Gecenin Sonuna Yolculuk, Göz Açtıran İç Kararması, Uykuda Şiir Ezberlemek ve Halının Altına Süpürdüklerimiz
Bugün Louis-Ferdinand Céline’in yazdığı Gecenin Sonuna Yolculuk kitabından bahsedeceğim. Özgün adı: Voyage au bout de la nuit ve çeviren de Yiğit Bener. Yapı Kredi Yayınları’ndan okumuştum ben bu kitabı.
Tabii ki Hakan Günday’dan duyup Kinyas ve Kayra’yı bitirdikten sonra onun bu kitaptan ne kadar etkilendiğini görünce hemen okuma listeme almıştım ve ilk fırsatta da okumak istemiştim ancak yaklaşık iki ay kadar geçti okuyalı. Sadece notlarımı çıkarabildim. Şu an hâlâ kitabın o karanlık atmosferini hatırlıyorum okurken ki o yaşadığım duyguları ama kitap hakkında çok fazla şey hatırlamıyorum.
Kitaplardan geriye ne kalıyor? İşte okuyunca biraz da onu göreceksiniz. Birkaç güzel cümle, birkaç kısa anı belki ve duygular… Hayatta da belki zaten kalacak olan şey odur.
Mesela savaşlardan sonra ne kalıyor, geriye, ne için savaşıyoruz? Bu kadar kazandıktan sonra ne oluyor? Ne olacağını zannediyoruz? İşte bir karakterimiz var ve o karakterin başından geçenler, onun o gecenin sonuna yolculuğu yani bir anlamda ve o kadar güzel bir çeviriydi ki bu, Yiğit Bener bir de son söz yazmış ya kitaptan daha iyi diyeceğim — yani haksızlık olacak mı bilmiyorum ama son yıllarda okuduğum en iyi son söz diyebilirim.
Zaten çoğu kitapta olmaz son söz, ön söz bile artık çok fazla olmuyor. Ben en iyisi alıntılarımla başlayayım çünkü çok çok fazla ve oldukça uzun. Yazar da zaten biraz biraz değil bayağı bir tartışmalı bir insanmış. Irkçılıkları ve bir şeyleri işte onları da çok da araştırmadım. Çok beni etkilesin istemedim. Açıkçası ben daha çok Hakan Günday’dan duyup, etkilenip başlayanlar kervanına katlıyorum. Söylediği kadar da var mı?
O biraz fazla abartmış gibi de hissedebilirsiniz ama güzel denilebilir mi? Değişik ve rahatsız edici, özgün bir kitap aslında ve okurken de Kinyas ve Kayra’da onların gemi yolculuğu özellikle orasını da bana çok hatırlattı kitapta.
İçim bunaldı yani böyle okurken, zor okumuştum aslında. Beş yüz küsur sayfa falan olmalı, bitirmek zor olmadı da işte onları hazmetmek. Bazı yerleri böyle hızlı hızlı geçtim ve biliyordum yani o aralar bir şey olacağını da hissediyordum. Hakikaten de öyle. Dünya bir başıma yıkıldı gibi oldu kısa bir süreliğine. Ara vermek zorunda kaldım podcaste.
Onun da etkisi var mıdır acaba? Bu kadar çok üst üste karamsar şeyler okumak iyi gelmiyor bana en azından onu da anlamış oldum, o yüzden de zaten Hakan Günday okumaya da ara verdim. Bakalım bakalım gelecekte bizi hangi kitaplar bekleyecek?
“Belki de şu an hepsi ölmüştür? diye soruyorum kendi kendime. Madem hiçbir şeye kafaları basmıyordu, en faydalı, en pratik çözüm hepsinin çabucak öldürülmüş olmalarıydı… Böylece bu işi hemencecik bitirmiş olurduk… Eve dönerdik… Belki Clichy meydanından törenle geçerdik… Yalnızca sağ kalmış olan bir iki kişi… Bence öyle olmalıydı… Eli yüzü düzgün, efendi çocuklar, hepsi generalin arkasına dizilmiş olurdu, ötekilerse ölmüş olurlardı. alb. gibi… Barousse gibi… Vanaille gibi… (o da bir başka hırt)… vb. Bizi madalyalara, çiçeklere boğarlardı, Zafer Takı’nın altından geçerdik. Lokantaya girerdik, para almadan hizmet ederlerdi bize, bir daha asla para ödemezdik, ömür boyu hiç para ödemezdik! Biz, kahramanlarız! derdik hesap ödeme sırası geldiğinde… Vatanı savunanlar! Ve bu yeterli olurdu!… Küçük Fransız bayraklarıyla öderdik hesabı!… Kasadaki kız da elbette kahramanlardan para almayı reddeder, hatta, kasanın önünden geçerken, bizi hem öper, hem de bize para bile verirdi. İşte o zaman yaşamaya değerdi yani.”(s.34)
Evet, orası da daha kitabın başlarında, zorla askere alındığı karakterimizin Ferdinand mıydı? Adı ya bak adını bile unutmuşum Ferdinand sanki, yazarla aynı isimdeydi de Louis miydi Ferdinand mıydı? Selin değildi, yok!
Neyse, askerliğini yaptığı zaman da aklından geçenleri ve başından geçen değişik şeyleri de anlatıyor ama yani hiç öyle alışık olduğunuz askerlik hikayeleri değil. Bu savaşların anlamsızlığı, acımasızlığı tabii ki o savaşın sonunda kazansan bile böyle bir şey olmayacak. Yani onun da farkında aslında ama konuşuyor işte ve şimdi yorgunluğu anlattığı bir bölüm var.
“Dört haftadır sürüp giden bu savaşta, o kadar yorgun, o kadar mutsuzduk ki, yorgunluktan korkumun bir kısmını yolda yitirmiştim. Sabah akşam bu insanlar, yani rütbeliler, özellikle de her zamankinden daha sersem, daha çapsız ve daha nefret dolu düşük rütbeliler tarafından taciz edilme işkencesi, en inatçı insanı bile hâlâ yaşamakta direnme konusunda tereddüt eder hale getiriyordu. Ve eğer uyumak için çekip gitme olanağı gerçekten kalmadıysa, Ah! şu çekip gitme isteği yok mu! Uyuyabilmek için! Öncelikle! yaşama isteği de kendiliğinden kayboluyor zaten.”(s.41)
Evet, benim bu uykuyla imtihanım ve zaman zaman hepimize de geldiğini hissettiğim o çekip gitme isteği. Çünkü dünya bir varış noktası değil. Yani biz burada misafiriz zaten. Bir gün göçüp gideceğiz. Mevlana büyük buluşma mı diyordu? Öyle bir şey işte. Yani üç günlük dünya. Burada o çekip gitme isteği çok doğal ve arada böyle taktikler de almışım.
“Bu da şunu kanıtlar: sizi aklı başında sanmalarını sağlamanın en iyi yolu bayağı pişkin olmaktır. İyiden iyiye pişkinseniz mesele yok, o zaman artık hemen hemen ne yapsanız yeridir, ne isterseniz, çoğunluk sizden yanadır ve kimin deli olup kimin olmadığına karar veren de çoğunluktur.”(s.76)
Çoğunluklar… Yine kendimi azınlık olarak hissettiğim iyiden iyiye pişkin olmak, gamsız olmak, bazen istediğim ama asla yapamayacağım — belki de o yüzden istediğim bir şey. Ne kadar çok kafaya takarsanız o kadar zorlaşıyor bir yandan. Ama böyle patavatsız insanlar işte kendini dobra diye tarif edip her istediğini söyleyenler, ah işte onları yapmayın!
Bir de onlardan olmak istiyorum. Bir yandan bu da bir çelişki, böyle bir şey olamaz. Ve o gemiye bindikleri an, o efsane gemi yolculuğu oradan da bir alıntım varmış:
“Bu gemi o kadar eski püsküydü ki, fi tarihinde doğum yılın yazılı olduğu bakır levhayı bile sökmüşlerdi; çünkü doğum yılı yolcuları endişelenmeye ve aynı zamanda alay etmeye kışkırtabilecek kadar eskilere gidiyordu.”(s.126)
Bazen söylemeye çekinirsiniz doğum tarihinizi, doğum yılınızı eğer o yaşlara geldiyseniz siz de belki bu gemi gibi hissedebilirsiniz. Çok eski püskü bir gemiyle gidiyorlar ve bazı işte restoranlar falan yapılmış.
Bunu daha çok işte “şu tarihten beri” hatta artık “since” falan diye de yazarlar sinir olurum bende çok uçuk kaçık tarihler yani cumhuriyetten öncesine kadar yazanlar oluyor işte. Çiğköfteciler falan işte bin yıllık lezzet sanki bin yıldır oradaymış gibi. Yani oralarda sorun yok mesela, sıkıntı yok insanlar zaten bu şirketleri de hep ömürlerinin sonsuzmuş gibi olduğunu varsaymamız ama kendimize gelince işte kimse istemezse yüz yıldır yaşıyorum falan. Böyle bir hava atmaz herhâlde diyecektim ki çok güzel bir alıntıya geldim:
“Akıllı böbürlenme yoktur. Bu bir içgüdüdür. Üstelik, her şey bir yana, övünmeyi sevmeyen adam da yoktur. İnsanların birbirlerine az çok keyifle katlanabildikleri neredeyse tek rol, hayran paspas rolüdür. Bu askerlerle düş gücümü fazla zorlamama da gerek yoktu. Sürekli hayran olmuş görünmek yeterliydi. Birinden hep savaş öyküsü anlatmasını istemekten kolay ne var? Hele bu adamlarda anlatacak çuvalla öykü varken.”(s.138)
Cenk Durmazel’in yaptığı böbürlenmeler geldi burada aklıma, o olsa hemen bir “böbür attım yalnızlığa” derdi ve böbürlenirdi ama bütün insanların ortak noktası mı acaba? Övünmeyi sevmek aslında değil diyeceğim geliyor ama maalesef öyle ya, hepimiz sevilmeyi alıyoruz yani aslında belki de ve şimdi kısa bir alıntım var ama çok güzeldi burası:
“Uykuya dalıverdi, mumun gölgesinde. Dayanamayıp yüz hatlarını ışıkta iyice incelemek üzere
doğruldum. Uyurken başkalarından farkı yoktu. Çok sıradan gibiydi. Oysa iyileri kötülerden ayırt
etmeyi sağlayacak bir şeyler olsaydı hiç de fena olmazdı aslında.”(s.174)
Yüzümüzdeki çizgiler, kırışıklıklar yaşanmışlıkların ifadesidir aslında ama böyle iyileri kötülerden ayırt edecek, ayırt etmeyi sağlayacak da bir şeyler olsaydı iyi olmaz mıydı bilmiyorum. Olmaya da bilirdi yani biraz haksızlık gibi de olurdu. O kadar keskin mi? Yani siyahla beyaz gibi bir ayrılma var mı? İyilik ve kötülük bu kadar ayrılıyor mu? İç içe aslında. Çoğu şey gibi hep birbirine karışıyor ve şimdi de yazarın biraz ruh halini anlatan, kitabın da özeti niteliğinde bir alıntım var:
“Yerlilere gelince, onlar aslında ancak sopa zoruyla çalışıyorlardı, hiç olmazsa bu açıdan onurlarını koruyorlardı, oysa beyazlar, onlar kamu eğitimi marifetiyle adam edildikleri için, gönüllü olarak çalışıyorlardı.
Sopa eninde sonunda onu kullananı yorar, oysa beyazların beynine iyice kazınan güçlü ve zengin olma umudu külfetsizdir, en ufak bir külfeti yoktur. Artık şu Mısır’ın ve Tatar Zorbaların marifetlerini sıralamaktan da vazgeçilsin! Dikey duruşa geçmiş hayvanlara iş başında en müthiş gayretlerini sarfettirmenin yüce sanatında Antik çağların bu amatörleri kendini beğenmiş düzenbazlar olmanın ötesine geçememişlerdir. Bu ilkeller, köleye “Beyefendi” demesini ve arada sırada ona oy verdirmesini bilmiyorlardı, ne de ona gazete almasını, ne de hele tutkularından arındırmak için savaşa yollamasını. Yirmi yüzyıllık bir Hıristiyan, bilmez miyim, önünden bir tabur asker geçtiğini gördüğünde kendine asla hâkim olamaz. Aklına bin türlü şey gelir.”(s.154)
O aklına gelen şeyleri de zaten anlatıyor kitap boyunca. Çok karanlık bir kitap ama böyle satır aralarındaki o aydınlatıcı bilgilerle içimizi de karartıyor ama gözümüzü açmamızı da mı sağlıyor? Yani bilmiyorum ki! Yok, çok karışık, tekrar tekrar belki okunması gereken bir kitap ama takılıp kalmamak da lazım. Ben de çok sevmem böyle aynı romanı tekrar tekrar okumayı, onun yerine yeni şeyler okumak isterim. Bir yerde takılıp kalmak da çok tehlikeli. Bakın yine güzel bir bölüm:
“İnsan bir yerde takılıp kaldıkça, nesneler ve insanlar iyice yozlaşıyorlar, çürüyorlar ve sırf sizin hatırınıza leş gibi kokmaya başlıyorlar.”(s.287)
Evet o kokuyu aldınız mı bilmiyorum ama bir hocamız demişti, iyi bir metin olabildiğince çok duyguya ve duyuya hitap etmeli diye. Yani sadece görmeniz, duymanız yetmez. Kokusunu da almalısınız bazen ve bu kitapta burnunuza güzel kokular gelmeyecek.
“Her şey ortadaydı, onu bal gibi kendi kaderine terk etmiştim işte, hatta daha kötüsü, onu Peder Protiste’in insafına bırakmıştım. Daha ne olsun. Elbette Toulouse’da her şeyin gayet yolunda gittiği, hatta ihtiyar Henrouille’un ona karşı artık gayet nazik davranmaya bile başladığı anlatılmıştı bana. Ne var ki, bazı durumlarda, değil mi, insan yalnızca duymak istediklerini ve işine gelenleri duyar…”(s.381)
Buna da katılmamak elde değil ve o kadar usta ki insanlar böyle işine geleni duymakta, görmekte. Olmasa bile duyabiliyorlar. Yani bazen görebiliyorlar ama işine gelmeyen bir şeyi görmezden gelmek, halının altına süpürmek de muazzam bir şey. Geçen bizim ofisteki balkonda — böyle ne derler onun adına— yeşil, halı sahalardaki suni çim gibi bir şey var. Yağmurda falan çok kötü olmuş. Altına su birikmiş biraz. Normalde zaten o yazlık daha çok ama işte şimdi bahar geldi malum, yağmurlar artınca kaldıralım dedik onu geçen. O kadar su birikmiş ki altında, tam bizim patron da zaten aynen onu dedi “İşte halının altına süpürmek böyle bir şey” diye. Göl gibi oldu balkon resmen, o kadar çok su, inanılmazdı yani. O halı sahalarda acaba nasıl maç yapıyorlar diyeceğim, zaten artık açık halı saha kalmadı galiba. Hepsi kapalı. Burada bunlarla ne alakası var? Neden bunu anlatıyorum. Şu an bilmiyorum. Neyse devam edeyim ben:
“İnsan yalnız yaşadığı andan itibaren kendi geçmiş yaşantısıyla ilgili konuların yükü altında ezilir. Bu yük onu sersemletir. Bundan kurtulmak için de bunun bir miktarını onu her görmeye gelenin üstüne sıvaştırır, bu da bu sefer onların canını sıkar. Yalnız olmak demek ölüme yönelik alıştırmalar yapmak demektir. “Bir köpekten daha cömertçe ölebilmeyi becermek gerek, dedim yine dayanamayıp, o zaman gebermemiz bin dakika sürer ve bunun her bir dakikası yine de yenilenmiş olacaktır, hem de geçmiş bin yıl içinde sevişerek aldığınız zevki bin kez unutturacak kadar da endişe yüklü… Bu dünyada esas mutluluk zevkle, zevk içinde ölmek olurdu… Gerisi boştur, yalnızca itiraf etmeye bile çekindiğimiz bir korkudur, sanattır.”(s.391)
Son cümlelere biraz katılmasam da — yalnız olmak demek, ölüme yönelik alıştırmalar yapmak demektir — aslında burada benim altını çizecek olsam çizeceğim yer yani. Sonra kıyamamışım herhalde devamını da almışım. İnsan en çok yalnızken mi ölümü düşünüyor acaba diyeceğim, bir de cenazeler olabilir belki. Cenazeler de kalabalık olur genelde… Neyse, neyse gece olacak ben de gece olmadan devam edeyim:
“Bu krizler sırasında, yeniden uykuya dalabilmemi sağlayacak kadar kaygısız olmayı bir daha asla beceremeyeceğim endişesine kapılıyordum. Mutsuz olduklarını söyleyen insanlara öyle hemencecik inanmayın. Hele önce bir sorun bakalım hâlâ uyuyabiliyorlar mı?… Yanıt evetse, her şey yolunda demektir. Bu da yeterlidir.
Ben artık bir daha asla deliksiz bir uyku uyuyamayacaktım. İnsanların arasındayken tümüyle uykuya dalabilmek için gerekli olan o güven duygusu alışkanlığını, hani o gerçekten olağanüstü boyutlarda duymak zorunda olduğunuz o güven alışkanlığını yitirmiştim sanki. Eski kayıtsızlığıma biraz olsun yeniden kavuşabilmem ve kendi endişemi bertaraf ederek, o bön ve ulvi huzuru yeniden bulabilmem için en azından somut bir felakete, bir hastalığa, bir ateşlenmeye gereksinim duyuyordum. Yıllar boyunca aklımda kalan biricik katlanılabilir dönem ağır ateşle seyreden birkaç günlük bir gripti.”(s.438)
Yine inanılmaz bir bölüm ve ben de böyle düşünürüm çünkü uyuyan insanlar bana hep güzel gelir, hoş gelir. Derdin yoktur uyurken, bir kabus falan görmüyorsan tabii. Uyumak bir nimet yani. O dinlenme hali ve iyileşmek için de gereklidir. İşte çocuklara da derler ya, bebeklere de deriz hatta, uyusun da büyüsün diye. Uyuyunca büyür çünkü uyuyunca o zihin tazelenir, yenilenir. Rüyalar görürüz, hatta işte bütün gün boyunca gördüğümüz, duyduğumuz o gereksiz bilgiler — gereksiz zannettiğimiz ya da — bilinçaltına atılır. Sadece bize lazım olanlar kalır, işlenmesi gerekenler işlenir.
Bu arada en iyi ders çalışma yöntemi de bence uyumaktır, çalışıp çalışıp şöyle kısa kısa şekerlemeler. Çünkü uyurken zihninize daha iyi işlenir öğrendikleriniz gibi bir bilgim var benim. Ama bunun doğruluğunu kendimce de teyit ettim, yaşayarak öğrendim. Ezberim çok kötüdür mesela benim, bundan hep dert yanarım geri geldikçe. Bir türlü bir şey ezberleyemem.
Şiirleri her okuduğumda farklı okuma potansiyelim var ama işte daha ilkokulda yine ikinci, üçüncü sınıf gibi bir zamanlar hoca illa tutturdu herkes bu şiiri ezberleyecek diye. Bir de öyle çok bilinen bir şiir de değil yani iki tane dörtlük, doğayla falan bir şeyle alakalıydı. Pastoral bir şiir, yani. Bunu niye zorunlu tutuyorsun herkes ezberleyecek diye, bilmiyorum. Psikopatlık gibi bir şey. Ben de okuyorum, okuyorum tekrar tekrar, işte anneme diyorum, nasıl ezberleyeceğim, diye. Yok olmuyor. Oku diyor, o da sürekli, tekrar tekrar oku. O zamanlar işte ses kaydı alamıyorum ya şimdi olsa yani en azından bir kayda alır, tekrar tekrar dinlerdim. Çünkü öyle okuyarak girmiyor benim aklıma. Neyse böyle artık gece olacak yani ve ben hâlâ ezberleyememişim.
Okurken, güzel okuyorum, kitabı kapatıyorum, yok! Kafada kalmıyor. İlk dizide, ikinci dizide hep böyle takılıyorum. Yani bir yere bakmadan okuyamıyorum. En son artık böyle çok sinirlenmiştim ve yorulmuştum da. Kapattım kitabı falan, yattım uyudum yani. Acayip böyle çünkü erken de kalkıyorsam o zamanlar yine, sabahçı mıydım neydim hatırlamıyorum. Öyle bir-iki saat falan uyudum. Uyandığımda ezberlemiştim inanılmaz bir şekilde! İçimde öyle bir his var, ezberlemişim gibi böyle değişik bir durum, kendi kendime tekrarlıyorum çünkü zihnimden hiç takılmadan. En son böyle sesli okumaya başladım ve böyle çok acayip sevinmiştim. Ezberlemiştim o şiiri ve o zaman da anlamıştım. Uykunun böyle bir etkisi var.
Yıllar sonra tabii o beyinle ilgili okuduğum kitaplardan benzer şeyleri görünce ve kendim de çok mutsuzken, hüzünlüyken falan uyuyamam rahat rahat. Oradan da yazarımızı teyit edebiliyorum ve birçok felaket de aslında uykusuzluktan geliyor, uyuyamamaktan… İşte o trafik kazaları…
Geçen yolda böyle yürüyorum, yürürken uyuyordum neredeyse. Araba falan kullanırken de değil yani yürürken böyle adımımı atarken sanki her attığım adımda tekrar bir canlanma geliyordu. Çok uykusuz kalmıştım, ondan. Ama mutsuzluktan değil, bazen mutluluktan da uyuyamaz insan. Yetmiyor şu 24 saat bana şu an. Zaten işte sabah ayrı başladım, aradan günler geçti, akşamdan sonra yeniden başladım yetiştirmek için şu yazıyı ama gece inşallah uyuyacağız yani o yüzden problem yok.
“Birisinin ölmesine yardımcı olmak için gerek duyabileceğiniz şeylerden hemen hiçbirine sahip değilsinizdir. İçinizde kala kala bir tek gündelik hayat için işe yarayabilecek şeyler kalmıştır, rahata ermenin hayatı, yalnızca kendinin hayatı, pislik. Güveni yolda kaybetmişsinizdir bile.”(s.506)
Birinin ölmesine yardımcı olmak — ötenazi konuları — oralar zaten tehlikeli kitabın da artık sonlarına geldik. Yani o karamsar yolculuk gecenin sonuna yolculuk sonlanıyor ve son bir alıntım var. Ondan sonra da o meşhur son söz onu da paylaşayım.
“Benim hamallığım bitmişti artık, benden paso. Başka kapıya!…. Dünya kapılarını kapamıştı! Sonuna varmıştık bizler!… Bayram- yerindeki gibi!… Üzülmekle bitmiyor, müziği sil baştan çalabilmek de gerek, gidip bir yerlerde daha fazla hüzün arayabilmek gerek… Başka kapıya dedik ya!… Bu şekilde, çaktırmadan yeniden talep ettiğimiz şey aslında gençliğimizdir… Utanmadan!… Her şeyden önce de, ben daha fazlasına katlanmaya hiç hazır değildim!… Halbuki ben hayatta Robinson kadar ileriye de gidememiştim!… Sonuçta ben başaramamıştım işte. Ben onun kendisini zımbalatmak için bulduğu fikir gibi tek bir sapasağlam fikir bile elde edememiştim. Yani o koca kafamdan bile daha büyük bir fikir, içindeki bütün o korkudan daha büyük, güzel bir fikir, muhteşem ve ölmek için de çok pratik bir fikir… Böyle, bütün dünyadan daha güçlü bir fikir sahibi olabilmek için daha kaç hayat yaşamam gerekecek benim? Ne bileyim! Becerememiştim işte! Benim fikirlerime gelince, onlar daha çok aralarında bir mesafe bırakarak dolanıyorlardı kafamın içinde, küçük mumlara benziyorlardı, kendinden pek hoşnut olmayan ve tüm bir ömür boyunca, cehennemi andıran korkunç mu korkunç bir evrenin içinde yanıp sönen…”(s.510)
Küçük mumlar sizin de gözünüzde canlandı mı? Bizim fikirlerimiz de acaba öyle küçük mumlar gibi mi? Yine yani yansa bence iyi, o kadar ışık varsa. Çok karamsar bitiyor diyebilir miyiz bu kitap için? Bu arada hiç olay örgüsünden bahsetmedim, karakterlerden bile evet yani hem ona çok vaktim yok hem de ben burada kitap özeti yapmıyorum arkadaşlar. Onu arıyorsanız bu alıntıda da geçtiği gibi başka kapıya. Hesap kitap hiçbir zaman öyle bir podcast olmadı, olmayacak. Olamaz, diye abartıyormuş ama yok yani arada oldu. Bazı bölümler neredeyse kitabın tamamını bile okuduğum olmuştur. Başından sonundan hep bahsettiğim… Doğaçlama takılıyoruz yani — hangi kitaptı o — Metin 2 diye bir başlık atmıştım. Çok da değil zaten. Yani ilk birkaç bölüm sadece tamamen metin hazırdı. Ondan sonrasında sadece bu alıntılarım var ve ben, ne gelirse aklıma ne eserse bir hesap kitap yapmadan paylaşmaya çalışıyorum.
Neyse dediğim gibi o meşhur son söze geldik. 515 ve sonrası son söz diye geçiyor ve çok uzun, on küsur sayfa falan olabilir. Yani aslında tamamını okumak isterdim ama hem çok zaman hem de sizin vaktinizi çalmayayım hem de bir son söz nasıl yazılır, nasıl devam ettirilir? Kısa bir örneğini paylaşmaya çalışayım:
“Sempatik olmaya çalıştığını sandığım bir havada ısrarla sırıtıyordu çevirmenim, belli ki yakınlık kurmak istiyordu benimle, sahtekâr! Eminim o da eski sevgililerim Lola ve Musyne kaltakları gibiydi, çıkarcı! Yetmiş yıldır kimselerin yapamadığı bir işi başarma hevesiyle, yani züppelik olsun diye ya da çevirdiği yazarlar listesine okkalı bir çentik atmak niyetiyle, sonuçta işine geldiği için yanaşıyordu bana… Öyleydi mutlaka, elbette! Ya ne olacaktı ki? Korkarım bu adam cukkalayacağı telifleri bana asla koklatmayacak! dedim kendi kendime, kuşkucu ve kül yutmaz ve de dili damağına yapışmış: Hatta köşedeki café ya da öteki bistrot’da bir frenküzümü likörü bile ısmarlamaz şimdi bu bana! Belli ki bana ilgisi de yüzeysel ve geçiciydi, beni rahatsız etmeye değmeyecek kadar kısa süreli yani! Er geç silkip atacaktı beni kirli bir çorapmışım gibi, kaskatı ve leş kokulu, hem de altı delik ve patlak terliklerin içinden gösterilmeye utanılan cinsten… Üstelik yazar da geçiniyormuş -bir roman mi yazmış ne, bir romanla nasıl yazar olunuyorsa!- yani ilk fırsatta atacaktı kendini o nergislik maceraların kollarına, kapılacaktı anlamsız hulyalara. Bilmez miydim ben böylelerini! O halde ne diye ilgi bekliyordu ki bu benden?”(s.524)
Diyor tamamen karakterin diliyle yazılan sanki kitabın da devamıymış gibi çeviren Yiğit Bener’in yazdığı son söz, inanılmaz gerçekten! Yani kitabı bitirdikten sonra bitirdiğinize pişman olmuyorsunuz, iyi ki bu son sözü okudum diye mutlu oluyorsunuz.
Çevirinin ve bir şeyi çevirmenin ne kadar zor olduğunu, ne kadar böyle, nasıl anlatsam manyakça bir iş olduğunu yani aslında, kitabı tekrar baştan yazmak gibi bir süreç olduğunu daha iyi anlıyorsunuz.
Ben Okurum podcastinde zaten çok güzel de bir bölümleri de vardı. Yiğit Bener’le yapıyordu o bölümü Deniz Yüce Başarır. Muhteşemdi yine, eğer kitaba dair, gerek olay akışına gerek karakterlere, o dönemi anlatılanlara dair bir şeyler duymak istiyorsanız zaten önce o podcasti dinleyin, ardından vaktimiz kalırsa ve hâl isterseniz beni dinleyebilirsiniz. O yüzden şimdilik bu kadar, yeterince uzattım zaten çok teşekkür ediyorum vakit ayırdığınız için. Haftaya yine görüşmek üzere.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder