29 Ocak 2026 Perşembe

1.000.000 Sterlinlik Banknot

 

1.000.000 Sterlinlik Banknot, Zenginlerin İnsan Sarraflığı, Olağanüstü Para Üstü Sorunu ve Zaman Oluşturma Sanatı

Bugün okuduğum bir kitaptan değil de dinlediğim bir kitaptan bahsedeceğim sizlere. Çünkü bu hafta okuduğum kitabı bitiremedim bir türlü. Çok başka kitaplar da okumam gerekiyordu. Onları da tabii ki bitiremedim. Çok yoğun bir döneme denk geldik yine. Yani ilk defa iki kere üst üste okuma kulübümüze de gidemedim ve o kitapları da okuyamadım. O yüzden bu hafta da aslında neredeyse yayınlamayacaktım.

Sonra aklıma böyle bir yöntem geldi. YouTube’da çünkü çok güzel kitap seslendirenler de var. Akın Altan mesela, direkt onun kanalına baktım zaten. Mark Twain’in bu hikayesini gördüm ve dedim ki neden bunu dinlemiyorum? Yaklaşık bir saatti, kısa bir öykü aslında. Seçme öyküler kitabında yer alıyor.

Bakayım adına tam emin de değilim. Şu an seçme öyküler diye söyledim ama evet, seçme öyküler kitabı da buldum gerçi sonradan. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’ndan, İngilizce aslından çeviren de Yurdanur Salman olmuş. Dediğim gibi ben de Akın Altan’ın sesinden dinledim, çok çok güzeldi yine. O yüzden alıntılarımı aslında çok okuyasım gelmiyor. Onun sesinden mümkünse siz de oradan dinleyin yani, bambaşka bir hikayeye dönüşüyor o zaman. Ama var yine güzel anlatılarım var ve öykü de bence çok güzeldi: 1.000.000 Sterlinlik Banknot.

Mark Twain’i de severim aslında ama çok fazla okumuş değilim. Onun hayat hikayesini duyduktan sonra daha bir ilgimi çekmişti benim. Daha çok sevmeye başlamıştım. Halley Kuyruklu Yıldızı, yanılmıyorsam o göründüğünde doğmuş ve yani bu öyle 5–10–15 yılda olan bir olay değil. Çok çok daha nadir görülen bir şey ve öldüğünde de yine görünmüş o yıldız. Uzaylılar onu dünyaya gönderdi gibi bir söylentisi de vardı ortada. Neyse, ben hikayenin kritik alıntılarına geçeyim. Bunlarla zaten hikayeyi de özetlemiş olacağım bir anlamda.

“Yirmi yedi yaşımdayken San Francisco’da bir madencilik şirketinde komisyonculuk yapıyordum, hisse senedi trafiğinin bütün inceliklerinde uzman olmuştum. Dünyada yapayalnızdım, zekâmdan ve tertemiz adımdan başka güvenebileceğim bir şey yoktu, ama sonunda bunlar beni servet sahibi yapacaktı, beni bekleyen bu gelecekten memnundum.”

Diyor ve başlıyor hikaye. Bu zekasıyla mı gerçekten servet sahibi olacak? Orası biraz tartışılır bence yani. Çünkü başta olmadık bir olay geliyor ve bu olay acaba sizin başınıza gelse siz ne yapardınız? Hayatınızı değiştirebilir miydiniz ya? Orası işte biraz size kalıyor. Peki başına gelen ne? Onunla ilgili de bir alıntım var:

“İngiltere Bankası’nın, bir keresinde bir yabancı ülkeyle yaptığı devlet alışverişi nedeniyle, özel bir amaç için kullanılmak üzere, her biri bir milyon sterlinlik iki banknot çıkarmış olduğunu anımsayacaksınız. Şu ya da bu nedenle, bu banknotlardan biri kullanılmış ve iptal edilmişti, öbürü hâlâ bankanın kasasında duruyordu. İşte bu iki erkek kardeş sohbet ederken, yolu Londra’ya düşmüş, kimsesiz, çok dürüst ve zeki bir yabancının elinde bir milyon sterlinlik bir banknot bulunsa ve onu nasıl ele geçirmiş olduğunu açıklayamayacak durumda olsa, yazgısı ne olur diye merak etmeye başlamışlar.”

Ve sonra tabii bunun üzerine bir iddiaya giriyorlar. Bu iki kardeş çok da zenginler zaten ve bir çılgınlık değil mi yani gidip o banknotu alıp bankadan onun değerini ödeyip, bunu verecek hem zeki, hem masum hem de fakir birisini bulalım diye insanları arıyorlar.

Yüzlerinden de anlıyorlar. Öyle de bir insan sarrafı olmuşlar. Artık o yaşa gelene kadar, bir de zenginler herkesin her yüzünü gördükleri için, orada da yazarın bir eleştirisi vardı belki de diye düşündüm ben. Neyse, tabii ki bu kahramanımızı görüyorlar ve bunu çağırıyorlar. Onu gördükleri anda gerçekten muhteşem, orayı almamışım.

Şu an hatırladım, yerde bir armut mu görüyordu? Bir meyve görüyordu, onu yemek zorunda kalacak kadar aç olan, sadece bir dolarla gelmiş o ülkeye, İngiltere’ye. Onunla bir gün hayatta kalabilmiş, ikinci güne hiç parası yok yani. Öyle bir durumda, beş parasız ve utanıyor o yerdeki o meyveyi almaktan. Yesem mi yemesem mi, diye böyle içinde kendisiyle savaşırken…

Bu iki adamın hizmetçisi çağırıyor ve ondan sonra onlarla görüşüyor. Bir mektup veriyorlar, mektubu kendi evinde açsın diyorlar. Kesinlikle şu an açma ve bir yanlışlık yok falan deyip… Oda bir eşek şakasına uğradığını zannediyor gidene kadar. Ama mektubu açtığında ne görsün.

“İngilizler hiçbir oyunu eğlence olsun diye oynamıyorlar. Bir şey kazanmaz ya da kaybetmezlerse –bunlardan hangisinin olduğuna aldırmıyorlar– oyun da oynamıyorlar.”

Evet, çok önemli onlar için bir şey kazanmak. Sadece kaybetmek de değil. Kaybettiklerinde çok önemsizmiş gibi gösterip kazandıklarında bunu büyütüp çok iyi kullanan, çok iyi reklamını yapan… Kaybettiğinde bile, hatta zaten beni Amerika’da da aynı şekilde çok etkilemiştir. Hakkını vermek gerekir. Nasıl hayali kahramanlarını tüm dünyaya pazarlıyorlarsa, hiç olmamış, yaşamamış insanları, kendi içlerindeki canileri, katilleri, kötü karakterleri bile kahraman gibi gösterip yine aynı şekilde dünyaya pazarlayabiliyorlar.

Neyse sonunda tabii alıyor parayı kahramanımız. Mektubu okuyor, biraz anlıyor olayı. Bir ay içinde bu parayı geri alacaklarını söylüyorlar. Hiçbir şekilde faiz talep etmeyeceklerini, olduğu gibi 1.000.000 sterlin, bir ay sonra görüşelim ve o parayla istediğinizi yapın der gibi bir şey, bir anlaşma yapmışlar yani. İddia olduğunu da anlıyor burada ama yapabileceği bir şey de yok.

O bir ay boyunca üzerinde bir yük, gerçekten de çok büyük ve keşke normal bir çanta para alsa, o zaman belki kullanır, onu harcarsın ama böyle bir parayı da bozdurmak… Onu düşünüyor başta; bankaya gitsem diyor, beni hapse atarlar yani. Ya çaldım sanırlar bunu ya deli zannederler. Aynı şekilde bir yerde harcamaya çalışsa yine başına muhtemelen benzer şeyler gelecek.

O açlık, susuzluk bir yandan da mecbur bir esnaf lokantası gibi bir yere girip ilk orada harcamaya çalışıyor. Ne olursa olsun karnını doyurmak için. Ve orada işte talihi dönüyor. Adam onu gördüğü an bu parayı, bunun çok zengin olduğunu zannedip sonsuz bir kredi açıyor. Sonra ödersiniz, hiç önemli değil, şu an yeter ki siz gelin sürekli, hiç acelesi yok falan gibi deyip saygıda kusur etmiyor. O da zaten bundan sonra bütün öğle yemeklerini falan orada yiyordu.

Ama sonrasında onun asıl hayatını değiştirecek olan terziye gittiğinde, üstüne başına güzel kıyafetler aldığında işte… Ya görünüş ne kadar önemli! İnsanlar görüntüye çünkü çok çok aldanıyorlar ve işte onunla ilgili de uzunca bir alıntım var:

“Adam banknotu gülümseyerek aldı, dört bir yanı kaplayan içinde katmanlar, kırışıklıklar, sarmallar olan, göle bir tuğla attığınızda, tuğlanın düştüğü yere benzeyen o kocaman gülümsemelerden biriydi bu, sonra elindeki banknota baktığı anda gülümsemesi dondu, katılaştı, sarardı; Vezüv’ün yamaçlarında küçük eşikler oluşturarak katılaşmış halde gördüğümüz dalgalı, solucanlara benzeyen lav akıntıları gibi oldu. Bir gülümsemenin böyle ortasında kesiliverdiğine ve sonsuza dek öylece donup kaldığına daha önce hiç tanık olmamıştım. Adam banknotu elinde tutarak bu görünüm içinde öylece kalakaldı; dükkânın sahibi olup biteni anlamak için koşarak geldi ve canlı bir sesle sordu: “Eee, ne var? Sorun nedir? Eksik olan ne?” Ben, “Sorun falan yok. Paranın üstünü bekliyorum.” dedim.”

Onu oradaki o kalfa gibi olan adam patrona yönlendiriyor. Geldiğinde iki terzi de başkasına yönlendiriyor çünkü görüyorlar bunun o eski püskü elbiselerle fakir olduğunu, çok önemsemiyor. Dükkana girdiğinde hiç yüzüne bile bakmadan en az kıdemli kişiye gönderiyorlar ve o bile bir süre bekletiyor bunu. Ondan sonra ne var, ne oldu gibisinden, ne istiyorsunuz diye soruyor. Elinizdeki en eski takım elbiseyi istiyorum, üzerime uygun var mı öyle bir şey diye soruyor. Bundan sonra o da buluyor en kötüsünü.

Ödeme yapacağı zamanda ödemeyi daha sonra yapsam gibi teklifte bulunuyor. Çünkü şu an üzerimde bozabileceğiniz bir para yok diye söylüyor ve o zaman kalfa onu tekrar küçümsüyor. Kalkıp, bu ne demek yani? Bizi mi küçümsüyorsun der gibi, onu küçümsüyor. Biz bozarız, sen ver parayı yeter ki, diyerek tüm kibrini takınıyor.

Ama aldığı zaman eline o 1.000.000 sterlinlik banknotunu, ne kadar güzel anlatmış yazar orayı! Yüzünün üstündeki o gülümseme donuyor, resmen o şekilde kalakalıyor. Patronu gördüğünde hele, ondaki şaşkınlık çok daha büyük oluyor. Hemen kızıyor kalfaya zaten. Diyor işte bu zaten hiçbir işten anlamaz, kusura bakmayın. Gidiyor oradan, güzel, en güzel takım elbiseyi buluyor. Onun üstüne tekrar ölçülerini alıyorlar. Adamın sabahlıklar, işte tören kıyafetleri, normal kıyafet, her şeyini diktiriyor. Diyor adresinize göndereceğim bütün bunları siz hiç merak etmeyin. Ödeme için de işte hiç şey yapmayın, daha sonra verirsiniz.

Çünkü şöyle bir şey düşünüyorlar; bu adam cebinde 1.000.000 sterlin taşıyor. Onun için yani, cepte duran bir para zaten. Yelek cebi canavarı mı diyorlardı? Yelek cebinden çıkartıyor bu banknotu, her gören de onu çok zengin zannediyor. Yani herkesin bütün tavrı değişiyor. Gittiği o esnaf lokantası da ondan sonra artık efsane oluyor orada. Herkes onun oraya gittiğini de gördüğü, bildiği için artık adam ona para vermeye başlıyordu.

Çok onunla ilgili değil ama biraz bu durumu anlatan kısa bir anlatım var.

“Biliyor musunuz? Paçavraya dönmüş olan eski takım elbisemi atmamıştım; arada bir onları giyip ortaya çıkıyordum ki, böylece eskiden tattığım o ufak tefek şeyler satın alma, hakarete uğrama, sonra da beni alaya alan kişiyi milyonluk sterlini çekerek öldürüp yere serme zevkini yeniden tadabileyim.”

Tabii ki burada bahsettiği öldürme mecazi olarak ama neredeyse öldürüyor. Çünkü bütün karakterleri değişiyor. Para ne kadar değiştiriyor insanı!

Şimdi aslında kredi kartları da biraz böyle değil mi? Hiç para yok gibi üzerinizde bazen. Bir kart çıkarıyorsunuz — kartların da gerçi renkleri bir şeyleri değişik, değişik renklerde özel müşteri olduğumuzu gösteren, çok büyük limitli kartlar var — kredi kartıyla falan ev, araba alan insanlar. 1.000.000 liralık bir kredi kartı, şu an gerçi çok bir şey alamazsınız onla ama… Neyse. Artık adamın kıyafeti, üstü başı, kaldığı yer, her şeyi değiştikten sonra çevresi de değişiyor.

Gazetelere çıkıyor, hatta bir keresinde oranın meşhur sanırım bir karikatüristi onun karikatürünü yapıyor ve artık tamam diyor. Yani ben çok ünlü oldum. Şu an oradaki o lordlardan, devlet adamlarından, düşeslerden, düklérden falan, hepsinden daha meşhur bir insan haline geliyor ve bir ay içinde tabii ki tüm hayatı değişiyor. Hatta birine de aşık oluyor.

Dahası, aşık olduğu kişiyi de zaten yazar çok güzel bağlamış. Öyle bir son beklemiyordum. Ben bu kitap nasıl biter, bu kısa hikaye nasıl bitebilir diye de merak etmiştim. Baktığında orada da ustalığını göstermiş yazar. Son alıntım yine son sayfalardan muhtemelen, hikayenin de sonundan.

“Mutlu muyduk, ikimiz? Kısaltılmamış sözlüklerde bile bunu anlatmaya yetecek sayıda sözcük bulunamaz. Bir iki gün sonra, benim o banknotla yaşadığım serüvenlerin, bütün bu serüvenlerin nasıl sonuçlandığının öyküsünü başından sonuna kadar öğrendiğinde, bütün Londra konuşmaya başladı mı ve çok eğlendi mi? Evet.”

Ben de çok eğlendim. Bu hikayeyi bir akşam evime giderken yolda dinlemiştim. Böyle çok yoğunum. Hatta yarısını otobüste, yarısını yolda yürürken dinlemiştim. Sanırım güzeldi, denk getirmiştim yani. Tamamen bir zaman oluşturdum gibi bir şey bunun için. İşte hayatı beklediğimiz, o trafikte geçen ya da bir yerlere giderken geçen vakitlerde istesek bir hikayeyi de bitirebiliyoruz. Hayatta zaten o kısa anlarda değişiyor bence. 24 saat kısa bir süre değil aslında. Bunu anladığınız zaman hayatınız değişecek.

Şimdi ben de hemen öbür gün de bu kaydı alıyorum. Şu an 23 dakikaya gelmişim. Muhtemelen bunu bir 10–15 dakikaya düşürüp — belki de daha da kısa — sizlere hazırlamaya çalışacağım. Daha sonra da yazıya çevireceğim ve bunun hiç farkında olmayan insanlar tamamen ben yazmışım gibi gelecekler ve beni eleştirecekler.

Hikayeye yine çok başlamışsınız, çok uzun olmuş girizgah gibi şeyler düşünecekler. Ya da “aaa ne kadar güzel, aynı konuşur gibi yazmışsınız” gibi şeyler yazacaklar. Bir kitap işte böyle bir çok hayata dokunabiliyor. Üzerinden yıllar yıllar geçse bile, Twain yazarken bir gün insanlara böyle kulaklıktan da, telefondan da, internetten de ulaşabileceğini hayal etmiş miydi bilmiyorum.

Ben de şu an sadece bir kişi için alıyorum bu kaydı ama kim bilir, daha kaç kişi dinleyecek? Bugün olmasa bile belki ilerde, belki çok daha sonra, belki üzerinden yıllar geçecek ve benim hiç haberim bile olmadan bana geri dönüş yapacaklar. Tıpkı bizim şu an Mark Twain’in hiç haberi olmadan onunla buluşmamız gibi.

Çok teşekkür ediyorum buraya kadar gelip dinlediğiniz ya da okuduğunuz, vakit ayırdığınız için. Haftaya yeni bir kitapla görüşmek dileğiyle.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder