmuştur, hayatımın yine çok kritik bir döneminde. Hatalarımla başlayayım ya…

Yani çaresizlik mesela, çaresizlik bir duyguların arasında yer aldığını, alabileceğini düşünmezdim daha önce. İşte güç, sevgi… evet, ve çaresizlik. Bazen öfkeniz çaresizliğe neden olabiliyor, onu görmezden gelmek özellikle. Neyse, çok da kişisel konulara girmeyelim, bu kitap terapiye dönmesin. Zaten yalnız da değilim artık, en büyük gücüm de o: istişare edebilmek, insanlarla konuşabilmek. Bazen bir akıl hocalığı. Ne kadar önemli insan hayatında, ne kadar çok ihtiyacımız var konuşmaya, anlatmaya. Ben işte ne yapıyorum yani 2-3 senedir hiç tanımadığım, bilmediğim insanlara okuduğum kitaplardan bahsederek, anlatarak, bir yandan kendi hayatımı da açarak aslında öfkemi dizginliyorum. Bir anlamda görüyorum; bazen sinirleniyorum, bazen rahatlıyorum bu sayede.

Neyse, devam edelim. Her seferinde de “devam edelim” diyorum çünkü biraz sohbet tadında olduğu için, kitap cümlelerini ben söylüyorum da zannedebilirsiniz. O yüzden de artık alıntılara giriyorum bağlantıyla.

“Zeka, Güç ve Sevgi, yüzlerinde bilmiş bir gülümsemeyle sabırla açıklıyorlar: “Hayır, mükemmel bir yol yok ve hep böyle kalmayacak. Arada sırada sıkıntı çekmek hayatın bir parçasıdır. Önemli olan sıkıntılardan kaçınmak değil, sıkıntılar başına gelip her şey kasvetli göründüğünde ve donup kalmış gibi hissettiğinde ne yapacağını bilmektir. Hislerimizi kelimelere dökerek, kabullenip sahiplenerek bu durumu değiştirebiliriz. İçimizde öfke hissettiğimizde bunu örtmeye çalışmak yerine sadece ‘Kızgınım.’ diyebiliriz. ‘Beni kızdırıyorsun.’ demek yerine ‘Kızgın hissediyorum.’ diyebiliriz. Bu odada yeni biri olduğunu fark ettiniz mi?”
Herkes etrafına bakıyor ve cadı başlığı gibi sivri uçlu şapkasıyla yeşillere bürünmüş, dans eder gibi oradan oraya süzülen çevik, küçük bir figür görüyor. Elinde büyük bir pankartla hızla sahnenin ortasına geliveriyor: “Ben, Yeni Olasılıklarım.” Hoş, keyifli bir sesle şöyle diyor: “Ben yalnızca netlik ve özgürlük olduğunda, olan bitene dair farkındalık ve anlayış varsa ve insanlar yeni riskler almaya gönüllü olduklarında ortaya çıkabilirim.” Şu anda parçaların tümü, sahibin etrafında bir çember oluşturmuş, tüm farklı formlarıyla kendilerini sunmuş halde duruyor.”(s.49)

En kritik anı yeni olasılıkların ortaya çıkması ve ne zaman çıkıyor bu olasılıklar? Netlik ve özgürlük olduğunda, insanlar yeni riskler almaya gönüllü olduğunda. Çok çok önemli. İşte “bir kapı kapanır ama başka bir kapı açılır” — hep bizim kültürümüzde olan, inandığımız ve yaşadığımız, inandığımızda özellikle yaşadığımız; karşımıza çıkan o sıkıntıların içinden bir hayrın da çıkması, yolun görünmesi. Bunlar hep o kabullenmeyle oluyor belki de. Ama yeni olasılıkların böyle cadı başlığı gibi sivri uçlu bir şapkayla, yeşil bir şey olduğunu düşünmek… O da yazarımızın hayal gücü diyeyim. Değişik, güzel, Peter Pan gibi bir şey galiba.

Evet, bir başka alıntıyla devam edeyim, bunun yorumunu yapmaya gerek yok gibi hissediyorum, oldukça açıklayıcı.

“Yeni düşünceler ve inançlar, yeni olasılıkların önünü açmada ana kaynaktır. Eyleme geçerek bu olasılıkları keşfetme riskini alma isteği, sonraki adımdır. Halihazırda bildiğimiz, tanıdığımız şeyle kalmak bize güven verir; öte yandan bize yabancı olana doğru adım atmak ise korkutucudur. Mecazen yahut kelimenin gerçek anlamıyla daha önce hiç bulunmadığımız bir yere gitmek iki parçaya sahiptir: heyecan ve korku. Bunların ikisinde de böbreküstü bezleri görev alır ve ikisi de aynı kökten gelir.”(s.59)

Ben bunu çok küçükken, yıllar önce okumuştum ve çok şaşırmıştım — insanın heyecan ve korkuyu birbirine karıştırdığı, birinin ne kadar olumlu görünürken diğerinin adı üstünde korkutucu olduğu. Hep heyecan peşindeyiz ama korkmak istemiyoruz. “Herkes cennete gitmek ister ama kimse ölmek istemez” gibi bir çelişki aslında bu da. Ve ne kadar güzel bir şey: korku, nasıl elimizi kolumuzu bağlayan, kaçınmaya çalıştığımız bir şey, ama birbirleriyle o kadar yakınlar ki birazcık kafayı kaldırıp çevrene baktığında, korku heyecana dönüyor ya da korku zannettiğimiz şey yenilikler oluyor.

Konfor alanından çıkmak hem insana inanılmaz bir güç veriyor hem de işte soğuk duş etkisi ya da sabah spor yapmak, koşmak — hiç kimse bunlardan sonra kesinlikle pişman olmuyor, “iyi ki yapmışım” diyor. Ama onu yapana kadar, o adımı atana kadar her zaman korku duyuyorsunuz, yataktan kalkasınız gelmiyor. Ama sonrasında en çok hissettiğiniz şey de heyecan oluyor. Doğal bir dopamin kaynağı ve vücutta fiziksel olarak da aynı kökten gelmesi, aynı yerden beslenmesi — bu da önemli bence, bunun farkında olmamız lazım. İşte az önceki alıntıyla da bağlantılı.

Yani bence yeni olasılıklar çıktığında zaten heyecan ve korku duyuyoruz. Her şey insan için, gerektiğinde korku da zaten hayat kurtaran bir şey. Bütün o ön yargılar boşuna değil. Yani yolda yürürken karşınıza bir aslan çıkarsa tabii ki korkun bundan ve mümkünse oradan hemen uzaklaşın. Ama bunun olasılığı nedir? Yani sonuçta ormanlarda yaşamıyoruz, günümüz hayatında karşımıza böyle bir şey çıkma olasılığı yok denecek kadar az.

Ama biz her şeyde böyle karşısına — işte müşteri çıkınca, patron çıkınca, tanımadığı biri çıktığında — aslan görmüş gibi korkan insanlar var, her yeni olasılık karşısında. Hâlbuki iki kelime konuşsa ya da daha da önemlisi onu dinlese, biraz empati yapsa, korku heyecana dönecek. O insanın da kendisi gibi etten, kemikten ve bolca endişeden bir damla olduğunu görecek. Yani hepsinin aynı kökten geldiğini… bazen belki de korkularımızın da üstüne gitmek gerekiyor ve hayatın her anında belki de heyecanı diri tutmak. Bunun için de sürekli yeni olasılıklar peşinde mi olmak lazım, bilmiyorum. Oralar biraz karışık aslında.

Konfor içinde uğraşıyoruz ve sonrasında sürekli “o konfor alanından çıkın” demek de istemiyorum ama şu dünya hayatında da rahat yok aslında, bunun da farkına varmak lazım. Çok çok geçici canlılar bunlar ve sürekli bir imtihan içinde olmamız çok doğal. 5 yaşındaki çocuğun bile oturup dinlediğinizde ne dertleri var yani. Ve o bile — belki o çocuğu kıracak diyeyim mi — hemen son bölüme geçeyim.

ATLIKARINCA
Kendi Yüzlerini Gözlemlemek ve Onlardan Öğrenmek
“Bildiğiniz gibi atlıkarıncalara genelde çocuklar biner ancak çoğu yetişkin gizliden bunun özlemini çeker. Atlıkarıncanın merkezinde müzik çalar, dışında ise daire oluşturacak şekilde yerleştirilmiş bir sürü at müziğe uygun olarak yukarı aşağı hareket eder. Gelin bizim atlıkarıncamızda 12 at olduğunu ve her bir atta yüzlerimizden biri olduğunu hayal edelim. Ayakta durmuş onları izliyoruz. Atlıkarıncamızı yavaş yavaş hareket ettireceğiz. Bu hayal- de sizden kendi yüzlerinizin gözlemcisi olmanızı istiyorum. İsterseniz (Marlene Dietrich ve Groucho Marx gibi) kişileri isterseniz (Öfke, Zeka ve Sevgi gibi) İç Tiyatro’dan karakterleri kullanarak atlıkarıncadaki yüzlerinize isim verin.”(s.69)

Evet, ben de en büyük korkularımdan birinin üzerine yürüdüm az önce. Bu isimleri hiç tanımıyordum ve bu da zorlandığım bir şeydi. Birkaç kere tekrar edip sonunda umarım doğru telaffuz etmişimdir ama hiç nasıl telaffuz edildiklerine bile bakmadım. Çünkü bu, benim ayrı bir başımdan geçen hikayeyi anımsattı bana. Küçükken de çok zorlanmıştım.

Rahmetli babamın elimizde kalan son videosunda kardeşimi atlı karıncaya bindirmiş ve ısrarla ona seslenip “hadi oğlum selam ver, bir şey söyle” gibi konuşmaya çalışmıştı, kardeşim de inatla sanki orada hiç yokmuş gibi bir triple girip etrafı seyrederek içine kapanıyordu. Çünkü hatırlıyorum, o atlı karıncada hiç yukarı aşağı inmeyen sabit bir kaplan mıydı, aslan mıydı, öyle bir şeye binmişti ve babam da düşmesin diye karşısına geçmişti. Ama aslında içinde onun da o çocukluk — bütün yetişkinlerin gizliden gizliye bunun özlemini çekmesi dediği gibi — belki de öyle bir şey vardı yani. Ve işte o tuşlu telefonlardan çekilen, 144p gibi belki de daha küçük formatında bir video: elimizde kalan babamın son videosu. Her seyrettiğimde duygulanırım, özlemini çekerim o anların.

Bir de çocukken gittiğimiz bir lunapark anım var. Çok değişik bir anı. Kardeşim bile yokken, o zamanlar 5–6 yaşlarımdayken, beni hayatımda ilk defa lunaparka getirdiler İstanbul’a geldiğimizde ve çarpışan arabalara babamın yanına oturmuştum, o kullanmıştı tamamen. Hem şok olmuştum yani, çok eğlenmiştik hem de bir yandan ben kullanmak istiyordum yani ama artık yaşım 10'dan belki de 5'ten de küçüktü. O yüzden babam olmuştu yanımda. Oldukça travmatik gelebilir kulağa, asıl daha büyük travmayı size anlatayım. Ondan sonra neyse diyorum, ben en azından yanında da olsa bindim, geldik buraya kadar, o anın tadını çıkarmaya çalışmıştım.

Ama ondan sonrasında annemle beraber gittiler ve gondola bindiler. Bana da bir dondurma almışlardı; hatta ben o dondurmayı akmasın diye hızlı hızlı yemeye çalışırken annemle babam da gondola binmişti, en üstlerine bir yere, ve çığlıklar, bir şeyler… Hayatımda ilk defa öyle bir şey görmüştüm. İnsanlar ne kadar korkuyor ve aynı zamanda ne kadar heyecanlı. Ona ben binemezdim zaten, o yükseklik korkumla imkânsız gibi bir şey olur. Binmek de istememiştim ama onların binmesi o zaman, o çocuk yaşta bana garip gelmişti. “Allah Allah” demiştim, yani kocaman adamlar çocuk gibi gelmişlerdi. Gerçi ona binenlerin hepsi yetişkindi, hepsi büyüktü.

Yani lunaparkta yetişkinler için olan böyle şeyleri, benim gibi bekleyen başka çocuklar da vardı diye hatırlıyorum şu an. Ama bu hayal meyal bir şey de olabilir. Çok güzel bir gündü ya, çok güzel bir maceraydı.

Bir keresinde de yaz tatilinde gitmiştik, atlı karıncaya o zaman ilk kez binmiştim. O da bana çok değişik gelmişti. Hemen sonrasında okullar açıldığında, hani o ilk ders olur ya, öğretmen “tatilde ne yaptığınızı yazın” der — ben zaten bu yazı, kompozisyon ödevlerini oldum olası çok severdim ve şaşırırım niye bunları yazmaya çalışırken herkesin bu kadar zorlandığına, anlam veremezdim — Konuşmak gibi bir şeydir aslında yazmak da. Ve ben de olduğu gibi anlatırdım, hiç zorluk çekmezdim; böyle 10–15 dakika düşünüp iki dakikada hızlı hızlı yazardım her şeyi. O gün de işte bu atlı karıncaya gittiğimizi yazacaktım ama “atlı karınca” nasıl yazılır bilmiyordum, birleşik mi yazılır? O kadar küçüğüm yani. Ve o zamanlar işte imla kılavuzum, internet falan zaten yok. Attıkkarınca diye yazmıştım çift “k” ile ve öğretmene o A4'leri vermiştik. Yani o resmen sınav gibi bir şey, strese bakın yani. Tabii nasıl yazsın çocuk. Ben gene iyi yazmışım yani, düşünüyorum da.

Aynı işte az önce o isimleri okurken yaşadığım zorluk gibi — İngilizcede de özellikle bazı kelimelerin nasıl yazıldığını bilirim ama okumaya gelince telaffuzunu bilmediğim için öyle yazamadığım, parmak kaldıramadığım, cevabını veremediğim anlar olurdu. Sosyal anksiyete midir artık nedir, sosyal fobi demek istemiyorum ama ona benzer bir şey yani: bu diğer insanlardan korkmak, çekinmek, “dalga geçilir mi” korkusu. İşte bütün dünyanın kendi aksanında konuşmasının hiç utanılacak bir şey olmaması ama bizim Türklerin özellikle bir hastalığı gibi bir şey bu — illa hiç belli olmasın, İngilizceyi İngiliz gibi konuşayım kafası, adım atmayı da engelleyen bir şey.

O yüzden az önce hiç bakmadım bu isimlerin nasıl telaffuz edildiğine ve itiraf edeyim, normalde olsa bakarım yani, özellikle yazar isimlerinde hata yapmak istemiyorum. Korkuyorum yani bir anda sanki ne olacaksa, ama daha önceden yaptığımı da söyledim işte: daha önceden hiç okumamak, oraları geçmek, parmak kaldırmamak — böyle böyle ne çok belki de hayatımda fırsat teptim. Ne çok bildiğim soruyu cevaplamadım ve birçok öğretmen “hiçbir şey bilmiyor” zannederek notumu kırdı. Belki de atlı karıncaların benim hayatımda böyle bir yere sahip olduğunu düşünüyorum.

Ve son alıntıma geçiyorum. Kısacık bir cümle, biraz da korkutucu.

“Çocukken bir şeye surat astığımda annem ‘Dikkat et, suratın öyle donup kalabilir,’ derdi.”(s.84)

Bu, annesinin yaptığı ne kadar sağlıklı bir şey hiç bilmiyorum ama yazarımız söylüyor, yanlış hatırlamıyorsam “benim için yasadır” diye. Yani surat asmamak için güzel bir neden olabilir ama bir yandan korku da içeriyor, öyle durup kalmak.

Bana biraz şunu da hatırlattı: işte hayırlı bir yere girerken sağ ayakla girersiniz, çıkarken sol ayakla çıkmaya çalışırsınız ya da bunun tam tersi gibi öğretiler vardır ya — sünnet olduğu için yapmaya çalıştığımız bunların bazılarının açıklamaları da var yani; hepsini bilmezsiniz belki, bilmeden de yaparsınız ama açıklamasını öğrendiğinizde de ufkunuz genişler. Açıklamasında ben şöyle bir şey duymuş muydum, okumuş muydum: insan tam adım atarken ölürse ve sağ ayağı ayaktaysa, sağ ayağı havadaysa yani önüne doğru düşermiş; ama sol ayağı ayaktaysa geriye doğru düşermiş. Belki sizin baskın ayağınızın solak falan olmanızla da alakalı olabilir, yani belki o durumda tam tersidir. Bilmiyorum ama böyle bir şey okumuştum ve buradan benim çıkardığım sonuç: her adım attığınızda — geçtim adım atmayı, o ayağınız havadayken bile — ölebileceğinizin bilincinde olmak.

Yani bir surat asıp öyle donup kalmak… ya o an ölürseniz, ya bu son asık suratınız olursa, ya bütün herkes sizi öyle hatırlarsa, ya bir daha gülümsemeye vaktiniz kalmazsa gibi gibi — her yaşadığımız anın kıymetini bilmek. Şu an belki de son podcast’imi yapıyorum, yani son kitabımı okudum ve siz de hayatınızda son kez beni dinliyorsunuz. Şu an için bütün bunlar gerçek, doğru ve yarın ne olacağını bilmiyoruz. Bilmediğimiz için de bir çocuk gibi korkuyoruz ya da büyük bir heyecan duyuyoruz. Onu yola çıktığımızda, yeni olasılıklara izin verdiğimizde anlayacağız.

Bu bana biraz alakasız geldi şu an — gözlerim bozuldu ama yine gülmeyi başarabiliyorum. Umarım böyle donuk kalmayız. Buradan bu çıkarımı yapacağımı hiç düşünmemiştim. Neyse neyse, bazı şeyler işte yol da karşınıza çıkıyor böyle.

Yine bambaşka bir bölüm oldu. Kitaptan çok kendimizi anlattık ama zaten böyle de bir kitap; okurken içinizdeki yüzleri keşfedeceğiniz bir kitap. Umarım dinlerken de sizin için faydalı bir şeylerin farkına vardığınız bir kitap olmuştur.

Çok çok teşekkür ediyorum bana vakit ayırdığınız, okuduğunuz, paylaştığınız için. Ne kadar önemli bunlar. Şu hayatı yaşadık, geldik gidiyoruz — ardımızda neler bırakacağız? Neler bıraktık? Hangi hayatlara dokunduk? Hayatımıza çıkan şeyleri ne kadar değerlendirebildik? Fırsatları, korkuları, kendi korkularımızın üstesinden ne kadar gelebildik? Onları ne kadar görebildik, farkına varabildik? Bunları düşünmek lazım. İşte bu kitaplar biraz onu düşünmeye de itiyor insanı. O yüzden çok tehlikeli aslında ama bir yandan da bir o kadar önemli.

Böyle şeyleri ne kadar hayatta erken öğrenirseniz, ne kadar çabuk okursanız, hayatınıza katarsanız o kadar faydası oluyor gibi düşünüyorum. Keşke bunları işte 20'li yaşlarımda bilseydim, daha çocukken bilseydim, “şu anki aklım olsa” falan deriz ya, işte onun gibi bir şey. O yüzden okumaya devam.

Her fırsatta karşınıza çıkan şeyleri değerlendirin — yani şöyle bir şey de var: ben orada kitabın masanın üstünde birkaç tane de durduğunu gördüm, “alın okuyun” der gibi zaten, o yüzden de dayanamayıp almıştım. Çünkü yoksa ya müzik dinleyecektim ya bir podcast ya da gözlerimi kapatıp uykusuz hâlimle biraz dinlenecektim ve ben kitabı okumayı seçtim. Başka da kimseyi görmedim hani benim gibi alıp okuyan. Bu bile beni iyi hissettirdi diyebilirim. Biraz bu fırsatların farkına varmak, her anı değerlendirmek lazım diye düşünüyorum.

Tekrar tekrar teşekkür ediyorum. Haftaya umarım görüşmek, inşallah haftaya yeni bir bölümde görüşmek dileğiyle. Kendinize çok iyi bakın.




18 Haziran 2026 Perşembe

Ailede Mutluluk Rehberi

 

Ailede Mutluluk Rehberi, Kıyaslandığım Dönemler, 10+4 Kuralı, Dinlenmek ve İnisiyatif Alan Yapay Zeka

Rukiye Karaköse’nin yazdığı Ailede Mutluluk Rehberi kitabıyla biraz kendi eğitimime sizleri de ediyormuş gibi hissediyorum. Ama zaten en başından beri yaptığım buydu: Kendi merak ettiğim, ilgi alanlarıma giren kitapları okuyup üzerine konuşmak. Her zaman üzerine de değil tabii, bazen sağına soluna, altına içine dair artık ne geliyorsa aklıma.

Press enter or click to view image in full size

Bu kitabı kütüphanede buldum. Yüz sayfalık kısa bir kitaptı; o bölümdeki psikolojiyle ilgili raftaki en kısa kitaplardan biriydi, biraz da o yüzden seçtim ama içeriğine de baktım tabii. Gayet dolu dolu, çok fazla kaynakçası olan, adında da geçtiği gibi gerçekten bir rehber gibi hissettim ve alıp okudum, orada bitirdim. İki saat sürdü, normalde yüz sayfalık bir kitap bu kadar uzun sürmez, demek ki ben de tahlil etmişim, yani sadece okumamışım.

Rağbet Yayınları tarafından basılan bu kitabın kaçıncı baskısını okuduğumu şu an göremiyorum, o yazmıyor sanırım; 2017 tarihli bir baskısını okumuşum. Yazarımız uzman psikolog bu arada, Rukiye Karaköse. İnanılmaz bir içindekiler bölümü var, alt başlıklarını okuyamam, o yüzden sadece ana başlıklarından bahsetmek istiyorum:

Ön Söz, Türkiye’de Aile Kurumu, Aile ve Eğitim, Yükselen Beklentiler, Büyük Aşkla Evlenmek, Mükemmel Eş Nasıl Bulunur?, Evlilikte Sağlıklı İletişim, İletişimin En Büyük Engeli Savunmacılık, Benim İstediğim Gibi Ol, Aile İçi Tartışmalar ve Çözümler, Sevgiye Zaman Ayırmak, Bağımlı Olmadan Sevebilmek, Çocuk Eğitiminde Ana Babanın Rolü, Günümüzde Annelik ve Zorlukları, Babalık Sanatı Üzerine, Ergenlik Duyguları ve Ergenlerle Etkili İletişim, Sonuç, Kaynakça.

Gördüğünüz gibi dolu dolu bir kitap ve çok fazla danışanların, okurların mektuplarına, hikâyelerine yer vermiyor. Şu an aynı zamanda Doğan Cüceloğlu’nun Evlenmeden Önce kitabını da okuyorum, o sayede bu iki kitabı biraz karşılaştıracağım. Çok gitmedi bu kelime, “şansına sahip oldum” diyecektim ama yani tabii haksızlık etmek istemiyorum Cüceloğlu’yla karşılaştırarak. Ama şey, kitapların yazılış şekli olarak en azından orada çok fazla mektup yer alıyor. Burada yazar direkt, çok fazla örneklere girmeden çok daha kapsamlı bir konuyu ele almış gibi. Sadece evliliğe yönelik değil, mesela o ergenlerle ilgili bölüm var.

O açıdan bence bu kitabı herkesin okuması lazım, herkesin üzerine düşünmesi lazım; sadece evlilerin, evlenmeyi düşünenlerin ve anne babaların değil. Çünkü sonuçta hepimiz bir anadan doğduk, aile içinde iyi kötü yaşıyoruz ya da bir şekilde onlardan koptuk, bilmiyorum. Herkesin tabii farklı bir imtihanı var ama sonuçta hayatımızın içinde ergenler de var, illa onların velisi olmak zorunda değiliz, bunlarla bir iletişim halindeyiz. Sürekli böyle “Z kuşağı, Z kuşağı” deyip onları ötekileştirerek bir yere varamayız.

Yani ben şu an 15 yaşında bir iş arkadaşımın olması dolayısıyla birebir görüyorum bunu. Onları biraz daha uzaktan izliyor gibi de değilim artık, çünkü iş arkadaşlığı da başka bir seviye. Bir lise öğrencisi, meslek edindirme lisesinde sadece bir gün okula gidip diğer dört gün bir muhasebe ofisinde çalışıyor. Onun psikolojisi… bütün ailesi, annesi babası hep maliye müşaviri olup çocuğun da “ben aslında bu işi çok seviyorum, bunu olmak istiyorum” deyip yaşadığı bunalımları görebiliyorsunuz, takip edebiliyorsunuz. Ve bu kitap bence biraz onu anlamamda da bana yardımcı oldu diyebilirim. Hemen ilk alıntımla başlayayım:

“Evlilik öncesi dönemde herhangi bir sebeple başlayan gerginlik durumunda bunu “yarın konuşuruz” diye tatlıya bağlayıp ayrılan çiftlerin artık bu şansları yoktur. Yarın da, yarınlarda da beraberdirler. İşte bu, yeni karı kocanın birbirlerini eğitmelerini gerektirir. Buna biz evliliğin huzurlu devamı için “görev başı eğitimi” diyebiliriz. Bir yandan bu ortak hayatı devam ettireceksiniz, öte yandan da bu hayatı daha mutlu bir biçimde sürdürebilmek için seyrek de olsa ortaya çıkacak problemleri daha fazla büyümeden ve mutlaka birlikte çözmek için eğitileceksiniz. Bu eğitimde eğitmenle eğitilen rolleri her an eşler arasında yer değiştirir. Bencil davranılmaz. “Sen bana çok hocalık ettin, bu kadarı da fazla” denildiği an bu eğitim sona ermiştir. Bu eğitim sürekli bir hoşgörü ortamında gerçekleşir. Bu eğitimde iki kişinin de bilmediği ya da beceremediği konularla karşılaşılabilir. Bu durumda önce yazılı kaynaklara başvurulur, daha kolay yollar denenebilir: aile büyükleri, olgun komşular, mutlu yuvalara mensup yetişkin iş arkadaşlarına danışmak gibi. Fakat şunu da unutmamalıdır ki ailede karı kocanın birbirini eğitmesi bazen uzun yıllar olabilir. Bundan asla usanmamak, yılmamak gerekir.”

Bizim bir öğretmenimiz derdi: “Öğretmenlik hiç bitmeyen öğrenciliktir.” Gördüğünüz gibi evlenmek de öyleymiş. Bence hayat aslında öyle. Yani sürekli zaten bir şeyler öğrenmek, daha açıkçası bir yandan da öğretmek zorundayız. Öğretmek evet biraz iddialı ama kesinlikle öğrenmek zorundayız. Zaten şu öğrenmenin tadını bir alabilsek, bunun her şeye değdiğini, değeceğini, görevimiz olduğunu, seve seve yapmamız gerektiğini anlayacağız o zaman.

Yani nasıl bilgisayar oyunlarında böyle seviye atlıyorsunuz sürekli, karşınıza yeni bölüm sonu canavarları çıkıyor, onlara geçiyorsunuz, bir şeyler öğreniyorsunuz. Artık bütün oyunlar neredeyse hep “açık dünya” falan dedikleri, hepsi yerlerde oynanıyor ya da böyle haritalar sürekli açılıyor, özgürlük hissini size vermeye çalışıyorlar. Ve bir yandan bir sürü kabiliyetiniz oluyor, yaptıkça geliştiriyorsunuz. Öğrenme modelini çok güzel orada ödül sistemiyle de genişletip harmanlayıp bağımlı ediyorlar insanları. Yani ben başlasam muhtemelen bırakamayacağım, öyle acayip bir sektör haline gelmiş bir oyun. Ama hayat da bunun gibi aslında.

Öte yandan kaçırıyoruz. Bir oyundaki bir karakteri geliştirmek için aylarca günlerce uğraşıp zamanınızı harcayabilirsiniz ama aynı şeyi aslında gerçek dünyada da yapabilirsiniz. Bence yapmalısınız.

Ve çok önemli bir üç madde. Böyle madde madde bazen reçeteleri var yazarımızın, onu da zaten bir psikolog olduğunu okurken sürekli anlıyorsunuz. En azından bu yazım tarzı bana biraz onu andırdı.

“Ana baba çocuğun yaş ve kabiliyetine uygun isteklerde bulunmalı ve başkalarıyla mukayese etmemelidir. Karşı çıkmadan önce çocuğun isteklerine kulak verilmelidir. Tatlılıkla kararlı durmanın, öfke ve sertlikten, asık suratlılıkla diretmekten daha iyi sonuçlar verdiği göz önünde bulundurulmalıdır.”

Özellikle şu son cümlede yazdığı “tatlılıkla kararlı durmak” o kadar zor ve o kadar önemli, o kadar etkili ki kesinlikle buna katılıyorum. Yani öfke ve sertlikten anlık belki çözümler çıkabiliyor ama o da işte güçlü olduğunuz ve karşı tarafı korkutabildiğiniz kadar. Korku üzerine mesela Doğan Cüceloğlu’nun kitabını kesinlikle okumalısınız, orada o korku kültüründen ve ülkemize ne kadar hâkim olduğundan çok güzel bahsediyordu. Yazarımız çok fazla o konuya girmemiş, çünkü korkmuş olabilir, onu da çok iyi anlıyorum; çünkü oraya girdim mi bir kuyu, yani kör bir kuyu, oradan çıkmak da çok kolay değil. Bu kitabın konusu da direkt o değil.

Bu cümlede gördüğünüz bu bilgiyi hemen almanız ya da uygulamanız lazım: başkalarıyla mukayese etmemek. Mesela sadece çocuğunuzu değil, herkesi, hatta kendinizi bile. Ben hatırlarım, lise ergenlik zamanlarımda o zamana kadar hep en yüksek notları alıp hiç aileme diğer çocuklarla kıyaslanacak, mukayese edilecek fırsat vermemiştim. Ama sonra tabii bazı dersler artık işler çetrefilleştikçe kendi alanınıza yönelmeniz gerekiyor; işte orada aslında bunu ben şimdi anlıyorum, o zaman tabii anlayamıyorduk.

Bazı derslerim düştü ister istemez, tabii başka içinde o sorunlar da var. Ve annem, “beni böyle eskiden böyle değildi, bu iş not falan” gibisinden bunu öğrendiğinde öyle bir çıkış yapmıştı. Ve ben de o zaman demiştim ki “beni kıyaslayacak kimseniz olmadığı için artık geçmişimle kıyaslıyorsunuz” falan yapmıştım. O an böyle kalmışlardı bende o zamana kadar. Çok aileye sorun çıkaran bir tip değildim çünkü onlar da bana çıkarmıyordu. Ama ne zaman ki onlar birazcık öyle çıkarmaya başladılar, gördüler hani asıl sorunu. Ben o cevabı verince şaşırmışlardı. Babam da hatta araya girip, “oğlumuz şu an öyle bir laf etti ki, çok haklı” falan gibisinden demişti; zaten hep arayı bulurdu böyle. Rahmetli babam, şu an onun değerini kıymetini… bu kitapları sanki o okumuş, hatmetmiş gibi bir insandı ya. Mekânı cennet olsun.

Yükselen Beklentiler bölümünde “Bay Bayan Mükemmeli Bulmak” alt başlığıyla bir bölüm vardı. Oradaki bir yeri biraz kendime de aslında iğneyi çevirdim; çünkü bazen böyle hissedebilirsiniz. Ben gerçi buradaki görüşe de çok yakınım ama ilk zamanlar çok mümkün değil böyle düşünmek. Bunu bir okuyayım, ne demek istediğimi anlayacaksınız.

Eğri oturup doğru konuşalım. Hiçbirimiz sandığımız kadar mükemmel değiliz. Ancak çoğu bekâr genç kendisine uygun doğru kişiyi ararken beklentilerini oldukça üst düzeyde tutuyor. İyi bir eğitim, ortalamanın üstünde bir maddi standart, spor salonlarında şekillendirilmiş fit bir vücut, genel kültür, müzik zevki, birlikte entelektüel sohbetler edilebilecek derinlik; yani hem eğlenecek hem de evlenecek kişi arıyorlar. Tecrübeli evlilik terapisti Doktor Emre Konuk diyor ki: ‘Gençlerin şunu öğrenmeleri gerekiyor. İş ciddiye bindiği anda perspektifini değiştirmen lazım. Şu soruları soracaksın: Bu insanla bir aile kurulur mu? Bu adamdan iyi bir baba olur mu? Evet klasik gibi görünüyor ama bunları yapman lazım. Buraya bir sürü insan geliyor, ‘demek evleniyorsunuz’ diyorum, ‘bana birkaç tane şey söylesene, niye evleniyorsun bu adamla?’ ‘Çünkü çok seviyorum’ diyor. ‘Başka?’ ‘O da beni seviyor’ diyor. ‘Başka?’ ‘Çok güldürüyor beni’ diyor. ‘Başka?’ Boş boş bakıyor. Bak kızım, sen Lunapark’a gitmiyorsun, evleniyorsun. Proje 50 senelik.”

Bence 50'den de fazla. O 50'yi telaffuz etmek, bana rakamlarla o kadar aram olmamasına rağmen hoş gelmiyor. Bitecek bir serüven değil yani, çünkü bu sizin ahiret hayatınızı da etkileyecek bir seçim, sadece tüm hayatınızı değil. Sizden dolayı iki büyük aile, hem sizin hem eşinizin ailesindeki babaları, akrabaları, komşularınızı etkileyecek; işte aile toplumun yapı taşı derler ya, biraz bu yüzden. İleride belki dünyaya getireceğiniz çocuklar, hayatına dokunacağınız bambaşka insanlar… Mutsuz bir aile tüm toplumu derinden etkiliyor, kesinlikle.

Ve sadece “çok seviyorum, o da beni çok seviyor ve gülüyoruz sürekli” gibi bir şey evlilik için yeterli değil. Ben de bunu “ya o olsun, daha ne istersin” gibi düşünüyordum uzun süre; hâlâ da biraz oraya yakınım aslında ama bir yandan da o ilk paragrafta saydığı şeye çok katılmıyorum. Tabii ki bütün bunların hepsini de ister bir kişide olsun, hepsi olsun ister; olmasın ister. Ama önceliğim evet sevdiğin insan olması, ama diğerleri de olsun tabii ki. Beraber aynı şeyleri konuşabilmek, aynı dili konuşabilmek, benzer zevklerinizin olması lüks gibi görünse de kolay bir şey değil ama çıkıyor karşınıza mutlaka.

Geçen de onunla ilgili Gönül Sadası podcastinde denk gelmiştim. Saadettin Ökten orada iyi insanlarla karşılaşma üzerine hep dua ettiğimizi, bunu temenni ettiğimizi söylüyordu. Ama bazı insanlar da neredeyse isyana kaçıyor; hiç iyi insanlarla karşılaşamadığını, hep karşısında kötü insanların çıktığını söylüyor. O da demişti ki: “O zaman bu iyi insanların, bu güzel insanların kitaplarını okuyun. Hepsi yazmış zamanında, kütüphaneler bunlarla dolu. Oradan bir kendinize çekmeye çalışın bu insanları. Bu insanların görüşlerini sadece okumakla kalmayın, oradan bir şeyler öğrenin, hayatınıza katın ve görün bakın hayatınız nasıl değişecek. Ondan sonra güzellikleri, iyilikleri nasıl çekeceksiniz kendinize.”

Bu iş biraz da böyle, sadece kötüye odaklanarak olmaz. Çünkü o kadar çok güzellik var ki aslında hayatta. İşte bakteriler bile güzel kokuya doğru yüzüyorlarmış, o tek hücreli canlılar. İnsanda doğal bir güzellik arayışı var, fıtratından gelen belki de o mükemmeli arama. Kendisinin de o mükemmel olma isteği bir yandan beyhude gibi görünüyor ama sevgi, aşk bazen size her şeyi mükemmel de gösterebiliyor; diğer şeyleri de düşünmek lazım.

Mesela benim eski patronum da öyle derdi: “Bir evleneceğin insanda önce ilk bakman gereken; bu kadın senin çocuklarını doğurabilir mi, iyi bir anne olur mu? İlk buna bakman lazım.” O zaman “bunu mu düşünüyorsun” gibi bir moddaydık belki ama şu anda onu daha iyi anlıyorum. Bu da önemli yani ister istemez, ama tabii ki sadece o olur da olmaz. İlk baktığımda o mudur bilmiyorum, insanların öncelikleri de değişiyor. Biraz neden evlenmek istediğini de bilmen gerekiyor, bunu hatta paylaşman gerekiyor; orada da bir denk getirmen lazım isteklerini, arzularını. Yoksa sonradan sürprizler yaşayabilirsiniz.

Ve evet, 70'liler ve sonrasını, hatta yazarımızın etiket dediği bir bölümü vardı. Onların özelliklerini sayıyor: 70'ler, 80'ler, 90'lar. Şöyle diyor:

“Madde madde özgürlüğün ve bireyselciliğin en belirgin özellikleri olduğunu vurgulayan, doğuştan değerli olduğuna inanan, insanların hayallerinin peşinden koşması ve toplumsal beklentilerin ardına saklanmaması gerektiğini savunan, çok daha özgür ve eşit olmasına rağmen hayata çok daha olumsuz bakan, büyüdüğünde yetişkinlik şoku yaşayan nesildir. 70'lerden itibaren kişisel gelişim kitapları ve terapistler insanları, diğerlerinin düşüncelerini umursamayacak, toplum kurallarını aşmak konusunda cesaretlendirdi ve ortaya bu doyumsuz ruh hâli çıktı.”

Yani “70'lerde” deyince zaten artık neredeyse hepimiz oluyoruz, bilmiyorum. O çok geniş bir skala ve illa 70'li, 80'li, 90'lı falan olmanıza da gerek yok; onlardan olmasanız bile zaten hayatınızın büyük bir çoğunluğunu yine bu duruma maruz kalarak yaşadığınız için bence sizi de etkileyecek bu gelişmeler. Ben bunu bir yerde okuyup çok böyle aydınlanma yaşamıştım diyebilirim.

Bizden önceki nesil, çünkü ben yine tam o geçiş dönemine denk geldim sanırım. Bizde de mesela sınıfta kalmak yoktu, çok az; senede bir iki kişi ancak, o da çok zorlarsa, ya hiç gelmezse ya da bütün derslerden çakarsa kalırdı. Ben işte sadece matematiğim, diğer derslerim iyi olduğu için, en böyle yeteneğim olmayan müzikten resimden falan hep 5 alırdım. Bana bir haksızlık gibi de gelirdi, kötü hissederdim kendimi.

Sürekli bir işte o başarı pompalamasıyla “siz çok değerlisiniz, çok kıymetlisiniz” — Cem Yılmaz’ın o esprisi gibi, “seni kesseler acımaz” şeklinde bir gaz verildiği için, tüm eğitim hayatımız boyunca bunu bize has, bize özel, kişiye özel gibi sunuyorlar. “Bu bizden kaynaklı, biz bunu aldık, hak ettik, çünkü biz buna değeriz” gibi bir mantaliteyle sürekli alttan alttan verdikleri için… bu meğer kapitalist sistemin sadece çocukları değil bütün insanları aşılayıp herkesi bir birey, bireysel bir pazar oluşturmak istemesiymiş. Çünkü herkes kendisi için bir müşteri olacak; önce kendisini değerli hissedecek, ondan sonra gözü doymayan bir müşteri hâline gelecek, ona hep sürekli yeni bir şeyler satabilecekler.

Gerek kişisel gelişim, mesela kişisel gelişimde o “kişisel” aslında ne kadar orada sakil duran, sıkıntılı bir kelime — o bireyselcilik. Bunu görünce insan işte o çizgi filmlerde olduğu gibi, böyle aynaya bakar, kendini eşek gibi görür. Kendimi böyle bayağı aldatılmış gibi hissetmiştim. Yani konunun aslında çok bizle de alakası yok. Çünkü tamam, hadi benim belki derslerim iyi, bunu hak ediyorum gibi düşündüm o zamanlar belki. Ama bu sadece bana yapılan bir şey değildi ki. Bütün derslerinden çakan ama ona rağmen kanaat notuyla ya da az devamsızlık yaparak gelen sınıf arkadaşlarımın da sınıfı geçmesi… herkesin bir şekilde o 100 almayı, 90 almayı kendilerine layık gördüğü…

Sonra alıyorsun bu çocukları, bir de sıralama sınavı yapıyorsun; yani ÖSS’ydi bizim zamanımızda, hiçbir şekilde başarıyı ölçmeyen, tamamen bir sıralama sınavı — şu anki ismi değişen hepsi, ve KPSS de aynı şekilde, diğer kurum sınavları da mesela — ne yetkinliği ölçüyor ne bilgiyi ölçüyor, tamamen sıralama. Önce öyle yetiştirip sonra böyle bir şeyin içine sokuyorsun, zaten sudan çıkmış balığa dönüyor oradan çıkınca.

Öğretmenlerimiz bile — şimdi öğretmenlere bile bir akademi gibi bir şey yapmışlar galiba, iki sene daha okuyacaklarmış falan, hatta hayata geçmişe duymuştum. O kadar çok oynuyoruz ki şu eğitim sistemiyle, aynı futbol gibi işte; bak bu sene de “10+4” gibi saçma sapan bir yabancı kuralı. Geçen sene “12+2”ymiş bu, onu da bilmiyordum mesela, bu kadar ben de uzak kalmışım futboldan, sevindim buna da biraz. Bu sene “10+4” olmuş, o “+4”, 23 yaş altı yabancı oyuncu anlamına geliyormuş. Sanki biz kendi futbolcularımızı geliştirmeyi hallettik, çözdük o işi, artık bir de yabancı futbolcu geliştireceğiz.

Ya buradaki amaç aslında 30 yaş üstü, sadece para kazanmak için, yatmak için gelen futbolcuları almamak olsa diyeceğim; hadi o zaman “+4”ü öyle yap, “30 yaş üstü de almayacağız” de. Şimdi 30 yaş üstü Dzeko var, bak şu an 37 yaşında aldık biz onu, 40 yaşında dünya kupasına götürüyor ülkesini. Öyle de bir profesyonel; yaş sınırları zaten yerli yabancıya komple… madem öyle, komple kaldır sınırı, eşitlik olsun. O zaman bizim futbolcularımız da bu sahada biraz Avrupa’ya gidiyor. Burada böyle saçma sapan sınırlar koyduğun an yerli futbolcuların değeri çok fazla artıyor ve yurt dışına çıkmıyorlar. O yüzden Avrupa’da daha az kazanacak ama burada, Türkiye’de, hele bir de Fenerbahçe’ye Galatasaray’a bir kapak atabilirse bir futbolcu, tamam hayatı kurtuluyor; amaç orada artık futbol da olmuyor, tamamen geçim; düşünen ne olan insan ne yapsın. Ve şimdi çok güzel bir bölüm daha var: “Dinleme ve Konuşmanın Niteliği” alt başlıklı.

“Aile danışmanlarının çoğuna göre bugünkü aile içi iletişimin en büyük problemi diğer tarafı dinlememektir. Eşler birbirini anlamak için dinlemelidir. Yapılan bir araştırmanın sonucuna göre insanlar birbirlerinin söylediklerini %100 duysalar dahi ancak %65'ini dinlemektedirler. İnsanın dinlediği her şeyi de anlamadığı hesaba katılırsa, kişinin muhatabının söylediklerinin ne kadarını anladığı ortaya çıkar. İyi bir dinleyici olmak bilinçli bir çabayı gerektirir. Ayrıca eşler “tuzak kurucu dinleme” diye tanımlanan dinlemeden de kaçınmalıdır; yani konuşsun da sözlerinin arasından hatalarını bulup onu bozayım düşüncesinden uzak olunmalıdır.”

Bunun böyle bir adı olduğunu bilmiyordum: tuzak kurucu dinleme. Ben bunu münazaralarda yapardım. Çok hazırlanamadığım zaman karşı tarafın argümanlarını, özellikle farklı üyelerin farklı konuşmacılarının birbirini çürüten şeyleri savunduğunu — aslında aynı tarafta olsalar da — tespit eder, o tuzak kurucu dinlemeyi yapar, ondan sonra konuşurdum. Bu yani biraz ahlaksızca da olabilir, o anda da öyle hissetmiştim. Zaten onlar o kadar hazırlanmışlar, bir çakallık gibi gelmişti bana; ben böyle kısa yoldan onlar üzerinden ilerliyorum. Ama insan eşine dostuna yapar mı bunu? Yapıyor işte demek.

Özellikle böyle geçimsiz diye ifade ettiğimiz ailelerde eminim bunun çok fazla olduğuna. Sadece ailede değil, bazen öyle insanlarla denk geliyorsunuz ki iş hayatında da bir şey söylemeye çekiniyorsunuz; çünkü biliyorsunuz oradan böyle cımbızla işine gelen kelimeleri alacak, seçecek. Çok zehirlendik mi artık ne yaptık yani? Bunları nasıl insan yapabiliyor? Böyle bile isteye mi yani artık empatiyi, dinlemeyi, karşı tarafı anlamayı hep böyle “ben ben” zaten…

Ne kadar zor bir şey dinlemek. Dinlemek konuşmaktan çok daha zor. O yüzden ben başlarken diyorum sürekli “dinlenmek istiyorum” diye. Dinlenmek bir lüks ya, ve bunun farkında değil insanlar. Bazen şaşırıyorum, siz de bir insan dinliyorsa, anlamaya çalışıyorsa bu çok kıymetli bir şey, onu kaçırmayın zaten. Çünkü duysanız bile işte görüyorsunuz, %65'ini ancak dinleyebiliyormuşuz. Onu da hâlâ bir de anlayabildiklerinizi, bir de aynı kelimeleri, aynı anlamları yüklemiyorsunuz; onu da düşünürsek zaten nasıl anlaşabiliyoruz? Sadece anlaştığımızı sanıyoruz ya, belki de birçok konuda zaten… emir tekrarı gibi, “bak ben şunu şunu anladım” derseniz karşı tarafa, göreceksiniz ne kadar yanıldığınızı. Çoğu zaman aynı şeyleri anlamıyorsunuz yani.

Ve yine önemli bir alt başlık, “Duygularınızı Dile Getirin” diye şunları söylüyor yazarımız.

“Etkili iletişimin en önemli ve en kolay göz ardı edilebilen yönlerinden birisi duyguların sade bir dille ifade edilmesidir. Duyguları dürüstlükle ifade etmek iyidir ama kontrol altında tutmak daha iyidir. Eşinizin karakteri ya da kişiliği hakkında hiçbir zaman aşağılayıcı ifadeler kullanmayın. “Sen hiç”, ‘sen hep’, ‘sen yapamazsın’, ‘yapmalısın’ ve “yapmamalısın” gibi sözcükleri lügatinizden tamamen çıkarın.”

Düşündüm bunları ben de hangisini kullanıyorum diye. “Sen hiç şöyle şöyle değilsin” ya da “sen hep bunları şunları yapıyorsun” — çok benim de kullandığım kalıplar değil ama “yapmalısın”ı ve “yapmamalısın”ı bazen kullanabiliyorum. O melimallar zaten gereklilikler; hâlbuki bunu da biliyordum, çok kullanılmaması gereken kalıplar, zaten çok işe de yaramıyor aslında.

Bu sayfanın hemen en altında şöyle de bir durum var, “Çözüm Üretirken Dikkatli Davranın” başlığının altında:

“Kendinize daima şu soruyu sorun: “Bu hareketim gerçekten karşımdaki kişiye yararlı olacak mı, yoksa bu şekilde sadece kendi ihtiyaçlarımı mı karşılayacağım?” Eğer içinizde herhangi bir öfke varsa, yer ve zaman izlenimlerinizi ifade etmek için isabetli olmayabilir.”

Öfkeliyken, açken “sen sen değilsin” diyorlar ya. Öfkeliyken yani sen değilsin, ve sürekli öfkeli olan, sinirli olan birisiyseniz zaten orada bir durup düşünün, burada çok büyük bir yanlışlık var, bir hata var, arıza yapıyor yani makine, bunu bir soğutmak lazım. Ve öyle anlarda kesinlikle mümkünse konuşmamak lazım. Konuşunca evet rahatlıyorsunuz; hatta küfretmek, kötü konuşmak bunlar insana iyi geliyor falan deyip böyle bunu savunan bazı kesimler de oluyordu, rahatlattığını. Ben ona katılmıyorum, hoş da değil zaten, insan onuruna yakışan şeyler değil.

Kendi kendinize, hadi neyse, belki bir miktar olabilir de, öyle karşı tarafa sövmek, saymak kesinlikle bir çözüm değil. Onun da bir gururu var, onuru var. Kötü lakap bile takmamak lazım karşı tarafa; o incelikleri de o kadar unuttuk ki kırıp geçmek bazen daha kolay geliyor.

Neyse, ben bu bölümde hiç ummadığım kadar uzun konuştum, o yüzden biraz hızlanayım. Hemen yazarımızın “İlk Adım Atan Olmak” diyerek bahsettiği şu bölümü okuyayım.

“Özellikle yakın ilişkilerimizde ilk adım atan kişi olmaya değer. Çünkü burada açık iletişim önce karşıdan beklersek başkalarına bağımlı davranmış oluruz. Önce bilinçli olarak risk almak gerekir.”

İlk adımı atmak; o “seviyorsan git konuş” klişesinde olduğu gibi. Burada aslında ilk adımı atarak bir küçüklük de yapmıyorsunuz, “büyüklük bende kalsın” falan derler ya, o da aslında doğru değil. Çünkü ilk adımı karşıdan beklerseniz ona bağımlı olmuş oluyorsunuz aslında, bir etkiye tepki vermiş oluyorsunuz. Onun yerine kendiniz bir etki oluşturun; bir şey varsa gidip söylemek. Bu da işte öfkeliyken, sinirliyken yapmamanız gereken, bir önceki alıntıyla da bağlantılı olmuş; o zaman tabii ki yapmamanız gereken bir şey.

Dolayısıyla sık sık yürüyüşler yapacaksınız, hava alacaksınız, gökyüzüne bakacaksınız. Bir nefes terapileri, kendinizi bir meşgale, sevdiğiniz bir hobi, kitaplar okuyacaksınız, müzikler dinleyeceksiniz. Belki bir şekilde kendinizi o stresi, enerjiyi bir boşaltacaksınız. Hele bir de sevdiğin insanların üzerine böyle boca etmeyeceksin, ondan sonra onları da boğmayacaksın. “Meli malı” demeyeceğiz dedik ama şu an bir yandan yapmanız gerekenleri de sıralıyormuş gibi oldum. Ben kendi hayatımda ne öğrendiğimi paylaşıyorum sizle, kesinlikle yanlış anlamayın bence. Yani bunları böyle yaptıktan sonra başkalarına bağımlı olmamak için ilk adımı siz atacaksınız. Böyle derseniz de zaten o zaman daha kulağa da hoş geliyor. O ilk adımı atmak kesinlikle daha kolay olabilir bu düşünceyle.

Ve çok çok önemli, yine rakamlarla bezeli bir bölüm. “Babanın Zihinsel Gelişime Etkisi” başlığı altında öyle demiş yazar. Bunların hep kaynakçaları da vardı zaten, sadece onun görüşleri değil, bilimsel çalışmalar da bunu gösteriyor sanırım.

İlk 5 yıl, yalnız duygusal gelişim açısından değil, zihinsel gelişim açısından da önemlidir. Çocukların zihinsel gelişiminin yaklaşık %50'si 4 yaşına kadar tamamlanır. 8 yaşına kadar olan dönemde buna %30 daha eklenir. Zihinsel gelişimin geri kalan %20'si 17 yaşında tamamlanır. İşte bu ilk 5 yıl içindeki en önemli dönem, 1. yılı kapsayan bebeklik dönemidir. Bu yüzden babalık asla çocuğun büyüyeceği ileriki yıllara ertelenmemelidir. Eğer çocukluk döneminde babayla çocuk arasında sağlıklı bir iletişim kurulamazsa, çocuğun bu çok önemli gelişim aşamalarında baba maalesef etkisiz kalır. Çocuğunu eğitme yolundaki bu en değerli fırsatı kaçırmış olur.”

Aynı tezi destekleyen cümlelerle devam ediyor, kesinlikle de doğru. Belki çok hatırlamıyoruz o ilk 4–5 yaşı; aslında hatırlıyoruz bence ama benim çocukluk anımlarım zaten — neden bu kadar çok çocukluk anım var diye bazen sorgularım, anlatıyorum size geri gelince. Yine “ben çocukken şöyle bir şey geçti başımdan”, “bizim zamanımızda…” diye başlayacağım. Yaşlanıyor muyuz ne? Bu ben lisedeyken de öyleydi, üniversitedeyken de, 20'li yaşlarımda da, şu anda da aynı şekilde çok çok fazla hatıralar gözümde canlanıyor. O kadar kalıcı ki, onları öyle biraz da şekillendik de biliyorsunuz aslında; her şey öyle bir kesinlikle benim hatırladığım gibi de değil. Bunu da biliyorum, bazılarını ben değiştirdim onların zihninde. Eşime gelen sadece güzel yanlarını hatırlıyorum muhtemelen ama etkiliyor yani. Tabii ki farkındayız; bence bu iş için bunun için bilimsel araştırmalara da gerek yok bence diyeyim ve son alıntım — evet, burası da bu da biraz uzunmuş. Yine babalarla ilgili, “Babanın Çocukla İletişimi” alt başlıklı bölüm.

“Babanın çocukla kuracağı iletişim aile içi sevgi ve huzur için hayati öneme sahiptir. Pek çok baba çocuğuyla yeterli düzeyde iletişim kurduğunu düşünürken, Rob Parsons “60 Dakikalarına Baba” adlı kitabında babaların çocuklarıyla olan iletişimsizliği hakkında şu çarpıcı tespiti yapmaktadır: Babalarla ilgili bir araştırmada erkeklere şu soru yöneltildi: “Küçük çocuğunuzla günde tahmini olarak ne kadar konuşuyorsunuz?” Erkeklerin büyük bir bölümü günde 15 ila 20 dakika diye tahminde bulundular. Bunu sınamak için araştırmacılar babaların ve çocukların üzerlerine mikrofonlar yerleştirdiler. Bu yolla çocuklarla babaları arasındaki etkileşimin süresini kesin olarak saptayabileceklerdi. Araştırmanın sonucunda, yoğun bir tempo içinde olan babaların günde ortalama 40 saniyenin altında bir süre çocuklarıyla ilgilendikleri, bunu da 10 ile 15 saniye arasında değişen üç ayrı zaman dilimine yaydıkları anlaşıldı. Bir başka araştırmadaysa babaların çocuklarıyla günde 3 dakika konuştukları ortaya çıkmış. Ama aynı araştırmada çocukların da günde 3 saat televizyon izledikleri anlaşılmıştır.”

Doğu kitabın 41. sayfasında geçiyormuş sanırım. Ve yazarımız da şöyle devam ediyor:

Bilinmelidir ki çocuklar onlara sağlanan maddi imkânlarla geçici olarak mutlu olurlar. Çocuk için asıl mutluluk, onu sevenlerle belli zaman diliminde bir arada bulunmak ve zamanı birlikte değerlendirmektir.”

Diyerek son dersini de veriyor bize yazarımız. Son hayat dersi, belki de en önemli hayat derslerinden biri diye düşündüm ben şimdi. İnsan yani mikrofon varken öyle hissedersiniz değil mi, ister istemez bir daha çok konuşayım, bak şu an. Yani bence bu rakamlar bile daha fazla olabilir. Günde demek o zaman bir dakikanın altında konuşuyor babalar çocuklarıyla diyeceğim. Şimdi buradaki o küçük çocuk da, evet, yaşını keşke belirtselermiş; ben de bunu ilk paylaştığımda “küçük” derken ne kadar küçük, belki de konuşamayan çocuklar mı ki? Bence öyle olsa bile daha çok konuşuyor ya, insan işte bir çiçekli bitkiyle bile daha çok konuşması gerekmez mi, bilmiyorum. Kendi öz çocuğunda hayat işte oraya getiriyor demek. Hani iki dakika alıp kucağına, belki sevemiyorsun, oynayamıyorsun, onunla bir vakit geçiremiyorsun, bu kadar mı diyeceğim ama işte bak son cümle yine 3 saatte televizyon seyrettikleri; çocuğa veriyorsun tableti, telefonu.

Bizim zamanımızda da bilgisayarı; biz bilgisayarlara köle olmuştuk, karşısına geçip o ders çalışma bahanesiyle hep aldırılan, sonra oyun bağımlısı olarak çıktığımız; şu anda da bir nesil gamer gibi bir şey oldu yani, o Twitch yayıncıları bir şeyler oradan tabii para kazanınca çok normalleştirildi bu belki. “Bak görüyor musun, doğal ya, işte biz de oynasaydık bunu” ama tamam oyna da yani, bunun hem bir sınırı olması lazım hem de orada da aslında yine başarılı olanlar iletişim kuruyor. Sadece bizim görebildiğimiz o buzdağının görünen kısmı, bir de görünmeyen kısmı var: hayatını o şekilde heba eden, boşa harcayan, kesinlikle iletişim konusunda çok geride olan, kendisini bir türlü ifade edemeyen…

Ben de aslında bir yandan onlardan biriyim demek istemiyorum artık; biriydim diyeyim en azından. Yani iki senedir böyle podcast yaparak, konuşarak bir yol aldığımı hissediyorum. Şu an mesela kalıntılar haricinde bir hazırlık yapmadan kitabı okuyup gelerek üzerine konuşabiliyorum. Bu benim normalde yapabileceğim bir şey değildi, hem de hiç tanımadığım insanlara karşı. Bunu da diyorum sürekli ama tanımadığım insanların sanki sürekli herkes de toplanıp beni dinliyormuş gibi bir durum da yok. O açıdan da rahatım aslında, o mikrofon anne babaları bilmiyorum ne kadar etkiledi bilmiyorum ama beni de o kadar etkilemiyor artık bir yerden sonra.

Mesela geçen de şöyle bir aydınlanma yaşamıştım. Canlı yayında çıkarıp tutmaz gibi bir bilgi vardı bende, hapşırmaz mıydı yoksa o? Bak şu anda da o geldi aklıma ama ikisi de olabilir bence. Çünkü işte o canlı yayında insanın adrenalin, dopamin, artık her neyse hormonları ona izin vermiyor bu heyecanla. Ama bana da karşı antitez olarak Twitch yayıncılarının kaçırdığını falan söylemişlerdi ya. Tamam ifadesini de edeyim, gizlemeye çalışıyormuşum gibi oldu. Sevgili çok kıymetli müstakbel eşim söylemişti bunu. Ben ona anlatmıştım, “Twitch yayıncıları hıçkırabiliyor canlı yayında, ben gördüm” falan dedi. O an bir duraksadım ben de, olabilirdi tabii. Ama demek sanırım onların artık o canlı yayın bile canlı yayınlıktan çıkmış, hayatlarının sıradan bir anı hâline geldiği için o derece rahatlar, bir televizyon canlı yayını gibi değil diye o da sonra eklemişti. Kesinlikle bazı durumlar “medium is the message” dedikleri gibi belki de.

Neyse, bunun Türkçesini de şu an bulamadım, çeviremedim, zaten ne demek olduğunu biliyorsunuzdur. Beni Medium’dan takip edin falan, asıl mesajlar Medium’da.

Geçen de bakın ne yaşadım. Bu podcast YouTube’a da otomatik yükleniyor, anlatıyorum kendiliğinden. Sonra orada birkaç gün sonra altyazı olarak da oluşuyor, yapay zekâ tarafından oluşturulan. Ve ben de o altyazıları indirip bir yapay zekâya tekrar deyip “bunu doğru düzgün bir metin hâline getir ama hiçbir şekilde ekleme çıkarma yapma, sadece benim konuştuklarımı yaz düzgün bir imlayla” diyorum ve sonra o çıkan metne göre Medium’daki yazılarımı düzenlemeye çalışıyorum. O bir referans oluyor bana; birebir tabii ki onu da kullanamıyorum çünkü çok kötü yapıyor genelde.

Gittikçe iyileşiyor derken geçen çok az, yine böyle bir saatlik konuştuğum bir kitabı o kadar az bahsetmiş ki, alıntılardan sonra neredeyse birkaç paragraf ancak çıkmış. Ve ben de bu sefer dedim, “şu konuştuğum bölümler yok mu burada, tekrar attım bi bak” dedim, “ilk kopyaladığım altyazılar mı eksik oldu, eksik çevirmiş bana demesin” diye, “birebir aynısı bu, yine aynı şeyi mi yazayım” diye. Hayır dedim, “ben şundan şundan bahsetmemiş miyim?” “Aa, evet, ben onu çıkardım” diyor — kitaptan alakasız gördüm o yüzden. Ondan sonra kızdım yani resmen yapay zekâya. “Ben sana ekleme çıkarma yapma demedim mi? Niye kafana göre çıkartıyorsun?” diye. Yine özürler, bir şeyler.

Pardon, yapay zekâyla olan ilişkimiz de gerçekten beni öldürüyor. Bir gün dünyayı ele geçirmeye kalkarlarsa ilk benden başlayabilirler; önce benim bu podcastlerimi silip yazılarımı kaldırıp sonra da peşime düşebilirler, kötü davranıyorum diye beni de. Ama bu kadar bize haberler buldu diyebilirim. Eskiden bende hep böyle rica eder, sanki karşımda bir insan varmış gibi “şunu da yapabilir misin, şöyle yapalım” falan gibi yazardım. Ama komutların bu kadar net olmaması yapay zekâyı daha da yoruyormuş, daha da düşündürdüğü için, süreci daha da uzattığı için daha çok enerji harcamasına neden oluyormuş. Ben de o yüzden olabildiğince emir kipiyle hızlı hızlı iletişime geçmeye çalışıyorum. Böyle de sanki kendimi sağlama almaya çalışıyormuşum, yapay zekâdan korkuyormuşum gibi oldu ama belirtmek istedim sadece.

Çok teşekkür edeyim buraya kadar gelip okuduğunuz, vakit ayırdığınız için. Yine kendi merak ettiğim bir kitabı sanki sizi de çok ilgilendiriyormuş gibi paylaştım sizlerle. Ama zaten başlığı belli olacak, kitap belli olacak, ilgisini çekmeyen de dinlemez diye düşünerek kendi vicdanımı rahatlatıyorum. Haftaya başka bir kitapla görüşürüz o zaman diyorum ve kapatıyorum.