Çay Kitabı, Dikkat Etmeye Kalkmak, Çeviri, Sanat, Kibir, Boşluk ve Saygısız Sevginin Sonu
Okakura Kakuzō’nun yazdığı Çay Kitabı’yla karşınızdayım. Tokyo Manga yayınlarından çıkan bu kitabı 2024 Mart tarihli 1. Baskısından okudum ve çeviren İrem Aslan olmuş.
Ve sandığım gibi bir hikâye kitabı çıkmadı. Aslında tam olarak bir deneme de değildi. Daha çok çayı ve çayın Çin ile Japon kültüründeki yerini anlatan bir eser olmuş. İçindekiler yedi bölümden oluşuyor ve her bölümün ayrı bir başlığı var.
BİRİNCİ BÖLÜM: ŞEFKAT KASESİ
İKİNCİ BÖLÜM: ÇAYIN ÜSLUBU
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: TAOİZM VE ZEN BUDİZMİ
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: ÇAY ODASI
BEŞİNCİ BÖLÜM: SANATIN TAKDİRİ
ALTINCI BÖLÜM: ÇİÇEK
YEDİNCİ BÖLÜM: ÇAY USTALARI
Ve benim ne kadar çok alıntım varmış; şu an bunu görüp şaşırmış durumdayım. Yani bu kitap yüz sayfa falandı ve ben de üç seferde bitirmiştim. Yanlış hatırlamıyorsam önce sadece içindekileri okumuştum. Hikâye olmadığını öğrenince biraz üzülmüştüm. Sonra yarısına kadar gelip en sonunda da bitirmiştim. Bazen böyle kısa kitaplardan çok fazla alıntım olabiliyor. Bazen de 500–600 sayfalık bir kitaptan iki üç tane cümle ancak çıkartabiliyorum. Değişik bir durum. Neyse, başlayalım biz hemen.
“Çay, başta hastalık tedavilerinde ilaç olarak kullanılan bir içecekti. Zamanla günlük hayatımıza dâhil olan bir içecek hâline geldi. 8. yüzyılda Çin’de şiirlere konu oldu ve zarif bir eğlence anlayışı olarak anıldı. 15. yüzyılda Japonya’da estetik bağlılık hâline gelen çay, seremoni ile daha da değer gördü.
Çay seremonisi, gündelik hayatın sıradan işlerinde bile var olan güzelliği ve değerleri görmek üzerine kuruludur. Saflığı ve uyumu, karşılıklı sevginin gizemini, sosyal düzende var olan romantizmi sabırla insanlara öğretmeyi amaçlar. Çay seremonisinin özü, kusurlarımızla barışmak, imkânsızlıklarla dolu dünyadaki hataları düzeltmek için çaba sarf etmemiz, hayat adını verdiğimiz anlaşılması güç süreçte çabalarımızdan sonuç almamız için nazik bir girişime başvurmaktır.”(s.11)
Evet, ilk bölüm “Çay”. Biraz çay seremonisinden bahsediyor. Bu kadar basit gibi görünen bir şeye bu kadar büyük anlamlar atfetmeleri, onu bir seremoni hâline getirmeleri, gündelik hayatta var olan güzelliğin takdir edilmesine neden oluyormuş. Bir şeylere dikkat etmeye kalkınca çok sevdiğim bir söz aklıma gelir: “Elinde çekiç olan, her şeyi çivi olarak görür.” Elinizde de bir çay varsa — özellikle de o çayın anlamını biliyorsanız — her şey size bambaşka görünecek.
“Japonya, çok uzun bir süredir dünyanın geri kalanından uzakta ve izole bir durumda. İzole olmak Japonların kendilerini geliştirmesine, düşüncelerini yansıtmasına bir fırsat sağladı. Kendilerini yansıtmalarının yanında öğrendikleri çay seremonisi de Japonya ile gelişti. Evlerimiz, alışkanlıklarımız, giyim tarzımız, yemek kültürümüz, porselen ve seramik işlerimiz, sanatımız hatta edebiyatımız bile, hepsi bu durumdan etkilendi. Her hâlükârda Japon kültürünü inceleyenler, Japon kültürü etkisinde yetişenler bu etkinin varlığını görmezden gelemezler. Bu etki asillerin malikânesinde çatı katlarında, halktan kişilerin evlerinin bir odasında yer edinmiştir. Çiftçilerimiz bile çiçek sanatını ve çiçek düzenlemeyi öğrendi. Japonya’nın en yoksul kesimi bile kayalıklardan ve sulardan para kazanabilir duruma geldi, ‘Çaysız adam’ dediklerimiz vardı…”(s.11)
Diyor ve devam ediyor. Çayla ilgili iki tane deyimleri vardı: “çaylanmak” ve “çaysız adam”. Bana biraz bereketle ilişkilendiriyorlar gibi gelmişti. Ve tabii ki Japonların bir de çay odası olurmuş. Bizdeki misafir odası geldi aklıma; “Benzer bir şey mi acaba?” diye düşündüm ama değil, değil. Çay deyince bizim aklımıza misafir gelir, ama onlarda çay daha çok kendilerinin içtiği bir şey. Bir meditasyon gibi; bir köşeye çekilip kafa dinledikleri bir an. Aslında bizim de böyle bir şeye gerçekten ihtiyacımız var.
Yazar, doğu ve batı arasındaki farklılıkları ve çatışmayı da zaman zaman yansıtmış. Şöyle uzun bir alıntım var mesela:
“Batı, bizimle istediği kadar alay edebilir, çünkü biz karşılığını vereceğiz. Eğer sizin hakkınızda yazılanları bilseydiniz kendinizle daha çok eğlenir ve ‘Asya, pek de eğlence konusu değilmiş,’ derdiniz. Uzak olan şey güzel ve bir o kadar da garip gelir insana. Batı’nın bizim hakkımızda yazdığı her yazı da böyle işte. Farkında olmadan bize olan hayranlıklarını dile getirdikleri yazılarında, biraz da kendilerine olan sessiz küskünlük saklı. Oysa hem geçmişte hem de gelecekte kıskanmanın ne olduğunu soracak kadar erdem dolu bir hayatla, ayıplanmayacak kadar güzel günahlarla kuşanmıştınız. Eski bilge (kendi zaman dilimlerinde bilge olan) yazarlarımız da şu cümleleri söylerlerdi: ‘Onlar, elbiselerinin içinde tüylü kuyruklar saklıyorlar. Bizim yediğimiz pirinci eleştiriyorlar ama birçoğu yeni doğmuş bebekleri pişirip akşam yemeği niyetine yiyor.’ Söylenenler bunlarla da kalmadı. Zamanla gelişti ve deneyiminiz bile olmayan konular hakkında bilge kesildiğiniz için dünyadaki en uygunsuz insanlar olduğunuzu düşündük.”(s.15,16)
Burada kim kimin hakkında önyargılara sahip, onu kestirmek biraz güç; ama bu tamamen bir etki–tepki meselesi. Bir taraf diğerini ne kadar dışlar ve anlamazsa, karşı taraf da onun hakkında aynı ölçüde uygunsuz düşünceler geliştirebiliyor. Bir çay kitabında bunların ne işi var diyebilirsiniz… ve sonra Shakespeare çıkıyor karşımıza.
“Thackeray ve Shakespeare gibi çaydan gerçekten anlayan herkese ‘çay seremonisi ustası’ denmiştir. Eski dönem (dünyanın gerileme döneminde olmadığı zamanların) şairlerinin yazdığı şiirler de materyalizme karşı olan protestolara destek olmuş ve çay seremonisinin önemini anlatmıştır. Bugün bile bu ‘eksiklik’ üzerine düşünmek yerine karşımızdakilerin güzelliklerini inceleyip ortak bir noktada buluşabilseydik, birbirimize destek olabilirdik.”(s.22)
Aslında ne kadar çok ortak noktamız var. Biz ise sürekli farklılıklara yöneliyoruz. Çayda bile bak, elli çeşit çay var. Sonuçta hepsi kaynayan suya bir şeyler koymak… Hatta artık onların soğuk çayları da var. “Sen şunu içiyorsun, ben bunu içiyorum” demek yerine, hepimizin çay içtiği ortak paydasında buluşabilsek ne kadar güzel olmaz mıydı? Ama kahve içen de var tabii. Gazlı içecek içenler, diğer içkiler, bir şeyler… Onlara hiç girmiyorum bile.
“Sanatı nasıl sınıflandırıp dönemlere ayırdıysak çay için de aynısı geçerli. Çayın da dönemleri ve üslubu vardır. Çayın dönemleri evrimleşmesi sırasında bölümlere ayrılmıştır. İlk döneminde çay, tereyağı ve baharatlar kullanılarak yapılmıştır. İkinci döneminde, Budistler çaya ruhani bir anlam yüklemiştir. Üçüncüsünde ise herkesin yaptığı gibi çay demlemeyi öğrenmişlerdir. Çay demlenirken, dönemlerinden izler de beraber demlenir. İnsanların eskilerden kalma düşünceleriyle hareket edip kendilerini ele vermesi gibi… Konfüçyüs ‘İnsanlar, hiçbir şeyi saklayamaz,’ demiştir. Belki de saklamaya ihtiyaç duyduğumuz büyüklükte bir şeylere sahip değiliz, bu yüzden saklama ihtiyacı duyduğumuz küçük şeyler konusunda kendimizi hemen ele veriyoruz.”(s.26)
Burası çok güzeldi. Hiçbir şeyi saklayamamamız, her şeyin açık edilmesi… Bunun bir nedeni de, evet, saklanacak çok büyük bir şeyimizin olmaması olabilir belki. Ama çay demlemekle ilgili bir bölümü de vardı; hiç bizim gibi demliyorlar diyemem. Meğer çayın da bir usulü varmış.
“Luwuh, kitabın beşinci bölümünde çay yapımından bahsetmiştir. Çay yapımında tuz hariç bütün malzemeleri çıkarmıştır. Su seçimi ve kaynama miktarı üzerinde de oldukça durmuştur. Luwuh’a göre, dağlardan akan sular, çay yapımı için en iyi sulardır. Sonra sırasıyla nehir suları ve kaynak suları gelir. En iyi suyun ardından kaynamanın üç aşamasından bahsetmiştir Luwuh: İlk kaynamada su üstünde yüzen balık gözleri oluşur, ikinci aşamada baloncuklar patlamaya başlayarak içerisinden kristaller çıkaran boncuklar gibi görünür, üçüncü aşamada ise baloncuklar çaydanlığın içinde patlamaya başlar. Su kaynarken sıkıştırılmış çay yaprakları ateşin ısısında kavrulmaya bırakılır. Ardından birinci kalite kâğıtlar kullanılarak, kavrulan çay yaprakları toz hâline getirilir. Kaynayan suyun ilk aşamasında tuz eklenir. İkinci aşamaya geçildiğinde, toz hâline gelmiş çay yaprakları suya bırakılır. Üçüncü kaynama aşamasında ise çayın dibe çökmesi ve kaynayan suyun tekrar canlanması için bir kepçe soğuk su çaydanlığın içine dökülür. Ardından tekrar kaynayan çay, fincanlara dökülerek içilir. Çaylar aşkına! Yapraklar berrak gökyüzünde süzülen küçük bulut kümeleri gibi yahut yeşil gölde yüzen nilüferler gibi görünürmüş.”(s.30)
Çay demlemenin de çeşit çeşit yolu var demek ki. Tabii bizim çaydanlıkla yaptıklarımız gibi altlı üstlü değil bunlar sanırım. İngilizler, Amerikalılar falan da genelde sadece suyu kaynatıyorlar; sallama çay kullandıkları için o poşetlerle yapıyorlar. Ama bizde öyle mi? Değil. Bunları sadece alıntı olarak aldım; belki merak edenler dikkat eder diye.
“Ne kadar çabalasak da Zen ve Taoizm ile ilgili ilke ve öğretiler, hiçbir yabancı dile doğru ifadelerle çevrilmemiştir. Başarılı denemeler olsa da yeterli değildir.
Çeviri her zaman bir isyan şekli ve hainlik olarak görülmüştür. Mingli bir yazarın dediği gibi “En iyi çeviri, kumaşın bütün iplerini gösterebilir ve güzel görünebilirse de, ancak işlemenin ve rengin olmadığı, inceliğin belirsizleştiği arka yüzü kadar iyidir.” Zaten büyük öğretileri açıklamak da o kadar kolay bir iş değildir. Eski bilgelerin öğretileri sistemli değildir. Gerçekleri söylemekten korkan tarafların çelişkili konuşmalarına neden olmuştur.”(s.38)
Çevirilerin zorluğu… Hemen bununla ilgili de bir örnek de vardı. Bakayım
onu almış mıyım? Evet!
“ Şakyamuni, Konfüçyüs ve Lao Tzu yaşamın simgesi olan bir sirke kavanozunun önüne geçmiş ve parmaklarını bandırarak sirkenin tadına bakmışlar. Aslına bakılırsa Konfüçyüs sirkenin ekşi, Buda acı, Lao Tzu ise tatlı olduğunu söylemiştir.
Lao Tzu, eğer herkes birliği korumak için elinden geleni yaparsa hayat denen tiyatronun daha eğlenceli olacağını savunmuştur. Hayat oyununda başarılı olmanın sırrı herkese eşit davranmak ve kimsenin hakkına girmemekten geçer. Bu oyunu düzgünce oynayabilmek için hikâyeyi çok iyi bilmek gerekir. Kendini düşünmeden önce hikâyeye dâhil olan herkesi düşünmek gerekir. Lao Tzu bunu ‘boşluk’ metaforuyla açıklar; gerçeği yalnızca boşlukta görebildiğimizi söyler. Örneğin bir odanın gerçekliği duvarların veya çatının kendisinde değil de duvarlar ve çatıyla çevrilmiş boşluktadır. Sürahinin kullanışlı olmasının sebebi sürahinin yapısı veya üretildiği madde değil, içerisinde suyun girebileceği bir boşluğun olmasıdır. Boşluğun gücü, her şeyi barındırmasından gelir. İnsan kendini herkesin girebileceği bir boşluğa dönüştürürse, her durumun üstesinden gelebilir.”(s.44)
Yine çaydan ve sirkeden nerelere geldik? Boşluk aslında önemli. Sessizlik de soloya dâhildir. Bir de hayatımızda bir yerlere, bir şeylere yer açmamız gerekiyor. Yoksa her şey anında doluyor ve nefes alamıyoruz.
“ Ve garip bir şekilde, yeni gelenlere nispeten hafif görevler verilirken, en iyi eğitimli keşişlere diğerlerininkinden daha düşük seviyede sayılabilecek fakat seslerin daha yüksek olduğu görevler verilirdi. Bu görevler Zen uygulamasının bir parçasıydı ve herhangi bir önemsiz eylem bile kesinlikle mükemmel bir şekilde gerçekleştirilmeliydi.”(s.50)
Şeklinde bir bölüm de almışım. Burada da eğitimle ilgili, aslında hiçbir şeyin önemsiz olamayacağı; her eylemin mutlaka bir ustalık gerektirdiği anlatılıyor. Tabii ki Yunus Emre geldi benim de aklıma. Bilmiyorum, belki sizde de öyle olmuştur.
“Bir şaheseri anlamak için eğilmek, nefesini tutmak ve her kelimeyi duymadan beklemek gerekir. Ünlü bir Song eleştirmeni çok ilginç bir itirafta bulunur: ‘Gençken sevdiğim resimleri yapan ustalara hayrandım ama kavrayışım olgunlaştıkça, ustaların zevkime göre seçtikleri tablolara bayıldım.’ Ne yazık ki, ustaların ruh hâllerini incelemeye çabalayan çok az insan var. Düzeltilemez cehaletimizle bu basit nezaketi, bizim için çabalayan ustalara çok görüyoruz. Bu nedenle, çoğu zaman gözümüzün önünde ortaya çıkan güzelliğe katılmıyoruz bile. Bir ustanın her zaman hazır bir ziyafeti vardır ama biz açlıktan ölüyoruz çünkü onu tatma gücümüz yok.
Sempati duyanlar için başyapıt, yaşayan bir gerçeklik hâline gelir ve yoldaşlığın iyi niyetiyle ona çekilme eğilimi gösterirler. Çünkü sanatçı ölümsüzdür; hem sevgisi hem de kederi kalbimizde tekrar tekrar yaşar. Bize çekici gelen ise yetenekten çok ruhu, teknikten çok karakteridir. Çağrı insanaysa cevabımız samimi olacaktır. Tam da ustayla aramızdaki bu gizli, üstü kapalı anlaşma yüzünden şiir ve roman okuyoruz; kahraman- la birlikte acı çekiyor ve seviniyoruz.”(s.68,69)
Diyor. Gizli anlaşmadan da bahsetmiş; kitap okuyanlara açığa çıkarmış. Şimdi benim de anlamakta biraz zorluk çektiğim bir anlatım var. Zaten bir atasözüymüş. Bakalım siz ne düşüneceksiniz?
“Eski bir Japon atasözü vardır: ‘İyi görünen bir adama âşık olamazsın.’ Çünkü böyle bir erkeğin kalbinde sevgiyle dolduracağı yer yoktur. Sanatta da kibir, herhangi bir sanatçı topluluğunun sempatisine karşı büyük bir saldırıdır.”(s.69,70)
Demiş, ne alakası var kibirle falan bilmiyorum ama bu da işte bir çeviri.
Dolayısıyla tam olarak anlayamadığımız bir yerdir belki de.
“Ne yazık ki çağdaş sanata yönelik yüzeysel coşku gerçek duygulara dayanmıyor. İçinde bulunduğumuz demokratik çağda kendi duygularına kayıtsız kalan halk, en iyi olarak kabul edilmektedir. İstediğini elde etmek için zarif şeyler değil, pahalı şeyler istiyorlar; güzel şeyler değil, modern şeyler istiyorlar. Sıradan insanlar ilk kez, sanayiciliklerinin değerli ürünleri olan resimli dergilere bakmaktan etkilenmiş gibi yapıyorlar. Ashikaga döneminin İtalyan eserlerine ve başyapıtlarına göre sanat beğenisini sindirmek daha kolay olacaktır onlar için. Başka bir deyişle, sanatçının adı, eserin niteliğinden daha önemlidir. Çinli bir eleştirmenin bir- kaç yüzyıl önce yakındığı gibi, insanlar tabloları kulaktan kulağa eleştiriyor. Bugün nereye bakılırsa bakılsın, kendimizi sahte-klasik hissettiren, bu gerçek takdir eksikliğidir.”(s.73)
Sanatın kulaktan kulağa eleştirilmesi burada güzel bir yaklaşım gibi geldi bana. Çağdaş sanat ise benim de çok anlayamadığım bir konu; ama ne sanattır, ne sanat değildir, bunlara hiç girmeyeceğim. Çünkü bu tartışmanın bir kazananı olmuyor. Ve geldik çiçeklere… Evet, bu kitapta neden çiçeklerden bir bölüm var, ben de başta yadırgamıştım; ama okurken “İyi ki yazmış” dedim.
“Eğer bahçede sabit duran bir çiçekseniz, bir gün elinde makas veya testere benzeri küçük bir aletle yanınıza gelen korkunç bir insanla karşılaşabilirsiniz. Bu kişi kendisine ‘çiçek aranjman ustası’ diyebilir. Çiçek ler de doktor hakkı istemelidir. Doğası gereği kendine bunu yapan insandan nefret edecektir. Çünkü doktorlar, her zaman kurbanlarının acısını uzatmaya çalışırlar. Sizi kesecek, bükecek, duruşunuzu keyfî düşüncelerle değiştirecek ve garip bir şekle sokacak. Hamur yoğurur gibi sizi yoğuracak, kaslarınızı esnetecek, kemiklerinizi bükecek. Kanamanızı durdurmak için sizi sıcak kömürlerle baş başa bırakacak veya dolaşımınıza yardımcı olmak için vücudunuzu tellerle destekleyecek. Görünüşünüzü düzeltmek için yaptığı diyete bazen tuz, sirke, şap ve bazen de sülfürik asit ekleyecek. Bayılacak duruma geldiğinizde köklerinize kaynar su dökecek. Tedavisi olmayan bu durumda öleceğiniz zamanı iki hafta daha uzatacak ve bundan gurur duyacak. İlk yakalandığınız anda ölseydiniz, bundan gurur duyacak duruma bile gelebilirdiniz. Bir önceki hayatınızda ne yaşamış olursanız olun, ne suç işlemiş olursanız olun bu tür bir cezayı kimse hak etmez.
Batı toplumundaki çiçek israfı, Doğulu ustaların çiçeklere yaptığı muameleden daha da şaşırtıcı. Her gün balo salonlarını ve ziyafet masalarını birkaç saatliğine süslemek için kesilip atılan çiçeklerin sayısı kim bilir ne kadardır! O çiçekleri birbirine bağlasak belki de bütün bir kıtayı çiçeklerle doldurabiliriz. Bu cehaletin yanında, çiçek ustaları nasıl da önemsiz kalıyor! Ustalar, kurbanlarını dikkatli bir şekilde seçer, doğanın bize verdiklerine saygı gösterir ve çiçeğin ölümünü onurlandırır. Batı’da bir yeri çiçeklerle süslemek, geçici bir zenginlik göstergesi gibi görünüyor. Tüm kargaşa bittikten sonra, kullanılan çiçekler nereye gidiyor? Dünyada solmuş bir çiçeğin gübre ile buluşmasını görmekten daha acınası bir durum yoktur.”(s.78,79)
Çiçeklere saygı göstermek gerekiyor. Belki de sadece sevgi yetmiyor; çünkü sevginin sonunu görebiliyorsunuz. Dalından kopartıp soldurmak, ziyan etmek… Bu aslında sevgi değil, yanlış bir tezahürü. En azından örnekler biraz hoşuma gitti, o yüzden bunları aldım ve sonrasında değerlendirdim.
“Tiran, çay odasına somurtkan bir bakışla girdi. Ama onu bekleyen harika bir şey vardı ve ruh hâli tamamen iyileşmişti. Tokonomada’da1 ender bulunan, ustalık işi bronz bir kap içinde, tüm bahçelerin kraliçesi olan bir gündüzsefası vardı.
Bu tür bir örnek, anlamanızı daha da kolaylaştırmıştır. Belki de çiçekler, ifade ettikleri anlamı insanlardan daha iyi biliyorlar. İnsanlar gibi korkak değiller! Ölümüyle gurur duyan çiçekler vardır. Japon kiraz çiçeklerinin ağaç dallarından kopup rüzgârla savrulurken kendileri ile övündükleri doğrudur.”(s.89)
Ve evet, benim de en sevdiğim Japon çiçeklerinden biri: kiraz çiçekleri. Animelerde de çok güzel gösterirler; okurken gözümün önüne geldi. Böyle bir kitap kısaca Çay Kitabı, çiçeklerle de bezeli. Hermann Hesse ve Byung Chul Han’dan sonra, farkında olmadan seçip bulduğum bir kitap oldu. Tokyo Manga yayınlarından çıkınca, hediye edilesi bir kitap hâline gelmiş.
Aslında benim de çay içesim geldi. Şimdi burada çaysız, çaysız insan gibi oldum. Bir de biraz dişim ağrıyor; geçenlerde yirmilik dişimi çekmişlerdi. O yüzden neredeyse bir haftadır kayıt da alamadım. Şu an biraz kendimi zorluyorum konuşabilmek için. Çok teşekkür ediyorum; buraya kadar gelip vakit ayırdığınız için. Gelecek hafta görüşmek dileğiyle.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder