11 Haziran 2026 Perşembe

Erteleme Sanatı

 

Erteleme Sanatı, Alt Kat Dolu Amerika, Görev Triyajı, Bitmeyen İşlerden Sıyrılma Yolları ve Ertelenen Şampiyonluklar

Geçen hafta da belirttiğim, geçen haftadan haberini verdiğim — daha doğrusu az önce Cadı’yı bitirirken söylediğim, benim bu podcastte ikinci plana gitmeme neden olan özelliğimi anlamaya çalıştığım ve en azından hakkında bir kitap da bitirmiş olayım dediğim, bir yandan da bir challenge yaparak başladığım gibi bitirdiğim kitap: John Perry’nin yazdığı Erteleme Sanatı. “Oyalanma, Aylaklık Etme ve Erteleme Rehberi” diye bir alt başlığı da var.

Press enter or click to view image in full size

Ben bu kitabı Diyojen Yayıncılık’tan çıkan, İstanbul 2024 tarihli 1. baskısından okudum; çevireni de Selin Asilhan olmuş.

Evet, yine bir zamanda kırılma yaşayalım. Nişanlımın evinden — şu an nişanlım değil ama siz bu kitabı okuduğunuzda nişanlım olacak. “Sevgili sevgilim” de demek istemedim şimdi, anlatım bozukluğuymuş gibi oluyor. Aslında az bile söylenmiş bir şey oluyor. Neyse neyse, şimdi onu da utandırmayayım hemen. Ona attığım o to-do listesi… o da çok sever to-do listelerini. Kitapta da biraz şakayla karışık, böyle eğlenceli bir bölüm görünce hemen ona da attım.

Sabah Listesi

7 maddelik bir sabah listesi var yazarımızın. Şöyle diyor:

  1. Alarmı kapat.
  2. Erteleme düğmesine basma.
  3. Yataktan kalk.
  4. Banyoya git.
  5. Yatağa dönme.
  6. Alt kata in.
  7. Kahve yap.

Böylece sabah kahvemi içerken bu 7 maddeyi birden gerçekleştirmiş, üzerini kalemle çizmiş oluyorum ve güne bomba gibi başlıyorum, diyor.

Ben bunu tabii ki attığımda, “ben alt kata inip kahve yaparsam polis çağırırlar” gibi bir cevap almıştım. Bu Amerikalılar biraz kendini hem dünyanın merkezinde zannediyor hem de herkes onlar gibi dublekste yaşıyor gibi bir kafaya sahipler.

Ama bu alıntıyla sanırım anladınız, bu kitabın çok erteleme ile ilgili çözüm bulma kitabından ziyade daha çok erteleyen insanların içlerini rahatlatmak için yazılmış, hafif de bir kişisel gelişim kitabı tadında olduğunu gösteriyor. O yüzden zaten hemen bir çırpıda bitirebildim, hiç ertelemeden.

Bir anlamda kendime de dedim: acaba ben gerçek bir erteleyen bir insan değil miyim artık? Çünkü artık yapacağım şeyleri önceliklendirebiliyorum. Biraz daha doğru yapabiliyorum. Yani o kalibrasyon biraz daha sağlanmış gibi hissediyorum ve bir şekilde son tarihi olan işleri özellikle daha erken yapar, gayet vaktinde yetiştirebilen bir insana dönüştüm.

Biraz meslek de gereği bazı şeyleri son dakikaya, son güne bırakma hâlâ var — ister istemez oluyor çünkü yetişmiyor. Çok fazla teferruat, çok fazla ayrıntı ve istenilen bilgilere, belgelere son dakikaya kadar ulaşamamanın verdiği o tempo içerisinde, muhasebeyle uğraşan hemen hemen herkes zaten biraz da mecburen son güne bırakıyor bu işlemini.

Ama mesela şimdi uzadı; bütün beyanname verme süreleri, ödemeler hep bayramdan sonraya ertelendi. Ama biz yine bayramdan öncesinde bitirdik. Mesela hem müşteriler zamanında rahat ödeyebilsin hem de aklımızda kalmasın, rahat rahat tatil yapalım diye. Çünkü bu 9 günlük tatil bizi de burada… Yani neredeyse ben yine tabii bir iki gün evden çalışmak durumunda kalsam da aslında çalışmıyor gibi bir şeyim. Yani evden öyle bir iki saat çalışmak gerekirse, hatta telefondan yapabileceğin şeyler artık bizim için çalışmak gibi de gelmiyor gece. Onu da 11'de yazsalar da bir iki kelimelik cevaplarla onları da savuşturabildiğin zaman mutlu hissediyor insan kendini. Ertelemek yani daha çok neyi ertelediğinizle ilintili aslında.

Ben de bu kitabı mesela ilk kütüphanede görünce hemen şöyle bir baktım ve gözüme kestirdim. Dedim, ben bunu okurum ama kısacık bir kitap — yani 110 sayfa, başlayıp bitirmeniz lazım. Normalde ben böyle kitapları hemen kütüphanede oturduğum yerde alıp bitiriyorum. İşte o zamana sahip olmak gerekiyor öncelikle, ve ertelememek.

Biraz da kendimi denemek istedim: bakalım kaç gün acaba bu kitabı erteleyeceğim. Yine sürdü, evet. Hemen aldığım gün okuyamadım. Birkaç gün geçti üzerinden. Araya başka bir kitap girdi, onu bitirdim falan ama aklımda hâlâ. Ve şu an o kadar çok yapacak işim var ki, “şu an değil.” Gerçi şu an artık sabah alıyorum bu kaydı ama kitabı okuduğum vakit çok fazla başka zihnimi kurcalayan şeyler vardı ve ben biraz onlardan kaçmak için okudum bu kitabı. Yazarımızın da benzer şeyleri söylediğini görünce “evet” dedim, “doğru!”

Yapılandırılmış erteleme, bu kesinlikle. Ona da değineceğim. Zaten yazar, sadece bu makaleyle — önce bu makaleyi yazarak tanınmış. Bu kitabın bir anlamda özeti, ilk bölümü, ve ondan sonra bu kitabı yazmaya karar vermiş.

O yüzden hemen içindekileri de söyleyeyim size:

Giriş: Erteleme Paradoksu
Yapılandırılmış Erteleme
Erteleme ve Mükemmeliyetçilik
Yapılacaklar Listesi
Ritim Tut
Bilgisayar ve Erteleme
Yatay Düzenleyicilere Çağrı
Düşmanla İşbirliği
Ek Menfaatler
Ertelemeciler Sinir Bozucu Olmak Zorunda mıdır?
Erteleme İçin Felsefi Savunmalar
Son Derin Düşünceler
Ek: Alışkanlıktan Nasıl Kurtulursunuz?
Tüm Sorumluluğun Size Ait Olduğunu Bilerek Okuyun

“Alışkanlıktan nasıl kurtulursunuz” başlığı da bütün — yani bu kişisel gelişim kitapları hep “nasıl bir alışkanlık edinirsiniz, rutinlerin gücü” vesaire bunlardan bahsederken, yazarımızın bunlardan kurtulma yönlerini araştırıp sunmuş olması da ayrıca hoşuma gitti.

Çok fazla da alıntım yok aslında. Okurken akıp gitti kitap.

Ama geçen işte bir sabah acile gitmiştim, 19 Mayıs’ta. Evet, her yer kapalı olduğu için “aciller açık olur” denmişti bana. Önemli de bir şey değil yani — cildiye ile ilgili ufak bir… Niye şu an bunları anlatıyorum? Şey yüzünden: triyaj. Evet, bu kelimeyi görmüştüm.

Acilde ilk gelince danışmaya sordum önce, beni zaten direkt oraya yönlendirdiler. Gitmiyorum yani yıllardır, 10 sene olmuştur. O zaman da gerçekten acil bir durumdu ve insanları öyle görünce, hastalar şeyleri, biraz çekindim. Benim için acillik bir durum yoktu. Sadece işte 19 Mayıs, hazır tatil, iş yerinden izin almayayım diye yaptığım. İşte bu benim saçmalıklarımda işler aksayacak aslında ya. Bir ertelemeci gibi değilim. Gördüğünüz gibi ertelemeci mantığıyla yaşamıyorum hayatımda — “işler aksayacak, her şey geri kalacak” diye.

Yıllarca hiç rapor almadan, hiç geç kalmadan çalışan bir insandım. Bunu da aslında düzeltmek gerekiyor: iş vaktinde iş yapmak, sağlıkla ilgilenmeniz gerektiğinde hastaneye gitmek, dinlenmek, yeri geldiğinde erken çıkmak — bunlar işten kaytarmak anlamına gelmiyor ama öyle anlaşıldığı için biraz… Gerçi şu an öyle bir ortamda değilim, öyle bir patron yok. Ama yine de o eski alışkanlıklar — eskiden çünkü öyleydi, bizim tepemizde kameralar vardı. Odadan çıktığın an telefonlar başlardı çalmaya: “neredesin, neredesin?” soruları, aralıksız bir mobbing. Yıllarca bunu yaşayınca ister istemez diyorum, belki de kalıntıları kalmış.

Neyse, mükemmeliyetçilikle ilgili bölümdü sanırım, bunu nasıl aşacağımızı da söylerken bu triyajdan bahsediyor. Ben de yine daldan dolayı giderek triyaja girdiğimde hemen hangi bölümün hastası olduğumu sordu. Buradaki görevli doktor gibi de değildi zaten — o oturan, bilgisayar başında bir adam yönlendirecek. Belki de doktordur, bilmiyorum. Öncelik yani; adam o an canıyla orada uğraşanlara, ben gelmişim orada basit bir işlem için sordu.

Dermatoloji deyince hemen dedi: “Dermatolojinin acil bölümünde bir işi yok, sizin yarın gelip bölümün doktoruyla görüşmeniz gerekiyor.” Çok basit bir işlem dedim ama tabii diğer hastalar da böyle gözümün içine bakıyor, “basit bir işlem niye geldin o zaman” gibisinden. Tamam dedim, ben de paşa paşa çıktım. Öbür gün sağlık ocağını da hallettim. Yani gerçekten basit bir işlemdi bu. Ama triyajın orada ne kadar önemli olduğunu bir kez daha gördüm. Hiç itiraz bile edecek yüzüm yoktu yani. Çünkü evet, öncelik bu değil. Bunu hayatta da yapmamız lazım. Kesinlikle bir iş karşımıza çıktığında hemen önce triyaj bölümünü alacağız. Buradaki, alıntım neymiş bir bakalım.

Sonunda her şey yolunda gitti. Raporu bitirdim, çok geciktirmemiştim. Editör işinden kovulmadı. Kitap kabul edildi ya da edilmedi. Makalenin yazarı kadroya alındı ya da alınmadı. Doğru, rapor mükemmel değildi ama yeterince iyiydi. Yani yapılandırılmış erteleme işe yarıyor gibiydi. Yine de daha iyisini yapamaz mıyız? Duygusal kargaşada herkesin zamanının boşa harcanmasından kaçınamaz mıyız? Bu mükemmeliyetçi hayaller neye sebep oluyor? Oturup taslak üzerinde 45 saat harcamış olsam hem benim için hem de yayıncı ve yazar için her şey daha kolay olurdu. Keşke işin başında kendime mükemmel olmayan bir iş çıkarma izni vermiş olsaydım. Peki bunu yapmanın bir yolu var mı? Bence var ama biraz öz disiplin gerektiriyor. Çok değil. Kişinin mükemmeliyetçi hayallerini kontrol altına almak için yapması gereken şey benim “görev triyajı” dediğim şeydir. Triyaj aslında işleri aciliyetine göre sıralamak demektir. En yaygın kullanımı savaşlarda, doğal afetlerde ve kalabalık acil servislerde ilk tıbbi müdahale ekiplerinin verdiği kararlar bağlamındadır — hangi kurbanın kurtulma umudu olmadığına, hangilerinin hemen tedavi edildiği takdirde hayatta kalabileceğine ve hangilerinin dinlendirilip daha sonra tedavi edilebileceğine karar vermeleri gerekir. Bahsettiğim kararlar aslında o kadar da benzer değil ama görev triyajı kulağa hoş geliyor. Belki de işleri geri çevirmeyi, onları ölüme terk etmek olarak düşünebiliriz. Bazıları makul bir tarihe ertelenebilir. Ancak birçok işte en iyisi yeterlidir. Belki de yeterliden biraz daha iyi bir iş çıkarmayı planlayıp işe başlamanızdır. Bir işi kabul ettiğinizde, mükemmel olmayan bir iş yapmanın maliyet ve faydalarını analiz etmek için kendinizi zorlamayı alışkanlık haline getirmelisiniz. Kendinize şunları sormalısınız: mükemmel bir iş bu noktada ne kadar faydalı olur? Yeterince iyi bir işle ya da yarım yamalak yapılmış bir işle yetinmekten ne kadar çok yarar sağlar? Ayrıca şunu da sorun: bu konuda gerçekten mükemmele yakın bir iş çıkarma olasılığım nedir? Ve bunu yapıp yapmamam benim için ve başkaları için ne fark yaratacak?”

Yani kısacık bu triyajı alırım diye düşünmüştüm ama okudukça da okunuyor. Gördüğünüz gibi çok önemli noktalara değiniyor yazar. İşte mükemmeliyetçilik böyle bir şey. Bazen elinizi kolunuzu bağlayabiliyor. Hep en iyisini yapmaya çalışırsanız hiçbir şey yapamayabiliyorsunuz.

Ben de beş demeye alıştım artık ama şimdi altı oldu. Altı sene önce Medium’da yazdığım o ilk yazım “Erteleme Şampiyonu” — hep ona da referans veriyorum. O günlerden bugünlere geldik. Yani her hafta neredeyse bir yazı yayınlayarak, her hafta bir podcast bölümü yapmaya başladık. O da iki yılı geçecek artık, üçüncü sezondayım. Yüzlerce bölüm, yüzlerce kitap olmuş. Yani inanılmaz geliyor bir yandan hâlâ ama erteleme ile ilgili kitaplar okuyorum. Ama en azından bir başlayışta bitirebildim bu kitabı.

Yazarın üslubu biraz böyle Amerikan vari, o küçümseyen, karşı tarafı hor gören tavırlar gibi geliyor ama aslında biraz haddi bildiren, saygısızlık etmiyor. Olması gerekeni olduğu gibi söylüyor.

Doktor House vardı, bizde “Hekimoğlu” diye yayınlanan dizi. Bu mesela evet, çok kibirli, narsist bir kişilikti ama o da çoğu zaman haklıydı ve çok güzel ifade ediyordu haklı olduğunda, ve haklı olduğunda kesinlikle hakkını alırdı, yani çok güzel ifade ederdi. Biraz kitabı okurken o da geldi aklıma.

Burada Neil adını verdiği — aslında adının Neil bile olmadığı, “belki de Neil, bilmiyorum, hadi ona Neil diyelim” deyip — ona gönderdiği eleştiri mektubunu paylaşıyor bizle ve ondan sonra da şöyle diyor:

“Neil, çok ihtiyacımız varmış gibi biz ertelemecilerin, diğer insanların — özellikle de eşlerimizin ve iş arkadaşlarımızın — sinirini bozduğumuza dair önemli bir noktayı hatırlatıyorsun.”

Çok ihtiyacımız varmış gibi, böyle iki virgül arasında bu hatırlatmayı yapması bana çok güzel geldi açıkçası. Yani insanlar sadece eleştiriyor, işin ardını bilmeden, sizin ayakkabılarınızı giymeden, yürüdüğünüz yollarda yürümeden sadece eleştiriyorlar ve bütün olumsuzlukları yığıyorlar üzerinize, yayıyorlar. Çok da ihtiyacımız varmış gibi. Buna kesinlikle ihtiyacımız yok. Bir çözüm yolu sunabilirsiniz, belki kendi hayatınızdan örnekler verebilirsiniz. Ama suçlayıcı eleştiriler hiçbir yere varamıyor ya. Bunu unutmamak lazım.

Yazarımız son bölümlerde felsefecilerden bir bölüme değiniyor — zaten artık beyin yakıyor, zamanla ilgili. Zamanın olmadığını anlatan bir filozof da varmış: zamanın gerçekliğinin olmadığını, şimdiki zaman, geçmiş zaman ve gelecek zamanın aslında aynı şey olduğunu söylüyordu galiba. Ya bambaşka bir takvimi alsanız, inzivaya çekilmiş bir insan çıktığında takvimde sırayla yaşanmış olayları sıralasanız, onun için bu geçmiş ya da gelecek değil, hepsi geçmişte yer alan olaylardır — gibi örnekler veren bir filozof. Çok çok da anlayamadım, oralar biraz karışık ve aslında ertelemenin doğruluğunu da ispatlamıyor.

O yüzden de “buraya kadar ne anlattık” der gibi yazarımız şöyle bitiriyordu bu bölümü:

“Bu yüzden felsefenin ertelemecilere önemli bir teselli sunduğunu sanmıyorum. Ancak bu, felsefenin onlara faydalı olamayacağı anlamına gelmiyor. Patronunuz, eşiniz ya da iş arkadaşınız muhtemelen bu bölümü okumayacaktır. Belki onlara biraz Heraklitos ya da McTaggart’tan bahsedersiniz. Uzun süredir ertelediğiniz bir projeyi bitirmek için biraz daha zaman kazanabilirsiniz. Ben olsam yine de bu yola pek sık başvurmazdım.”

Evet, McTaggart, hatırladım. Şimdi sonundan bu olmuş — gayet ironik bir bölüm. Ve aslında şimdi içindekileri paylaşırken hatırladım, “Ritim Tut” bölümü de güzeldi.

Orada sabah şarkıları öneriyor. Onlardan hatta birkaç tanesini Spotify’dan arayıp buldum, ben de beğenileri ekledim daha dinlemeden bile. Hiçbirini de bilmiyordum çünkü merak ettim, hem nasıl bir şeyler hem de… Evet, ben de böyle şarkılara ihtiyaç duyabiliyorum, harekete geçiren. Ve ben de zaten müzik dinleyeceksen, dinliyorsan, sana bir şeyler katmalı. O hüzünlü şarkılar insanı çok çok kötü etkileyebiliyor ya, yani böyle sizi olduğunuz yere yıkacak, kolunuzu kanadınızı kıracak şarkılara ihtiyacınız yok. Bence böyle enerji veren, daha ritmik, sizi uyandıran, kendinize getiren şarkıları dinlemek güzel bir tavsiye olabilir.

İlla dinleyeceksiniz sabah için bir playlist — “Black Coffee” diye de mesela bir şarkı varmış. Onunla ilgili söylediği de ilgimi çekmişti aslında. Şarkı biraz daha slow gibi. Ben de birazını dinledim orada, nakarata gelene kadar. Ama “bu da olur” diyor mesela, çünkü içinde olumsuz temalar yok. Daha doğrusu olumsuz birçok şey varmış — işte “hayatımda şunlar şunlar kötü gidiyor” diyor kadın ama “oturdum, kahvemi içiyorum” gibi de bir moddaymış. Yani çok şu an sözlerini hatırlamıyorum ama o minvalde şeyler söylüyordu. Yani hayatın devam ettiğine dair en azından bir şeyler dinlerseniz — isyan barındıran, işte o bizim arabesklar yerine sürekli şikayet eden değil. Şimdi şikayetten bir kurtulmamız gerekiyor, şikayet kültüründen.

“Sorumluluk ve umutsuzluk aynı anda olmaz” diyordu. Şaşırtıcı biçimde biraz sorumluluk almamız gerekiyor. Bunlar da zaten ertelemenin ilacı. Biraz da önceliklendirmek.

Triyaj: 5 dakikada halledilebilecek işleri o 5 dakika içerisinde yap. Ve yeni bir iş yapacakken de 5 saniye içinde kalk ve başla. Düşünmene gerek yok yani, o adımı at — gibi felsefeler beni gerçekten etkileyen, bunlar üzerine okuduğumda pratiklerini gördüğümde kendi hayatıma da dahil ettiğim şeyler.

Yazarım mesela o sıkıntıyı yaşadı, mailler konusunda. İşte önemli kutusu, yıldızlı mailler falan — gerçekten ben de problemler yaşıyorum orada. Ben her zaman her maili — ya iş mailim mesela sıfırdır, her zaman mutlaka hemen okuyup tasnif ederim, acil olanlarını hemen yaparım o 5 dakika içerisinde — ama şahsi diğer maillerime bakıyorum, o tanıdımlar, spamlar, gelenler — bende de onlar çok fazla, okunmayan maillerle dolu. Onları toplayacağız, silmek gibi — hiç okumadan silmek gibi bir çözüm buldum yani. Başka türlü o işin içinden çıkamıyorsunuz. Bunları okumak gibi bir yanlışa düşmeyin kesinlikle, sürekli reklamlar, tanıtımlar, bir şeyler. Bir zaman kaybı.

Ve şu Google, YouTube — YouTube’da arıyoruz hatta çoğu şeyi ve oradan oraya, oradan oraya en ufak bir şey bakarken o kısa videolarda kaydırarak bazen saatler geçebiliyor. Podcast yaparak da saatler geçebiliyor — bak bu kısa kitabın bile şu an yarım saati bulmuşuz.

Bununla ilgili de mesela sizi o işin ortasında bölecek, ayağa kaldıracak şeyler bulun gibi bir önerisi vardı yazarın. Mesela internette sörf mü yapacaksınız, bir şeyler mi arayacaksınız ve biliyorsunuz o derin kuyuya dalacaksınız — işte eşiniz sizi hemen çağırmak üzereyken, işte yemek yiyeceksiniz, bir çıkacaksınız, bir iş var. Bir 15–20 dakikalık bir ara buldunuz, o an yapın diyor o işi. Çünkü en fazla 15–20 dakikanızı kaybedersiniz yani. Ya da işte bilgisayarın fişini çekin — şarjı bittiğinde en azından kapanır, çok fazla vaktinizi almaz gibi. Gerçi yeni bilgisayarlarla bu daha da zorlaşıyor diyor.

Ama evet mesela ben de sabah bazen o laptopun fişini takmam. Bir iki saat gidiyor yine şarjı şu an, ve daldığımda bazen işin içine bir iki saatin geçtiğini “az pil kaldı” uyarısı verdiğinde görüyorum, inanamıyorum, “nasıl geçmiş bu kadar zaman” diye. Bir daha kalkıp çayımı falan bile almamışım yani. O derece daha sabahın ilk saatleri bir şeye dalınca gidebiliyorsunuz.

Şu an futbol da mesela öyle — hiçbir zaman bitmeyen. İşte bak, lig bitti, şampiyonluk gitti, başkan gitti, teknik heyet gitti, yani ama hâlâ gündem. Yok başkan kim olacak, yok seçim, yok transferler — bir şeyler bitmeyecek bu haziranda. İşte bu sefer yeni başkan belli olacak, sonra yeni teknik direktör, sonra kiradan dönenler, gelenler, gidenler, hazırlık maçları, Şampiyonlar Ligi elemeleri bitmeyecek. Sonra lig başlayacak zaten ve bir kısır döngü, yine sezon sonuna kadar. Son haftaya kadar muhtemelen şampiyonluk umudu, şampiyonluk yarışı son haftalarda kalmıyor gerçi.

Ah, bu Fenerbahçe insanı — Fenerbahçe de çok erteliyor. Erteleme sanatı, bizim yönetimin de okuması lazım bu kitabı diyeyim ve biraz haddimizi de aşarak bitirelim.

Çok teşekkür ediyorum buraya kadar gelip dinlediğiniz, vakit ayırdığınız, ertelemediğiniz için. Yeni bir kitapla daha sonradan görüşmek dileğiyle, kalın sağlıcakla.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder