Kadınsız Erkekler, Ortaya Karışık Film, Birinin Size Âşık Olduğunu Anlamak ve Denizciler Sanırım
Evet, yine bir Murakami kitabı. Az kaldı sanırım, 5–6 kitap sonra Murakami’nin tüm külliyatını bitirmiş olacağım. Bu kitabını da Doğan Yayınlarından çıkan Şubat 2024 tarihli 29. baskısından okudum.

Japonca aslından çeviren Ali Volkan Erdemir yine harika bir iş çıkartmış. Onun da ellerine sağlık diyelim ve içindeki hikâyelerin isimlerini sayarak başlayalım:
Drive My Car, Yesterday, Bağımsız Organ, Şehrazad, Kino, Âşık Samsa ve Kadınsız Erkekler.
Evet, bu bir hikâye derlemesi. Kısa hikâyelerden oluşan bir kitap. “Drive My Car”ı zaten Murakami severler duymuştur mutlaka. Zaten bir şarkının da ismi yine. Yalnız argo bir tabiri de varmış. O da geçiyor kitapta. Yani “arabamı sür” derken onun bir mecazi anlamı da varmış. Onu da bilmiyordum ben.
Filmini de seyretmemiştim ve bu kitabı bitirdikten sonra merak edip seyretmek gibi bir hata yaptım. Zaten o hikâyeyi anlatmıyor aslında. İki üç hikâyeyi sanki böyle birleştirmişler, bu kitaptaki bambaşka, değişik, saçma sapan bir şey yapmışlar. Yani niye bu kadar uğraştılar? 3 saat falan bir de bitmiyor bir türlü. Yok, o kadar ağır ki… Nuri Bilge Ceylan filmleri falan seyredemeyen insanlar olur ya. Gelin bir de bunu seyredin! Bu filmi zaten yayınlandığı zaman da hatırlıyorum. Mesut Süre falan da anlatmıştı “Berbat bir film, gitmeyin” demişti, hemen çıkmış zaten, dayanamamış mı ne. O kadar gömülmeyi hak etmiyor tabii. Sonuçta bir Murakami eserinden uyarlanmış ama kesinlikle böyle birebir değil. Tek bir hikâye değil zaten film, o hikâye çünkü 40–50 sayfa falandı. Ondan öyle 3 saatlik film çıkar mı? Çıkar. Yaparsan olur tabii ki de. Bu biraz fazla uzatılmıştı ve tabii filmlerde özellikle böyle bir yere bağlanmayınca daha sanki gıcık oluyorsunuz. Kitapta yine insan alışıyor bu ritme ama filmde o duyguyu vermek belki daha da zor. İşlenen farklı temalar da vardı aslında. İşaret diliyle konuşan kadın mesela… O ayrıntılar da güzeldi aslında. Filmin sonu var ya, yani o kadar da belirsiz değil. Havada bırakmamışlar. Sonu güzeldi o köpekle birlikte, arabayı süren kadının gitmesi.
Neyse, burada zaten konumuz film değil. Biz kitaptaki hikâyelerden bahsedelim. Ama ben şöyle bir şey yapmışım burada: Bu alıntıların hangi hikâyeden olduğunu not almamışım. Şu an bakınca fark ettim. Niye böyle bir şey yaptım bilmiyorum. Yani bu bölümde ben de muhtemelen bütün hikâyeleri birbirine karıştırıp anlatabilirim. Onlar filmde yapıyorsa ben niye podcast’te yapmayayım, değil mi? O kadar da ayrıcalığımız olsun diyeyim ve başlayayım hemen.
“‘Başka biri olabilmek eğlenceli bir şey mi?’
‘Tekrar kendine döneceğini bilirsen, evet.’
‘Kendinize dönmeyi istemediğiniz zamanlar olmadı mı peki?’
Kafuku bu soru üzerine düşündü. Daha önce böyle bir soru soran olmamıştı ona. Trafik yoğundu. Başkent çevre yolundaki Takebaşi çıkışına yönelmişlerdi.
‘İnsanın kendinden başka dönebileceği bir yer var mıdır ki?’ diye yanıtladı Kafuku.
Misaki bir yorum yapmadı.”(s.27)
Evet, kadının adı Misaki. Kafuku’yu hatırlıyordum. Misaki ama sanki şimdi pek geçmiyor. Kafuku bir tiyatrocu, bir yönetmen aynı zamanda ve eşiyle aralarının çok iyi olduğunu zannediyor bir yere kadar. Çok da seviyor onu ve iyi gidiyordu aslında ama sonradan karısının kendisini aldattığını hem görüyor hem anlıyor hem de bir kere değil, birkaç kere. Ve bunu ona da söylemiyor. İçine atıyor. Bununla yaşamaya çalışıyor. Çünkü söylerse onu kaybedeceğinden korkuyor.
Ama sonra karısı da aniden bir beyin kanamasıyla mı ne, bir şeyle ölüyor. Ve ondan sonra da eşinin kendisini aldattığı o genç aktörlerden biriyle çalışmak zorunda kalıyor. İlginç bir şekilde o genç aktör de âşık yani onun karısına. Onda da onu kaybetmenin acısı var. İkisi böyle karşılıklı zor diyaloglar kuruyor, hikâyeler anlatıyor.
Oralarda işte filmde biraz aksiyon katmak adına belki değiştirmişlerdir. Bilmiyorum, Murakami buna nasıl izin verdi ya da izin verdi mi? Böyle kolay mı bu işler? Bambaşka bir hikâye olmuş yani.
Neyse, biz gelelim ölüme dair şu güzel cümleye:
“Ne var ki, artık ölü olan biri muhtemelen bir şey düşünmez, hissetmezdi. Kafuku’ya göre işte bu ölümün müthiş özelliklerinden biriydi.”(s.35)
Müthiş bir özelliğe bakın: Artık bir şey hissedemeyecek olmak, bir yandan da rahatlık veriyor aslında insana. Zaten bizim de anlayışımızda denir ya işte, “kimse taşıyabileceğinden daha ağır yük yüklenmez.” Bu düşünceye sahip olunca da insan rahatlamış oluyor. Ve ondan sonra artık başka bir hikâye sanırım dur belki birazdan hatırlarım:
“Gülüp utangaç bir şekilde eğdiği başını hafifçe salladı. Bu hareket ne anlama geliyordu, çözemedim. Böyle bir ihtimal yok, anlamındaydı belki. Böyle bir ihtimali düşünsem bile olacak şey değil, demekti belki de.
‘Hâlâ buzdan ay rüyasını görüyor musun?’
Bir şey çarpmış gibi aniden başını kaldırıp bana baktı. Bir gülümseme yayıldı yüzüne, doğal bir şekilde, yavaş yavaş. Bu yürekten gelen doğal bir gülümsemeydi.
‘O rüyayı, hâlâ hatırlıyor musun sen?’
‘Niyeyse, çok iyi hatırlıyorum.’
‘Başkasının rüyası olmasına rağmen?’
‘Rüya dediğimiz şey ihtiyaç durumunda ödünç verilip alınabilir, şüphesiz’ dedim. Evet bazen kesinlikle ağzımdan biraz fazla kaçıyordu bu özlü sözler.”(s.78)
Bende de bu yan etki mi diyeyim, artık bu kötü özellik mi? Bazen çünkü çok hoş olmuyor. Bazen çünkü belki de bayılıyorum yani insanlara. Bu özlü sözleri ben de çok severim. Bu kitaplardaki alıntı sevdam zaten biraz ondan kaynaklı belki de. Ne bileyim yani, güzel bir söz duydun mu, okudun mu, onu kullanasım geliyor. Onu unutmak istemiyorum. Onu bir yerlere yazmak, kaydetmek istiyorum. İşte podcast yapıyorum, gidiyorum daha bir de onu tekrar yazıyorum falan. Silinsin gitsin istemiyorum.
Ve yeri geldiğinde de söylemen lazım bunları. Ve rüyalar… Rüyalar hâlâ gizemini çözemediğimiz bir konu. Başkasının rüyasını da hatırlamak böyle en ince ayrıntısına kadar… İşte bunlar hep aşkın belirtisi aslında. Bir insan birine âşık olduğunda “hakkında her şeyi bilmek istiyorum” diyor ya Nil’in bir şarkısında. Aynı onun gibi bilmek istersin ve unutmazsın yani onları kolay kolay.
Oradan da anlayabilirsiniz birinin size âşık olup olmadığını. “Ya bunu böyle sen nasıl hatırlıyorsun?” diye şaşırabilirsiniz. Yani biraz daha yalnız, tehlikeli gibi de geldi şu an. Böyle hiç bilmeyeceği ya da yani çoktan unutması gereken bir şeyi de böyle en ince ayrıntısına kadar anlatıyorsa, hatırlıyorsa karşındaki insan, korkutur yani seni biraz.
Ve bu “Yesterday”de geçen bir alıntı. Heh. Evet.
“Dün
Yarından iki önceki gün,
İki gün öncesinin yarınıdır.”(s.80)
O “Yesterday” şarkısına geçmeyen bir bölümmüş sanırım. Bunu da oradaki karakter uydurmuş. Ama “dün” dediğimiz şey de gerçekten… İki gün öncesinin, yarının, her şeyin… Yani yarından beklememek lazım. Zaten yarın bir anlamda bilinmez yani, olup olmayacağı, çıkacağın da belli değil. O yüzden bugüne sahip çıkalım diyeyim ve devam edeyim.
“‘Ne olursa olsun, çocuklar iyidir’ diyordu arkadaşları ağız birliği etmişçesine, ancak o, bu özendirme amaçlı sözlere hiç itimat etmiyordu. Arkadaşları sırtlarındaki yükün aynısını onun da sırtına yüklemek istiyorlardı. İnsanlar, herkesin kendileri gibi zahmet çekmelerini isterler bencilce.”(s.87)
Bu da değişik bir bakış açısı. Böyle midir gerçekten bilmiyorum ama buna benzer eserler işte evlilik için falan da yapılır. “Biz evlendik, bak sen niye böyle rahatsın? Sen de evlen de gör dünyanın kaç bucak olduğunu” gibi laflar olur yani arkadaşlar arasında.
Çocuklar için de bunu düşünmemiştin ama işte o çarkın içinde onun sonu gelmiyor. Sonra bir çocuk, bir çocuk daha, sonra onları okut, iş güç sahibi yap, evlendir falan derken, sonra belki torunlar… Zaten orasını da kimse bilmiyor. Bunları böyle sırttaki bir yük olarak mı görmek lazım? Bir zahmet. Zahmet tabii ki doğru. Kolay değil yani hiçbiri. Onlar kolaylaştırmıyorlar, en azından hep zorlaştırıyorlar. Ama “benim geçtiğim yollardan sen de geç” istiyor insanlar.
Eş hayatında da benzer şeyler… İşte “biz şunları şunları yaptık, uğraştık” diyorlar. Hâlâ işte muhasebeciler böyle çok eski zamanları anlatırlar: fiziksel olarak defter tuttukları, kalemlerle yazdıkları zamanları, daktilolar anlatılır. Yani ne yapalım şimdi hâlâ? Yine oraya mı döneceğiz? Sen uyum sağlayacaksın. Evet, daha zormuş bazı şeyler. Doğal değil mi yani bu?
Şu anda da kim bilir ne zorluklar var. Yani bir 5 sene önce seni hiç tanımadığın bir insan WhatsApp’tan yazıp rahatsız edebiliyor muydu? Bir iş sorabiliyor muydu? Bir gruba alabilir miydi? Yani şu an gerçi onların ayarı falan varmış galiba ama işle ilgili gruplar mesela kaç tane oldu? Ben bir de onların hepsine ayrı ayrı ses tonu, bildirim sesi falan yüklemeye çalışıyorum ki oradan anlayayım falan diye. O zaman daha da aydınlanma yaşadım. Yani ne kadar çokmuş bu gruplar. İşte başladığım zaman öyle değildi ama artık ucu kaçtı.
Bir yandan da kolaylık kolaylık gerçi ve hiçbir mail sistemi bile şu WhatsApp’ın altyapısı kadar düzgün çalışmıyor. Gerçekten ilginç.
Neyse, yine çok alakasız yerlere geldik. Ah, burası çok güzeldi. Ben bu filmi seyretmedim. Biraz da o yüzden not aldım. Gerçi hangi film olduğu da belli değil galiba ama okuyayım, belki siz biliyorsunuzdur ve yazarsınız.
“‘Akla bir şey gelivermesi; François Truffaut’nun eski filmlerinde böyle sahneler vardı. Kadın adama şöyle der; ‘Bu dünyada görgülü insanlar olduğu gibi akıllı insanlar da var. Elbette her ikisi de ayrı ayrı özellikler ancak çoğu zaman görgülü olmak yerine akıllı olmak kazanıyor.’ O filmi izlemiş miydiniz?’
‘Hayır, izlemedim’ diye yanıtladı Tokay.
‘Filmdeki kadın örnek vererek açıklar. Bir adam kapıyı çalmadan açar, içeride bir kadın üzerini değiştirmektedir ve çıplaktır, diyelim. ‘Özür dilerim hanımefendi’ deyip derhal kapıyı kapatan, görgülü insandır. Buna karşılık, ‘Özür dilerim beyefendi’ deyip kapıyı derhal kapatan akıllı kişidir.’
‘Anladım’ dedi Tokay ilgiyle. ‘Çok ilginç bir örnek. Ne kastettiğinizi net olarak anladım. Benim de benzer durumlarda düştüğüm oldu, hem de defalarca.’
‘Ve her seferinde aklınızı kullanıp zor durumdan kolayca sıyrılabildiniz mi?’
Tokay ciddileşti. ‘Aklımı pek abartmayayım. Aslında çok şanslıyımdır. Ben son derece şanslı, görgülü bir erkeğim. Böyle düşünmek daha yerinde olur.’”(s.90)
Burada Tokay yine bambaşka bir hikâyenin, bambaşka bir kahramanı ve görgülü olmakla akıllı olmak arasındaki o ince çizgi… Burada bir de o kapıyı çalmayacak kazalar da olabilir. Çeşit çeşit insan var işte. Ama en güzeli yani bir tıklatmak değil mi önce kapıyı, değil mi?
Boş bir odaya girerken bile, eve ilk girerken de mesela selam verilir. Boş bile olsa, o evde meleklerin olduğu inancı… Hem de bilemezsin yani, birileri var mı yok mu? Belki de hırsız bile olabilir ve seni gözetleyecek, çıkacak o şekilde. Çünkü karşılaşman daha büyük travma. Altın gitsin bari de, cana gelmesin, mala gelsin. Çok benim de aklıma saçma sapan örnekler geliyor. Şimdi bunları anlatmayayım.
Ve evet, bir sonraki alıntı… Şimdi anladım. Bu Kino doktor ve aşkından artık bir hastalığa mı kapılıyor? Yemek yememe hastalığı gibi bir şey. Adını da söylüyordu orada. Bir deri bir kemik kalıp öldü zannediyorlar falan. Hatta ama serumlarla, ilaçlarla falan bir şekilde bir iki ay daha yaşıyor ama sonrasında ölüyor.
Tanimura da burada aslında Murakami gibi bir şey. Öyle hissettim ben. O ismi kullanmış, isimleri değiştirmiş. Bunların tabii başından geçen olaylar mıdır yoksa daha da gerçekçilik katmak için uyguladığı bir teknik mi bilmiyorum orasını ama bana sanki gerçekmiş gibi geldi. Siz de bence bir okuyun. Varsa bu konuda bilgisi ya da fikri olan, onlar da yazarsa okurum.
“‘Tanimura Bey, izin verirseniz sizden bir isteğim olacak. Lütfen Doktor Tokay’ı hiç unutmayınız. O saf yürekli biriydi. Ölen insanlar için yapabileceğimiz ne var diye soracak olursanız bu, onları olabildiğince uzun bir süre hatırlamaktır, derim. Söylendiği kadar kolay bir şey değil kuşkusuz. Ve herkesten istenecek bir şey de değil.’
‘Aynen söylediğin gibi’ dedim. Ölmüş kişiyi uzun süre hatırlamak, düşünüldüğü kadar kolay bir şey değildir. Elimden geldiğince onu hatırlamaya gayret edeceğime dair ona söz verdim. Doktor Tokay’ın ne kadar saf yürekli biri olduğunun değerlendirmesini ben yapamazdım ama onun, sıradışı olduğu kesindi, hatırlanacak değerde biriydi. El sıkışıp ayrıldık.
Bu satırları Doktor Tokay’ı unutmamak için yazıyorum. Benim için yazmak, bir şeyi unutmamak için en etkili yöntem çünkü. İlgili kişilere rahatsızlık vermemek adına, adları ve yerleri biraz değiştirdiysem de, olaylar hemen hemen tam olarak bu şekilde gerçekten yaşandı. Genç Goto’nun bir yerlerde bu satırları okuyacağını ümit ediyorum.
Doktor Tokay ile ilgili olarak çok iyi hatırladığım bir şey daha var. Bir gün bana kadınlarla ilgili bir görüşünü dile getirmişti. Bu konuya nereden gelmiştik hatırlamıyorum gerçi. Tüm kadınların yalan söylemek konusunda doğuştan gelen özel bir yeteneğe, adeta bunu mümkün kılan bağımsız bir organa sahip olduklarına inanıyordu. Ne zaman, nerede, nasıl bir yalan söyleyeceği kişiye göre farklılık gösterse de aslında bütün kadınlar karşılaştıkları uygunsuz bir durumda mutlaka bir yalan uyduruyorlar, en ciddi anlarda bile yalan söylemekte bir an bile tereddüt etmiyorlardı.”(s.112)
Cem Yılmaz da anlatır bunu zaten. O çocukluktan gelen pratik yüzünden, belki de baskı yüzünden. Bu hikâyenin adı da “Bağımsız Organ”dı ve o başlığı görünce de biraz insan… Yazan da Murakami olunca korkuyor. Başka şeyler geliyor aklına ama yine ters köşe yaptı yazarımız.
Bak mesela bu bir sonraki hikâye. Bunlar hep o “Drive My Car” filminde işleniyordu. Halbuki başka bir hikâye. Yani…
“‘Liseden mezun olduktan sonra onu unutmuştum bile; o kadar çabuk ve kolayca oldu ki bu bana bile tuhaf geldi. On yedi yaşındayken onun neyi beni bu denli güçlü biçimde çekmişti, onu bile hatırlayamaz olmuştum. Yaşam tuhaf, değil mi? Bir zamanlar müthiş bir şekilde parlayan, son derece arzu ettiğin bir şey, onu elde etmek için her şeyi göze alabilecekken, biraz zaman geçtikten sonra ya da ona biraz farklı açıdan bakınca, şaşırtıcı derecede önemini yitiriveriyor. Acaba ben ne görmüştüm, bilemiyorum. İşte bu benim ‘izinsiz eve giriş zamanlarım’ın hikâyesi.’”(s.141)
Bu işte heves midir, aşk mıdır yoksa aşk olsa da böyle biter mi hemen? Gerçi aşka da geçici derler ama bilmiyorum. Bana biraz daha çok hevesmiş gibi geldi. Şimdi biraz uzunca bir anlatım var ve ne olduğunu ben de hatırlayamıyorum şu an. Bakalım neymiş.
“Sımsıkı sımsıkı sarılıyordum ona, neredeyse canını yakacak kadar aşırı bir güçle. Ama elimde değildi, yapmadan duramıyordum; bir yere gitmesin istiyordum.
Yine de onu bir kez daha kaybedeceğim zaman gelmişti. Nasıl gelmesindi? Dünyanın tüm denizcilerinin gözü ondaydı. Onu tek başıma korumam mümkün değildi. Herkesin bir anlığına da olsa gözlerini başka tarafa çevirdiği olur. Uyumak zorundasınızdır, tuvalete gitmek zorundasınızdır; küveti yıkamanız gerekir. Soğan doğrar, fasulye ayıklarsınız. Araba lastiğinin havasını kontrol etmek gerekir. Bunun gibi durumlarda onunla ayrı düşüyorduk. Daha doğrusu o beni bırakıp gitmişti. Bu işe denizcilerin gölgesi düşmüştü kuşkusuz. Bina duvarına düzgünce yayılan koyu, kendi kendini kontrol eden bir gölgeydi bu. Küvet temizlemek, soğan doğramak veya lastiğin havasını kontrol etmek gibi günlük işler, denizcilerin koyu gölgelerini dağıtıyordu, tıpkı yere düşerek etrafa saçılan raptiyeler gibi dağılıyordu gölge.
O gidince ne kadar ıstırap çektiğimi, ne kadar dibe battığımı kim bilebilir? Elbette, kimsenin bilmesi mümkün değil, ben bile hatırlamakta zorlanıyorum. Ne kadar acı çekmiştim? Yüreğim ne kadar sızlamıştı? Üzüntüyü kolayca, doğru biçimde ölçebilecek bir cihaz olsaydı dünyada keşke. O zaman üzüntüyü rakamlarla ifade ederek sonra hatırlamak üzere bir kenara kaydedebilirdik. Bu cihaz avuç içine sığacak büyüklükte olsa, daha ne isterdim. Araba lastiğinin havasını her kontrol ettiğimde, bunu düşünürken buluyorum kendimi.
Ve o öldü. Gece yarısı gelen telefonda alıyorum bu haberi. Yeri, yöntemi, sebebi, gayesi, bunlar benim için tam bir sırdı; M yaşamına kendi eliyle son vermeye karar vermiş, bunu gerçekleştirmişti. Sonra bu gerçek dünyadan (muhtemelen) sessizce çekilmişti. Dünyadaki tüm denizciler kurnaz ayartmalara kalkışsalar da, M’yi öbür dünyadan kurtarmak -ya da kaçırmak gibi bir şey- artık imkânsız. Gece yarısı kulak kesilirseniz, siz de denizcilerin uzaktan gelen ağıtlarını duyabilirsiniz.”(s.211)
Biraz fazla uzun olmuş ama nerede keseceksin yani? Bakın, acıyı ve o üzüntüyü kaydedecek cihazlar olabilir mi ileride? Herkes de aynı mıdır ya? “Buna mı bu kadar üzüldün?” der acaba? Yoksa “Ooo ne kadar çok üzülmüş” falan diye şaşırır mıyız? O rakamları görecek olsak…
Sizin acaba hayatınızda… Hep en mutlu anları düşünürüz ama en üzüldüğünüz anlar nelerdir desem aklınıza gelir mi? Bir sıralama yapabilir misiniz? Yapmayın bence ya. Ne gerek var? Boş verin.
Burada tabii bir ölüm de olduğu için ağır bir bölüm. Zaten “Kadınsız Erkekler” kitabı başlı başına sert konuları işliyor. Bu M diye bahsettiği karakter de kahramanımızın zamanında âşık olduğu bir kadın ve anladığınız üzere intihar ediyor. Kahramanımız onun haberini kocasından alıyor ve adam hiçbir ayrıntı vermeden onun öldüğünü söylüyor sadece. Ve ondan sonra yaşadığı bunalım… “Kadınsız Erkekler” hikâyesi kısaca bunu anlatıyordu yani.
Ve ben de sanırım en çok ondan alıntı yapmışım. Uzunca bir alıntım daha var şöyle:
“M’nin ölüm haberini aldığımda, kendimi dünyanın en yalnız ikinci erkeği olarak duyumsadım. Dünyanın en yalnız birinci erkeğinin onun kocası olduğuna şüphe yok. Sıramı ona bırakıyorum. Onun nasıl biri olduğunu bilmiyorum. Kaç yaşında, ne iş yaptığını ya da bir işle uğraşıp uğraşmadığı hakkında hiçbir fikrim yok. Onun hakkında bildiğim yegâne şey sesinin az çıkıyor olması. Ama sesinin az çıkması, onun hakkında hiçbir somut bilgi sağlamıyor bana. O bir denizci mi? Yoksa denizcileri sevmeyen biri mi? Eğer ikincisi ise o da benim gibilerden demektir. Eğer ilki ise … Yine de ona sempati duyuyorum. Onun için elimden bir şey gelse keşke.”(s.212)
Denizci muhabbeti de yani bilmiyorum, çok anlaşılmıyordu hikâyede. Anlayan varsa söyleyebilir. Daha önce bir denizciye kaptırmış herhalde kadını sanırım diyeyim de çünkü öyle bir şey söylüyordu. Ve sanırım zaten önemli bir kelime bu kitap için.
“Sanırım (bunu ancak hayal edebilirim) ortaokuldaki sınıfta bana silgisinin yarısını verdiğini söylemişti kocasına. Bir art niyet olmadığını, kötü bir amaç da taşımadığını, son derece olağan, küçük bir hatıra olduğunu anlatmıştı. Kocasının bunu duyunca onu kıskandığını söylemeye gerek var mı?”(s.215)
Bu sayfada böyle devam edip “Ben ‘sanırım’ sözcüğünü aşırı kullanıyorum. Sanırım.” dedikten sonra şöyle diyor yazar:
“Kadınsız erkeklerden biri olmak çok kolaydır; önce bir kadına tüm kalbinizle âşık olun, sonra o bir yerlere gitsin, hepsi bu.”(s.215)
Sonra da kitabın arka kapağında da yazan, Teomanvari bir cümle daha ediyor yazar:
“Bir kadını yitirmek, böyle bir şey işte. Ve bir zaman geliyor, bir kadını yitirmek, tüm kadınları yitirmek anlamına geliyor.”(s.219)
Ve bu hikâye de şöyle bitiyordu, sanırım:
“Kadınsız erkeklerden biri olarak, bunun için tüm yüreğimle dua ediyorum. Dua etmek dışında, elimden bir şey geliyor. Şimdilik. Sanırım.”(s.219)
Vay be Murakami! Bir kadını yitirmek… Tüm kadınları yitirmek. Teoman ne diyordu? “Çok kadın, hiç kadın” diyordu ya. İşte böyle cool karakterlere yakışıyor böyle büyük sözler. Ama biz desek “Ne diyorsun abi sen?” derler. Murakami o cool karakterlerden biri mi? O denizciler bence öyle. Onları kastediyor olabilir.
Ve bu sanırım, galiba… Bence de aslında bu kadar çok kullanmamak gerekiyor o zaman. Çünkü tüm etki uçup gidiyor gibi bir şey. Bu hikâyedeki karakter gibi ya da benim gibi insanlar çok böyle kendinden emin olamıyor söylediklerinden. Çünkü beynimiz bizi aldatmaya müsait. Yani kandırmaya. Beynimiz diyorum, yani dikkat edin.
Normal insanlardan geçtim. İnsanlar zaten kandırıyor. Kadınlar zaten çok kolay yalan söyleyebiliyor. Hiçbir şekilde anlayamıyorsunuz. Ya en iyi beden dili analistleri bile yani %50'lere yaklaştıklarında başarılı sayıyorlar kendilerini. Bir yalanı tespit etmek de öyle kolay değil ve aslında o kadar iyi de bir şey değil. O zaman herkesin neredeyse size yalan söylediğini anlar hale geliyorsunuz. Sadece size değil yani, birbirlerine de. Lie to me dizisinin bir bölümünün finalinde mesela çok güzel gösteriyordu bunu. Adam artık bezmiş yani, bu yalanları duyuyordu, anlıyordu ya. Yakalaya yakalaya artık böyle hışımla falan çıkıyordu bir yerden ve dışarıda yine görüyordu o insanları. İşte telefonda sevgilisine yalan söyleyen bir kadın, yolda yürürken o muhabbet esnasında bile yalana başvuran erkekler… Başını çeviriyor öbür tarafa yine aynı şey. Artık böyle yani lanet ediyordu neredeyse. Çok her şeyi öyle anlamak da güzel bir şey değil yani. Sanırım öyle olsa gerek diyelim.
Ve Murakami’nin kısa hikâyelerden oluşan “Kadınsız Erkekler” kitabını bitirelim. Kaç hikâyeymiş bakalım? Üç… altı… yedi! Yedi kısa hikâyeden oluşan kitabını bitirdim. Bu arada “Aşık Samsa”dan hiç bahsetmemişim. “Şehrazat”ın da adından biraz anlaşılıyor kimden esinlendiği. “Kino” da güzel değil. “Aşık Samsa”nın da yeri ayrı. Aşık Samsa: uyandığında kendisini bir insan olarak bulan bir böcek hakkında. Güzel, hatta orijinal diyesim geliyor. Ne kadar orijinal olduğu da…
Ya Murakami ile Kafka arasındaki bu ilişki de bence onun bu kadar sevilmesinde önemli bir yer taşıyor. Ben de ilk “Sahilde Kafka”yı okumuştum galiba. Öyle hatırlıyorum. Ondan sonra zaten nerede bir okumadığım kitabı görsem alasım geliyor.
Yavaş yavaş “Kumandanı Öldürmek”e yaklaşıyoruz. Bakalım onu ne zaman yapabileceğiz. O zaman başka kitaplarda görüşmek dileğiyle diyelim. Beni buraya kadar gelip dinlediğiniz için, vakit ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder