Çiçeğin Ruhu — Noh Tiyatrosunun Klasik Öğretileri, Hayatın Evrensel Ritmi ve Japon Olsan Kaç Yaşındaydın?
Zeami’nin “Çiçeğin Ruhu: Noh Tiyatrosunun Klasik Öğretileri” kitabıyla karşınızdayım bugün. Biraz değişik bir kitap, zor bir kitap. Şu son okuduğum o kısa kitaplar gibi zannettim ben bunu, biraz da ondan aldım.

Bu kitabı İthaki Yayınlarının Haziran 2023 tarihli ilk baskısından okudum. Türkçe çevirisinin Naoki Yamamoto ve Rümeysa Taşkın’a ait olduğu bu kitabın içindekiler bölümü de şu şekilde:
Giriş, Noh Sanatının Uygulamaya ve Aktörün Yaşına Dair Maddeler, Rol Yapma (Monomane), Sorular ve Cevaplar, Tanrılarla İlgili Konular, Noh Sanatının En Derin İlkeleri, Çiçek’i Yetiştirmek, Diğer Gizli Öğretiler.
Yazarın gençliğinden beri gördüğü en önemli iki ilke şuymuş:
Şehvet, kumar ve aşırı içki içmek üç katı yasakmış. Bir de azimli olmak ve kibirden kaçınmak şartmış. Ayrıca Japon kültüründe insanların yaşları doğdukları gün bir yaşında ve bir sonraki yılın başlangıcında da iki yaşında olacakları şekilde hesaplanıyormuş. Bu bilgi de ilk dipnotta yazıyordu.
Peki ne demek böyle hesaplanması? Bir şeyin bir oluşu vardır. O zaman 1 yaşında bile… Yani normal şu an daha 1 yaşını doldurmamış bir çocuk, onlara göre 2 yaşında falan olabilir, doğduğu aya bağlı olarak. Hayata bakış açıları da gerçekten çok değişik. Sadece bu bile zaten hem o çocuğun psikolojisini hem de etrafındaki anne-babasını birçok şeyde etkiler, değil mi? Çocukken ben de hatırlarım öyle, yaşı hep üste yuvarlarsın her zaman ama büyüdükçe bu sefer alta yuvarlamaya başlarsın. Hatta bir yerden sonra artık hiç yaşı artmaz insanın — hep aynı yaşta kalır. Bazen istemsiz de oluyor. Yani bir yaşı çok seviyorsunuz ve “Ah, artık ben 25'im, 28'im, işte 30'um, 35'im” diye hep aynı yaşı söyleyenler var.
Kimileri de çok dikkat ediyor buna: “Sen daha geçen sene de böyle diyordun. Kaç doğumlusun?” falan diye böyle araştıran, ısrarla memleketi soran insanlar da olur ya. “Nerelisin, neresindensin?” bilmiyorum ya… Ama böylece bir şey daha öğrenmiş olduk yani.
Bir de Japon sanatlarında “Jo, Ha, Kyu” diye bir formül uygulanırmış ve bu bizdeki giriş, gelişme, sonuca benziyormuş biraz. Kabaca “başlangıç, kırılma, hızlı” olarak tercüme edilirse eğer, tüm eylemlerin veya çabaların yavaş başlaması, hızlanması ve ardından hızla bitmesi gerektiğini anlatıyormuş. Bu aynı zamanda Japon müziği için de kullanılırmış, dövüş sanatları için de. Hatta biraz abartıp buna “hayatın evrensel ritmi” de diyorlarmış.
Başlangıçlar hep ağır, yavaş ama sonra bir anda anlamazsınız — nasıl yokuş aşağı, düşme gibi, yuvarlanma gibi bir tabir. Ben hatırlıyorum, o belli bir yaştan sonra insan da öyle geçer gider. Bu çocukluktaki gibi ağır ağır olmaz yani.
Ve o acemilik aslında biraz da o amatörlük, başlangıçtaki ağırlığın sebebi yavaşlık. Her şeye alıştıktan sonra otomatik pilota bağlıyorsunuz ve o zaman da çoğu şeyin tadı kalmıyor. Belki yavaşlamak gerekir — hayatın evrensel ritmini çok da kaptırmamak gerekiyor.
Ama profesyonelleşmek de belki o hızla alakalı: gözü kapalı yapabilecek seviyeye gelmek, birçok işi icra ettiğin sanatı kolaymış gibi göstermek. Biraz bizdeki giriş-gelişme-sonuca da benziyor diye dipnot düşmüşlerdi burada. Ama bilmiyorum, benziyor mu? Bizde gelişme çok uzundur. Yani giriş, girişler falan kısa olur, tanıtım gibidir. Sonuçta çelim, düğüm, çözüm de diyorlardı buna. Hatta sonuçta da tüm olaylar çözülür ama yok yani, böyle hem böyle olmasına gerek yok. Şart değil ya.
Bir kere ben bir hikaye yazmıştım mesela, bir arkadaş “Böyle bir yer yok” falan yapmıştı. Hangisiydi o? Metro. Metro istasyonuyla ilgili. “Böyle bir metro olmaz” demişti. Turnikelerden geçtiğinde hemen o kapılar kapanıyor. Oradaki insanla da birisi yine göz göze mi geliyordu? Bir dramatik son yapmaya çalışmıştım. Yani becerememiştim de tabii. Onu ifade etmek istiyordu belki ama “Öyle bir metro istasyonu olmaz” falan yapmıştı. “Metroda önce işte kartı basarsın, işte aşağıya inersin, o zaman ulaşırsın trene” gibi açıklıyor, bir de uzun oluyor ya.
O da bir yazar adayıydı yani, o arkadaş — yazarlık atölyesindendi. Ben tabii gülmüştüm bu eleştiriye. “Yoksa da ben yazdım yani, önemli değil ki onun olup olmaması. Sen kurgu yapıyorsun orada sonuçta!” diye, dayanamadım da. O da benim o zamanki toyluk. Hemen Zeytinburnu’nu örnek vermiştim. “Var” dedim. “Yani yaparsan olur. Orada hemen turnikelerden direkt geçebiliyorsun metroya. İlla merdiven çıkmana gerek yok. Tramvayla bağlantısını yapmışlar yani.”
Ve senin bunu zaten diyebilmen için bütün metro sistemlerini görmüş olman lazım. Bu da yine Murakami’nin bir kitabında vardı. O metroyla uğraşan — “Renksiz Tsukuru Tazaki” miydi? Metro mühendisi. Böyle bir meslek yapıyorsan da diyememek lazım. Yoksa bile yapılır, icat edilir.
Bazı insanlar da işte bu kurguyu, yazmayı bilmiyorum hangi gözle bakıyorlar. “Öyle bir insan yok” diyorlar mesela. “Öyle bir insan olmaz. Bu karakter gerçekçi ol.” Ve ne güzel, o zaman ben yapmışım zaten! Daha kıymetli, daha değerli değil mi? İlla bir yerlerden görüp gözlem sonucu mu yazmamız gerekiyor? Ve illa giriş-gelişme-sonuç şeklinde de yazmak gerekmiyor. Bunun zaten yine en iyi temsilcileri işte Murakami — hiçbir şekilde bağlamaz, sana bırakır çoğu zaman. Onu da kolaya kaçmak gibi zannediyor belki bazı insanlar ama aslında o daha zor. Kolay değil yani öyle bir hikayeyi sonuna kadar gelip de orada bırakabilmek.
Kitapta bir de Zen Budizmi ile ilgili bölümler var. Ben de şimdi yeni Kazancakis’in Zorba’sını okuduğum için orada da sürekli geçiyordu bu konular. Ama onunla ilgili bir bölüm ne zaman gelir, onunla ilgili biraz çalışmam lazım. Çünkü o bir arkadaşımın en sevdiği kitapmış. Zaten ondan duyup öyle merak edip okumuştum. Bitirdim hemen 2–3 günde ama öncesinde onunla konuşmam lazım. Onunla da görüşemedik sonra bir hafta. Yani inanılmaz hayat — her gün beraber çalıştığın insanla bir hafta boyunca nasıl denk gelmiyor da, işte yoğunluk, hayatın ritmi, hayatın evrensel ritmi… İki dakika oturup konuşamadık ya. Neyse, onu onunla konuştuktan sonra yapacağım yani bölümü. Filmini de zaten seyrettim.
Zen Budizmi deyince şimdi o geldi aklıma. Bu kitapta da diyor ki: “Mantıklı düşünceyle cevaplanması mümkün olmayan ve sadece sezgilerle anlaşılabilen hikaye ve sorulara verilen bir isim varmış. Koan deniyormuş buna.” Yine dilimize çevrilmesi çok mümkün olmayan, çok zor olan bir kelime. Mantıklı düşünceyle cevaplanması mümkün olmayan şeyler.
Zaten her şey mantık değildir. Evet, bazen mantıksız olaylardan, mantıksız işlerden çileden çıkabiliyorum. Burada size de anlatıyorum sık sık: “Böyle olur mu?” diye. Burada bir iç hesaplaşma aslında ama sadece sezgilerle anlaşılabilen sorunlar da var hayatta.
Bak, geçende hatta nerede bir yerde duymuştum: Biz aslında doğduğumuzdan ölene kadar etrafımızdaki bütün bilgileri, bütün yaşadıklarımızı, gördüklerimizi, duyduklarımızı kaydedermiş farkında olmadan. Tabii bunlar hep bilinçaltına işi dönüyor. Muhtemelen çok da emin değiliz. İnsan beyni nasıl çalışıyor? Çalışıyor mu? Ya da herkeste de aynı şekilde çalışacak diye bir şey yok belki.
Ama bunu bana daha ilkokul zamanlarında bir hocamız da söylemişti. Oradan etkilenmiştim. Ben “Hiçbir şeyi unuttum” demem mesela, dememeye çalışırım. Ondan sonra da gerçekten hayatımda biraz değişti. O zamanlar çok böyle unuttuğum şeyler oluyordu, hep “Hatırlamıyorum” dedim. Çünkü o hocamız da derdi ki: “İnsan hiçbir şeyi unutmaz. Sadece o an için hatırlamıyordur. Bana gerekli dönütleri sağlarsanız hatırlar.” Eğer gördüğü, yazdığı, çizdiği bir şeyse, duyduğu bir şeyse…
İşte bu sezgilerle anlaşılabilen şeyler de — biz hayatımızda o ana kadar bütün o bilgileri topluyoruz ama tabii ki hiçbiri böyle zihnimizde belli çekmecelere konulmuş, istediğin zaman çıkartıp bulabileceğin şeyler değil. Bomboş bir araziye atılmış, serpiştirilmiş bilgiler gibi. Yani o büyük çöplükler olur ya, onların arasında… Onları bulmak çok kolay değil ama var yani sonuçta orada.
Ve o sezgine dayanarak verdiğin kararlar biraz oradaki bilgileri kullanarak verdiğin — bazen kendiliğinden, bazen içgüdüsel olarak, bazen “İçimden şöyle yapmak geliyor, şu insana hiç güvenmiyorum, bu olay hiç işime sinmiyor” gibi kurduğumuz cümleler mesela hep o bilgiler ışığında aslında. Sezgi dediğimiz böyle bir şeymiş ve o sizi kolay kolay yanıltmazmış çünkü bütün o zamana kadar yaşadığınız bilgilerin toplamı yani. O öyle kulaktan dolma, çok bir geçerliliği olmayan bilgiler değil yani, bizzat sizin hayattan özümsediğiniz, damıttığınız bilgiler yani.
Ve belki de buna diyorlar “Koan” diye Zen Budizmi’nde. Neden olmasın? Olabilir. Ben böyle daha önce — yine Anna Karenina’nın bölümündeydi galiba — çok böyle sezgilerine güvenen insanlara gıcık olduğumu söylemiştim. O zaman da biraz tepki almıştım ya. Onu da abartmamak lazım. Çok böyle kimisi de böyle vesvese yapıyor yani kendi kendine.
Ama genel olarak evet, ben de biraz daha sezgisel bir insan olmak istiyorum mu deyim artık, oluyorum mu deyim… Biraz daha duygulara ağırlık vermeye çalışıyorum. Böyle ne hissettiğime, ne düşündüğümden daha çok önem vermeye çalışıyorum. Çünkü bütün duygular da bir eylem gerektirirmiş mesela. Bunu da yine nerede gördüm, nerede duydum çok hatırlamıyorum. Bu aralar biraz yollarım da uzun olduğu için değişik değişik podcastler dinliyorum, filmler seyrediyorum. Bayağı eve giderken yani bir film bitirebildiğim oluyor artık. Bu trafik — İstanbul trafiği bizi mahvetti değil yani, aslında mahvetmedi. Bu sayede çok şey öğreniyorum.
Neyse, neyse… Şimdi çok da kısa olur dedim bu bölüm ama yine dallara budaklara sardı. Hiç alıntısız bir kitabı atlatırken bu kadar uzun konuşabileceğim de hiç aklıma gelmemişti.
Her duygu bir eylem gerektirirmiş arkadaşlar. Buna bakın, siz de dikkat edin. Bir şey hissediyorsan mesela, içine atmayacaksın, gömmeyeceksin. O an o ne gerekiyorsa bir şekilde onu dışa vur, bir eyleme geç, yap. Bir şey canını mı sıkıyor? Bir şey moralini mi bozdu? Bir şeye çok mu mutlu oldun?
İşte iltifat — iltifat edemeyiz mesela kolay kolay. Şikayet herkeste var da, bir şey beğendiysen söyle yani. “Bak, güzel olmuş. Şunu çok iyi yapmışsınız.” Zor şeyler değil bunlar aslında ama pratikte çok karşılaşmadığımız için zor yani zorlaşmış artık, zor gelir olmuş nedense. Halbuki çok basittir yani, kolaydır bir şeye teşekkür etmek, bir şey için şükran duymak. Bilmiyorum, biraz onlara da odaklanmamız lazım. Sadece olumsuz duygular için değil.
Yani bu başta o geliyor aklına. Hemen nefretini, kinini kusmayın demiyorum burada, yanlış anlaşılmasın. Ama onları da mesela, orada da bir eyleme geçmen lazım. Onları da görmezden gelmek — sonra büyüyecek gitgide. Belki hiç o kadar büyük olmayan bir şey, sen biriktirdiğin için, içinde tuttuğun için dallanıp budaklanacak.
Kitabın sonlarına doğru yine benim bu kitaptan biraz şaşırdığım yani “Bunu niye yazmışlar?” diye… Gerçekten böyle mi düşünüyorlar acaba? Yoksa kitabın o gizemli yanını abartmak için, artırmak için mi yapmışlar? Şöyle diyor mesela: “Bu sırlarını başkalarına açıklamayı bırakın. Bunları bildiğinizi bile belli etmemelisiniz” gibi bir cümle var.
Evet, bazı insanlar da böyle oluyor gerçekten, işle ilgili mesela özellikle. Ben ne görsem… Bilmiyorum, ben eğitim hayatımda da böyleydim aslında, iş hayatında da aynı şekilde ilerlemeye çalışıyorum. Bir şey öğrendiysen daha pratik, daha hızlı, daha kısa zamanda yani geliştirdiysen bir sistemi, bir şeyi — bunu herkese o açık kaynak programlar gibi…
Burada da mesela bir seneyi geçtik artık, ikinci seneye yaklaşıyoruz. Bütün okuduğum kitaplardan ne öğrendiysem, ne kaldıysa aklımda, hiç tanımadığım insanlarla bile paylaşmaya çalışıyorum. Bu tabii tek taraflı bir ilişki de değil, beni mutlu da ediyor. Hele arada bir yorum vesaire geldiğinde sizlerden bir şeyler öğrendiğimde daha da katmerleniyor bu mutluluk. Aylar önce yaptığım bir çalışmaya mesela bir yorum, bir şey geldiğinde insan gerçekten mutlu hissediyor.
Bu kitaptan bence böyle bir sonuç çıkarmayın. Bir şeyleri öğrendiyseniz açıklayın, bunları insanlara söyleyin ama “bildiğini belli etmek” — evet, o “bilgi kibiri” diye bir şey de var. Böyle hava atar gibi, işte ortamlarda bilgi satmak için vesaire kullanmamak da lazım. “Ben işte her şeyi bilirim, her konuda bir söyleyeceğim var.” Bunu zaten ortamlarda gördüğümüz bir podcast sonucunda da söylemişti daha geçen. Yani o ismi o amaçla koymamış olan yani, genel olarak.
Evet, güzel bir isim. O da bunun için paylaşmıyor. Yani bilgi öyle satılacak bir şey değil ama saklanacak bir şey de değil. Bu kitap biraz öyle Sun Tzu’nun “Savaş Sanatı” kitabını da hatırlattı bana o yüzden.
Başlıkta da yer alan ve kitabın büyük bir çoğunluğunda anlatılan “çiçek” — çiçeğin ruhundan hiç bahsetmedim. Bu da benim alamettim, farkım olsun. Bazen de diyorum ya işte “Tadı kaçacak bilgiler, spoilerlar vermemeye çalışıyorum” diye. Ama bazen de böyle işte bu kitabın ana teması gibi, en çok anlattığı şeyi atlıyorum, paylaşamıyorum, söyleyemiyorum — çünkü ben de çok anlayamadım. Anlayan varsa da yorumlara yazabilir.
Yani bu kitapta anlattığı o çiçek — sanatçının özü gibi bir şey. Yani her insanın değil de özellikle bu Noh tiyatrosundaki o sanatı icra edecek tiyatrocuların bir çiçeğinin olduğunu, içinde bir çiçek yetiştirdiğini ve o çiçeğin işte nasıl korunması gerektiğini, nasıl açacağını, eğer şunları şunları yaparsanız nasıl solup gideceğini, oynadığınız tiyatroda insanları etkilemez gibi şeyler söylüyor.
Yani bir o yaş bölümü vardı — “Aktörün Yaşına Dair Maddeler” diyor mesela. Orada 3 yaşından falan başlamış: İşte “7 yaşında şunlar olur, 10'da, 15'te, 30'da, 35'te” derken, 35'te mesela şöyleydi: “Zirveye çıktığı yaş” falan diyordu. Orası da güzel, hoşuma gitti ama ben kendimi öyle zirvede hissetmiyorum. Ve zirve zaten aslında çok kötü bir şeydir — çok hem çok tehlikelidir hem de düşüşün başladığı yerdir bir anlamda. İnşallah düşüşümüz başlamaz yani bu yaştan sonra.
Geçende okuma grubumuza yeni bir arkadaş dahil olmuştu. Biz de öyle sırayla kendimizi tanıttık. Ben de o ara işte… Gayri resmi yani, çok kendimi tanıtmayı da beceremem, başaramam. Yaşımdan da bahsettim, “35 yaş” diye böyle girince, öbür arkadaş Cahit Sıtkı’nın şiirini okudu hemen. Bana armağan etti hatta: “Yolun yarısı” falan… Değil, yıllar sonra da kaçabilirsiniz. Yolun yarısı ve zirveler insan hayatında değişkenlik gösterir. Sadece onun bittiğini de anlamıyorsunuz. Yaşarken de anlamıyor insan. Belki hayatınızın en mutlu günüdür, geçti gitti — bilmiyorsunuz yani bunu.
O yüzden bir sanatçı gibi yaşamak gerekiyor belki. Kendi hayatınızın başrolünde olduğunuzu düşünün. “Herkes kendi hayatının başrolündedir” falan da derler ya bu kişisel gelişimciler. Doğru yani, doğruluk payı da var. Bir de onun çirkin söylemi var: “Her koyun kendi bacağından asılır.” O daha çok hatalarımızla ilgili.
Belki de ben de böyle Dede Korkut gibi atasözlerinden şeylerden girersem daha da uzar. Hiç alıntısız bu bölümü de bitirelim. Çok teşekkür ediyorum bana buraya kadar zaman ayırdığınız için.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder