Peygamberimizi Güldüren Şakalar, Her Şeyin İkiye Katlanması, Dua Etmeye Utanmak ve Çıkmazda Gibi Hissetmek
Verdiğim aradan sonra biraz mahcup hissedip en kısa zamanda yeni bir bölüm yapmak istedim. O yüzden bu hafta kütüphanede çocuk bölümüne baktım ve bu güzel kitabı buldum.

Moralim de bu aralar çok bozuk. Yüzüm gülmüyor, bir şey yapasım gelmiyor, hayattan biraz soğumuş durumdayım. Halbuki belki de hayatımın en güzel günlerini yaşamam gerekirken, hayat böyle biraz inişli çıkışlı işte ve Musa Mert’in yazdığı Kayalıpark Yayınları’ndan çıkan bu güzel çocuk kitabını buldum.
“Bir savaş dönüşüydü. Peygamber Efendimiz(s.a.s.) Hazreti Ayşe Hazreti Ayşe annemizin(r.a.) odasına girdi. Bu sırada esen rüzgâr odadaki bir dolabın örtüsünü araladı. İçindekiler Peygamber Efendimizin(s.a.s.) dikkatini çekti. Yaklaştı. Örtüyü tamamen çekip aldı. Bir de ne görsün! Dolabın içi ağzına kadar oyuncakla dolu değil mi! Meğer bu dolap Hazreti Ayşe(r.a.) annemizin çocukken oynadığı bez bebekleri ve diğer oyuncakları sakladığı oyuncak dolabıymış. Peygamber Efendimiz(s.a.s.),
— Bunlar da nedir ey Ayşe, diye sordu.
— Kızlarım, diye cevapladı Hazreti Ayşe(r.a.).
Oyuncakları tek tek inceledi Peygamber Efendimiz(s.a.s.). Derken aralarında ilginç bir oyuncak gördü.
— Şu ortalarında gördüğüm de nedir, diye sordu hayretle.
— At, diye cevap verdi Hazreti Ayşe(r.a.).
— Peki, şu üzerindekiler, diye sordu tekrar.
— Kanatlar, dedi Hazreti Ayşe(r.a.).
— İki kanadı olan bir at, öyle mi, dedi şaşkınlıkla. Beklemedi Hazreti Ayşe(r.a.),
— Sen Süleyman Peygamberin kanatlı atlarını hiç duymadın mı, diye cevap verdi hemen.
Hazreti Ayşe’nin(r.a.) bu cevabı Peygamber Efendimizin(s.a.s.) çok hoşuna gitti. Öyle ki, azı dişleri görününceye kadar güldü.”(s.36)
Bu hazırcevaplılık özelliği ne kadar güzel değil mi? Hazreti Ayşe annemizin… Ayşe annemiz, ne kadar da güzel bir isim ya Ayşe, şu an fark ettim. Neler diyorum. Daha dün YouTube’un Shorts videolarından denk gelmiştim; bildiğimiz kadın isimlerini sayıyoruz gibi videolar var ya, erkeğe öyle bir tutsağı çekiyorlar. İlk farklı isim söylediği anda güya erkeği dövüyormuş gibi oradan devam ediyor. Devam ettiğinde de sadece sevgilisinin adını söyleyen erkekler tabii ki.
Ben de bu aralar daha önce hiç mecbur kalmadığım kadar isim ezberlemek durumunda kalıyorum. Yeni yeni insanlarla tanışıp adeta yeni bir aile daha katılıyor hayatıma. Nişan arifesinde olunca hayatımda gerçi ikiye katlanıyor gibi bir şey: yeni bir anne, yeni bir baba, yeni kardeşler, amcalar, dayılar, halalar derken onlarca yüzlerce isim. Bir de arkadaşlar işin içine girince hepsini tutamıyorum aklımda. Biraz zorlanıyorum ama çok güzel bir duygu tabii ki. Bir yandan da çok tatlı telaşlar, tatlı heyecanlar. O yüzden çok mutluyum bir yandan; diğer yaşadığım olumsuzluklar bir yana, hayatımda bu kadar güzel bir gelişme var.
Ben de sevgilimin evine ilk gittiğimde, ailesiyle tanışmak için, onun odasında da çeşitli oyuncaklar görmüştüm ama bunlar ne diye soramamıştım. Değişik küçük bebekler, biblolar bir şeyler. Demek ki o zamanlarda da varmış.
Hemen gelelim diğer alıntıma. Alıntılarım bu arada neredeyse bölümlerin tamamını içeriyor, umarım bir problem olmaz. Çocuk kitaplarında biraz alıntı problemi var; hacmen küçük olduğu için 3–5 cümle bile söyleseniz büyük bir bölümünü paylaşmış olabiliyorsunuz. Gerçi ben 3–5 cümle değil, böyle birer ikişer sayfa almışım. Hep bölmek de istemiyorum, o yüzden tamamını paylaşacağım:
“Peygamber Efendimiz(s.a.s.), kimsesizlerin kimsesiydi. Yoksulların kolu kanadıydı. İhtiyaç sahibi kim varsa doğruca Peygamber Efendimize(s.a.s.) gelirdi. Bilirlerdi ki o, kendisinden bir şey isteyeni asla geri çevirmezdi. Gücü yetmese bile bir çaresine bakardı. Ama mutlaka giderirdi ihtiyaç sahibinin ihtiyacını.
Sahabiler arasında biraz safça ve fakir bir adam vardı. Bir bineği olmadığından, işlerini görmekte ve yolculuklarda çok zorlanıyordu. Üzerine bineceğim, yükümü taşıyacağım bir bineğim olsa ne güzel olur diye düşündü. Düşündü düşünmesine de binek alabilecek maddi imkâna sahip değil- di. Kendisine yardım edebilecek birini aradı.
Aklına kim geldi dersiniz?
Tabi ki Peygamber Efendimiz(s.a.s.)! Doğruca Peygamberimizin(s.a.s.) yanına gitti. Derdini anlattı ve
— Bana binmem için bir binek ver ey Allah’ın Resulü, dedi. Peygamber Efendimiz(s.a.s.) kendinden emin bir tavırla ona,
— Peki, seni bir deve yavrusuna bindirelim o hâlde, cevabını verdi.
Cevabı anlayamadı adam. Yavru bir deveye ne binebilirdi, ne de yük vurabilirdi.
Deve yavrusunu ben ne yapayım ey Allah’ın Resulü, dedi şaşkınlıkla.
Peygamber Efendimiz(s.a.s.) tebessüm etti bu saf, temiz adama. Sonra da
— Her deve bir devenin yavrusu değil midir, cevabını verdi.
Bu sözü işitince güller açtı yüzünde adamın.”(s.87)
Herkesin derdine çare olmak ne kadar zor; derdini dinlemek bile. Burada kendimi de sorguladım: hem ne kadar yardımcı olabiliyoruz ihtiyaç sahiplerine, hem de aslında şu konuda ben çok eksiğim. Ne kadar ihtiyaçlarımı paylaşabiliyorum, söyleyebiliyorum, açabiliyorum. Dua etmekten bile bazen imtina ettiğimi şu an fark ettim. Allah’ım, dertlerim, problemlerim, sorunlarım oluyor; dua etmeye utanıyorum, “bu da istenir mi” gibi bir his oluyor. Halbuki istenir, her şey istenir Allah’tan, kullar için her şeyde. İşte onu bazen unutuyorum şahsen. Ve şu an bir çocuk kitabında böyle bir aydınlanma yaşadım; okurken bile gelmemişti bu aklıma.
Podcast yapmak güzel bir şey ya. Bilmiyorum sizin hayatınıza ne kadar dokunuyor; belki 3-5 kişi ancak dinliyor ama ben zaten biraz bu podcast sayesinde hayat arkadaşımla tanıştım. O yüzden benim için ayrı bir yeri var, en sadık takipçilerimden biri de o olduğu için onunla konuşuyormuş gibi de hissediyorum. Bazen hiç tanımadığım insanlar dinleyebiliyor; bu beni hep tedirgin eden bir şeydi. Orada öylece kalıyor ya, üzerinden yıllar geçse de; şu an konuştuklarım benim şu anki düşüncelerim ama bundan habersiz insanlar belki 5–10 sene sonra görüp beni bununla yargılayabilir. Beni korkutan bir şeydi ama artık o kadar endişelendirmiyor; çünkü bambaşka bir kapı daha açtı bana.
Buradan, buna vesile olan Sezgin Bey’e de tekrar teşekkür edeyim; beni o kitap kulübüne çağırarak, dahil ederek hayatıma dokundu diyebilirim. Her şey hayatta nasıl birbirine bağlı, o kelebek etkisi. Farkında değiliz, büyük resmi görmeye alışkın değiliz; görebilsek belki aklımızı yitireceğiz o kadar. İnce ince, nakış nakış işlenmiş bir mucize gibi bir şey hayat.
Şunu da paylaşayım: yeniden başladığım Gönül Sadası podcastini yürüyüşlerde dinlemek çok güzel geliyor. Saadettin Bey ile Kemal Sayar’ın o podcastine başladı, çok olmuyor aslında, iki gündür. Dün de tam tevafuk oldu ki Sezgin Bey, Kemal Sayar’dan bahseden bir alıntı paylaştı; onu okuyunca hem çok mutlu oldum hem de ne güzel denk geldi diye düşündüm. Bir yandan da haksızlık yapıyorum aslında; bu büyük insanları neden sadece mutsuzken, bir çıkmazdayken dinliyorum. Her zaman dinlesem belki o buhranlara kapılmayacağım, zorlukları çok daha kolay atlatacağım. O yüzden önemli, hem gülmek, tebessüm etmek çok önemli hayatta hem de davet etmek.
Şimdiki alıntımın ve davetin tabii ki devamı: icabet etmek.
“Ensar’dan bir gencin düğününe Peygamber Efendimiz(s.a.s.) de davet edilmişti. Allah Resulü(s.a.s.), çok özel bir durum olmadıkça davete mutlaka icabet ederdi. Bu sefer de öyle yaptı.
Düğünü şereflendiren Peygamber Efendimiz(s.a.s.), düğün sahiplerini ve damadı tebrik etti. Sonra da
— Hayırlı ve bereketli olsun. Allah muhabbet versin. Uğurlu olsun. Allah rızık genişliği versin. Allah hepinize mübarek kılsın, diye dua etti. Sonra da,
— Damadın başında def çalın, buyurdu.
Hemen bir def getirildi. Bir adam neşeyle defe vurmaya başladı. Herkesin mutluluğu yüzünden okunuyordu.
Bu sırada, tabak tabak şeker ve kuruyemiş getirilerek damadın başından aşağıya avuç avuç saçıldı. Şekerler ve kuruyemişler her yere dağılmış fakat kimse elini uzatmamıştı. Oysa adet gereği herkesin şekerleri ve kuruyemişleri kapışması gerekiyordu. Bu duruma şaşıran Peygamber Efendimiz(s.a.s.),
— Haydi, ne duruyorsunuz, yağmalasanıza, dedi.
İnsanlar da şaşkınlıkla Peygamberimize(s.a.s.) bakıp,
— Ey Allah’ın Resulü, yağmayı yasaklamamış mıydınız, dediler.
Meseleyi anlayan Peygamber Efendimiz(s.a.s.) gülümsedi ve
— Ben size savaştaki yağmayı yasakladım, düğündekini değil, buyurdu. Sözü biter bitmez eğilip yere düşenleri hızla toplamaya başladı.
Bunu gören davetliler de ileri atıldı. Şekerleri ve kuruyemişleri kapışmaya başladılar. Ortalık bir anda karıştı, ana baba gününe döndü. Peygamberimiz(s.a.s.) onları, onlar da Peygamberimizi(s.a.s.) ittirip kaktırıyor, hep birlikte neşeyle yere dökülenleri topluyorlardı!”(s.112)
Yine çok güzel bir bölüm. Son alıntım da buydu, hatta kitabın da sonuydu yanlış hatırlamıyorsam. Bunları şu an fotoğraflarını çektiğim sayfalardan okuyorum. O yüzden az önce bahsettiğim alıntıyı da gördüm, hatta onu da paylaşayım sizlerle. Hazır yeri gelmişken Sezgin Bey’in ne kadar ince bir insan olduğuna siz de tanık olun böylece.
Erdal Gökağ kaleme almış bu yazıyı, sanırım bir dergiden. Diyor ki: Kemal Sayar benim için gençlikten bugüne taşınmış bir dostluk hikayesinin adı olduğu kadar bir zihniyetin ve ruh terbiyesinin de parçasıdır. Onun şahsında şiirle düşüncenin, meslekle insanlığın, entelektüel dikkatle kalbi duyarlılığın bir araya gelebildiğini gördüm. Aradan geçen onca yıldan sonra geriye dönüp baktığımda bu dostluğun bana düşündürdüğü en esas şey şudur: insan hayatında bazı arkadaşlıklar vardır, yalnızca geçmişinizi değil kim olduğunuzu da onlarla hatırlarsınız.
Bir dosta atılabilecek, paylaşılabilecek en güzel alıntılardan biri değil mi? Ne kadar güzel yazmış. Sezgin Bey zaman zaman böyle şeyler atıyor bana. Hayatımda büyük dostlarım var gördüğünüz gibi ve bu aslında beni ayrıca anlatıyor. Şöyle de bir yandan, “Kemal Sayar’ı görünce aklına ben geliyorum” diye de düşündüm; çünkü biz o hikaye anlatıcılığı kursundan tanışmıştık ilk başta. Ben podcast’e bir altyapı olsun diye gitmiştim.
O zaman, o işsizlik dönemleri, o nakış nakış işlenmiş dediğim hayat: işten çıkmam, uzunca bir süre hiç iş aramayıp dolaşıp yapacak başka şeyler bulmaya çalışmam, kendimi kitaplara vermem, sonrasında bir podcast yapma isteğim, bunun için gittiğim sayısız kurs; yazarlık atölyelerinden tutun da TV sunuculuğuna, evet yanlış duymadınız, ona da gitmiştim; uygulamalı diksiyon ve hikaye anlatıcılığı kursları.
O hikaye anlatıcılığı kursunda Kemal Sayar’dan bir alıntı paylaşıp onun üzerine bir hikaye kurgulamıştım. Biraz başımdan geçen olaylarla da süsleyip “Onyomani” diye bir şey yazmıştım, o gün onu paylaşmıştım. O yüzden de paylaşmak istedim burada, umarım kızmaz bana Sezgin Bey. Onun sayesinde zaten çok önemli bir yazarla tanımıştık; okuma kulübümüze teşrif etmişti, Sence Olgun hocamız. Onun Beyaz ve Kara kitabından sonra Kuş Köprü’yü okumuştum, paylaşmıştım sizlerle, belki hatırlarsınız. Arayış kitabına başlayacağım şimdi onunla; tam şu an denk geldi yani, hayat böyle, bir arayışta olduğum dönemde, ne zamandır okuyacağım.
Şimdi hazır aklıma gelmişken size de bu müjdeyi vereyim. Böylece biraz kendimi de bağlarım; planlarımı, yaptığım hesap kitapları paylaşarak bir yandan da hedeflerimi daha görünür kılıyorum aslında, ve size söylediğim şeyleri yapmak sanki bir söz vermiş gibi de hissettiriyor, daha çok beni motive ediyor bu.
Podcast yapmanın böyle bir yönü de var; mesela ne çok “yani” diyorum, onu da fark ediyorum, asalak kelimeler. Kendi oturumunuzun ses kaydını alın, bir dinleyin; insan kendisiyle konuşmak konusunda biraz eksik kalıyor bence.
Tam da geçen dinlediğim o Gönül Sadası’ndan bir bölüm paylaşayım. Kemal Sayar’a bir gün bir danışanı, yanlış hatırlamıyorsam, bir not bırakıyor. Eline küçük bir kağıt tutuşturuyor ve “şimdi okumayın, sonra okuyun” diye ısrar ediyor. Tabii o merak, o şaşkınlık, o heyecanla, onun duygularını da çok bilemiyorum Kemal Bey’in, o kağıdı katlayıp cebine koyuyor ve sonra, eve gittiğinde okuyor. Kemal Sayar, “Şu üç kelime yazıyor sadece, hiç unutmuyorum.” diyor:
“Sabret, şükret, seyret.”
Bu üç kelimeyi duyduktan sonra uzunca bir süre sessiz kaldım. Saadettin hocamız da dedi ki, “Ne kadar zor.” Özellikle şu üçüncü kelime; ilk iki kelimeyi sadece yapabiliyorsak eğer, çok üstün bir yeteneğimiz, gücümüz varsa diyeceğim. O kadar da zor değil aslında sabretmek, şükretmek ama onun yeterli olduğunu zannediyoruz. O son seyir hali, seyretmek, teslim olmak, bir anlamda kendinden emin bir şekilde seyretmek; ne kadar zor, bunu niye yapamıyoruz? Bunu da aslında sorgulamamız lazım. Asıl meyvenin yenileceği yer de orası. O kadar ekiyoruz, biçiyoruz belki ama en güzel, en tatlı anları kaçırıyoruz.
Dün teyzemle konuştum ve konuşurken ne kadar utandım; “sen arar mıydın beni” falan diye böyle takıldım. Onun doğum günüydü çünkü, en son yine doğum gününde aramışım. Bayramlarda falan konuşuyoruz, görüşüyoruz ama hep annem üzerinden oluyordu. Kendi başıma, birebir telefon arama konularında maalesef çok eksiğim. Daha önce de bahsetmiştim ya bu çiçek isimleri konusunu, onu da mesela podcast’te söylemiştim, öğreneceğim diye. Telefon etmeleri de inşallah şu an öğreneceğim, geliştireceğim kendimi bu konuda diyeyim ve yine bir söz veriyormuş gibi bağlamış olayım; umarım yapabilirim.
Neyse, ne anlatıyorduk, konudan uzaklaştık. Çok sessizce, içime dönerek konuşmuşum gibi de olmuş olabilir bu bölüm ama benim için ayrıca önemli. Çünkü sizinle hiç daha önce olmadığı kadar sırlarımı paylaştım, içimi döktüm; çok özel şeyler söyledim. Umarım bir nazar değmez, bundan da biraz korkuyorum. O yüzden fotoğraf vesaire paylaşmayan bir insanımdır, sosyal medyam zaten yok gibi bir şey; bu podcast’i yapmama rağmen yani. Allah’a sığınırım inşallah, bir şey olmaz.
Böyle güzel çocuk kitaplarıyla çocuklarımıza kitapları sevdirelim diyeyim ve buraya kadar gelip vakit ayırdığınız, dinlediğiniz için çok teşekkür edeyim sizlere. Allah’a emanet olun.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder