14 Nisan 2025 Pazartesi

Ölüm

  

Ölüm, Yarı Uyku, Yarım Saat, Beni Kim Yıkayacak ve Komedi + Zaman = Dram

Tolstoy’un Ölüm kitabından bahsedeceğim bugün sizlere. Bu kitabı hiç duymamıştım daha önce. Böyle bir kitabın varlığından da haberdar değildim ve yine ilk defa duyduğum Lev Nikolayeviç Tolstoy Yayınları’nın Mayıs 2021 tarihli ilk baskısından okudum bu kitabı.

Press enter or click to view image in full size
Bu yazı kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Kütüphane öyle gezinirken, ince kitaplar ararken karşıma çıktı diyebilirim. Çünkü yetmiş-seksen sayfa kadar var galiba ama kırk üçüncü sayfadan sonra Osmanlıca devam eden bir eser. Onu da görünce insan böyle bir şaşırıyor. Ve Osmanlıcadan çevrilmiş. Mütercimi Mütekâid Binbaşı Ali Fu’âd, yazıyor hemen ilk sayfasında. Zaten mütercim falan diye görünce bile içinde çok eski kelimelerin bulunduğunu anlıyoruz. Ben de bu kitabı anlayabilecek miyim, ne kadar anlayabileceğim acaba diye biraz kendimi de denemek için okudum aslında.

Bölüm bölüm diyeceğim ama fasıl fasıl yazılmış aslında kitap ve her fasılda da madde madde böyle “Osmanlıcadan günümüz Türkçesine çevirilmiş” diye bir ibaresi var. Cağaloğlu yayınlarıydı galiba aslında ama yani günümüz Türkçesi değil bence bu! Alıntılarımda fark edeceksiniz. Tolstoy’un ölüm üzerine yazdığı bir denemeye benzettim ben bu kitabı. Ve şu cümlelerle başlamış:

“İnsanın velâdetten vefâtına kadar devam eden bütün hayatı; sabâh uyanıklığından gece uykusuna kadar devam eden bir güne benzer.
Ağır bir uykudan sonra sabâhleyin nasıl bir zihin perişânlığıyla uyandığını, evvel emirde nerede olduğunu, yanında kimin bulunduğunu, kim seni uyandırdığını, yatakdan kalkmak istediğini, vücûdunda kuvvetsizlik ve kırıklık hiss ettiğini derhâtır et. Fakat işte bir müddet sonra yavaş yavaş kendi kendine gelirsin. Kim olduğunu ve nerede bulunduğunu anlamaya başlarsın, fikrin yerine gelmeğe, zihinde bir tebellür, teresssüm etteğe, fik açılıb tenevvür etmeğe başlar. Daha sonra vücûdun kuvveti tamâmen yerine gelir, kalkar işine başlarsın.
Böylece insanın doğması, yavaş yavaş hayata dâhil olması kesb-i kuvvet etmesi, akıl ve fikirle tedrîcen tekâmülü, çalışmaya başlaması ve hârikalar ibdâ’ından sonra nihâyet ömürün hitâma ermesi de tıbkı bunun aynı veyâ tamâmıyla müşâbihidir.”

Demiş, diye çevrilmiş daha doğrusu. Yani ne anladım, ne kadar anladım bilmiyorum ama o sabah uyanıklığından sonraki zihin perişanlığı diyeyim. Ben de yazar gibi, bende de var bu durum. Bende de çok olur. O yüzden zaten mutlaka yarım saat erkenden kalkmaya çalışırım. Ne yapacaksam planlarımı hep ona göre ayarlarım.

Çünkü o yarım saat aslında çok uzun bir zamandır. Ben o yarım saatte duş da alırım, yemek de yerim. Bazen hatta kitap okuduğum zamanlar da olur. Yarım saat çok uzun bir süreçtir. Bazen de o kadar yorgun olurum ki, o yarım saatte tekrar 15–20 dakika olsun şekerleme gibi gözlerimi dinlendiririm. O da bazen kendine getirir insanı.

Gece mesela 2–3 saat uyuyabildiniz sadece ama o yarım saat tekrar toparlar insanı. Mesela işte 9'da çıkacaksın diye 9'da kalkıyorsun falan, öyle bir dünya yok benim için. Benim mutlaka yarım saat erken kalkmam lazım. Çünkü o ilk kalktığım zaman hiç kendimde bile olmuyorum.

O yüzden telefonla uyanmak kadar kötü bir şey yoktur benim için. Telefon çalmasıyla yani kimle konuştuğumu, ne konuştuğumu falan, telefonu kapatınca unuturum. Allah’ım! O anda da zaten böyle otomatik pilotta konuşuyorum galiba. Birkaç kere başıma geldi. Kapattıktan sonra “Ben şimdi ne anlattım acaba? Kime ne söyledim?” dedim. Çok kötü bir durum.
Ve zaten öyle bir program buldum geçenlerde o eski telefonuma. İşte kullanamıyorum madem ama çalışıyor da, bir yandan güzel bir uyku programı var. Alarm kurmuyorum zaten. Atıyorum işte 6'da kuracaksın, 5.30 ile 6 arasında çalıyor. Neye göre peki o yarım saati belirliyor? İşte senin hareketlerine göre. Sensörle mi artık algılıyor, ne yapıyor? Derin uykudayken değil de tam böyle uyanmaya yakınken çalıyor.

Zaten çoğunda da yataktayken anlıyorum, “Ben şimdi sağa sola bir dönersem alarm çalacak” diyorum. Onu da böyle guguk kuşu sesi yapmıştım onu. Çok hoş. Biraz böyle Harry Potter’daki Hedwig’i hatırlatıyor bana. Güzel yani, o şekilde uyanmak. Ben bir de onun üstüne yarım saat koyuyorum ki kendime geleyim.

Ama uykuyu işte bir ölüm olarak düşünmek… Belki de bir gün uyanamayacaksın orada. Evet. Her şey anlamsızlaşıyor mu ya da daha mı çok anlam kazanıyor? Yaptığımız hiçbir şeyin telafisi yok işte. Yani bunun bilincinde olmak lazım diyelim.

“Gök gürlediği zaman biz anlarız ki, gürültüden biraz evvel şimşek çakmıştır. Binaenaleyh gök gürlemesi insanı öldüremez. Hâl böyle iken biz daima ra’dın darbesinden havf ve hirâse düşerek lerzân oluruz. Ra’d ânında üzerimize şimşek düşerek bizi helâk etmesinden korkmamız sebebsiz ve ma’nâsızdır. Fakat ra’d kalbimize yine bir havf ve haşyet ilkâ eder. İşte bizim ölümden korkmamız da tıbkı bunun gibidir.”(s.19)

Ra’d, gök gürlemesi, hirâs da korku demekmiş. Bu sayfanın dipnotunda sadece bu iki kelimeyi açıklamışlar mesela. Böyle bir benzetmeyi de ben daha önce duymamıştım hiç. Işığın sesten daha hızlı olmasından dolayı mıydı? Çok da anlamam bu şeylerden ama mantık olarak öyle gibi geldi şu an. Bu arada ben şu anda da yeni uyandım. Bir yarım saat geçti ve başladım podcast’e. O yüzden kafam da tam yerinde olmayabilir. Güzeldi yani bu benzetme. Bir tane de böyle kısa bir alıntım var.

“Zaman ölümü gizler. Zaman dâhilinde hayat-güzâr olduğun müddetçe zamanın inkıtâ’ını tasvîr etmek, tahayyül etmek senin için mümkün değildir.”(s.21)

İşte Tanpınar diyor ya: “Ne içindeyim zamanın ne de tamamen dışında.” Zamanın o içinde olduğun zaman zaten ölüm aklına gelmiyor. Ölüm olduğunu unutuyorsun. Belki de unutmak zorundasın. Yoksa o zaman içinde kaybolamıyorsun. Gerçi o da iyi bir şey mi? Tartışılır. Ve burada da güzel bir bölüm var. Güzel bir ölüm var diyeceğim… Güzel bir bölüm vardı diyeyim. Güzel bir örnek…

“Muhabbet yalnız ölüm korkusunu gidermeyip aynı zamanda ona dair olan düşünceleri de mahv eder. Hâl-i itizârda bulunan köylü bir ihtiyâre kadın yanındaki kızına ‘Ben yazın vefât ettiğimden dolayı çok seviniyorum, zîrâ kışın mezâr kazmak güç ve zahmetli ve yazın ise kolaydır. Şimdi seviniyorum ki ölümüm yaza tesâdüf etmekle mezârımı kazmak için insanlar daha az zahmet çekecekler.’ İhtiyâr böyle söyleyerek son derece huzûr içinde teslîm-i rûh etti. Çünki son nefesinde ân-ı ihtizâra kadar kendisini değil başkalarını düşünüyordu.
İmdi insanlara muhabbet et; tâ ki senin için ölüm korkusu olmasın.”(s.37)

Evet, ölürken bile insanları düşünmek, kalan insanları düşünmek. Bir de tam tersi yani en sevdiği insanı kaybederken bile “Ben artık ne yapacağım? Sensiz nasıl yaşayacağım?” falan diye düşünen insanlar var. O işte bana yanlışmış gibi geliyor biraz. Belki savunma psikolojisi olan ihtiyaç var ama bilmiyorum.

Ve evet, şeyi seyrettim bu arada: Gassal’ı, o ilk sezonu. Gerçi o çok konuşulduğu zaman seyretmiştim aslında. Bayağı da oldu ama hem denk gelmedi hem de biraz üzerinden zaman geçsin dedim. Çok popülerken konuşmayayım diye. Bir de biraz alakalı da bir kitap olması lazım ki bahsedelim ve bundan iyi de bir kitap denk gelemezdi sanırım.

Ölüm o dizide de yani ne kadar yoğun, insanı böyle ağlatmak için zorlamışlar gibime geldi. Her şey böyle… Ve Ahmet Kural’ı böyle yaşlı görmek. Bir yandan yaşlanıyoruz ya işte. Yani ben çünkü daha önce o İşler Güçler’i, Kardeş Payı’nı falan da seyretmiştim. Onlar mesela komedi, oralarda bir de tabii kariyerinin de artık zirvesinde. Ahmet Kural’ın yani tam jön gibi, başrol ama şimdi yaşlanınca ve işte bir yandan da gassallık yapınca “ama sigortası var” falan diyerek böyle düştü o çaresiz durumlara.

Shakespeare mı demişti? “Trajedi artı zaman eşittir komedi” diye. “Drama artı zaman eşittir komedi” mi demişti? Ama sanki tam tersi gibi geldi bana bu dizide. Burada ortaya çıkan en azından komediye zaman eklersen dram olmuş. Bu güldüğümüz karakterler… Gerçi yine esprili anlar vardı. Dizi güzel, böyle dozunda güldürüyor da zaman zaman. Ama dram kısmı çok ağır ya. Çok, hele o son bölüm zorla yani ağlatacaklar insanı.

Bir de şey de beni çok etkilendi ama “Aa” diyesin geliyor. Cami avlusunda dilenci de değil yani, insanları tartan… Gerçi kimse de hiç tartılmadı ama orada oturan o adam. Onun öyle boş yere oturmadığını zaten tahmin ediyorsunuz seyrederken de. En son onun da hikâyesini öğrenince… Koca “Ağabey” yani bu, Deli Yürek’ten falan. Karizmatik, bölümün başındaki adam. O da şimdi yaşlanınca böyle rollerde ama yine bence kilit bir rolde, önemli bir karakterdi yani orada.

Ve işte ölümü düşününce… Ölüm bu kadar hayatın içindeyken de yani nasıl unutarak bu kadar hiç yokmuş gibi yaşıyoruz? Bu savaşlar, bu kalp kırmalar… İnanılmaz diyelim ve son anlatıma geçeyim.

“Hayat ve hâdisât-ı hayatiyle âdîdir, bayâğıdır. Hayatta her şey sâde ve basît görünür. Hayatta her şey yek-diğerine ve bir kâ’ideye merbût olarak hepsi bir diğeriyle izâh olunur. Ölüm ise âlîdir. Hayatta âdî ve vâzıh ve sâde olan her şeyi ortadan kaldırır, mahv eder. Binaenaleyh beşeriyyetin kısm-ı a’zamı ölüm hakkında düşünmek bile istemezler, lâkin bu büyük bir hatadır. Bilakis hayatı biraz memât ile karıştırıp birleştirmeli ki memâtın büyüklüklerinden ve anlaşılamamazlıklarından bir kısmı hayata ve hayatın vuzûhlarından, sâdeliklerinden ve anlaşılır cihetlerinden, bir kısmı da memâta intikâl ederek bu sûrette bir mu’âdele husûle gelsin.”(s.43)

Yani bizde Demirel gibi sürekli Binaenaleyh… Hiç bir kitapta bu kadar çok görmemiştim ve böyle okuyunca muhtemelen hiç anlaşılmıyor. Benim de bu kendi kendime mırıldandığım… Geçen de böyle bir yorum gelmiş. Haklı da yani, ne diyeyim? O yüzden bir şey de diyemedim.

O birkaç bölümü bile gürültüden kurtarmak için bir şeyler yapmıştım. Böyle bir ses programı… O benim sesimi de herhalde gürültü olarak algıladı. Bir daha da yapmayacağım! Sesimi de iyice kısmış. Zaten sesim az çıkıyor. İyice yani kendi ayağımıza sıktık. Hak ettik. Hak ettik bu yorumu.

İşte hayat… Adi hayatta her şey sade, ölüm hakkında konuşmamak, gerçekten düşünmemek büyük bir hata. Böyle ölüm döşeğinde özellikle yakınlarınız, hastalarınız varsa konuşun onlarla bunu açık açık. Bu işte “Yanlış anlar mı, moralsizlik olur mu?” falan diye… Ama hepimiz öleceğiz. Çünkü sonuçta ölümü, ölümden sonrasını, insanların en azından ne düşündüklerini… İlla böyle inançlı olması da gerekmez. Bence onlarla da yani konuşmamız lazım.

Tanımak lazım ya. İnsanları konuşa konuşa tanıyorsun. Sormayınca anlatılmayan şeyler bunlar. Düşünülmeyen… Belki bambaşka şeyler öğreneceksiniz yani en yakınınızdaki insanlar hakkında diyelim.

Ve zaten 43 sayfalık bu kısa derlemeyi oluşturanlara da teşekkür ederek bitirelim. Bu bölüm evet, belki birçok insanın da beklediği gibi, istediği gibi kısa oldu ama yine de teşekkür ediyorum, buraya kadar gelip vakit ayırdınız.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder