Değişim, İlk Gelen Teknoloji, Prototip İnsanlar ve Önemli Arkadaşlar
Mo Yan’dan okuduğum ilk kitap Değişim oldu. Bugün sizlere ondan bahsedeceğim. 2012 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi yazar Mo Yan’ı neden bu zamana kadar hiç okumadığımı bilmiyorum ama bu kitap hep aklımdaydı.
Kitabın çok güzel bir kapağı var — rengarenk bir yaban kazı gibi ama leylek gibi de görünen bir kuş. Onu gördüğümden beri zaten kafaya koymuştum bu kitabı okumayı. Çok kısa olduğu için de ödünç almaktansa; bir gün kütüphanede oturup okurum diye planlamıştım kafamda ve öyle de oldu.
Sonunda sıra geldi ve Can Sanat Yayınları’nın Mart 2017 tarihli ikinci basımından okudum bu kitabı. Çince aslından çeviren Erdem Kurtuldu olmuş. Başta girişinde yazar, bu kitabın yazılma hikayesinden de bahsetmiş. Orası zaten beni çok etkiledi, beklentilerimi arttırdı kesinlikle.
Okurken de beklentilerimin altında kalmadı. Bu açıdan Mo Yan beni gerçekten etkiledi diyebilirim. Kesinlikle diğer kitaplarını da okumak istiyorum çünkü kalemi çok güçlü.
Yazardan Çin’deki son yüzyıllardaki değişimi anlatmasını istemişler, böyle bir kitap yazmasını istemiş bir yayınevi. O da kibarca reddettiğini söylüyor. Ben de çok böyle ısmarlama yazıların yazılmasını sevmiyorum, ama sonra ona “İstediğin gibi yaz, istediğin şeyleri anlat, tamamen özgürsün” demişler.
Ondan sonra biraz yazmak zorunda kaldığını söylüyor. “Uzun öykü” diye geçiyor zaten — kitabın kapağında da yazmışlar bunu. Bir öykü ama uzun olduğu için 100 sayfaya yakın, 97 sayfa. Bölüm bölüm, çok kolay okunuyor. Çok güzeldi.
“Sıradan insanlarla toplumu anlatabilme becerisi” yazmışlardı sanırım arka kapakta. Aslında kendi hikayesini anlatıyor — otobiyografik hikaye ya da hikayeleşmiş otobiyografi gibi tanımlar da yapılmıştı.
Arka kapak ve girişten çok etkilenmişim gördüğünüz gibi. Beni etkileyen o kısımlar… Çin böyle mi anlatılır? Koskoca bir ülkedeki değişim… Evet, usta yazardan böyle anlatmalarını istemişler. Bu “Mao” bizim bildiğimiz “Mao” değil gibi ama:
“İlk durağımız Tiananmen Meydanı oldu, fotoğraf çektirmek için sıraya girdik hemen, sonra da Başkan Mao’nun anıtmezarında sıraya girdik saygılarımızı iletmek için. Kristal bir tabut içinde uzanan Başkan Mao’yu görünce iki yıl önce vefat ettiğini duyduğumuz gün yaşadığımız o dağları devirip yerleri sarsan şoku hatırladım birden, dünyada ölümsüzlere yer olmadığını anlamıştım o zaman, rüyamızda görsek bile inanamazdık Başkan Mao’nun bir gün öleceğine ama olan olmuştu işte. Başkan Mao öldüğünde Çin’in bittiğini düşünmüştük, oysa onun ölümünden iki sene sonra Çin’in hiç de bitmediğini, aksine yavaş yavaş daha iyi olmaya başladığını gördük. Üniversiteler kapılarını yeniden açtı, köylerdeki toprak ağaları ve zengin köylüler uzun süredir takmak zorunda oldukları o ahmak şapkalarını çıkardılar, köylü aileler daha iyi besleniyordu artık, Üretim Tugayı’nın inekleri bile şişmanlamıştı.”(s.46)
Son ayrıntıda beni güldürmüştü o zaman. Başkan Mao’nun hiç ölmeyeceğini zannettikleri o güçlü devlet adamları… “Toprağın altı vazgeçilmez insanlarla dolu” ve “doğa boşluk kabul etmez” gibi sözler geliyor aklıma hemen.
O yüzden devlet adamları — gerçi çok da sevilmez genelde böyle devlet adamları — ama sevdiğiniz insanlar için bile çok endişeye düşmemek gerekir. Onlar öldüğünde de dünya bir şekilde dönmeye devam edecek.
Bak, yine bu Mao döneminden… “Günler, Aylar, Yıllar” kitabı da aslında o dönemden bahsetmiyor muydu? O büyük kıtlık… Çok bilmiyorum yani, Çin biraz o içe kapanıklığı, bir de bize de öğretilmemesi, kendi böyle tarih merakım da yok. O yüzden hiç yanlış bilgi de vermeyeyim.
Devam edeyim… Bir mantı makinesinden bahsediliyor. Evet, burası da güzeldi. Böyle bir mantı makinesine rastlıyor karakter. Ben de yeni teknolojik aletlerle karşılaştığımda biraz böyle mesafeli dururum hep. Çünkü onların geçici moda olarak geldiğini, şu an yoksa 3-5 sene sonra bakalım olacak mı hayatımızda diye düşünürüm ben ve olmazlar genelde.
“O zaman bunun büyük bir icat olduğu hissine kapılmıştım, makinenin bir tarafından hamuru, suyu ve eti içine atıyorlardı; diğer tarafından güzelce sarılmış mantılar yuvarlanıyordu birbiri ardına kaynar su dolu bir kazanın içine; gerçekten de bu deli bir dâhinin buluşu olmalıydı. Eve geri dönüp bu fantastik olayı anneme anlattığımda inanmamıştı bana. Şimdi düşünüyorum da makinenin sardığı o mantıların dışı çok kalın, içiyse neredeyse yok gibiydi aslında, mantı içinin yarısı kazanın içinde kalıyordu, hem kötü görünüyorlardı hem de tatsız tuzsuzdular ama o zaman Xi- dan’daki o büyük mağazanın hemen yanındaki bir lokantada makinede sarılmış mantı yemek köye dönünce böbürlenebileceğimiz bir şeydi bizim için. Şimdiler de kimsenin makinede sarılmış mantı yediği yok tabii, bütün mantıcı tabelalarının üzeri ev yapımı ibaresiyle dolup taşıyor haliyle. O zamanlar domuz eti ne kadar yağlıysa o kadar makbuldü mantılar, şimdiyse vejetaryenlik moda. Zaman değişti, her şey bunun kanıtı adeta.”(s.48)
“Mantıdan girip Çin’deki değişimi nasıl anlatabilirsin?” diyorsanız, işte böyle anlatırsın — çok güzel.
Ben eski disket dönemlerini gördüğüm için hatırlıyorum. Koca koca disket okuyucuları vardı ve içine bir resim bile sığmayan birkaç megabyte’lık kutular… İnanılmaz yani, böyle tam bir plastik israfı. Metal kısımları da vardı onların. Çok kullanmadım ben onları aslında, ama disketsiz kasa alınca insanlar illa bir disket okuyucusu da olsun diye istiyordu. Hâlbuki bak, geçti gitti.
CD’ler… CD kalmadı şu an artık. CD’lerden sonra o DVD’ler, Blu-ray’ler… Bak, artık “Her şeyi atın, CD’leri, Blu-ray var, DVD var” diye onları da satmaya çalıştılar. CD player’lar, her taraf çöp oldu. CD kutuları hala vardır belki. Boş CD’ler falan… Ne yazacaksın ki? Sonra çiziliyor onlar, öyle çok kullanışlı, uzun ömürlü de değil.
Flash disklerle, belleklerle ne kadar kolay şu an işler, hayatlar. Bir televizyona bile takabiliyorsunuz yeri geldiğinde, ama o da bitecek yani — bitti bile. Hatta şu an bulut tabanlı her şey. İnternete yüklüyorsunuz, her şeyi her yere yansıtabiliyorsunuz. Yeter ki internet olsun. Bambaşka bir çağ geliyor — yani geldi. Depolama işleri de çok değişti.
O yüzden öyle hemen ilk gelen teknolojiye dalmamak lazım. Kesinlikle emin olun, onun çok daha gelişmişi hazır. Hatta şu anda bence ellerindeki stokları bitirmek için olabildiğince satmaya çalışıyorlar. Şu an hala benzinli arabaları kullanmamız gibi… Kullanacağız mecbur. O arabaları da satacaklar bizlere, petrol çıkaran ülkeler ne yapsın? Zararlı olması, büyük atık çıkarması falan — hiç bunlar önemli değil. Dünya işleri işte. Evet, benim çok aklım ermiyor aslında, böyle konuşuyoruz.
“Aslında bu gerçekten de inanılmaz bir şeydi, bundan da anlaşılacağı üzere dünya işleri değişkendir: Kader âşıkları bir araya getirebilir, kaza geliyorum demez, koşullar garip kombinasyonlar yaratabilir, yani tuhaflık hemen her an her yerde bizimle birliktedir ve bu konuda söyleyecek pek bir şey bırakmaz bize.”(s.73)
Artık kitabın sonlarına doğru gelirken neredeyse hiç bahsetmedim olaylardan, hikâyeden. Yazarımızın bir çocukluk arkadaşı var — okulda bir sıra arkadaşı. Sınıfın güzel kızı… Herkes ondan çok etkileniyor. Hani olur ya, herkesin âşık olduğu, âşık olduğunu zannettiği, etkilendiği kız.
Sınıfın bir de “haytası”, bıçkın delikanlısı var. Arka sırada oturan, uzun boylu, neredeyse öğretmen kadar — hatta öğretmenden daha büyük gösteren. Okulun da böyle genç bir öğretmeni olur her zaman. Bunlar prototiplerdir gerçekten, her yerde vardır.
Sınıfın bir soytarısı olur, bir ağır abisi olur. Bunlar sanki önceden dağıtılmış roller. İçine kapanıklar olur, “inek”ler olur. En ön sıralarda “Hocam, ödev vardı!” diye hatırlatanlar… Roller dağıtılıyor ve herkes kendine en uygun olanı seçmiş gibi bir ortam. Her yerde de varmış demek ki.
Bir de okulun böyle genç öğretmeni olur. Yirmili yaşlarında, neredeyse öğrenci, yeni mezun, hemen gelmiş başlamış. Daha böyle çelimsiz, kısa boylu… Onlar sınıfta otorite kurmakta zorlanırlar. O yüzden daha çok bağırış çağırış olabilir onların dersinde. O tonu da tam tutturamazlar… Şiddet falan da vardı bizim zamanımızda. Artık onlar yoktur inşallah diye düşünüyorum.
Burada da gelecek meslekleri ile ilgili soru soruluyor. Güzel kızın babası bir kamyon şoförü. Bu kamyon çok anlatılıyor zaten, kitabın sonuna kadar — Rus yapımı bir kamyon. GAZ 51 miydi neydi?
İşte bu bıçkın delikanlı, arka sırada oturan serseri görünümlü arkadaş da kızın adını söyleyip “Ben onun babası olmak istiyorum” diyor. “Benim hayalim o.” Sınıfta zaten birçok kişi kamyon şoförü olmak istediğini söylerken, o direkt böyle kızın adını da veriyor ve kız başlıyor ağlamaya.
Tabii, gerçekten o an böyle gözümün önüne geldi. Niye ağlıyorsun? Korktu mu? Utandı mı, nedir? Yazarımız da şaşırıyor, hatta onu öyle yatıştırmaya çalışıyor. Öğretmen iyice sinir oluyor: “Çık dışarı!” falan diyor.
Çocuk da geri adım atacak hali yok. Çünkü kanı da kaynıyor tam o yaşlarda. Hocanın otoritesini kabul etmeme de var. Alıyor eline defterlerini, çıkıyor sınıftan ve herkesin görebileceği bir ortamda defterlerini yırtıyor. Böyle tam ortadan atıyor çöpe. Orada okulu bırakıyor yani — resmen eğitim hayatını çöpe atıyor temsili olarak.
Zaten okumaya gözü de yok ama tabii bütün sınıf tarafından o an öyle büyük bir karizma yapıyor. Öğrenciler etkileniyor. Çünkü bir yandan hem kafa tutmuş, onun otoritesini tanımamış oluyor — karşı gelmiş.
Peki bu çocuk ileride ne olacak sizce? Okulu bıraktı diye bir iş bulamayacak mı? Kötü mesleklerde sürünecek mi? Öyle mi zannediyorsunuz?
Hayır tabii ki. Çin’in de bizden farkı yok — ya da bütün dünyada böyle midir bilmiyorum. Eğitim, diplomalar o kadar da önemli değil. Demek ki böyle düzene karşı çıkabilmek ya da hakkını savunabilmek… Bilmiyorum. Gerçi saygısız bir tavır da var orada ama en azından bir duruş sergiliyor.
Bu çocuk sonradan bayağı zengin oluyor. Çok para kazanıyor ve o kızın babasının da arabasını alıyor. Ondan eskimiş, üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen iyi bir para verip… Babası da şaşırıyor: “Satmalı mıyım?” gibisinden.
Ondan sonra bu kız da tabii evleniyor. Okuldan mezun olur olmaz evlenmiş hemen, ama sonra kocası ölüyor. Kocası öldüğünde de hemen o kamyonla birlikte gidiyor, o kıza bir teklifte bulunuyor.
Buradan da onun ne kadar hem “odun” olduğunu hem de bir yandan doğrudan iletişimi ne kadar güzel kullandığını görüyoruz. Öyle bir şey soruyor ki kadına:
“Ben de lafı dolandırmadım. ‘Nikâhlı karım mı olmak istiyorsun yoksa metresim mi?’ diye sordum hemen. O da lafı uzatmadı, direkt söyledi istediğini: “Tabii ki karın olmak istiyorum.’ ‘O iş biraz meşakkatli,’ dedim, ‘iyisi mi metresim ol sen benim, sana deniz kenarında bir ev satın alıp bütün giderlerini karşılarım. O zaman sana daha fazla zahmet vermeyeyim,’ dedi mahzun bir gülümsemeyle. Çok geçmeden Koca Ağızlı Liu Öğretmen’ le evlendiği haberini aldım sonra. O gün iki şişe içkiyle iki paket sigara alıp Jiao Nehri Devlet Çiftliği’nin önün-deki o boş araziye sürdüm arabamı bir başıma, işte orada Lu Wenli’nin babasına, kızına olan aşkımı anlattım. Bir yandan içki ve sigara içiyor, bir yandan da düşünüyordum. Kendimi her zaman insanları okuyabilen, içlerinden geçenleri görebilen biri olarak görmüştüm ama aslında sadece insanları kendi erdemlerimle yargılayan aşağılık bir adammışım. Başkalarının içinden geçenleri göre- bilmemin asıl nedeni de tanıdığım insanların çoğunun benim gibi aşağılık olmasıydı ama Lu Wenli bir istisnaydı, doğru düzgün bir kadındı o.”(s.88)
Burada o güzel kız dediğim — yazarımızın da sıra arkadaşı — “Lu Wenli” ismi de burada geçiyor. O öğretmeni de “koca ağızlı” diye onunla dalga geçiyorlar. Bu kız bu teklifi aldıktan sonra o öğretmenle evleniyor. Öğretmen de zaten sürekli masa tenisinde falan hep onunla oynarmış. Orada da komik anıları var hatta.
Yani neden bu karakterlerden bu kadar bahsediyor? Çin’in değişimini anlatacakken… Size bırakayım.
Kitabın zaten sonu şöyle bitiyor: Yazarımız artık dünyaca tanınan bir yazar olduğu için ünlü. Ve bir gün hiç ummadığı bir şekilde Lu Wenli de geliyor ona. Ondan bir şey isteyecek — aslında çok belli. Ama ne isteyecek?
İşte bunun için bir yemeğe çıkıyorlar ve orada bahsediyor. Artık bir anne çünkü o. O öğretmen de ölmüş, yine dul kalmış. Tek başına kızıyla hayat mücadelesi veren bir anne artık o. Ve bakın ne istiyor:
“Şef Lu’ya bir mesaj atıp sordum hemen. Şefin mesajında şöyle yazıyordu: “Fevkalade niteliklere sahip, eğer sadece iki kişi seçilse biri o olurdu.” Mesaji Lu Wenli’ye de gösterdim. İki gözü iki çeşme ağlamaya başladı birden. “İçin rahatladı mı şimdi?” diye sordum.
İçini çeke çeke ağlarken şöyle karşılık verdi: “Teşekkürler… çok teşekkür ederim…”
“Bana niye teşekkür ediyorsun ki?” dedim, “Asıl kızına teşekkür etmelisin, fevkalade niteliklere ve harika bir potansiyele sahip, sınavları da başarıyla geçmiş!”
“Bugün burada olanların farkındayım…”dedi, “Teşekkürler sınıf arkadaşım…” Sonra çantasından bir zarf çıkarıp, “Sınıf arkadaşım, zarfın içinde on bin yuan var, çok görme n’olur, Şef Lu ve diğerlerine benim adıma birkaç şişe içki alırsın…” dedi.
Bir an düşündükten sonra şöyle dedim: “Tamam, sınıf arkadaşım, kabul ediyorum.”(s.94)
Bilmiyorum ne kadar anlaşıldı ama burada kızı bir mülakat gibi bir şeye giriyor aslında. Bir işe girecek, sınavlardan geçmiş ama yine o son aşama… Onu soruyor yazarımıza. O da hemen bir mesaj atıp kızın durumu hakkında bilgi almak istiyor ve aldığı mesaj da işte bu.
Kadının aslında hiçbir şey yapmasına da gerek yok. Yine de parayı da hazırlamış — bir rüşvet gibi aslında. Yani çok hoş da değil ama, bizde çok mu farklı bu durumlar? Onu almamak da bir ayıp gibi geliyor yazarımıza. Bence bu satırları yazmak da ona zor gelmiştir ama yine de kabul ettiğini söylüyor.
Belki zaten kendi bileğinin hakkıyla kazandığı için içini öyle rahatlatmıştır zannediyorum. Çünkü torpilli bir şey uygulamadı — sonuçta sadece durumunu sordum. Ama Çin gibi ülkelerde önemli bir insanın birinin durumunu sorması bile etkili olur.
Yıllar önce babam da anlatmıştı mesela… Babamın o zaman çalıştığı gazeteye müdürlerle görüşmek için çok önemli, büyük bir toplantı yapılacak. Şehir dışından çok önemli misafirler gelecek: valiler, vali yardımcıları falan — biraz da siyasi bir durum.
Gelmişler, müdürün odasına doğru giderken babamla karşılaşmış o kişi. “A!” demiş, “Sen burada mı çalışıyordun?” falan. Uzun uzun sarılmışlar. Müdürün odasına geçmeden önce babamla konuşmuş yani. Çünkü babamın üniversiteden tanıdığı bir arkadaşıymış — yıllar önce Erzurum’da tanıdığı.
Hiç kimse bilmiyormuş babamın böyle bir insanla arkadaş olduğunu. Şaşırmışlar orada müdürler… “Bir bakışları değişmişti” diyor, “bana karşı.” Ondan sonra geçmiş adam, toplantı yapmış. Çıkarken de yine babamın yanına uğramış.
Sirkülasyonun da çok olduğu bir yerdi gazete ama babam oradan emekli olup çıktı. Yirmi küsur sene çalışmıştı orada. “Bunun nedenlerinden biri de belki o günkü karşılaşmaydı” diye söylemişti bana. Çünkü biraz babam da böyle — buradaki o karakter kadar olmasa da — yeri gelince müdürleriyle, patronlarıyla çatışan, hakkını arayan, gördüğü yanlışları söyleyen bir insandı. Hatırlarım, o yüzden de bazı insanlar tarafından çok sevilmezdi ama sevenler de çok severlerdi.
O geldi aklıma, böyle bir kitaptı yani. Biraz Kafkaesk bir şey okuyacağımı zannedip başlığından ötürü “Acaba alegorik bir anlatım mı var?” dedim. Bu kadar hayatın içinden, bu kadar bariz — hepimizin yaşadığı, gördüğü, gözümüzün önündeki örneklerle bu kadar güzel anlatması, içindeki bu değişimi çok hoşuma gitti.
Güzel bir kitaptı yani. Tavsiye ederim okumanızı. Buraya kadar da gelip dinlediğiniz, zaman ayırdığınız için ayrıca teşekkür ediyorum sizlere.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder