Zargana, Kendi Hayatında Kaybolmak ve 6 Gün İş, Yol + Yemek + Dolgun Ücret
Bugün sizlere Hakan Günday’ın Zargana romanından bahsedeceğim. Bu kitaba büyük bir merakla başladım, ancak öncesinde neden bu kitabı okuduğumu da kendimce açıklayayım.

Kinyas ve Kayra’dan sonra zaten mutlaka Hakan Günday’ın en az bir kitabını daha okumak istiyordum. O, yazarın ilk romanıydı ve çok etkileyiciydi. Onun ardından ne okuyabilirim diye aslında romanlarını yazma sırasına baktım, itiraf etmem gerekirse. Yoksa Zargana o kadar da övülen bir kitap değildi, ama benim için çok önemli değil. Biraz da o yazarın yolculuğunu görmüş olurum, dedim. Bence de Kinyas ve Kayra kadar etkileyici bir roman değildi.
Roman aslında kısa hikâye tadında, yaklaşık 200 sayfa ve gayet akıcı. Vaktiniz varsa bir-iki günde bitirebilirsiniz, biraz yoğunlaşabilirseniz kitaba. Bende de öyle oldu. Hatta baktım akıyor, dedim ben bunu okuyayım, hemen bitsin gitsin.
Bu arada Doğan Kitap tarafından Şubat 2023 tarihli 35. baskısından okudum. Bundan sonra da Piç ile devam etmeyi düşünüyorum. Murakami’de de şimdi öyle yaptım: yazarın bütün kitaplarını yazma sırasına göre listeledim. Nasılsa okuyacağız bütün kitapları, bari en baştan gidelim de yazarın yolculuğunu da görelim diye düşünüyorum.
Bu kitapta baş karakterimiz Zargana. Yine değişik isimler, lakaplar var ve o da ailesinden, evinden kaçıyor. Böyle deyince şimdi çok kıyaslıyormuş gibi olacak ama ben en iyisi Kinyas ve Kayra tarafını tamamen unutayım. Belki onu hiç okumayanlar, sevmeyenler vardır aramızda, ama o kitabı sevmeyenler bu kitabı da muhtemelen sevmeyecekler. Benzer öğeler var: aynı rahatsız edici durumlar. Bu kitap o kadar duygusal da değil, o çatışma da çok fazla yok bence.
Olay örgüsünün sonu da pek bitmiyor gibi, sanki havada kalıyor. “E, yani biz ne okuduk?” oluyorsunuz. Biraz Dövüş Kulübü etkisi de gördüm. Fight Club’ı sevenler bu kitabı da sevebilir, diyeyim mi hemen?
Alıntılarım nedense biraz uzun olmuş. Hakan Günday yazdıktan sonra, isterseniz rastgele herhangi bir sayfayı açıp “burası çok iyiydi” diye okuyabilirsiniz. Öyle de bir kitap bu. Ama ben tabii ki öyle yapmadım; yine beni düşündüren ya da yazarın ne demek istediğini anlayamadığım yerleri aldım. Belki hep beraber anlamlandırırız.
“Zor değil, dedi kendi kendine. İnsanları anlamak zor değil. Hepsinin de doğum izleri gibi karakter izleri var sağlarında sollarında. Biraz dikkatli bakmak yeter. Haritalara benzerler. Ölçeklerinin nerede yazıldığını bulana kadar korurlar esrarlarını. Sonra bir güneş kadar bilinir hayatları. Sarışınlara benzeyen hayatları. Güzel ama aptal hayatları…”(s.13)
“Aptal sarışın” klişesi var ama zaten bu karakterleri çok da ciddiye almamak lazım. Yine hepsi neredeyse hastalıklı karakterler. O yüzden düşünceleri de böyle sapkın ama başlarına tabii ki çok kötü şeyler gelmiş.
Zargana, 12 yaşında üvey evlat olduğunu öğrenip bunu hazmedemiyor — yani kaldıramıyor — ve evinden kaçıyor. Almanya’da Kreuzberg’de mi yaşıyorlar artık? İsimleri biraz zor. Bir de Almanca sokak isimleri falan… Oraları özellikle atlayacağımı düşündüm, inşallah buralardan bir alıntım olmaz çünkü okuması zor.
12 yaşında henüz çocuk, hayatı, dünyayı tanımayan, bilmeyen bir halde sokakta kalmaya karar verince başına gelmedik şey kalmıyor. İlk gün ölecek gibi bir şey zaten. O sıcak hava mazgallarının üzerinde yatması gerekir mi, diyor. Yani yattığı yer… İlk geceyi geçireceği, sokakta yatacağı yer çok soğuk ve donacak neredeyse. Bu anlatımlar gerçekten etkileyici.
Dünya bu kadar kötü bir yer mi? Gece şimdi 2'den 3'ten sonra, mesela siz bulunduğunuz şehirde — nerede yaşıyorsunuz bilmiyorum — rahat rahat dışarı çıkabiliyor musunuz? O saatler zaten benim için artık uykunun derinliklerine daldığım anlar ama mecbur da kalırsam hızlı hızlı yürür geçerim, hiç etrafa falan bakmam. Ben de o kadar güvenli bir yerde yaşamıyorum.
Hele şu sokak lambaları mesela, bazen bahsettiğim gibi patladığında, söndüğünde bazı sokaklar gerçekten o kadar tedirgin edici ki… Geçtim gece vaktini, şu an gerçi öyle değil — şu an erkenden güneş doğuyor — ama kışın sabahları bile tedirgin edici şeyler oluyor. Bu sokakta neler dönüyor zaten: maddenin, uyuşturucunun etkisi, ticareti, her şeyinin yapıldığı bir ortamda her şey olabilir. Çünkü artık akıl yok. Akıl olmayınca da zaten…
Neyse, şimdi her şeyi ona indirgemeyelim. Ben şöyle ikiye ayıran insanlara — her şeyi ikiye ayıran insanlara — bazen bilmiyorum, severim, bazen gıcık olurum. Eğer güzel bir şekilde bölebiliyorsa, tamam, o zaman o sözleri unutmamaya çalışıyorum. Hemen burada da not almışım.
Zaten bunu geçenlerde başka bir yerde de duymuştum: Her ülkede yokmuş mesela bu trafikteki sarı ışıklar. Bazı ülkelerde direkt kırmızı ve yeşil varmış. Bence de daha mantıklı — bu sarı ışığın işlevi hep tartışılıyor. Durman gerekiyor normalde, değil mi? Ama herkes geçince sen de duramıyorsun. Sarı ışık, yeşil ışık gibi bir şeye dönüşüyor artık. Bakın yazarımız da ne diyor:
“Dünya üzerinde iki tür insan vardır: trafikte sarı ışığı görünce frene dokunanlar ve aynı san ışık karşısında gazı kökleyenler. İşte, arka koltuğundan kenti seyrettiği taksinin şoförü de bu ikinci gruba dahildi. Sarıyı gördüğü anda verdi ayağının ağırlığını gaz pedalına. Siyah saçlarından ve gür bıyığından anlamıştı Koma aynı ülkeden geldiklerini. Cahil ile anarşist arasındaki fark tüy kadardır. O aradaki tüyün üzerinde durur bütün okunan kitaplar. Ama tarihçiler üflediği zaman tozlu arşivlerin üzerine ne tüy kalır, ne de aradaki fark. Cahil de geçmiştir sarıda, anarşist de.”(s.17)
Evet, ben buna hep sinir olurdum. Cahillerin kendisini anarşist zannetmesi… Üniversitede çok karşınıza çıkar bu durum. İki kitap okuyan böyle hemen entel olur, komünist olur, anarşist olur, bir şey olur. Hemen Marksist olur. Sanki çok anlamış gibi her şeyi. Ne ara çözdün yani Kapital’i? Böyle kolay mı bunları anlayabilmek, bilmiyorum.
Bütün kuralları çiğneyerek de dünyayı kurtaramazsın. Hani tamam, bazı kurallar mantıksız gelebilir — tıpkı sarı ışık gibi — ama işte orada bence aklını kullanacaksın. Kul hakkı yemeyeceksin, kul hakkına girmeyeceksin. Yani ışığın rengi çok önemli değil. Yolun ortasında yaşlı bir insan geçiyorsa duracaksın.
Bazen insanlar zaten öyle kalabalık gelir… Yeterince kalabalık oluşursa kırmızı ışıkta bile geçilir karşıya. Çünkü o ışıklar bazen sönmüyor arkadaş. Ben de geçiyorum o zaman. Telafi etmem gerekirse, arabalar duruyorsa yol vermiş demektir bu zaten. Geç, bunda bir sakınca yok.
Ya da yeşil ışıkta şimdi sıra sende, geçeceksin karşıya, mesela araba durmuyor, geçiyor. Ne yapacaksın? Ölecek misin? “Yol benim” deyip! Bekleyeceksin, araba geçsin. Biraz onun gibi. Bir ilimizde sanırım böyle kaldırılmış trafik ışıkları da olsa daha rahat akıyormuş trafik. Bence de ideal aslında odur da, işte empati yapamayan, karşısındaki insanı düşünemeyen insanlar yüzünden biraz oluşuyor zaten bu trafik.
Bak şimdi, bazen yollar o kadar açık geliyor ki şu an… Daha önce 2 saatte gittiğimiz yolu bir saatte alıyoruz. Niye? İşte öğretmenler yok, öğrenciler yok. Okul servisleri falan. Ne güzelmiş, dedim ya. Herkesin tatile gitmesi, yoğunluğunun azalması… Bu kadar da yaşanamayacak bir yer değilmiş aslında İstanbul. Yeter ki şu trafik olmasın!
Neyse, kitaba dönecek olursak… Koma ismine bilmiyorum, dikkat ettiniz mi? Koma burada yine bir isim. Bir de Zo var, önemli bir karakter. Zargana bunları takip ediyor, bunların hayatlarını ellerinden almak istiyor.
Yani aslında Zargana, başından o kadar trajik olaylar geçmesine rağmen… Sonradan oraları söylemeyeyim, oralar artık kitabın sonunda anlaşıldığı için. İki ayrı hikâye anlatılıyor kitap boyunca aslında: biri Zargana’nın 12 yaşından itibaren çocukluğu, diğeri de yetişkin olduğundaki hali.
Büyüdüğünde 2 metreye yakın bir boyu var. Kendisini zaten 12 yaşında o zamanlar zargana benzetip bu ismi alıyor ve büyüdüğünde de herkese kendini “Zargana” diye tanıtıyor Koma’ya. Onun adeta hayatını satın alıyor. Oralar ilginçti gerçekten. Böyle bir şey nasıl gelmiş bir yazarın aklına? “Hayatını satın alıyor” dediğim… Mark dönemi Almanya’da, 3.000 mark mı verecekti? Çok iyi bir para yani, düşünün haftalık. Sadece altı gün. Yedinci gün yine serbest bırakıyor, kendi hayatlarını istedikleri gibi yaşamalarını sağlıyor.
Ama diğer altı gün yaşayacakları hayatı onlara senaryo olarak ellerine veriyor. Bütün konuşacakları, diyalogları… Farklı bir karaktere bürünmelerini istiyor. Yani rol yapmalarını istiyor. “Altı gün benim istediğim hayatı yaşarsanız, paranız normalde 2–3 ayda kazanamayacağınız paranız cebinizde” gibi.
Ve tabii ki bu karakterler işsiz, güçsüz, boş adamlar olduğu için hemen kabul ediyorlar bu teklifi. Başta tabii biraz tedirgin oluyorlar. “Yasa dışı, illegal bir şey mi yapacaksak?” diyorlar, ama “Kesinlikle olmayacak” diyor.
Peki ne yani, ne yaptırıyor bu insanlara diye merak ediyoruz.
İkisini de hayatının iki farklı dönemindeki insanlar olarak kendisi de farklı isimler kullanmış. Üniversitedeki anarşist dönemi… Zo’yu Boa diye kısaltıp Boa yapıyor. Koma’yı da zamanında kendisine âşık olan bir adamla tekrar tanıştırıp, oyunmuşçasına adamı da ikna ediyor bir şekilde.
Çok burada yani biraz aşkı da sanki sorguluyor. Çünkü bunun farklı birisi olduğunu görüyor başta ama sırf işte o gözlerinin renginden, anlattıklarından o kadar etkileniyor ki, “Acaba bu muydu?” diyor. “Yani ben mi yanlış hatırlıyorum? Hiç de bir fotoğraf çekilmemiştik.” Bu yüzden pişman oluyor.
En sonunda bütün o anılarını gördüğü Koma’nın o yüzüyle değiştiriyor gibi bir şey zihninde ve ona da âşık oluyor bu sefer. E demek ki, ne kadar âşıksın acaba? Bambaşka bir insana “Ben oyum” deyip çıkıp gelse aşkınız devam eder mi? Bu kadar basit mi? Bu kadar mı insan kendini kandırmaya meyilli?
Bunlar işte, başta bu bölümler benim ilgimi çekmişti. Zargana’nın çocukluğuna geçmek istemiyordum ama sonra Zargana’nın çocukluğu da o kadar farklı yerlere gidiyor ki, bu sefer de hep o bölümleri okumak istedim. Ve tam böyle yerlere bağlanıyormuş gibiyken bitti kitap.
Zargana çok acımasız. Yani bu kadar zorluklar yaşamış, artık insan olarak görmüyor zaten kendisini. O ilk onu dışarıda, sokakta yakalayıp yetimhane gibi bir yere götürüyorlar. Ama özel bir yetimhane, daha böyle evden kaçan çocuklara yönelik, herkesin iyi davrandığı…
Orada da gerçi tabii daha önceden çok büyük skandallar yaşanmış ama kapanmış, gitmiş, üstü örtülmüş. Şimdi çalışan doktorlar, hemşireler falan hep gönüllü. O odada intihar etmeye çalışan bir çocuk var, sürekli bunu da anlatıyor. Yani bak şöyle: “Ben intihar etmeye çalıştım, ölmedim. Kendimi asacaktım, ölmedim” falan diye.
Bununla övünen garip bir karakter varken, Zargana ona öyle ağır bir şey söylüyor ki çocuğu ikna ediyor tekrar intihar etmesine. Böyle de daha o çocukken yani, o çocuk yaşta… Dedim ben, şeytan mı kaçmış bu çocuğun içine? Ne yapıyor böyle? Sıfır duygu.
“İlaçların tadının kötü olması boşuna değil, dedi kendi kendine. Tatlan kötüydü, çünkü ölümcüllerdi. Sanki kendi odasına giriyormuş gibi rahatça itti kapıyı. O sırada Nicolas birinci kattaki görevliler tuvaletinin bir kabininde sol burun deliğinden içeri beyaz tozlar yolluyordu. Alex cam kapaklı ahşap dolabın önünde durdu. Başını pencereye doğru çevirdi. Tel örgüleri gördü. Mecburdu ölümünü ahşap dolabın içinden çıkarmaya. Hiçbir yerden atlayamazdı Beuhal’de. Bir buzdolabınınki kadar kolay açıldı dolabın kapağı. Kahverengi ve saydam şişelerin üzerindeki etiketlerde anlam veremediği kelimeler yazıyordu. Rastgele dört şişeye takıldı gözleri. Kahverengi olanları aldı. Saydam olanların içlerindeki saydam sıvılar o kadar da tehlikeli görünmüyordu çünkü. Öldürecek olanın bir rengi olması gerektiğine inanacak yaştaydı Alex. Gerçek tehlikenin görünmediğinden, gerçek acının renksiz ve kokusuz olduğundan haberi yoktu.”(s.55)
Yine şu son cümle… Ama sadece onu alsam anlaşılmayacak diye biraz daha öncesinden aldım. Ve bence işte bu yazıyı yazabilmek, bu cümleyi kurabilmek için burada Alex’i feda etmiş yazar. Bazen öyle olur çünkü — tek bir cümle için koca bir hikâye yazarsınız.
12 yaşında nasıl, ne kadar sefil bir hayat yaşıyorsa Zargana, büyüdüğünde de işte bir o kadar zengin olmuş. Sadece bu Koma’yla Zo da değil, diğer başka karakterler de var. Onlara da senaryolar verip oynatıyor hayatlarını. Bazen gidiyor seyrediyor. Böyle değişik bir zevki de var.
Yani yönetmen gibi bir şey bir anlamda, ama hayattaki yönetmen, görünmeyen… İnsanlara kaderini dağıtıyormuş gibi. O kadar da zengin. Bu para nereden geliyor acaba diye biraz kitabın sonuna kadar onu merak ediyoruz.
Koma’ya verdiği senaryoda onun tanıştığı adam da çok zengin. Amerika’da yaşıyor normalde. Ona işte ilk önce mektup yollatıyor: “Berlin’e gel” diye. Adam zaten hep onu arıyormuş. Çünkü adam Zargana’yla tanıştıktan sonra hep onu aramış durmuş ama bulamamış. Böyle bir mektup gelince de hemen geliyor tabii.
Çok da zengin. Sürekli onu Amerika’ya götürmek istiyor ama Zargana diretiyor orada Koma’ya: “Bırak” diyor, “o zaten ona âşık olduğu için ne dersen onu yapacak. O burada kalsın” gibi bir şey söylüyor ve haklı da çıkıyor. Gittikleri lüks bir restoranda da şöyle bir cümle geçiyordu… Yine çok etkileyici.
“İnsana, zengin olduğu için mutlu olması gerektiğini de hatırlatan bir yerdir.”(s.67)
Diyor bu restoran için… Ben o kadar lüks bir restorana gitmemişimdir muhtemelen, ama bazen sanki bu hissi ben de yaşıyorum. İşte son derece lüks bir arabada mesela… Bunun için de üzgün, böyle hatta ağlayan insanlar bazen görebilirsiniz ve bu bir tezat gibi görünür aslında. Böyle olmaması lazım. Bu kadar işte Boğaz manzaralı, çok lüks bir restoranda belki ayrılık konuşmasını yapan çiftler… Yakışmıyor yani o ortama.
Ama herkes zengin olunca mutlu olacak mı zannediyoruz? O anın aslında tadını çıkarsalar, bir durup çevrelerine baksalar… En basitinden herhangi bir şey yerken, içerken bile onun keyfini öyle çıkaran insanlar vardır ki ben onlara özenirim. Kimisi de böyle zorla yemek yiyormuş gibi davranır. Çünkü bir an evvel şu bitsin işte — fast food kültürü. Yolda, sokakta, ayakta yenilen o yiyecekler.
Yani parayla aslında alınabilen her şey o kadar da değersiz değil. Bazen evet o yanılgıya düşüyoruz ama… Para-değer çelişkisi, elmas-su paradoksu muydu? Biri çok hayati iken birinin hiçbir işlevi yok ama ne kadar az bulunduğuyla ilgili. Bununla tabii hiçbir alakası yok şu an bu konuyla ama parayla çözülebilenin hiçbir derdini çok abartmamak gerekiyor bence. Yeter ki parayla çözülsün yani.
Ve şöyle de bir şey var: İnsan para harcadığı şeye de böyle üzülmemeli. Yani madem aldın, onu harcadın, biraz tadını da çıkar, keyfini de çıkar diye düşünüyorum.
Ve gelelim Berlin’e… Heh. Evet, Berlin. Kreuzberg de zaten Berlin’deydi sanırım. Yarısı neredeyse Türk olan Alman şehri. Bir zamanlar duvar… Duvarın olduğu… Biz hep kendimizi İstanbul olarak öyle arada kalmış hissederiz ama Berlin bunun zaten ete kemiğe bürünmüş hali.
“O zamanlar Berlin, duvarın ikiye yırttığı bir kent değildi. Duvarı kentin ortasına değil, kenti duvarın iki tarafına inşa etmişlerdi. Duvardan fırlayıp birbirine karışan daha binlerce duvar vardı. Yukarıdan bakıldığında kent bir labirente benziyordu. Ama Berlinliler uçamadıkları için bir labirentte yaşadıklarının farkında değillerdi. Onlar kendilerini özgür dünyanın vitrini olarak görüyorlardı. Demirperdeyi aralayıp arasından bakanlara ellerindeki fındıklı çikolataları gösteriyorlardı. Kimin nereye sıkıştığı, duvarın hangi yakasının Berlin olduğu belli değildi. O meşhur duvar altı tünellerinin hangi ucunun özgürlüğe çıktığınıysa kimse hiçbir zaman öğrenemedi.”(s.71)
Diyor ve yukarıdan bakıldığında bir labirente benzemesi… Kent aslında… Büyük şehirlerimizde çok mu farklı bu? Koca koca siteler, rezidanslar, AVM’ler… Bu şeyler hep böyle bir labirente benzemiyor mu? Yukarıdan bakmadığımız için göremiyoruz.
Ben bazen bu yüksek katlı plazalarda çok da bakamam aslında. Öyle yüksekten sevmem ama bazen bakıyorum… İnsanlar oradan oraya koşturan karıncadan farksız ya. Uçakta da bunu çok hissedersiniz. Uçak yolculuklarında görünmez zaten artık bir yerden sonra — o evler artık karınca yuvalarına dönüşür.
Burayı biraz geç yazmışım galiba. Bir karışıklık olmuş. Bu alıntıyı biraz daha erken paylaşmam lazımdı. Sayfası karışmış sanırım ama burası da güzelmiş ki, yazmışım hemen.
“Zargana Koma’yı üç aydır, Zo’yu on sekiz gündür takip ediyordu. Günlerini nasıl geçirdiklerini, hangi şarabı tercih ettiklerini ve bir ay içinde ellerine geçen paranın miktarını onlardan daha iyi biliyordu. Çünkü insan kendi hayatının içinde kaybolmuşken nadiren dikkat eder sabah kahvaltısında kaç dilim ekmek yediğine. Zargana sadece korkutmamaya çalışıyordu, kendisinden sekiz yaş küçük genç adamları tanımıyormuş, misafirlerinin hayatlarını bilmiyormuş gibi davranıyordu. İlk konuşan Zo oldu.”
Son cümlede biraz gereksiz olmuş. Bu kadar devamını almama gerek yokmuş. Benim burada dikkatimi çeken, insanın kendi hayatının içinde kaybolmuşken nadiren dikkat ettiği şeyler.
Bazen bu dizi karakterlerini, roman karakterlerini ya da hayatımızdaki o diğer karakterlere daha çok odaklanabiliyoruz, kendimizden bir haber yaşarken. Bu işte para durumları da biraz öyledir. Çoğu insan ayda ne kadar para geçiyor, ne kadar harcıyor bilmez. Yani hiç haberi bile yoktur — geldiği gibi harcadığından ya da o eksi limitlere çoktan gömüldüğünden.
Bir gün oturup yazmayı deneyin mesela. Kesinlikle çok şaşıracaksınız çıkan tabloya. “Bu hayat benim miymiş?” diye bir aydınlanma da yaşayabilirsiniz. Daha kötüye de gidebilir, baştan uyarayım.
Bunun için işte önce karnınızı doyurmanız lazım. Bütün dertler biraz ondan sonra başlıyor gibi. Bu bana biraz Maslow’u da hatırlatıyor. Tam dikmiş yani piramidi. Yapacak bir şey yok. Mısır piramitleri kadar etkili.
Bu arada şöyle bir şey duydum geçen. “Mısır piramitleri neden Mısır’dadır?” diye bir espri varmış. Çünkü başka bir yere taşınamayacak kadar ağırlar — yoksa çoktan İngiltere’de olurdu gibi… Böyle gerçekçi bir espri.
“Karnı doymaya başlayan her insan gibi o da kafasını kaldırıp çevresiyle ilgilenmeye başladı.”(s.117)
Bu yine 12 yaşındaki Zargana’nın başından geçenler. Bir restorana gidip hemen o hamburger menülerinden alıyordu. Biraz orada kendime de benzettim: Hamburgeri ve patates bitirene kadar kolaya hiç dokunmuyordu.
Ben zaten kola falan içmem ama içecekse artık yemekle birlikte yememeye gayret ediyorum. İlla varsa da en son böyle aradan bir yarım saat falan geçtikten sonra… İşte o çay, çayı da hemen içmeyeceksin yemekten sonra gibi — benim de böyle kendimce kurallarım var. Açsanız da yemek yemek dünyanın en güzel şeylerinden biri. O yüzden o açlığı biraz yaşayıp, ne yiyecekseniz öyle yemek lazım.
Ve burada da bir psikoloğun matematikle imtihanı… Onunla ilgili de yine — yani benim sözüm değil kesinlikle — ama şöyle bir şey duymuştum: “Eşit ağırlıkçıdan doktor mu olur? Doktor mu çıkar?” diye. “Doktor dediğin sayısaldan çıkacak. İşte eşit ağırlıktan çıkınca ancak psikolog oluyor. Matematik bilmeyen adam nasıl insanları iyileştirsin?” gibi…
Psikologların evet canlarını sıkabilecek, biraz hadsizce de bir açıklama. Şaka olarak komik ama…
Her meslekte işte var bu: Yeminli olamayan ya da hiçbir yere atanamayan mali müşavir oluyor. İşte hâkim-savcı olamayan avukat oluyor ya da komiser olamayan… İşte onun altı. Herkes de yani mesleğinin en üst seviyesinde mi olacak? “Doktor olamayan psikolog oluyor” zaten bu önerme olarak da bak şimdi yanlış: Pratisyen hekimlerini de mesela küçümserler — “uzman olamadı” diye. Film sektöründe bunu evet çok duyarız: “Görüntü yönetmeni ne zaman yönetmen olacaksın?” Sanki öyle bir basamak meslekmiş gibi yani.
O hiyerarşi vardır gerçi sette, anlatırlar yönetmenler ama ilerleme öyle değil. Görüntü yönetmeni de lazım, sanat yönetmeni de lazım. İşte o diğer ışıkçısı da lazım, sesi de lazım. Bunların hepsinin en iyisi, kalifiyesi o kadar zor bulunuyor ki…
İyi bir muhasebeci bile bak bulmak ne kadar zor. Her gittiğimiz şirkette neredeyse arıyorlar, bize soruyorlar: “Yok mu tanıdığınız, bildiğiniz?” diye ve bulsak biz alacağız zaten. Öyle de bir ortam yok yani gerçekten.
E iş de tatmin etmiyor, ücret de tatmin etmiyor… “Paralar karnı tokluğuna çalışıyormuş” gibi hissettiği için insanlar kendini de geliştirmiyor. Kısır bir döngü yani.
Artık burada da bu psikolog bana biraz onu hissettirdi. Halbuki hiç de alakası yok. Şimdi “okuyacağım” diyeceksiniz, “ne alakası var?” Olsun, ben aklıma gelmişken söylemiş olayım.
“Malikânenin bahçesini çevreleyen duvardan aşağı kendini bırakan iki çift ayak sokağın taşına değdiği an koşmaya başladı. Ne de olsa ayakların sahipleri kısa sürede birçok suç işlemişlerdi ve bir yerden bir yere giderken koşmak yakalanmamanın en iyi yoluydu. On iki yaşındaki bir oğlanla romantik bir gece geçirmek isterken ilaçla bayıltılıp soyulan adamsa utancından ne polise, ne de arkadaşlarına olayla ilgili tek bir kelime söyleyebildi. Sadece psikiyatrı, çocuğun yaşını ve cinsiyetini duyduğunda kaşlarını kaldırıp burnunun ucundaki yakın gözlüğünün üzerinden ona uzun uzun baktı. Taze bir sorunla karşısına çıkan eski hastasına sevindiğini belli etmemek için önündeki kâğıda bir şeyler yazıyormuş gibi yaptı. Aslında gerçekten de bir şeyler yazdı. Ama bunlar harf değil rakamdı. On iki yaşındaki oğlanlarla sevişmek isteyen bir adam en azından altmış terapi seansı demekti. Altmış ile seans ücretini çarpmak içinse hesap makinesine ihtiyacı olduğundan hastasının gitmesini beklemek zorunda kaldı.”(181)
Buradaki o iki yüzlülük ve beceriksizlik… Bir yandan adamın da bu aymazlığı bunları anlatıyor ve psikiyatr orada hâlâ para derdinde. İnanılmaz ya, yani böyle mi gerçekten? Yazarın zihninde tabii bunlar… Gerçeklik payı yok, tamamen hayal ürünüdür derler ya.
Bu yine 12 yaşındaki Zargana’nın başından geçenler. Restoranda tanıştığı kızla artık yeni bir hayat kurmaya karar vermişken lüks bir araba geliyor yanlarına ve çocuğa “Kaç para?” diye kıza soruyor. “Yüz” diyor, o da “Bak!” diyor.
Ben de “Ulan burada ne oluyor?” dedim, “Nasıl bir psikopat bunlar?” Ama neyse ki sonrasında çocuk bu sefer bir hap sayesinde… Alex’in o küçük arkadaşının belki ölmesine neden olan o haplar ama burada Zargana’yı kurtarıyor. Adamı bayıltıp soyuyorlar ve adam da utanmadan bunu gidip psikiyatriste anlatıyor.
İşte zaten hastalıklı o da, ayrı bir hastalıklı insan. Her şeyi de böyle “hastalık” deyip geçiyoruz. Yani o zaman da mübah mı? O zaman da yapabilir mi, bu ehliyeti veriyor muyuz onlara?
Bu biraz şeye de benziyor yani: “Fiil ehliyeti yok bunun” deyip bir yandan da her şeyi yapmasına göz yummak gibi. “Oh, raporum var benim. Onu da keseyim, bunu da öldüreyim.” Böyle mi yani? O zaman bunda da “hasta” deyip, “zengin” diye her istediklerini yapabilecekler mi? Öyle bir dünya işte maalesef. Ve son alıntı… Yine şöyle bir bakmayla bile anlayamıyorum ne olduğunu. Biraz yine uzun.
“Bardaklarını, içlerinde tek bir portakal suyu damlası kalmayıncaya kadar ters tuttular. Aynı anda masaya koydular boş camları. Aynı anda ittiler kendilerini geriye doğru. Kalkıp yürüdüler otelin kapısına. Komik kravatlı adam yoktu. Gece mesaisi yerini gündüze bırakmıştı. Sadece bir saniye için hayatın da mesaisi olması gerektiğini düşündü Zargana. Yani yaşanacak zamanın tercih edilmesi gerektiğini. Gece ya da gündüz. İkisini birlikte yaşadığı için mutsuzdu insan. Kaldıramıyordu aynı hayatın içinde hem geceyi hem gündüzü. Onun içki uyku vardı belki de. Ve onun için bu kadar mutsuzdu belki de uyuyamayan insanlar.”
Yine bir yerde uyku varsa ben de orayı hemen alıyorum sanki. Kendi takıntılarımı da böyle alıntılardan sonra görüyorum ya. Mektuplar, rüyalar ve uykular hep benim de ilgimi çekiyor.
Ve bu mesai işi… Var da hiç çalışmadım hayatımda ama çok zor. Bu nöbet tutulan işler. İşte bak, doktorlarla şeyleri biraz salladık ama ne kadar zor: Üniforma giymek zorunda olmak, hayatın dengesini kurabilmek… Ondan sonra yani bilmiyorum.
O yüzden işte bu emekli albay örnekleri veriliyor sürekli. Adam çünkü uyum sağlayamıyor oradan çıktıktan sonra. Öğretmenler bile yaşar bunu bazen: Hep o sınıfın içinde bir hiyerarşi, dışarıda da onu yapmaya çalışıyorlar.
Mesela ben hissediyorum bazen, böyle herkesi öğrencisi gibi görüyor. Konuşuyor, uzun uzun anlatıyor, söz veriyor falan. “Yahu hocam, ders bitti!” Doktorlar herkesi hasta olarak mı görüyor? Polisler herkesi suçlu. Avukatlar “savunacak bir şeyi vardır bunun” diye mi? Öyle mi bakıyorlar hayata?
Mesleki deformasyon ya da şey sözü vardı, o da bak sanki şuna benziyor: “Elinde çekiç olan insan her şeyi çivi olarak görür” diye. Ne kadar doğru bir söz ve ne kadar da yanlış bir şey anlatıyor aslında. Ve hepimiz zaman zaman düşüyoruz bu hatalara.
Hakan Günday’ı okuyunca da hayatı hep ne kadar böyle karanlık… Kitabın arkasına da yazarın yine bir resmini koymuşlar. Resmen gülümsemeyi geçtim yani, çatmış kaşlarını. Öyle bakıyor fotoğrafta. Biraz böyle Kinyas ve Kayra karışımı, daha çok Kayra gibi. Siyah bir gömlek de giymiş zaten. Böyle görünce de insan korkuyor: “Acaba bu adam kendini mi anlatıyor?” diye.
Ama anlayamadıklarını yazdığını, anlayabilmek için yazdığını da bilmiyorum — kaçıncı defa söylüyorum şimdi. Ondan duyduğum böyle özlü sözler: “Yeterince uzun yazarsan bütün karakterler ölür” diyor mesela. Ne kadar da doğru bu!
“Karakterleri neden öldürdün, neden burada bitirdin?” diye bazen kızarız ya, yani zaten ölecekler eğer sen onların gerçekliğine inanıyorsan. Nasrettin Hoca’nın hikâyesi gibi yani: doğduğuna inanıyorsun da öldüğüne niye inanmıyorsun?
Bu bölüm de böyle biraz kanlı, komik, şakacı… Hiç de öyle olmayacak bir kitap. Biraz şeyi de aslında hatırlattı bana: ucuz roman. Pulp Fiction mıydı? O filmi de çok överler — çok kült bir filmdir diye. Ben çok genç yaşta seyrettiğim için anlamamıştım da, ama o katillerin arasındaki o diyaloglar mesela… Adam öldürecekler birazdan ama gayet sıradan işte hamburgerden, ketçaptan, mayonezden falan bahsedebiliyorlar. Çünkü o onların artık rutini olmuş. Onlara göre değişik bir olay değil yani insanı öldürmek.
O yüzden de gerçekçi belki de — bütün o abartılara rağmen Tarantino filmleri sizi o atmosfere inandırabiliyor. Hakan Günday da bence kitabındaki atmosfere sokuyor sizi. Hemen okurken böyle içiniz kararıyor. Bir yerlerde böyle umut ışığı görüyor gibi oluyorsunuz ama genellikle… Bu anlayamadığınız şeyler, durumlar, suçlar… Bir nedeni var mı? Onu sorguluyorsunuz.
Yalan, iki yüzlülük, kıskançlık ne kadar tehlikeli, ne kadar öyle olduğu yerde kalmayan, gittikçe böyle logaritmik olarak büyüyen duygular olabiliyor. Bunları görüyoruz yani bence.
Ve bu kitap aslında kısaydı yazarın. Bundan sonra mesela Malafa, Azil, Ziyan… Az, Daha geliyor. Bundan sonra da mesela Piç… Yine öyle okursam gizli gizli okuyacağım bir kitap. İsmiyle bile… Onunla ilgili de sizden tavsiye alabilirim. Eğer “şu kitabı mutlaka okuman lazım” dediğiniz varsa yorumlarda yazabilirsiniz.
Yoksa bu kadar karanlık yani, yetti bana. Artık biraz Murakami… Ondan, o Haşlanmış Harikalar Diyarı’ndan. Onun da adı çok zordu: Haşlanmış Harikalar Diyarı ve Dünyanın Sonu. O da gerçi “dünyanın sonu” diyor ama bu kadar karanlık değildir kesinlikle. Murakami fantastiktir diye düşünüyorum. Daha okumadım ama sıra onda.
Yani o da çok uzun bir kitap. Kim bilir ne zaman biter. Ben böyle yazmaya devam ettikçe hiçbir zaman okuyamayacağım. O yüzden çok teşekkür ediyorum buraya kadar okuduğunuz için.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder