18 Ağustos 2025 Pazartesi

Soytarı Çiçekleri

 

Soytarı Çiçekleri, Hayatın Çelişkileri, Gülünç Hallerimiz ve Sürekli Söylediğimiz Sözler

Osamu Dazai’nin Soytarı Çiçekleri ile karşınızdayım bugün. Bu kitabı biraz geç okumuş olduk. Aslında İnsanlığımı Yitirirken’den önce okumam gerekiyormuş. Okurken onu anladım ama tabii bilmiyordum bunu.

Bazen de yaparlar ya böyle; bir karakteri önce tanıtırlar, sonra geçmişini anlatırlar. Biraz onun gibi oldu benim için de bu kitap. İnsanlığımı Yitirirken’de okuduğumuz, hatırladığımız Yozo Oba’nın başından geçen o ilk trajik olayı anlatıyor.

Aslında tabii ki bu olay yazarımızın da başından geçmiş. Başka birinin karısıyla intihar etme girişiminde bulunuyor. Ben onun başka birinin karısı olduğunu da bilmiyordum; sadece sevgilisi zannediyordum. Ve trajik bir şekilde kadın ölüyor ama bu adam kurtuluyor. Bir balıkçı teknesi hayatını kurtarıyor ve ondan sonra da bir sanatoryuma yatırıyorlar bu adamı. Bu adam dediğimde… Yazar mı, yazarımız mı? İşte sürekli o çatışma.

Bu kitapta dördüncü duvarı öyle bir yıkmış ki yazar, yani paramparça etmiş. Zaman zaman sizinle de konuşuyor. Kendisine çok fazla yükleniyor: “Yani olmadı bu kitap, ne biçim yazdım” falan gibi şeyler. Burada biraz benim kendi kendime konuşmalarımı da hatırlattı bana ama neyse…

Sadece 77 sayfa ve oldukça akıcı. Ben bu kitabı İthaki Yayınları’nın Mart 2024 tarihli 5. baskısından okudum ve Japonca aslından çeviren de Zeynep Ebru Okyar olmuş.

Dediğim gibi sadece dört günü anlatıyor aslında: Yozo Oba’yı hastanede ziyaret eden arkadaşları ve sonradan gelen abisi, bir arada hastaneden çıkıp yemek yemeleri… Bu yani bütün kitap ve yazarın düşünceleri. O yüzden hemen başlayalım.

“Bu da bizi hikâyenin başına götürüyor. Yani tabii ben bu konuda becerikli sayılmam. Aslında kurgudaki bu tür tekniklerden pek hoşlanmam, Hoşlanmasam da deniyorum yine de. “Buradan sonrası hüzün şehri.” Cehennemin kapısındaki dillere pelesenk olmuş bu dizenin, kitabın ilk satırı için görkemli olabileceğini düşünmüştüm. Başka bir nedeni yok. Romanım bu tek dize yüzünden başarısızlığa uğrayacak bile olsa, korkakça onu silmek gibi bir niyetim yok. Hazır burada poz keserken bir şey daha söyleyeyim: O ilk satırı silmek, benim bugüne kadarki tüm yaşamımı silmek olur.”(s.15)

Çünkü bu kitap bu dizeyle başlıyor. “Buradan sonrası Hüzün Şehri”. İlahi Komedya’da geçiyormuş sanırım, kitaba göre. Cehennemin kapısında yazan dizeymiş bu. Yani kendi intiharının aslında gerçekleştiğini mi düşünüyor?

Zor gerçekten… Yani başka biriyle intihar etmek; işte o yüzden ekstra saçma. İntihar etmek yeterince kötüyken, travmatikken, bir de yanınızda başkasını sürüklemek… Ne kadar kötü hissetmiştir yani, kim bilir.

Bakın, burada bile karakterleriyle sürekli çatışıyor, kendisiyle çatışıyor. Bize bütün o huzursuzluğunu aktarıyor yazar. Gençlere de çatıyor ama bir yandan onları da anlıyor. “Biz de böyleydik” demeye mi götürüyor, artık tam emin de değilim ama şöyle bir yer not almışım.

“Bu gençler her zaman ciddi bir şekilde tartışmaz. Karşılıklı olarak birbirlerinin bam teline basmamaya büyük özen gösterir ve kendi kutsallarını da titizlikle korurlar. Alay konusu olmamak için her şeyi yaparlar. Yine de bir kere incinmeye görsünler, ya karşılarındakini ya da kendilerini öldürecek kadar kafaya takarlar. Bu yüzden de tartışmaya girmekten hiç hoşlanmazlar. Nabza göre şerbet verecek lafları iyi bilirler. Esasen “Hayır” anlamına gelen tek bir kelimeyi bile onlarca farklı şekilde rahatlıkla ifade edebilirler. Bir tartışma doğmadan karşı tarafla uzlaşmak için göz teması kurarlar. En sonunda gülerek el sıkışırlarken hepsinin aklından geçen tek kelime şudur: “Gerizekâlı!”
Evet, romanım nihayet zırvalamaya başladı gibi görünüyor. Bu noktada bir yön değiştirip panoramik bir sahne mi eklesem ki? Büyük laflar etmemek lazım. Ne de olsa beceriksizin birisin! Off, başarabilirim umarım.”(s.18)

Diyor ve buradan sonra orayı da almışım ya. Evet. Bilmiyorum, bende mi bir psikopatlık var ama bunları okumak bana çok güzel geldi. O yazarlık uğraşı denemeleri, yazdığını bir türlü beğenmemek… Yani yazarın da aslında bu gençlerden çok bir farkı yok.

“Ertesi sabah sakin ve güneşli bir hava vardı. Deniz dinginleşmişti. Oşima’daki volkanın beyaz dumanı ufkun üzerinde yükseliyordu.
Bu olmadı. Ben manzara betimlemesi yapmayı hiç sevmiyorum.
1 numaralı odadaki hasta gözlerini açtığında, oda, yazdan kalma bir sonbahar güneşiyle dopdoluydu. Yanında kalan hemşireyle günaydın dediler birbirlerine ve hemen ateşi ölçüldü.” (s.19)

Evet. Hiç betimlemelere girmeden doğrudan olaya geçmesi bana da daha kolay geliyor. Ama bazen de lazım panoramik sahneler… Ama birkaç sayfa sonra da zaten artık iyice itiraf niteliğinde şunları söylüyor.

“Ben üçüncü sınıf bir yazar değilim herhalde, değil mi? Bir şekilde kendimden geçtim sanırım. Panorama tarzı gibi, aslında bana hiç uymayan işlere girip sonra da hemen, her zamanki rehavetime tekrar kapıldım.
Yok, bekleyin bir dakika lütfen! Eğer böylesine bir başarısızlığa uğrarsam diye önden hazırladığım sözler var. Güzel duygular berbat edebî eserler ortaya çıkarır.
Başka bir deyişle, bu denli kendimden geçmemin sebebi, yüreğimin o denli şeytani unsurlar barındırmamasıdır. Vay! Bu sözü düşünüp bulan adama ne mutlu! Nasıl değerli bir laf bu! Ne var ki bir yazar, bu sözü yaşamı boyunca yalnızca bir tek kez kullanabilir. Öyle diyorlar. Bir sefer söyleyince alımlı gelirmiş. Şayet iki üç kez tekrarlayayım deyip bu lafın ardına gizlenirsen muhtemelen acınacak hâle düşermişsin.”(s.22)

Bu da yeni hayatın çelişkilerinden. Geçenlerde klişelerle ilgili de öyle bir şey duymuştum. Tam net hatırlamamakla birlikte şu minvaldeydi: Bir eserde iki klişe kullanmak sizi gülünç hale getirir. Ama on tane klişe kullanırsanız, o eser bir başyapıta dönüşür diyordu.

Anlamak da çok zor bunu ama örneklerle karşınıza çıkması lazım. Böyle sözler de gerçekten; ne kadar az kullanırsanız o kadar sizin gibi bir şey aslında. Sürekli bunu dile getirdiğinizde artık bir karikatüre de dönüyorsunuz. O sözün etkisi de kayboluyor.

Ve bu kitapta da tabii ki yazar bu sözü birkaç kez daha tekrarlayacak.

“”O adam zarif biri. Abinin becerisiyle ilgisi yok, bence öyle değil yani. Zarif biri olduğundan. İnsanın teslimiyetinden doğan bir güzelliği var. Ceset sabah yakılmış ve adam kucağında kül kavanozuyla tek başına evine dönmüş. Buharlı trene binerkenki görüntüsü gözümün önüne gelip duruyor…”
Kosuge nihayet anlamıştı. Ardından derin bir iç çekti. “Dokunaklı bir hikâye.”
“Dokunaklı, değil mi? Beğendiniz, değil mi?” dedi Hida, Kosuge’ye bakmak üzere başını çevirirken. Keyfi yerine gelmişti. “Böyle bir hikâyeyle karşılaşınca, yaşadığım için mutluluk duyuyorum.”
Çok affedersiniz ancak araya girmek zorundayım. Aksi takdirde yazmaya devam edemeyeceğim. Bu roman tam bir kargaşa oldu. Kendi başımı döndürüyorum resmen. Yozo’nun kontrolünü kaybettim, Kosuge’nin kontrolünü kaybettim, Hida’nın kontrolünü kaybettim. Benim beceriksiz kalemim onları hayal kırıklığına uğratıyor ve kafalarına göre uçup gidiyorlar. Ben de onların çamurlu ayakkabılarına yapışıp durun, bekleyin, diye haykırıyorum. Buralardaki düzeni sağlayamazsam hiç tahammülüm kalmayacak.
Zaten bu romanın başarısız olacağı en başından beri belli. Sadece bir duruş sergiliyor. Söz konusu böyle bir roman olduğunda bir sayfa yazmakla yüz sayfa yazmak aslında aynı şeydir. Gerçi ben en başından beri buna hazırdım.”(s.48)

Artık bundan sonra da 30 sayfa falan kalıyor. Yani artık bitecek hikâye. Kosuge, Hida… İşte onun ziyarete gelen arkadaşları burada gerçekten; yani intihar etmeye kalkmış birinden güzel bir hikâye dinledikten sonra, böyle hikâyelerle karşılaşınca “yaşadığım için mutluluk duyuyorum” demesi… Çok çok yapmacık ya. Hayatta söyleyebileceği bir şey değilmiş gibi ama güzel de geliyor bir yandan kulağa.

Böyle güzel şeyler yazıp sonra bunun ne kadar yapay olduğunu yüzümüze vuruyor yazar. Aslında bu bir yandan da “İstesem o güzel şeyleri de yazabilirim ama bunlar yalan. Bunun ne önemi var?” demeye de geliyor. Soytarı Çiçekleri çok o açıdan değişik bir kitapmış. Ben de bilmiyordum bunu. Üzerine yazılan yazıları da okumaya çalıştım ama çok fazla yazı da yoktu Medium’da.

Sonra bir de savcı durumu var. Evet. Savcıya bir ifade verilecek intiharla ilgili. O işleri de biraz abisi hallediyor. Yani sanki o zamana kadar çok ilgilenmişler gibi… İşte böyle bir olay çıkınca geliyorlar hemen; anlık bir pansuman, bir çözüm oluyor ama “o zamana kadar neredeydiniz?” diyesi geliyor insanın. Ama tabii demiyor. Hiç kimse demiyor bunu. Herkes bir tiyatro sahnesindeymiş gibi rollerini oynuyor.

“Yılbaşıymış, hapishaneymiş, savcıymış, umurumuzda değil. Ta baştan beri acaba hiçbirimiz savcı konu- sunu önemsedik mi? Biz sadece o dağın zirvesini merak ediyoruz. Orada ne var? Acaba ne olabilir? Ufacık bir umut bağlıyoruz oraya.
Sonunda zirveye ulaştılar. Tepesi hafifçe düzleştirilmiş ve otuz metrekare civarında kızıl toprak çıplak kalmıştı. Tam ortasında kütüklerden yapılmış alçak bir kare çardak vardı. Bahçe taşlarına varıncaya kadar her yerine bir düzen hâkimdi ve her şey kırağıyla kaplanmıştı.
“Of ya! Fuji görünmüyor!” diye haykırdı Mano, burnunun ucu kıpkırmızı olmuştu. “Bu uçtan açık seçik görünürdü.”
Doğudaki bulutlu gökyüzünü işaret etti. Sabah güneşi henüz yükselmemişti. İnanılmaz renklere bürünmüş parçalı bulutlar hareketlendi, sonra durgunlaştı, yeniden ağır ağır süzülmeye başladı.
“Yok ya, hiç sorun değil.”
Hafifçe esen meltem yüzlerini yalıyordu.
Yozo uzaklardaki denize doğru baktı tepeden. Hemen ayaklarının dibinde doksan metrelik uçurum uzanıyor, Enoşima ayaklarının dibinde küçücük görünüyordu. Yoğun sabah sisinin derinliklerinde deniz suyu usul usul salınıyordu.
Sonra… Sonrası yok, sadece bu kadar.
SON”(s.77)

Kitap bu şeklinde bitiyor. Sonrası yok diyor, ama İnsanlığımı Yitirirken gelecek ardından. Bilmiyorum, belki arada Yozo’yu anlatan başka kitaplar da vardır. Ya da bunun daha öncesi de olabilir. Bu Osamu Dazai külliyatı… Küçük küçük bir sürü kitabı olduğu için ona da çok hakim olamıyorum. Araştırma da yapamadım o konuda.

Daha çok böyle karşıma çıkan kitapları okuyorum aslında. Böyle planlı okumayı sevmem ama bazen hayatın akışına göre okumak, oradan devam etmek, oradan başlamak daha güzel olabiliyor.

Yoksa mesela Hakan Günday’ın kitaplarını da kronolojik sırasıyla okuyayım dedim, ama üçüncü kitabını bulamıyorum. Diğerleri ise hemen karşımda hazır bekliyor. Ona da bir ara verdim. Şimdi böyle sırayla okuyayım deyince, bazen o sıralamadaki kitabı bulmak kolay olmayabiliyor.

Bu kitaptan sonra araya bir Matt Haig koymayı düşündüm. Üst üste çok karamsar oldu çünkü. Yani sürekli intihar eden yazarlar… O yüzden çok yakında buradan haberini de vermiş olayım: Bir Matt Haig kitabıyla karşınızda olacağım. Umut var yani. Umut… Hep var.

Siz de böyle kitaplara dalıp karamsarlığa kapılmayın diyeyim ve burada bitireyim. Zaten kısa da bir kitaptı. Buraya kadar gelip zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder