Kendini Arayan İnsan, Hep Aynı Yolda Gitmek, Zamanı Damgalamak, Bir Çılgınlık Yapmak ve Louvre Müzesi’nin Soyulması
Rollo May’in Kendini Arayan İnsan kitabından bahsedeceğim bugün. Sonunda bitirebildim bu kitabı. Uzun zamandır birkaç hafta boyunca bitiremediğim tek kitap bu oldu sanırım.
Kurgu dışı olmasına rağmen bizim okuma kulübünde okuma grubunda — grup mu diyorduk, kulüp mü diyorduk ben de şu an karıştırdım — onu da tartıştığımız, konuştuğumuz kitap da Kuraldışı Yayıncılık yayıncılıktan çıkmıştı ve Ayşen Karpat tarafından çevrilmişti.
Toplamda 3 ana bölümden oluşuyor:
BİRİNCİ BÖLÜM Bizim İkilemimiz
1- Günümüz İnsanının Yalnızlığı ve Endişesi
2- Rahatsızlıklarımızın Kökeni
İKİNCİ BÖLÜM Benliğimizi Yeniden Keşfetmek
3- Birey Olma Deneyimi
4- Var Olma Mücadelesi
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM Benliğimizle Bütünleşmek
5- Bağımsızlık ve Öz İrade
6- Yaratıcı Vicdan
7- Cesaret: Olgunluğun Erdemi
8- Zamanın Ötesindeki İnsan
Ben neden bu kitabı bu kadar geç okuyabildim? Açıkçası ilk başta yarısını falan bitirdim— yüzde ellisekiz — yüzde de veriyorum çok acayip olarak. Çünkü ben bunu biraz e kitap okuyucudan okumuştum. Uzun süredir onu da kullanmıyormuşum. Onu da bir keşfettim. Oraya yüklediğim kitaplarımı gördüm. Murakami’yi de uzun zamandır devam edemediğimi hatırladım. Biraz da tabii kurgu dışı olması, her zaman okuyabilirim nasılsa gibi bir düşünce. Ayrıca ilk defa okuma grubuna bitiremediğim bir kitapla gittim. Son gün bile olsa en azından okurdum ama bunda işte son gün yarıya kadar gelebildim.
Çok fazla notum yok aslında ama birkaç tane böyle uzun, bayağı bir uzun, düşündürecek alıntılarım var. En azından diyorum onları paylaşayım. Bugün sizlerle hem çok uzun bir yazı olmasın, karşılıklı yorulmayalım hem de bakalım benim aklımda neler kalmış şu an ben de emin değilim.
“Bir zamanlar Alfred Adler Viyana’da kurduğu çocuklar okulu için ‘öğrencilerin öğretmenlere bir şeyler öğrettiği yer’ tanımlamasını yapmıştı. Psikoterapide de böyledir. Hastalarım dediği insanlardan hayata dair en önemli noktaları öğrenen bir terapistin mesleğine minnettarlık duymadığını hiç sanmıyorum.”(s.10)
Ben de bu yazılarda aslında daha çok sizden öğreniyorum. Yaptığınız yorumlardan, geri dönüşlerinizden ve tabii ki okuduğumu kitaplardan. Okul içinde bu çok güzel bir tanım değil mi Adler’in yaptığı? Öğrencilerin öğretmenlere bir şeyler öğrettiği… Bizim bir hocamız da şey derdi: “Öğretmenlik bitmeyen öğrenciliktir.” Katılmamak elde değil.
Şimdi işte o bahsettiğim uzun alıntılardan biri, neden bu kadar uzun? Şu an ben de şaşkınlık içindeyim. Neredeyse tüm sayfayı almışım:
“Kısa süre önce New York gazetelerinde oldukça merak uyandırıcı bir haber yayınlandı: Bronx’ta bir otobüs şoförü hiçbir sebep olmaksızın boş otobüsüyle gezerken birkaç gün sonra Florida’da polis tarafından durdurulmuştu. Şoför, her gün aynı yolu gidip gelmekten bıktığını bu yüzden kısa bir yolculuğa çıkmaya karar verdiğini söylüyordu. Şoför Bronx’a getirilirken gazetenin haberinden anlaşıldığı kadarıyla otobüs şirketi şoförü cezalandırıp cezalandırmamak konusunda kararsız kalmıştı. Şoför geri döndüğünde bir halk kahramanı gibi karşılanmıştı; büyük bir kalabalık ‘Hoş geldiniz’ demek için onu bekliyordu. Hatta şirketin adama herhangi bir ceza verilmeyeceğini ve böyle bir olayın tekrarlanmaması koşuluyla da işine devam edebileceğini açıklamasıyla Bronx’ta pek çok kutlama düzenlenmişti. Bronx’un gayet metropoliten bir kesiminde yaşayan aynı zamanda da tipik orta sınıf değer yargılarını temsil eden insanların gözünde basit bir otobüs hırsızı gibi gözüken bu şoförü kahraman yapan neydi? Üstelik bu şoför yerine getirmesi gereken hizmeti de aksatmıştı. Ama bu şoförün işi her gün aynı blokları dolaşıp her gün aynı duraklarda durmaktı ve yaptığı iş tipik orta sınıf insanının rutin iş hayatını çok andırıyordu. O halde şoförün bu alışılmadık davranışı da hayatlarının tekdüzeliğinden bunalmış Bronx’lu insanların en büyük ihtiyacını simgelemiyor muydu? Bu olay bize Paul Tillich’in yaklaşık yarım asır önce Fransız burjuvazisiyle ilgili açıklamalarını hatırlatıyor. Fransız burjuvazisinin içinde hapsolduğu mekanikleşmiş ticari ve endüstriyel döngünün de tek kaçamağı burunlarının dibinde onları bekleyen bohem hayat tarzının sunduklarıydı. Boşlukta yaşayan bireyler hayatın monotonluğuna ancak nadiren yapabildikleri çılgınlıklarla katlanabilirler ya da en azından başkalarının çılgınlıklarında kendilerini bulurlar.”(s.23)
Ne kadar doğru ve ne kadar acı? Aslında bir yandan ben o şoförde biraz kendimi görmüştüm ama ona hak veren insanlar arasında çok kendim göremedim. Düşünsenize o gün mesela otobüs bekliyorsan falan, kızarsın yani! Okadar anlayışla karşılayabilir misin? Ama böyle işte aslında; görünce, düşününce… Ben zaten metrobüs şoförlerine, makinistlere falan da çok üzülürüm. Aynı yolu sürekli git-gel, dümdüz, ileri geri… Bunaltıcı bir iş gibi gelir bana halbuki yani pilotluktan da çok büyük farkı yok. Var mı? Kaptanlık… Vapur olunca mesela iş değişiyor. Bir kaptan olsan ne kadar güzel bir meslek gibi geliyor. Deniz olunca mı işin şekli değişiyor?
Hayatın monotonluğu mu bizi mahvetti? Arada yapabildiğimiz çılgınlıklar da olmasa… Benim eski bir arkadaşım da cebinde çok az parası kaldığı zamanlar, “Bir çılgınlık yapıp çay mı içsek,” derdi. Birazda o geldi aklıma.
“Geçenlerde gazetede okuduğuma göre hırsızlar bile şu aralar iyi kazanamıyorlarmış; onun için çareyi birleşip örgütlenmekte bulmuşlar!”(s.48)
Burayı okuduğum zaman da gülmüştüm, evet. Ve Louvre Müzesi’ni soymuşlar ya geçen, inanılmaz! Dünyanın en çok ziyaret edilen müzesiymiş. Bu şekilde soyulması insanların hayrete düşürdü falan diye bir haber vardı da. Hatta Cenk’le Erdem de Müebbet Muhabbet’te bir video çekmişler. Bayağı yani inşaatçı kılığında girip scooterlarla falan yedi dakikada soydular dört kişi diyorlar. İlginç! Hırsızlar da birleşip örgütlenmekte buluyorlar çözümü. Tek başına yapamazsın yani böyle bir soygunu. Bende buradan yol gösteriyormuşum gibi komik bir durum oldu.
“Yaratıcı biçimde doğayla bütünleşebilmek güçlü bir karakter gerektirir dedik. Hatta doğanın ’cansız gücüne karşı kendi canlı varlığını kanıtlamak için daha da sağlam bir benlik bilincine ihtiyaç vardır. Bu noktada varmak istediğimiz sonucun biraz daha ötesine gelmiş bulunuyoruz, bu konuya ilerleyen bölümlerde ayrıca değineceğiz. Temel olarak vurgulamaya çalıştığımız fikir, doğayla olan bağlantımızın kopmasının tamamıyla kendi benlik bilincimizi yitirmekle bağlantılı olduğudur. ‘Bize Ait Çok Az Şey Var Doğada’ tanımlaması günümüz insanlarının zayıflamış ve fakirleşmiş iç dünyalarının bir ifadesidir.”(s.73)
Demiş yazar, burada da gördüğünüz gibi okurla sohbet eder bir tarzda fikirlerini belirtiyor. Aslında benim böyle kurgu dışı denemelerde en sevdiğim üslup ama işte bu kitabı mesela ben olsam Doğan Cüceloğlu’nun kaleminden okumak isterdim. Kesin o da yazmıştır yani o kadar kitap arasında benzer şeyleri. İşte Mümin Sekman, Kemal Sayar… Ama bu haftaki kitabımız yine aslında bizim seçimlerimizle belirlendi. Üç tane seçenek sunmuştu arkadaşımız. Ben şu an buna mı oy verdim, hatırlamıyorum. Üzerinden neredeyse on bir ay geçti.
Kasım ayındayız, inanılmaz ya! İşte Harika Kasım, Muhteşem Kasım, Efsane Kasım’lar falan da başladı. Yılbaşı geliyor şaka maka ve 2026…Bize ait çok az şey var doğada gerçekten. Zaman da onlardan bir tanesi belki de. O yüzden böyle sürekli damgalıyoruz zamanları. İsimler veriyoruz günlere, aylara, yıllara. Kaldı ki doğada Pazartesi yoktur yani. Bir şeye başlayacaksan bugünden başlaman gerekiyor.
“Haddinden fazla kendini hor görmek, kendini beğenmişliğin başka bir ifadesidir. Gururunu aşağılama ile yenebileceğini düşünenler belki de Spinoza’ya kulak verseler iyi olur: ‘Kendini hep küçük gören, kibirli olmaya en yakın insandır.’ Antik çağ Atinası’nda Sokrat, son derece pejmürde kıyafetlerle halkın arasında gezinerek işçi sınıfın oylarını toplamaya çalışan bir politikacının maskesini şu sözleriyle düşürmüştü: ‘İçindeki kibir, paltondaki her delikten dışarı fışkırıyor.’”(s.95)
Vay be! O cümleyi görünce… Onu duymuştum aslında ben bir yerde de, neyse. Sokrat yine ağır konuşmuş. Biraz bu kendini beğenmişlikten kaçınmaya çalışırken o aşırı kibir halleri bende de mi oluyor? Üslup çok önemli. Ben bazen böyle çok anlaşılamıyorum. Verdiğim diğer örnekler şeyler sanki burada hava atıyormuşum gibi anlaşılabiliyor. Ya da işte yaptığım işleri beğenmemem, küçük görmek gibi demeyeyim onu da, çok daha iyisi olabileceğini bildiğim için… Ama onun da işte sonu yok ve çok büyük bir şey yaptığımı da düşünmüyorum hiçbir zaman. Tek amacım işte dünden daha iyi olsun.
Son yazım çok kötüydü mesela bugün daha iyisini yazmaya çalışmam gerekiyor ama işte orada da biraz bir dengeyi bulmak… “Senden bir tane daha yoksa eyvallah diyeceksin” diyor ya Kurtlar Vadisi’nde. Onun gibi belki de. Biraz arada eyvallah demeyi de teşekkür etmeyi de bilmek gerekiyor. Sürekli böyle alttan al al olmuyor yani o da yanlış, o da doğru bir tavır değil.
“Benlik bilincine dair söylediklerimiz kendiyle bütünleşmiş, iç uyuma ulaşmış davranış biçimini kapsar fakat aktiflik kavramına terstir. Biz kendimizden kaçmayı öğütlemiyoruz. Yaşamak yeri geldiğinde hiçbir şey yapmama potansiyelini de içine alır. Kendini yiyip bitirmeden boş oturmak göründüğünden zor olabilir. Robert Louis Stevenson’un kesin olarak yazdığı üzere: ‘Tembellik edebilmek için bayağı güçlü bir bireysel kimliğe sahip olmak lazımdır.’ Benliğin farkına varmak yaşamın daha sakin yanlarını da içerir. Örneğin meditasyon yapmak, derin düşüncelere konsantre olmak Batı’nın kaybettiği sanatlardır ki bu tehlike arz eden bir durumdur. Bir şeyler ‘yapıyor’ olmak yerine bir şeyler ‘olmak’ ruhumuzda yeni bir tat yaratacaktır. Eğer bu tadı yakalayabilirsek, değerli, olduğumuzu ispatlamak uğruna çalışmak zorunda kalmayacağız. Çalışarak meydana getirdiklerimiz yaratıcılığımızın, ruhumuzdan gelen ilhamın bir yansıması olacak, hem kendimizle hem de dostlarımızla olan bağı koparmadan.”(s.111)
İşte buralarda evet demiştim ben de. Tamam kendini daha da fazla zorlamaya gerek yok. Benim de çocukken okuduğum ilk kitaplardan biri olan Define Adası’nın yazarı, onu da çok severim. Tembellik edebilmek içinde güçlü bir kimliğe sahip olmak lazım. Erken de kalkacağım, kendimi zorlamayım demiştim ve buralarda bırakmıştım kitabı. Bırakış da o bırakış zaten ondan sonra bitirene kadar hep böyle bir bölük pörçük okumak zorunda kaldım. Biraz bu işte hastane süreçleri falan ama artık iyiyim iyiyim çok şükür devam edelim bakalım.
“Sonuç olarak nefret ve öfke hep gizli kalıyor, bastırılıyor. Artık psikolojide kesin olarak bilinen bir şey varsa o da bastırılan bir duygunun, karşıt bir davranışla telafi edildiğidir. Hiç hoşlanmadığınız bir insana karşı aşırı nazik davrandığınızı zaman zaman siz de fark edersiniz. Eğer endişeden uzak biriyseniz, bunu kendinize itiraf edebilir hatta Aziz Paul’un vecizesini sık sık tekrarlayabilirsiniz: ‘Düşmanıma iyi davranıyorsam, başının üzerinde ateş topları biriktirmek içindir.’ Ama biraz daha güvensizseniz, kendinizi bu insanı sevdiğinize şartlandırmaya çabalarsınız. Baskıcı anne ya da babasından nefret eden çocuklar nefretlerini gizleyebilmek için ebeveynlerine anormal sevgi gösterilerinde bulunurlar. Ringde yumruklaşırken birbirlerine kenetli kalan boksörler misali, düşmanlarına sarılırlar. Gerçek hayatta, nefret ve öfke bu biçimde açığa çıkmaz; nefret ya başka insanlara kaydırılır ya da birey kendinden nefret etmeye başlar.”(s.143)
Ne kadar tehlikeli bir duyguymuş nefret görüyor musunuz? Ya başka insanlara kaydırılıyor ya da kendinden nefret etmeye dönüyor. Yani hangisi daha kötü bilemedim. Başka insanlara kayması sanki daha kötü. Ne suçu var yani onların? Kendinden yine nefret edince bunu bir şekilde çözebilirsin belki ileride. Mi acaba? Ya da yoksa o bütün kötülüklerin mi anası, bilemiyorum şu an.
“Bir takım sınırlamaların olduğunu kabul etmek vazgeçmek demek değildir; aksine yaratıcı olmaya dönük bağımsız bir tavır olarak nitelendirilebilir. Eğer hiç sınırlama olmasaydı karar vermek belki daha basit olurdu ama belli sınırlar içinde bir karara varmak daha yaratıcı olmayı gerektirir. Kierkegaard’ın sözleriyle açıklayacak olursak: ‘Kendini özgürlüğüne adamış birey gerçeklerle savaşarak zaman kaybetmez; bilakis gerçekleri sevmeyi öğrenir.’”(s.153)
Kendini özgürlüğe adamış birey, gerçeklerle savaşarak zaman kaybetmez. Ne kadar güzel bir sözmüş gerçekten. Gerçeklerle savaşmamak lazım yani, kabulleneceksin. Gerçek yani bu! İki artı iki beştir ya da üçtür diye uğraşmanın ya da işte bir şey söylüyorsun mesela sana katılmıyorum diyorlar. Yani ne demek katılmıyorum. Bir duygu ifade etmiyorsun, olanı, realiteyi söylüyorsun. Öznel bir şeyden bahsetmiyorum ki! İşte kanunu söylüyorsun ya da mevzuattan bahsediyorsun, ya öyle olmayabilir mi? Tamam evet olmayabilir muhtemelen de öyle değildir zaten. İllaki bir istisnası açık kapıları vardır. Bizim maalesef biraz hukuk sistemi öyle oluyor ama demek istediğim o değil. Burada gerçeklerle savaşmamayı da öğrenmemiz lazım. Bunu da işte nasıl öğreneceksek! Çok zor bir şey. Bence kendimizle savaşmamız lazım, belki de önce o savaşı kazanmak gerekiyor.
“Psikolojik ve ruhsal açıdan insanlar yalnızca saatlere bağlı olarak yaşamazlar. İnsan için zaman yaptığı işin önemine bağlıdır. Diyelim dün bir adam gününün bir saatini metroda işine giderken, sekiz saatini sıkıcı işinde çalışarak, mesai sonrası on dakikasını aşık olduğu ve evlilik hayalleri kurduğu kızla ve akşam olunca da iki saatini gece kursunda geçirdi. Bugün metroda geçen iki saatle ilgili hiçbir detay hatırlamıyor- zaten çok boş bir yolculuktu ve yol boyunca uyumayı tercih etmişti. Ofiste geçen sekiz saat de onda fazla bir iz bırakmadı; akşam kursunu ise daha yakın geçmiş olmasından ötürü biraz daha net anımsıyor. Halbuki sevdiği kızla geçirdiği on dakika bütün gece aklımdan çıkmadı. O gece biri akşam kursuyla diğer üçü kızla ilgili olmak üzere dört rüya gördü. Yani aşık olduğu insana ayırdığı on dakika, geriye kalan yirmi saate göre zihninde çok daha fazla yer kapladı. Psikolojik olarak onun için önemli olan zamanın birim olarak ne kadar uzun veya kısa olduğu değil yaşadığı deneyimin anlamıydı, diğer bir deyişle onun umutlarına, gelişmesine ve kaygılarına olan etkisiydi.”(s.238)
Evet, bu da kitabın sonlarına doğru aldığım not, son anlıntım. Sonra zaten bu kitap nasıl böyle bitti hemen anlayamamıştım. Buradan sonra aktı gitti. Bu alıntı bana Tanpınar’ın meşhur şiirini hatırlattı:
“Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpâre, geniş bir ânın
Parçalanmaz akışında.”
Kısaca bu kitap böyleydi. Bir kişisel gelişim kitabı tadında da diyebilir miyiz? Böyle yorumlar da gelmişti bizim arkadaşlardan. Ben de katılıyorum biraz ve çok fazla böyle Amerika odaklı, liberal görüşü savunan bir kitap olduğunu da söylemişti bir başka arkadaşımız. İşte sürekli böyle “İstersen yaparsın, yürü be kim tutar seni? Sen önce bir birey ol, gör bak neler oluyor!” kitaplarından mı? O kadar da değil! Güzel, okuduğum alıntılar mesela bilmiyorum sizin de hoşunuza gitmiş midir? Bilmediğiniz şeyler mi? Hatırlamanız gereken şeyler en azından. Başka yerlerde okuyamaz mıydınız bunları? O açıdan Rollo May güzel bir kitap yazmış diyebilirim. Haftaya başka bir kitapla görüşmek üzere diyeyim. Hadi kalın sağlıcakla.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder