Sadece Müzik, Kendini Göstermeyen Anlam, Özgürleştiren Kısıtlamalar ve Zihnen İstifa Etme Hikâyem
Haruki Murakami’nin Sadece Müzik kitabını bir roman zannederek almıştım. Halbuki kapakta kocaman Seiji Ozawa da yazıyor ama ben Ozawa’nın çağımızın en büyük orkestra şeflerinden biri olduğunu bilmiyordum. Kısaca bu kitabın türü söyleşi ama Murakami’nin kaleminden çıktığı için özellikle yazmak ve yazarlıkla ilgili çok şey öğrenebileceğini düşündüm.

Tabii ki haklı çıktım. Çünkü kitap, özellikle ilk kırk sayfa neredeyse tamamen müzik üzerine ve ben hiçbir şey anlamadım oralarda. Kitabın arkasında da bir karekod var, kitapta yer alan müziklerin yer aldığı bir çalma listesi yapmışlar galiba. Bir an dedim acaba bir yandan onları mı dinlesem, çünkü neredeyse tamamen onlar üzerine konuşuyorlar başta. O müziklerden dakikaları falan bile yazmış Murakami, burada şöyle olmuş, şurada böyle olmuş diye Ozawa da cevap veriyor sürekli ama ben tabii bahsettikleri eserleri daha önce dinleyip dinlemediğimi bile bilmiyorum. O kadar cahilim bu konuda. Tam dedim acaba bıraksam mı okumayı, belki ileride okumam daha iyi olur, henüz hazır değilim diye kandıracaktım kendimi ama bir yandan da biliyorum ki hiçbir zaman bunlardan anlayacak kadar müziğin içine giremeyeceğim. En iyisi olduğu kadar devam edeyim dedim ama sonra Ozawa sanki beni duymuş gibi “Ben bu söyleşinin müzikten anlamayanlar tarafından da okunabilmesini isterim,” gibi bir şey söyledi ve beni benden aldı. Oradan sonra benim de alıntılarım başladı diyebilirim ve bir çırpıda baktım ki 256 sayfalık kitabın neredeyse yarısını okumuşum.
Okuduğum diğer birçok Murakami kitabında olduğu gibi Japonca aslından çevirenin Ali Volkan Erdemir olduğu bu kitabı Doğan Yayınlarının Haziran 2021 tarihli ilk baskısından okuma şansına sahip oldum.
Ve ilk alıntımla başlayayım. Burada yazarımız yazarlık hakkında bir ipucu veriyor:
“Bu onun müzik yaşamının temeli. Sabah erkenden kalkar, tek başına kendi özel odasında büyük bir konsantrasyonla saatlerce notaları okur. Bu karmaşık sembolleri, geçmişten gelen gizemli bir mesaj gibi deşifre eder.
Bay Ozawa gibi ben de sabah saat dörtte uyanır, tek başına işine konsantre olurum. Kışın etraf zifiri karanlıktır. Ortada şafaktan eser yoktur. Kuş sesi bile duyulmaz. Beş ya da altı saat boyunca masamın başında yazarım. Sıcak kahve içer, kendimden geçmiş gibi klavyemin tuşlarına basarım. Bu yaşam biçimini çeyrek yüzyıldır sürdürüyorum. Bay Ozawa kendini nota okumaya nasıl veriyorsa ben de aynı şekilde kendimi yazmaya veririm. İkimizin yaptığı iş birbirinden bütünüyle farklı olsa da işimize yoğun şekilde konsantre oluşumuzun benzer olduğunu düşünüyorum. Bana öyle geliyor ki böylesi güçlü bir konsantrasyon gücüm olmasaydı, şimdiki gibi bir yaşamım olmazdı. Konsantrasyon gücüm olmasaydı bu artık benim yaşamım olmaktan çıkardı. Sanırım Bay Ozawa da kendisi için aynısını düşünüyordur.”(s.16)
Yazarımız, benim kendisine özenmeme neden oluyor diyerek… Ben öyle her sabah dörtte, her gün aynı saatte kalkmak bana biraz — yani benim yapamayacağım bir şey gibi geliyor. Çünkü dünya bile dönüyor, yani nasıl o kadar rutin olabilir her şeyimiz değil mi? Evet, tamam. Yani güneş doğmadan kalkmanın mantığını anlıyorum da, bazen dört gerçekten çok erken. Bu aralarda mesela şimdi altı olmadan güneş doğuyor artık. Uykulu süremiz işte — gün uzadıkça aslında azalıyor. Daha erken yatacaksın zamanla belki, ama yazı işte… Belki de biraz ondan da seviyorum. Gün daha erken başlıyor ama evet, bir yerden sonra yorgunluk baş gösterebiliyor.
Burada da işte hem o konsantrasyon gücü hem de biraz sevdiğin işi yapmak… Bu saat 4 herhalde — sabah 4'te başka bir şey yaptıramazsınız yazmaktan başka, gibime geliyor.
Bundan sonra da aralarındaki diyalogdan geçen… Bu arada kitapta o diyalog bölümleri şöyle yazılmış: Murakami diyor, iki nokta üst üste koyuyor ve kendi sorusunu yazıyor. Ardından “Ozawa:” diye iki nokta üst üste koyup… Yani benim aslında hiç okumayı sevmediğim, genelde dergilerden falan alışık olduğumuz tam böyle bir söyleşi ama işte bu kitapta yazan Murakami olunca gayet güzel okunuyor.
Ben de oralarda “acaba bu isimleri söylesem mi?” diye biraz kararsız kaldım ama söyleyeyim, yoksa hiç anlaşılmayabilir. Burada konuşmaya önceden başlıyor. Sözün başından başlamadığım için ismini de almamışım.
“Herkes onu ‘Lenny, Lenny’ diye ilk adıyla çağırıyordu. Bana da ilk adımla, ‘Seiji, Seiji’ diye sesleniyorlardı. Ama onunki daha abartılıydı. İçlerinde ‘Hey Lenny, orası öyle çalınmaz’ gibi şeyler söyleyenler, bunun yanlarına kâr kalacağını düşünenler de oluyordu. Bu şekilde müdahaleler uzadıkça prova da ilerlemiyor, zamanında bitmiyordu.
Murakami: Eğer işler yolunda giderse ortaya çok tutkulu, güzel bir müzik çıkar. Ama işler sarpa sararsa da çok dağılabilir.”(s.42)
Yorumunda bulunuyor. Çünkü burada Seiji’nin anlattığı ya da Ozawa — Ozawa diyeyim ben. Ozawa’nın anlattığı durum, o orkestrayla aralarında tam bir kimyanın oluşmadığı, o müzisyenlerin maestroya, şefe yeterince saygı göstermediği, çok fazla işte senli benli olup o provalarda “enseye tokat” diye bizim tabir ettiğimiz… Yani şefe diyebilir misin “orası öyle çalınmaz” diye işte diyen çok özgüvenli, işinde çok iyi olan müzisyenler de olabilir. Bunlar işte o bir denge. İşler yolunda gidince de hakikaten güzel görünür, dışarıdan da hissedilmez. Ama bir kötü gitmeye başlasın, o zaman hemen çatlak sesler.
Ben de zaten burada o orkestra şefliğinin daha çok insan yönetimi ya da teknik direktörlük gibi bir şey olarak gördüm. Ve Ozawa da kendisini eleştirirken aslında bize de bir hayat dersi veriyor. En beğendiğim alıntılardan biri şuydu:
“Burada daha cesur davranmalıymışım. Elbette partisyonda ‘cesur ol’ diye yazmaz, o çıkarımı kendin yapmalısın.”(s.56)
Yani hayatta da bizim bir senaryomuz olsa bile ve onu okusak da, orada sanki “burada cesur ol” gibi şeyler yazmazmış gibi hissettim. O işten gelen bir şey. Yani cesaretin belki de en zor kısmı — nerede, nasıl, ne kadar kullanacağınızı hissetmeniz gerekiyor. Biraz bir yaşam tecrübesi… O çıkarımı kendinizin yapması gerekiyor.
Yani ben de hemen bu cümleyi görünce not aldım. Dedim ki: “Evet, burada cesur olacaksın.” gibi işaretleri bundan sonra daha net görmeye çalışacağım. Hemen yeni bir diyalogla… Bunu da söylemeyeyim artık, her seferinde, zaten isimleri de yazıyor.
“Murakami: Boşluğu yüz ifadesi ya da beden hareketiyle işaret ediyorsunuz demek.
Ozawa: Evet, evet. Yüz ifadeleri ve el hareketiyle uzun soluk mu kısa soluk mu alacaklarını işaret ediyorum.
Murakami: Şef nasıl ilerleyeceğine o ana göre mi karar veriyor peki?
Ozawa: Genellikle. Hesaplayıp yapmak yerine şef olarak kazandığı deneyime göre soluk alıp verişi anlıyor. Bu arada, bunu yapamayan ne kadar çok şef olduğunu bilsen şaşarsın. Bu kişiler hiçbir zaman ilerleme kaydedemez.
Murakami: Müzisyen ve orkestra şefinin göz göze gelerek anlaştığı da oluyor mu?
Ozawa: Elbette oluyor. Ve bunu yapabilen orkestra şefleri müzisyenler tarafından çok sevilir.”(s.65)
Evet, işte işinde iyi olan bir mentör, bir patron, bir işveren gerçekten bir nimet gibi bir şeydir. Sadece o bakışlarla anlaşabilmek, sizi doğru yönlendirebilmesi… Ve bunu yapamayanlara da gerçekten o kadar çok ki, onlar da işte hiçbir zaman ilerleyemezler, kaydedemezler size. Pek geçerli değil bizim coğrafyamızda diyeyim. Her yerde böyledir muhtemelen.
Bunlar nedense daha hızlı ilerleyebiliyor bazen ama sevilmiyorlar işte, ve bir yere kadar ilerliyorlar aslında ya. O konuda haklı yani — adam bir yerden sonra o balon patlıyor yani. Patlamak zorunda… Ya da neyse, ben devam edeyim. Burası da güzeldi. Murakami’nin güzel bir tespiti.
“Murakami: Bu Carnegie konser CD’si canlı kayıt ya, rahatsız edici sesleri nasıl hallettiler? İlk dinlediğimde hiç rahatsız edici ses duymayınca şaşırmıştım. Aa, bu gerçekten de canlı konser mi diye.
Ozawa: Öyle değil mi? Bu kadar temiz bir kayıt mümkün değildir. Dinleyicilerin öksürmelerini, aralarındaki fısıldaşmaları keserler. Yerine de provadaki kısımları koyarlar.
Murakami: Bu diyeceğim şey sahne arkası dedikodusu gibi olacak ama bu yaptıkları teknik olarak kusurlara yama yapmak, değil mi?
Ozawa: Evet, öyle.”(s.73)
Diyor ve o konserlerin canlı kayıtlarında demek ki bu gürültüleri kesiyorlarmış. Ben de bunu bilmiyordum. Gerçekten bir hile gibi geldi bana da okuyunca. Bak, Murat Yen takılıyor böyle şeylere ama onu da… Yani sonuçta dinleyiciler için yapıyorlar. Kimse istemez arada o gürültüleri. Ya da ister mi? Kimisi de doğal olsun ister. Bilmiyorum.
Bu benim de aslında en büyük problemlerimden biri. Hiç böyle bir hayatımda bir problem olacağını düşünmezdim daha önce ama gürültüler, sessiz bir ortam bulamam, düzgün bir ekipmana, ses kaydına sahip olmamam, sesimin hep kısık çıkması… Ama yani biz burada bir senfoni yönetmiyoruz arkadaşlar ya! Biraz konsantrasyon… Odaklanmanız gereken şey bu gürültüler ya da benim sessizliğim olmamalı. Kitaplara odaklanmalıyız. Kitaplara odaklanırsak diğerlerini duymayız gibi hissediyorum.
Bu sefer sadece Ozawa’nın sözü… Bu da çok büyük bir hayat dersi aslında:
“Ozawa: Diğer bir deyişle, bir orkestrada onlarca insan vardır. Onlardan her biri, en öndekinden en arkadakine dek ‘Ben olmasam olmazdı’ ya da ‘Ben bir numarayım’ anlayışına sahip olursa o konser felaket olur.”(s.78)
Bu bence iş hayatında da geçerli, takım oyunlarında da. Sadece futbolda da değil yani. Çok zor da bir şey — onlarca insanın gerçekten böyle bir olabilmesi. Bir de bizim kültürümüzde çok yok diyeceğim de… Ya var aslında da işte, o bir liderin peşinden gitme vardır ama işte o doğru lider çok kolay çıkmıyor karşınıza her zaman ve o zaman da her kafadan bir ses çıkıyor.
Bireysel sporlarda mesela o yüzden daha başarılıymışız gibime geliyor benim. Takım oyunlarında eksik kalıyoruz. Birer birer baktığında her biri belki dünya yıldızı olabilecekken, bir araya gelince işte “en iyisi benim” ya da “ben olmasam olmazdı” gibi sözler.
Bu yine bir teknik direktörün bir sözüydü. Hangisiydi şimdi hatırlamıyorum. “Yıldız futbolcularla çalışmak zor mudur?” diyorlar da “hayır” diyor. “Asıl zor olan kendisini yıldız zannedenlerle çalışmak.”
Ve bu sefer yine uzunca bir Murakami bölümü olmuş ama yazmaktan bahsediyor. Evet, burayı paylaşmam lazım.
“Murakami: Partisyon okumak denen şeyin ne olduğundan pek emin değilim ama çeviri gibi olduğunu düşünüyorum. Ben her gün İngilizce kitaplar okuyor, Japoncaya çeviriyorum, bazen hiç anlamadığım bir kısımla karşılaşıyorum. Ne kadar düşünürsem düşüneyim anlam kendini göstermiyor. Ben de kollarımı bağlayıp saatler boyu o birkaç satırlık cümleye bakıyorum. Bir şekilde anladığım oluyor ama çözemediğim zamanlar da oluyor. Bu durumda da o kısmı olduğu gibi bırakıp sonraki kısımdan devam ediyorum; çeviriye devam ederken ara ara o yere dönüp yine düşünüyorum. İki üç gün sonraysa nihayet anlıyorum. Ah, demek buymuş, diyorum. Anlam sayfada doğal olarak ortaya çıkıyor. Sanırım ben saatlerce o kısma bakarken geçen zaman, ilk bakışta vakit kaybı gibi görünüyor ama o sürede de gerçekten anlamış oluyorum. Partisyon okumak denen şey de acaba bunun gibi bir şey mi diye düşünmeden edemiyorum.
Ozawa: Zor partisyonlarda bu dediğin sıkça oluyor.”(s.99)
Bilmiyorum sizin de kitap okurken başınıza gelen bir şey mi? Ben bu kadar ağır metinler okumuyorum ya. Yani o da benim bir eksikliğim. Belki de yavaş yavaş, belki geliştirecek bir özellik. Çoktan geliştirmem gereken bir özellik de olabilir. Geçte kalmışımdır muhtemelen. Ama öyle bir yere takılayım işte, günlerce onu düşüneyim falan. Yok, o zaman çok rahatsız olurum ben de. Çevir zaten.
O yüzden çevirmek, bir şey çevirmek gerçekten hiç kolay değildir. Böyle anlamı falan anlayabilirsiniz, kendinizi çıkarımlar yapabilirsiniz ama birebir çevirmek büyük bir usta işi. Ama yani Murakami’nin kaleminin de ne kadar güçlü olduğunu bak: “Anlam kendini göstermiyor” diyor. “Anlamıyorum” demiyor. Harika ya! Ben de bundan sonra böyle bir yerde anlamadığım bir şey çıkınca öyle diyeceğim. “Anlam kendini göstermiyor abi!” Hemen “Ne diyorsun sen?” derler yani ama ben beğendim bu kısmı.
Şimdi de biraz uzun, neredeyse iki sayfadan oluşan bir böyle karşılıklı konuşma. Ama burası da çok önemliydi. Hemen vakit kaybetmeden orayı da paylaşayım sizinle.
“Murakami: Peki hiç bu direktiflere ikna olmadığınız, neden bu şekilde çalınmalı ki dediğiniz yerler olmuyor mu?
Ozawa: Oluyor tabii. Özellikle de üflemeli çalgı müzisyenlerinin ‘Bu kısmı o şekilde çalmak mümkün değil’ dedikleri epey yer oluyor.
Murakami: Ama partisyonda o şekilde yazdığı için müzisyenler de ona göre çalmak zorunda, değil mi?
Ozawa: Evet, öyle olmak zorunda olduğundan öyle çalıyoruz.
Murakami: Teknik açıdan çalmanın zor olduğu kısımlardan mı söz ediyorsunuz?
Ozawa: Teknik açıdan çalmanın çok zor olduğu kısımlar var. Müzisyenlerin o şekilde çalmayı mümkün görmediği yerler.
Murakami: Mümkün olup olmaması bir yana partisyona o kadar detaylı halde yazılmış olması müzisyenlere seçenek bırakmıyordur, bu durumda Mahler’in eserlerinin seslendirilmesinin orkestra şefine göre farklılık göstermesinin sebebi nedir?
Ozawa: (Uzun bir süre düşünüyor). Hımm, bu çok ilginç bir soru. İlginç çünkü bugüne dek hiç bu şekilde düşünmemiştim. Biraz önce de söylediğim gibi Bruckner ya da Beethoven’ın müziğiyle kıyasladığımızda Mahler’in direktifleri çok daha fazla, dolayısıyla da yorum seçeneği çok az. Ama pratikle öyle değil.
Murakami: Bence de, dinleyince her bir orkestra şefinin kendi konserindeki sesin diğerlerininkinden farklı olduğunu anlıyorum.
Ozawa: Bu soru karşısında çok düşünmem gerek. Ama kısaca şunu diyebilirim, direktifler ne kadar çok olursa orkestra şeflerinin de o kadar direktifi nasıl bir araya getirecekleri, direktifler arasında nasıl bir denge kuracakları konusunda kafaları o kadar çok karışır.
Murakami: Eşzamanlı çalan iki farklı enstrümanla ilgili detaylı direktiflerin olduğu durumlarda mı diyorsunuz?
Ozawa: Evet, evet. Bu durumda hangisi öncelenmeli diye… Gerçi ikisi de ibr arada çalmak zorunda. Mahler’de ikisi de en iyi şekilde çalmalı. Ama provalarda ikisinni birlikte en iyi sesi çıkaramadığını gördüğünüz durumda ibr denge kurmak zorundasınız. Bu yüzden de Mahler gibi çok direktif veren bir başka besteci olmadığı gibi Mahler kadar da orkestra şefine göre eserin sesinin değiştiği bir başkası yoktur.
Murakami: Tam bir paradoks. Bilincinize ne kadar direktif geliyorsa bilinç dışı seçimleriniz de o kadar artıyor. Bu durmda bir orkestra şefi olarak sizin bu direktifleri bir kısıtlama olarak görmediğinizi söyleyebilir miyiz?
Ozawa: Evet, kesinlikle.
Murakami: Aksine belki de bazı kısıtlamalar olmasını istersiniz.
Ozawa: Evet, öyle. Böylece müzik daha kolay anlaşılır.”(s.159,160)
Bu benim de hiç daha önce bilmediğim bir şeydi. O partisyonla… Partisyonun zaten ne olduğunu da bilmiyordum. Notalardan oluşan kağıtlar sanırım. Ve oradaki o direktiflerin, zorunlulukların çok olması nasıl bir kolaylık sağlıyor şefe. Çok ilginç bir durum bu gerçekten. Ve ne kadar çoksa bu direktifler, o kadar farklı çalınması size özgürlük vermiyormuş gibi dursa da aslında farklı bir özgürlük barındırıyor bir yandan. Bu kadar çok şeyi yapabilmek.
İşte burada hep yine benim futbol geldi aklıma. Böyle “katı” diye tanımladığımız işte bazı menajerler olur. İşte Guardiola falan öyledir. Mesela Mourinho. Mourinho yine öyledir. Kendi direktiflerine çok fazla uymanızı isterler. Oyuncuya çok fazla bir özgürlük tanımazlar. Ama aslında ona uyduğunuzda belki daha özgür şekilde oynadığınız, içinizdeki gerçek potansiyelin ortaya çıktığını da görebilirsiniz. Yani çok ilginç bir denge gerçekten bu.
Ve gelelim son alıntıma. Burada da Ozawa’nın kendisini seyrettiği, dinlediği bir bölümden bahsediyor.
“Bazen genele odaklanarak müziğe bakarsın, bazen de bunun aksine detaylı kısımlara odaklanmak gerekir. Bu görevlerin hangisine daha çok ağırlık vereceğine de karar vermen gerekir. Tüm bu deneyimler bir şef olarak beni değiştirir. Rahatsızlanıp hastanede yapttım ve uzun bir süre orkestra yönetmekten uzak kaldım. Kısa bir süre önceyse New York’a gidip pat diye yeniden orkestra yönettim. sonra Japonya’ya döndüm ve yılbaşında yapacak başka bir şeyim olmadığından o Saito Kinen konser kayıtlarını defalarca dinledim ve onlardan çok şey öğrendim.
Murakami: Çok şey mi öğrendiniz?
Ozawa: Evet, hayatımda ilk kez kendi konser kayıtlarımı bu kadar dikkatle dinledim.
Murakami: Hayatınızda ilk kez mi? Kendi konser kayıtlarınızı her zaman dikkatle dinlemez miydiniz?
Ozawa: Hayır, dinlemem. Kayıt yaptığımız CD hazır olduğunda biz sonraki eser kaydına geçmiş olurduk. Ellbette ticari olarak satışa sunulacaksa dinlerim ama o akşam başka bir eseri seslendirmek zorunda olduğum durumlar çok olduğundan kendimi tamamen vererek dinlemek pek mümkün olmaz. Ama bu kez sonrasında başka bir programım olmadığı için önceki konserin sesi hâlâ kulağımdayken o kaydı dinledim. Böylece de çok şey öğrendim.
Murakami: Ne öğrendiniz, somut bir şey söyler misiniz?
Ozawa: Kendime aynada bakmak gibi bir şeydi. Bir süür detayı ürpertici bir netlikte gördüm. Kulağımda ya da bedenimin her bir dokusunda henüz konserin sesi hâlâ durduğu için mümkün oldu bu.”(s.179)
Bana da nedense eski iş yerimi hatırlattı bu satırlar. Nasıl anlatsam… İşten ayrılışımı, yani aslında kendi zihnimde istifa ettiğim zamanı hatırlattı. Kendini böyle izlemek, dışarıdan görmek gerçekten biraz ürpertici bir deneyim. “Bu nasıl benim başıma geldi?” diye düşünüyorum. Gerçekten değişik ve anlatıp anlatmama konusunda kararsızım. Ama zaten kim dinleyecek? Çok hoş bir anı değil. Anlatayım, aradan çıksın, unuturum belki böylece. Ya da belki benzer durumları yaşayan çok insan vardır. Dediğim gibi biraz ürpertici bir şey olduğu için, buna cesaret etmek de kolay değil.
Şimdi kısaca şöyle diyebilirim: Benim o zamanki odamdan resmi bir evrak kaybolmuş. Önemli bir şey — tutanakla alınması gereken, alındığında imza atılması gereken bir belge. Soruyorum soruyorum, yaklaşık 30 çalışanımız var, hepsi “Ben almadım” diyor. Başka bir şey de gelmedi aklıma.
Patronlardan biri “Git şu kameralardan bir bak” dedi. Orada İT işleriyle uğraşan bir arkadaş vardı — ismini vermeyeyim. Orijinal İT uzmanı değil tabii, 50 tane işin yanında bunu da yapmaya çalışıyor. O da zaten isteksizce “Gel abi, istersen beraber bakalım” dedi.
Hızlı hızlı odadaki kamerayı açtı. Hangi gün olabilir, belli değil. İki günlük bir dilim. Ama ben şunu hâlâ anlayamıyorum: Bir şeyi oradan alırsın ve nasıl “ben almadım” diyebilirsin? Israrla nasıl bunu iddia edersin? Bari bir açık kapı bırak: “Ben almış olabilirim, bir bakayım çantama, dosyalarıma” de. Hemen “ben almadım” diye kesin atmak… Bu nasıl bir özgüven? O kadar gerçekten yerinde misiniz, ne yaptığınıza bu kadar hâkim misiniz?
Hâkim olsanız zaten… Biliyorum ben sizin yaptığınız işi de görüyorum. Her şey orada dönüp dolaşıp bana gelirdi. Bazı işlerin üzerime yıkılmasını da patronlardan biri şöyle açıklıyordu: “Onlar yapamıyor, onlar dikkat edemiyor. Sen yap o zaman.” Ne güzel iş! Gerçekten her işin böyle üzerinize kalması insanı çok bunaltan bir durum. Bir yandan da boş işler — size bir şey katmayan, orada birkaç kişinin canı istediği için yapılan, içleri rahat etsin diye yapılan işler.
Neyse, orada seyretmeye başladım. Video hızlandırılıyor ve neredeyse bütün günümü gördüm. Özellikle bu evrak kaybolduğu gün. Bir yandan da suç sana kalıyor: “Kapıyı neden kilitlemedin?” ya da “O an neden orada değildin?”
Her zaman her yerde olamazsın. Nasrettin Hoca hikâyesine dönüyor — hırsızın hiç mi suçu yok? Herkes akıl veriyor, çözüme ulaştıran yok.
Seyrediyorum, biraz daha, artık bitecek gibi değil. Hızı iyice artırdık, arada giren çıkan oluyor ama seyredilecek gibi değil. Sonuçta koca bir gün, bayağı hızlandırarak — filmlerde olur ya böyle çok hızlı çekim — o şekilde bir günümü gördüm.
Ve o kadar utandım ki! Sürekli el kol hareketleri yapıyorum, bağırıyorum, çağırıyorum. Ses çıkmıyor Allah’tan. İnsanlara kızıyorum, babam yaşındaki adamlara sorular soruyorum, cevaplar alamıyorum, öfkeleniyorum. Yaptığım iş değil gerçekten — orada insanlarla uğraşmak. Bir şef gibi de değilim, insanları yönetemiyorum, gerekli saygıyı göremiyorum. Yetkim de yok öyle fazla.
O zamanlar mali müşavir de değilim, staj aşamasındayım. Bizim zamanımızda 3 senelik staj vardı (şimdi 2 seneye düşmüş). 3 sene ne kadar uzun! Ondan sonra da asıl zor sınavlar olduğu için, birçok insan yıllarca uğraşıp geçemiyor. Dışarıdan öyle bir algı var ki, “Daha sen stajı bitireceksin, sınavlara geçeceksin” diye yüzüme utanmadan söylüyorlardı.
Neyse, gördüm orada koca bir günümü. Bir gün geçti, yine çıkmadı. İkinci güne geçtik ve ben kafamda istifa ettim. Dedim ki: “Yok, ben burada daha fazla çalışamayacağım.” İlk fırsatta — staj bittiğinde — çıkacağım. Çünkü staja ara vermek sıkıntı, belli bir sürede devam etmeniz gerekiyor, yine resmi bir işe girmeniz zor. Kolay şeyler değil, stresli. Ben zaten çalışırken kendime ikinci iş bulacak karakterde bir insan da değilim.
Daha önceden yaşadığım şöyle bir durum aklıma geldi: Ramazan’da personele gıda kolileri dağıtılıyordu. Yardım amaçlı ama ne kadar yardım — araba yok, eve götürmen problem, eziyet gibi. Şimdi Allah’tan market kartları veriyorlarmış.
Neyse, o koliyi girişte bir köşeye bıraktım, sonra çay almaya gidecektim. Hemen odama koymamıştım. Oradaki tecrübeli bir abimiz — yıllarca çalışmış orada — dedi ki: “Bunu burada bırakma!” Şaşırdım, “Niye?” dedim. “Alırlar” dedi. “Götürürler, hiç anlamazsın.”
“Nasıl?” dedim ya, “Burada 30 kişiyiz, herkes birbirini tanıyor, herkese verilmiş birer tane. Nasıl bir insan kalkıp ikincisini alabilir? Bu hırsızlık değil mi?”
“Yok” dedi. “Arkanı döndüğünde alırlar. Bunu hemen odana koy, orada dursun.”
O zaman anlamamıştım. Sonradan başıma gelen evrak olayında olduğu gibi, böyle bir ortam varmış. Bilmiyorum, her iş yerinde olan şeyler mi bunlar?
Bir de şöyle bir şey var: İnsanın kendini çalıştığı kuruma ait hissetmesi, sahiplenme hali. Bende de oluyordu bu, çok iyi bir şey değil aslında. Kendinizi dışarıdan görürseniz, kariyerinize çok farklı yönlerde ilerleyebilirsiniz.
Böyle bağlayayım. Çok yine uzun oldu. Benim hikâyeler kitabın önüne geçmesin ama sadece kitaptan da bahsetmek istemiyorum. Böyle aralara, kitaplardan unutmak istemeyeceğim ve hayattan unutmak isteyeceğim anları serpiştirerek bitirmek istiyorum. Sonra da hepsini unutuyorum gerçekten.
Kitaptan unutmayacağım bir bölüm: Seiji Ozawa, Amerika’ya ilk gittiğinde New York Filarmoni Orkestrasında yardımcı şef olduğu dönemde 150 dolar kazanıyormuş, kirası da 125 dolarmış. Yani kariyerinin zirvesinde değil ama çok yetenekli, dünyadaki sayılı insanlardan, işini çok iyi yapıyor. O özen, konsantrasyon, ilgi, tutku… Ama ona rağmen kazandığı paraya bak! Kirasını zor ödeyen bir insan konumunda.
Hep derler ya: “İşini iyi yap, para gelir.” Bunlar patronların daha çok kazanması için uydurdukları yalanlar demek istemiyorum ama sistemin size yönlendirdiği, inanmanızı istedikleri yalanlar bunlar aslında. Yaptığın işi iyi yapmak evet çok önemli, o işin hakkını vermek ama bu kazançla doğru orantılı değil.
Koskoca New York Filarmoni Orkestrasının yardımcı şefi! Binlerce kişinin karşısında sahneye çıkıp alkışlanan insanlar. Hoş bir detay değil ama böyle bir durum da var, es geçmemek lazım.
Bu kayıtları da dinlemiyorum, yazıları da okumuyorum. Çünkü bunların düzenlemesini yapacağım — bütün boşlukları, gürültüleri, öksürükleri, kuş seslerini, araba seslerini keseceğim. Sonra kim bilir kaç ay sonra bunu yazıya çevirmeye çalışacağım. Orada da yeniden hatırlamış olacağım. Ama o zaman gerçekten çok zaman geçiyor, ne söylediğimi tamamen unutmuş oluyorum. “Aa, böyle mi demişim?” diyorum.
Orada da dinlemiyorum aslında, YouTube’un oluşturduğu altyazılardan ilerliyorum ve neredeyse baştan yazıyorum. Baştan yazmak belki daha kolay. En azından bir yazı kalsın diye uğraşıyorum. Onun da üzerinden biraz zaman geçince, sanki onu da tamamen unutuyormuşum gibi geliyor.
Bir şey unutmak istiyorsanız, yazın üzerine, konuşun arkadaşlar, kayıt alın. Unutmayayım diye aldığım bütün bu notların, alıntıların unutmama neden olması ne kadar değişik bir paradoks!
Murakami’yla yapılan bu söyleşi de belki bu tespiti yapardı. Orada diğer müzisyenlere sorduğu sorular var. Bazen diyor ki: “Bu soruyu ben sorsam, bana böyle cevap veremezlerdi. Sen dışarıdan biri olduğun için seninle daha rahat konuşmuşlar, meslek sırrı diyebileceğimiz gizli bilgileri vermişler.” Bu gerçekten doğru bir tespit.
Karşılıklı böyle iki usta — mesleğinde zirveye çıkmış, neredeyse dünya çapında sanatçılar. Sırf bunun için bile okunur bu kitap bence.
Bir saate yakın kayıt oldu, umarım bunu yarım saate kısaltabilirim. Yazıyı da 10 dakikada okunacak kadar kısaltabilirsem tamam. Gittikçe azalıyor böyle. En son shortsları da yapıyorum, alıntılardan oluşan, o da bir dakikanın altına düşüyor bazen. En son nereye kadar gidecek böyle? Tek tıklık şeyler çıkar mı? Belki yapay zekayla falan yapar. Çok teşekkür ediyorum beni buraya kadar gelip zaman ayırdığınız için.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder