Kirpinin Zarafeti, Hayatın İçindekiler, Vaktinde Okumak ve Çay mı Kahve mi?
Muriel BARBERY, Kirpinin Zarafeti’ni o kadar güzel yazmış ki, pek çok ülkede çok satanlar listelerinde uzun süre kalmış ve iki milyona yakın nüsha satmış. Zaten yayımlandıktan üç yıl sonra, 2009'da “Le Herisson” ismiyle beyaz perdeye de aktarılmış, bizde de “Yaşamaya Değer” olarak çevrilmiş ismi. Ayrıca yazarımız 1993'ten beri çeşitli okullarda felsefe dersleri vermekteymiş. Ben bu kitabı Kırmızı Kedi Yayınevi’nin Mart 2014 tarihli üçüncü baskısını okudum ve çeviren Işık Ergüden’di.

Kitabı okurken hiç kullanmasam da bu baskının sonundaki içindekiler kısmı nedense çok güzel göründü gözüme. Çünkü son zamanlarda okuduğum en iyi bölümlere sahip kitaplardan biriydi bu kesinlikle ve bütün başlıkları bir arada birkaç sayfada görmek bana çok iyi geldi. Sırf bu yüzden bile alınır yani bu kitap! Ama olur da alamazsam diye unutmamak için buraya da yazayım hemen, kitap şu ana bölümlerden oluşuyor:
Marx, Kamelyalar, Dilbilgisi Üzerine, Yaz Yağmuru ve Paloma.
Paloma bölümü taa 219. sayfada başlıyor. Kitap zaten hepi topu 300 sayfacık ve ben bu kitabın son otuz sayfasını okumadan önce bir ara vermek gibi bir hata yaptım. Gerçekten muhteşem bir hata olmuş. Acaba diyorum kalanını hiç okumasa mıydım? O zaman belki ne kadar güzel hatırlayacaktım bu kitabı. Neyse Paloma karşımıza kitabın sonunda çıkıyor sanmayın, çünkü aslında kitap boyunca, “Paris’in merkezinde, gösterişli bir apartmanda, müzik, resim ve felsefe meraklısı, Rus edebiyatı ve Japon sineması tutkunu elli dört yaşında bir kapıcı kadının hayatının yanı sıra, son derece zeki ve üstün yetenekli ama içe dönük ve yaş gününde intihar etmeyi planlayan on iki yaşında bir kız çocuğunun iki farklı günlüğünü de okuyoruz. İşte o çocuğun adı Paloma ve günlüklerinin ismi de, Dünyanın Hareketi Günlüğü ve Derin Düşünce. Sonuncu Derin Düşünce’yi okurken göz yaşlarıma hakim olmak çok zordu benim için. Ben de koyverdim gitsin.
“İştah nedir bilmeyen biri için, açlıkla gelen ilk ısırık hem bir ıstırap hem de aydınlanmadır. Kısmen sakat ve uyuşuk bir çocuktum. Eğik sırtım neredeyse kambur gibiydi. Başka bir yolun var olabileceğini bilmediğimden yaşama tutunabiliyordum. Hiçbir şeyden zevk alamamam hiçliğe yakın bir duyguydu. Hiçbir şey bana hitap etmiyordu, hiçbir şey beni uyandırmıyordu. Gizemli dalgalara kapılıp sallanan dermansız ve değersiz bir şey olan ben, bu duruma son verme arzusu bile duymuyordum.”(s.32)
Demiş. Mesela ben bak, burayı unutmuştum. Biraz böyle karamsar bir şekilde başlamış René, ama sonradan da bakın, bir 10 sayfa sonra şöyle diyor:
“Çok kitap okudum…
Yine de bütün alaylılar gibi ne anladığımdan asla emin olamıyordum. Bir gün oluyor tüm bilgiyi bir bakışta kavramışım gibi geliyor. Sanki aniden görünmez dallar doğuyor ve kendi aralarında benim tüm dağınık okumalarımı birbirine bağlıyormuş gibi oluyor. Sonra anlam aniden gizleniyor, özü kaçırıyorum ve aynı satırları boşuna tekrar tekrar okuyorum. Her okuduğumda anlamı biraz daha kaçırırken, kendimi mönüyü dikkatli okuduğu için karnının doyduğuna inanan yaşlı bir deli sanıyorum. Bu yetenek ile bu körlüğün bağdaşması alaylılık özelliği sanırım. Kişiyi bütün iyi eğitimlerde görülen emin rehberlerden yoksun bırakan alaylılık, resmi söylemlerin çitlerle çevirdiği ve macerayı yasakladığı yerde, yine de bir düşünce sentezi ve özgürlük sunuyor kişiye.”(s.42)
Bu girişler biraz belki bazılarınızı korkutabilir. Yazarın felsefe dersleri vermesi zaten… Felsefe altyapısı var, biraz bir felsefe kitabı. Böyle biraz “Sophie’nin Dünyası” tarzında da gelebiliyor. Onu seven zaten bu kitabı da çok sever, ama bu kitap bence çok daha duygusal kaleme alınmış.
Şunu da söyleyeyim, o da benim çok hoşuma gitti: Mesela René’nin yazdıklarıyla Paloma’nın günlüklerindeki o farklılık, puntalara bile yansımış. Ayrı bir yazı stiliyle, ayrı bir puntoyla yayınlamışlar onu bu kitapta. Benim okuduğum baskı en azından öyleydi. O da benim çok hoşuma gitti.
Okurken daha başlarken anlıyorsunuz yani, farklı kişilerin farklı şeyler okuduğunuzu. Mesela o apartmanda bir şeyler yaşanıyor ve bunu önce René’nin ağzından dinliyorsunuz. Sonra Paloma’nın da yazdıklarını görünce, o iki farklı bakış açısı… Hem ne kadar benzer bakıyorlar dünyaya, o diğer insanların aksine.
Paloma o zengin ailenin çocuğu, babası da hatta bir milletvekili mi, öyle bir şey… Hiçbir gelecek kaygıları yok. Böyle bir ailede bir ablası var, onunla da mesela hiç iyi geçinemiyor. Annesi babasından çok daha zeki. Yani bu da bir lanet gibi bir şey. Bir yandan hem bir lütuf hem de bir lanet. Bu kadar akıllı olmak… Mesela ister miydin? Her şeyi bu kadar berrak görmek, yaşamak gerçekten ne kadar zor olurdu? Onu çok iyi anlıyorsunuz Paloma’yı okurken.
Size hem bir çocuk gibi gelmiyor hem de bir çocuk. Yani o daha 12 yaşında küçücük bir kız. Bu hayatın, bu insanların o anlamsızlığını, saçmalıklarını, o içine düştüğü çukuru… Yani bir yandan o apartman… Evet, belki Paris’in en gözde, en zenginlerinin oturduğu bir apartman olabilir ama insanlar birbirinden yozlaşmış, birbirinden anlamsız hayatlar yaşayan, birbirlerinin kopyası yaşamlar.
Ama böyle bir apartmanın da işte bu kapıcısı zaten onun da dikkatini çekiyor. Bir gün bir çocuk René’ye çarptığında, onunla filesineden dökülen pazardan, marketten falan aldığı o yiyeceğin, içeceğin yanında, o meyvelerin, sebzelerin yanında bir de kitap da düşüyor ve orada ilk dikkatini çekiyor Paloma’nın. Kitabı sırf yayınevinden bile tanıyor. Ablası… Ablası da felsefe alanında yüksek lisans yapıyor ama yani Paloma mesela bundan çok daha bilgili bu alanda ve böyle bir kitabın ne işi var diyor. Yani bir kapıcı niye böyle bir kitap okur? Niye? Hatta kitap okur diyeceğimiz bir dünyadayken maalesef, bir de yani uzmanlık gerektiren bir felsefe kitabı okuduğunu görünce ondan şüpheleniyor.
Ve her şey bu apartmana taşınan o Japon beyefendisi… Kakuro Ozu’dur, diyorlar. Onun taşınmasıyla bu ikili arasında muhteşem de bir bağ kuruluyor. Bu üçlü arasında. Hatta buraya kadar bu aslında bu kitabın özeti diyebiliriz. Eğer bir özet yazmak zorunda olsam bunları yazardım ve sonra da muhtemelen düşük not alırdım hocadan. “Sen bu kitabı okumamışsın” falan derlerdi ama bence özet böyle olur. Yani bu kadar olur. Bundan sonrası artık benim kişisel görüşlerim de olacak ve bir yandan da neler anlatacağımı ben de bilmiyorum. Burada size tekrar okudukça muhtemelen benim de aklıma gelecek şeyler olacak.
“Derin Düşünce Günlükleri”ni böyle numara numara yazıyor Paloma. Gerçi o diğer “Dünyanın Hareketi Günlüğü” de öyle ama bu alıntı, benim Derin Düşünce Günlüğü’nün 3. yazısında geçiyor. Başını sonunu hatta tamamını almak istedim ama biraz yazmaya da üşendim. O yüzden şöyle diyor Paloma:
“İnsanlar toplumsal hiyerarşide yeteneksizlikleriyle orantılı olarak yükselseler, sizi temin ederim ki dünya şimdiki gibi dönmez. Ama sorun burada değil. Bu cümlenin söylemek istediği şey, yeteneksizlerin yerinin en tepe olduğu değil, hiçbir şeyin insan gerçekliğinden daha sert ve adaletsiz olmadığıdır: İnsanlar eylemlerin değil sözcüklerin güç sahibi olduğu bir dünyada yaşıyorlar; nihai yetenek, dile hâkim olmaktır. Korkunç bir şey bu!”(s.46)
Bunun öncesinde çünkü yine böyle karşı çıktığı bir söz duyuyordu ve onu irdeliyordu. Bu derin düşünce günlükleri böyle genelde hayatında karşılaştığı anlamsızlıklara, saçmalıklara bir anlam kazandırmaya çalışıyor. Onlar üzerine düşünüyor. Çok güzel yani, aslında böyle bir derin düşünce günlüğü. Keşke hepimiz tutabilsek, tutsak diye düşündürdü bana okurken.
Ve bir sonraki alıntı René’den. René’nin eşi Lucien. Onu kaybetmiş yıllar önce ve bir dul olarak yaşıyor apartmanda. Bu da hastaları olanların çok iyi bileceği, daha iyi anlayacağı bir bölüm.
“1989 Noel’inde Lucien çok hastaydı. Ölümün ne zaman geleceğini henüz bilmiyor olsak da, eli kulağında olduğunu kesin olarak bilmek elimizi kolumuzu bağlar. Hem kendi içimizde hem de birbirimize bu görünmez bağla bağlanırız. Bir eve hastalık girdiğinde yalnızca bir bedeni ele geçirmekle kalmaz, kalpler arasında da karanlık bir ağ örer ve umut bu ağa gömülür.”(s.60)
Ne kadar güzel anlatmış çaresizliği. Bunu gerçekten ancak o eve hastalık girdikten sonra anlayabiliyorsunuz. Yani René buralardan geçmiş. Çocukluğu da biraz değil, bayağı zor yani. Hatta fiziksel olarak da işte böyle kendini hep çirkin gördüğü için, güzel bir insan olmadığını bildiği için… Ya bunu nasıl ifade edeceğimi bile bilmiyorum şu an. Yani zor gerçekten.
Ama eşini kaybettikten sonra da bir şekilde o kendi düzenini kurmuş, kendi ayaklarının üzerinde kalmayı başarmış. O apartman dairesinde kapıcılık görevini yaparak bir yandan hobilerine de yani zaman ayırabilmeyi başarmış bir insan. Sinemalara gidiyor. Japon sinemasını çok seviyor. Müzik, müziğe bir hayranlığı var. Edebiyat. Rus romanlarını özellikle çok seviyor. Savaş ve Barış’ı, Anna Karenina’yı, Tolstoy’u yani kısaca.
Ve ben… Ben de aslında Tolstoy’u daha çok seviyorum. Hep böyle kıyaslanır ya Dostoyevski ile ve genelde de hep karşıma böyle Dostoyevski’yi daha çok sevenler, onu daha çok övenler çıktı bu zamana kadar. Evet. Tamam. Yani Suç ve Ceza, Kumarbaz, Beyaz Geceler. Çok güzel kitaplar. Hatta okumadığım kitapları da var hala Dostoyevski’nin. Ama Tolstoy’u ben de kendime daha yakın hissediyorum. Anna Karenina’yı yeni okumuş olsam da, Savaş ve Barış mesela o koca dört cildi ben üniversitedeyken okumuştum. Hala o günleri hatırlarım, o heyecanımı. Her hafta birini bitirmiştim ve o çok yoğun işte bir vize dönemimiz, final dönemi gibi bir şeydi. Yine de okumaya devam etmiştim. Yani hiç elimden bırakamamıştım. Tolstoy’a ben de hayranım diyebilirim sanırım.
Ve René’nin de bir kedisi var aynı zamanda. Ve o kedisinin adı da Lev. Tolstoy’un adı. Bu kitapta bir de çok fazla kedi var. Her ailenin neredeyse kedileri, köpekleri olanları var. Hepsinin böyle güzel değişik isimleri var. Ben de düşündüm acaba bir kedim olsaydı ne isim koyardım diye. Bilmiyorum ya. Bunu düşünmek bile insana güzel geliyor. Bu hayvanlar gerçekten ne kadar güzel yaratıklar ya. Bir lütuf gibi bir şey yani bu dünyada bize.
Neyse biz şimdi tekrar Paloma’ya dönelim. Derin Düşünce No 5'ten bir bölüm. Burada bahsettiği Colombe — Colombe diye yazılan, umarım doğru telaffuz ediyorumdur — Paloma’nın ablası. O gıcık olduğum bir diğer aile ferdi.
“Colombe’un problemi ne? Ben bunu hiç bilmiyorum. Belki de herkesi ezmek isteye isteye, kelimenin gerçek anlamında askere dönüştü. Her şeyi nizami yapıyor, ovarak parlatıyor, temizliyor, tıpkı orduda olduğu gibi. Askerin düzen ve temizlik takıntısı bilinir. Muharebenin düzensizliğine, savaşın pisliğine ve ardında bıraktığı tüm o insan parçalarına karşı savaşmak için bu şart. Aslında Colombe belki de normu ortaya çıkaran şiddetli bir vaka, bilmiyorum. Hepimiz hayatı askerlik yapar gibi ele almıyor muyuz? Terhisi ya da muharebeyi beklerken, elimizden geleni yapmıyor muyuz? Kimileri odalarını ova ova temizliyorlar, kimileri işten kaytarıyor, iskambil oynayarak vakit geçiriyor, kaçakçılık yapıyor, entrika çeviriyor. Subaylar emrediyor, askerler itaat ediyor, ama kapalı kapılar ardında oynanan bu komediye kimse kanmıyor: Bir sabah ölüme gitmek gerekecek, subaylar da askerler de, sersemler de, kaçak sigara satan ya da tuvalet kâğıdı pazarlayan küçük kurnazlar da, herkes.”(s.72)
Paloma’nın derin düşüncelerine hayranım. Yani gerçekten böyle basit bir temizlik takıntısına sahip ablasından bu yaptığı çıkarımlar… Gerek askerliğe dair… Ben de o her gün askerdeyken o postalları boyamak ya, bu sırf askeri meşgul tutmak için uydurulan… Ben hatta o parlatıcı süngerlerden kullanırdım bazen ya, hiç de anlamazlardı yani, göze de çarpmazdı yani.
Ya çünkü her gün niye boyuyorsun bunu? Yazın bir de yapmıştım ben acemi… Gerçekten anlamsız, sanki partiye gideceğiz. Bu postallar niye bu kadar gıcır gıcır olmak zorunda? İşte hem bir yandan sana o disiplin hem seni o boş bırakmamak hem de o savaşın belki de o pisliği karşısında onu görmemen için oluşturulan bir illüzyon.
Bundan sonra da yine bir derin düşünce günlüğünden… Ya ben bu kitapta bütün derin düşünce günlüklerini aslında size okumak isterdim. Öyle bir imkanım olsaydı, bir vaktim olsaydı keşke. Ama öncesinde bu bölümün başında geçen şiiri de paylaşmak istiyorum.:
“ Ne içersin
Ne okursun
Sabah kahvaltısında
Söyle bana
Bileyim ben de
Kim olduğunu”
İşte bunlar Japon şiirleri tarzında. Kısa, yalın. Bu da işte mesela şeyde de geçiyordu. Murakami’nin “Bir Kediyi Terk Etmek” adlı kitabında. Bu bölümde de hem insanın sabah kahvaltısında ne yediğinden, ne içtiğinden, ne okuduğundan bahsederken bir yandan da o apartmanda çok yaşlı bir gastronomi eleştirmeni de varmış. Pierre Arthens diye. O da böyle bir anda hasta oluyor ya. Ölmek üzere gibi bir şey. Ölüyor da zaten sonradan, apartmanı bir ölüm uğruyor. Yani biraz onun anlatıldığı bir bölüm.
“Çünkü asıl kötüler herkesten nefret ederler, bu kesin, ama özellikle de kendilerinden nefret ederler. Birisi kendinden nefret ettiğinde bunu hissetmez misiniz siz? Bu onu yaşarken öldürür; kendi olmanın bulantısını hissetmemek için kötü duygularını olduğu kadar iyi duygularını da uyuşturur.
Pierre Arthens’in gerçek bir kötü olduğu kesin. Onun, gastronomi eleştirisinin tartışmasız önderi ve Fransız mutfak dünyasının eşsiz sözcüsü oludğu söyleniyor. Bu beni şaşırtmaz. Benim fikrimi sorarsanız, Fransız mutfağı acınacak bir şeydir. Bunca deha, bunca imkân, kaynak, bu kadar ağır bir sonuç için… Ya o karnı şişirip osurtan soslara, dolmalara ve pastalara ne demeli! Zevksizlik… Ağır olmadığında ise mümkün olduğunca cilveli: Ölü gömücüsü kadar neşeli gözüken uşakların taşıdığı yalancıktan Zen tabaklar içinde stilize üç turp ve iki tane suyosunu jöleli Saint-Jacques deniz kabuklusuyla açlıktan ölürsünüz.”(s.80)
Paloma’nın da yani dilinin kemiği yok ama işte bir Fransız söyleyince bunlara hiçbir problem olmuyor sanırım. Biz söylesek taşlarlardı ama bence de yani Fransız mutfağı ya… Bize en yakın yani en lezzetli gelen belki İtalyan mutfağı bile abartılıyor yani bence. Dünya mutfağı denince bence kesinlikle biz çok ön sıralardayız ama işte bunu tabii pazarlamak daha önemli olabiliyor. Orada biraz sınıfta kalıyoruz ya da çok saçma sapan işte bu Nusret gibi. Allah’ım ya Rabbim. Messi’nin elinden dünya kupasını almaya çalışacak kadar… Neyse neyse şimdi oralara girmeyelim, biz devam edelim. Bu bölüm şöyle bitiyor:
“Neyse, Mösyö Arthens can çekişiyor. Gerçek kötü rolüne girebilmek için sabahları ne yapardı acaba diye düşünüyorum. Belki rekabet kurallarını okurken sert bir kahve içiyordu ya da sote patates ve sosisliyle Amerikan tarzı bir kahvaltı ediyordu. Sabahları biz ne yapıyoruz? Babam kahve içerken gazetesini okuyor, annem katalogları karıştırırken kahve içiyor. Colombe France Inter’i dinlerken kahve içiyor ve ben mangaları okurken sıcak çikolata içiyorum. O sırada, Taniguchi’nin mangalarını okuyorum. Erkeklere dair bana çok şey öğreten bir deha o.
Ama dün anneme, çay içebilir miyim diye sordum. Annem kahvaltıda siyah çay içer, bergamutlu çay. Ben bunu o kadar korkunç bulmam, kötülerin içeceği olan kahveden her zaman daha kibar bir hali var. Ama restoranda dün akşam annem yaseminli çay söyledi, bana da tattırdı. Onu öyle güzel, öyle ‘ben’ buldum ki, bu sabah, artık sabah kahvaltılarında bunu içmek istediğimi söyledim. Annem tuhaf tuhaf bana baktı (‘vücuttan atılamamış uyku ilacı’ hali) sonra da ‘evet, evet küçüğüm, yaşın geldi artık,’ dedi.
Kahve ve gazeteye karşı çay ve manga: Yetişkinlerin iktidar oyunlarının üzücü saldırganlığına karşı zarafet ve büyüleyicilik.”(s.82)
Evet. Ben Tolstoy ve Dostoyevski karşılaştırmasında yani nasıl daha az tercih edilen Tolstoy’dan yanaysam ve bu kitapta bunu görünce kahramanımız René nasıl benden yanayım gibi düşünüyorsa, bunu okuduğumda mutlu olduysam yani bu satırları okumak da bana mutluluk verdi.
Çünkü ben çay ve kahve kıyaslamasında da yine günümüzde artık daha az tercih edilen çaydan yanayımdır ve o zaman sanki böyle insanlar “zevksizmişsin” gibi. “Aa nasıl kahve sevmezsin? Nasıl kahve demezsin?” İşte o saçma sapan kahvelikten çıkan artık ya, latte’lerin bilmem karamel macchiato falan bence kahveyle çok alakası yok. Bunlar tamamen şeker ya. White chocolate mocha diye bir şey var. Beyaz çikolata da şimdi satılıyor ya. Yani bunu beyaz çikolata olabilir mi? Nasıl olabilir? Kakao sonuçta siyah olan bir şey. Hatta gerçek kakao. Acıdır da yani. Bırak geçtim tatlıyım. Ve onun o yoğun kıvamıyla Afrika’dan alsanız gerçek kakaoları, onu sadece içebilirsiniz. Yani o yenilebilecek gibi değildir. Çünkü o içilirken mesela güzel olurmuş. Onu biliyorum. Afrika’ya giden bir arkadaşım da vardı. Zaman zaman o bahsederdi. Beyaz çikolata yerken güzel gelebilir ama tam bir saçmalıktır. Yani içindekilere bakarsanız çikolatayla alakası olmadığını görürsünüz. Tamamen yağ, şeker. Kim bilir ne kadar zararlı.
O işte değişik kahveler de bana öyle geliyor zaten. Beyaz çikolatalı mocha mıdır artık nedir? Onların o soğuk versiyonları işte yazın da içilebilsin diye çeşit çeşit elde o öyle kova gibi bardaklarla sağa sola koşturmak. Game of Thrones’un da bir bölümde hatta bilerek yapılmadı gözden kaçtı deniyor ya, gerçi bilerek yapsan zaten öyle bir reklam yapamazsın.
Ama şeyi de çok sevmiyorum işte. Çay içen insan kötü olur mu? Ya olur olur ya. İçecekleri de bu kadar… İçecek bu arkadaş! Bakmayın şey de aynı şekilde işte yok rakı içen kadın yok rakı içen adam bilmem saçma sapan muhabbetler yani bunlar. Kendini tanımlayacağın başka bir özelliğin yok mu senin sadece içtiğin şeylerden mi ibaretsin? Bilmiyorum ya bana biraz antipatik geliyor bu söylemler ama…
The Mentalist dizisini yine en sevdiğim dizilerden biridir seyredenler orada Jane değil mi yanlış hatırlamıyorsam karakterimizin adı yani muhteşem bir oyuncu, ne kadar güzel gülen bir adam, sırf onu görünce mutlu oluyorsunuz zaten. Hemde okadar travmatik olaylar yaşamasına rağmen. Neyse işte o mesela tam bir çay tutkunuydu ve ben de biraz o diziyi seyrederken anlamıştım çayı ne kadar sevdiğimi. Ondan öncesinde yani ben de kahveyi aslında işte kahve kitap ikilisi nasıl böyle çok dayatılıyorsa sevmeye zorlamıştım yani kendimi. Bir de o zamanlar tabii uyumamaya da çalışıyorsun. Kahve insanı daha çok dinç tutuyor ama çayın yeri ayrıdır. Çay ilaç gibi bir şeydir. Yani bizim kültürümüzde zaten ilaç olarak keşfedilmiş bir şey.
Kelimenin tam anlamıyla bir kahve muhabbetinden sonra gelelim Dünyanın Hareketi Günlüğünün No 3'üne. Şöyle başlıyor burada da mesela Paloma’ya çok katılamadım. Farklı dünyaların insanıyız belli ki:
“Televizyonu olmayan insanları düşünüyorum da! Nasıl yapıyorlar? Ben önünde saatler geçiriyorum. Sesini kapatıyor ve bakıyorum. Olayları X ışınlarıyla gördüğüm izlenimine kapılıyorum. Sesi ortadan kaldırırsanız, aslında ambalaj kâğıdını, iki avroluk değersiz bir şeyin üzerini örten ipekten güzel kâğıdı kaldırmış olursunuz. Televizyondaki haber röportajlarına böyle baksanız görürsünüz: Görüntülerin birbiriyle alakası yoktur, onları bağlayan tek şey yorumdur. Görüntülerin kronolojik ardışıklığını olguların gerçek ardışıklığının yerine geçiren odur.”(s.88)
Televizyonda seyrettiği o olimpiyat yüzücüleriydi galiba, yanlış hatırlamıyorsam ve o ayna nöronlardan bahsediyor. Ya kısaca koltukta oturup cips yerken televizyonda spor seyretmeyi bu yüzden seviyoruz diye açıkladığı bölümü de paylaşmam lazımdı. Ama buranın sonucuna vardığı nokta çok daha ilgi çekici. Şöyle yazmış günlüğüne:
“Ya edebiyat, ayna nöronları harekete geçirmek ve eylemin ürpertilerine az bedel ödemek için bakılan bir televizyonsa? Ya, daha kötüsü, edebiyat, ıskalanan her şeyi bize gösteren bir televizyonsa?
Merhaba dünyanın hareketi! Kusursuz olmalıydı, ama felaket oluyor. Gerçekten yaşanması gerekirken, daima aracılarla haz alınıyor.
O halde size soruyorum: Bu dünyada niçin kalmalı?”(s.89)
Bu kadar güzel bir başlangıçla bu kadar kötü bir çıkarım? Paloma gibi bir dahi, nasıl yapıyor bunu? Ayna nöronlardan edebiyattaki konuya geçersek, öyle bir düşünce de var zaten. Bazı yazarlar bunu savunur. Hatta “Biz yaşayamadığımız için yazıyoruz” gibi şeyler söylerler.
Yaşadıklarını yazanlar da var. Asla yaşayamayacakları şeyleri yazanlar da var. Asla yaşanamayacak şeyleri yazanlar, bilim kurgu yazarları da var. Bir yandan da evet, haklı. Savaş karşıtı romanlar okuyup sonra gidip insanları öldürmek, savaşmak… Yaşanması gereken şeyleri sadece okumak bir hata olabilir.
Ama o zaman ölelim mi bu dünyadan? Bu böyle sonuç olur mu? “Papaza kızıp oruç bozulmaz.” İkisini de yap. İkisi neden olmuyor? İnsanlara hep “O mu, o mu?” diye dayatılması, sorulması beni hep gıcık eder. Niye? İkisi de olmuyor mu? Hem oku hem yaşa. Hem yaşa, hem oku. Hem çok gez hem çok oku.
O da mesela sanki biri mecburmuş gibi. Ve yaşayamayacağın şeyler de var dediğim gibi. Bunları da okumak çok değerli. Ama evet, şu beni de çok rahatsız eder: Ben zaten ondan sonra, böyle o farkındalığa ulaştıktan sonra 90 dakika maç seyredemez oldum. Adamlar orada koşuyorlar, spor yapıyorlar. Sen oturmuşsun karşısında cipsler, kolalarla. Bu kadar saçma sapan bir eylem olabilir mi?
Bu bir spor. Bunun neresinde spor? Bu şimdi spor eylemi mi? Spor sevgisi mi var burada? İlginç…
Az önce bahsettiğimiz o gastronomi eleştirmeni öldüğünde artık biraz René’ye de işleri düşüyor. Bu daha önce onunla hiç konuşmayan, etmeyen insanlar onunla muhatap olmak zorunda kalıyorlar. Yani biraz da o angarya işleri ona yükleyecekleri için. İşte o bölüm:
“Bir an bana sessizce bakıyor.
‘Teşekkürler,’ diyor — yirmi yıl içinde ikinci kez.
Kapıcıların atalardan kalma geleneklerine uygun cevap vermek geldi içimden, ama nedendir bilmem, kelimeler çıkmıyor ağzımdan. Belki de Chabrot bir daha gelmeyeceğinden, belki de ölümün karşısında surlar yıkıldığından, belki de Lucien’i düşündüğümden, belki de sonuçta haya duygusu merhum kişilere hakarette bulunabilecek bir kuşkuyu engellediğinden, bilemiyorum.
Bu yüzden, ‘Bir şey değil,’ demedim.
Bunun yerine, ‘Biliyorsunuz… her şey vaktinde gelir,’ dedim.
Bu halk atasözü gibi gelebilir kulaklara, oysa bunlar Savaş ve Barış’ta Mareşal Kutuzov’un Prens Andrey’e söylediği sözler. Bana hem savaş için hem de barış için epey sitemde bulunuldu… Ama her şey vaktinde gelir… Beklemeyi bilen için her şey vaktinde gelir…
Kitaptan okuyabilmek için her şeyi feda edebilirim. Bu bölümde hep hoşuma gitmiş olan şey, kesintidir, duraktır, savaşla barışın salınımıdır, çağrışımdaki bu gelgittir, tıpkı sahildeki gelgitin okyanusun meyvelerini getirip götürmesi gibi.”(s.90,91)
Burada René ağzından kaçırıyor. Yani aslında o boşluğuna denk geliyor. Kitaptan alıntı yapıyor ama tabii ki fark edilemiyor bile. Ve o da ona bir cesaret veriyor aslında. Etrafındaki insanların hem ne kadar sığ, hem ne kadar ilgisiz olduklarını, hem de onu bir insan olarak görmediklerini, aslında ona hiç dikkat etmediklerini yeniden yeniden yaşayarak artık öğrenmiş, kanıtsamış. Ama tekrar görüyor, ama umursamıyor da artık; aşmış yani onları.
İşte ben de bazen, özellikle kısa hikayelerden sonra söylüyorum ya: “Bir hikayeyi okuyup bitirdikten sonra siz artık başka bir insansınız, yeni bir insansınız” diye. Gerçekten öyle. Bir insanın hayatı “Savaş ve Barış”ı okumadan önce ve sonra diye ikiye ayrılabilir aslında. Beynin incelense, o plastisitesi, yapısı bile değişiyor. Çünkü o yeni bağlar kuruluyor, yeni nöronlar… Bu bilimsel olarak da kanıtlanmış. Gerçekten farklı bir kişisiniz artık. O yeni şeyleri öğrendikten sonra, o yeni hayatlara -kurgu bile olsa- o hayatlara eşlik ettikten sonra siz artık bambaşka bir insansınız.
Ve benim böyle kitaplardan değil de filmlerden replikler söyleyen tanıdıklarım olur özellikle. Ya ben de bazen hatta burada yapıyor olabilirim artık, ama böyle mesela kitaplardan alıntı yapan kimse gelmiyor hiç aklıma. Benim de belki çevremi bir sorgulamam lazım. Ya da bir de şu açıdan bakmak lazım: Belki de var ama ben bilmiyorum. Belki de duyuyorum onları ama işte bir atasözü zannediyorum veya “güzel bir söz” diyorum içimden. Ama bir kitapta geçtiğinden haberim yok. Çünkü o kitabı daha önce okumamışım. Bu da olabilir işte. O yüzden mümkün olduğunu, hele bu klasikleri falan yirmilerine ulaşmadan okumak lazım, bitirmek lazım.
Şimdi 7. derin düşünce şu haikuyla başlıyor ve evet, demin de söylemiştim ama kitapta yine bu haikular… Japonların o kısa, yalın, sade şiirleri. Sadece beş tane satır. Sadece beş tane satır ve birer kelime:
“İnşa etmek
Yaşıyorsun
Ölüyorsun
Bunlar
Sonuç”
Bu şiirden belki anlamak kolay olmayabilir herkes için ama bu bölüm Go oyunu hakkında. Tibère diye birisi var. Bu Paloma’nın ablasının sevgilisi ve onun babası da böyle yine çekilmez, kendini bir şey zanneden zenginlerden.
Paloma burada artık dayanamıyor ve onun o yanlışını artık düzeltiyor. Hatta onu ve babasını kızdırıyor burada. Burada ben de kızdım yani. Hem o Paloma’nın babasına hem bu adama… Bu adam gibiler zaten. Benim de bazen çıkıyor karşıma. Bazen gülüyorsun geçiyorsun, bazen düzeltiyorsun. İşte duruma göre değişiyor.
Ve buradaki… yani o bahsettiklerini ben bile biliyorum. Okurken hatta dedim “Allah Allah, go Japonların değildi” falan diye. Sonradan neyse ki Paloma doğru bilgiyi veriyor.
“Yemekte, Tibere’in babası şöyle dedi: ‘Nasıl yani, go’yu bilmiyor musunuz, şu fantastik Japon oyununu? Şu ara Sa Shan’ın romanı Go Oyuncusu’nun bir uyarlamasını yapıyorum. İ-na-nıl-maz bir oyun, satrancın Japon dengi. Yine Japonlara borçlu olduğumuz bir keşif, i-na-nıl-maz, sizi temin ederim!’ Ve go’nun kurallarını açıklamaya koyuldu. Boş konuşuyordu. Birincisi, go’yu Çinliler icat etti. Bunu biliyorum, çünkü go üzerine kült mangayı okudum. Adı Hikaru No Go. İkincisi, satrancın Japon dengi değil. Bir tabla oyunu olması ve siyah-beyaz aletlerle iki rakibin karşılaşması bir yana, satrançtan kedi köpek gibi farklı. Satrançta yenmek için öldürmek gerek. Go’da yaşamak için inşa etmek gerek. Üçüncüsü, Mösyö Ben-Bir-Salağın-Babasıyım’ın ifade ettiği kurallardan bazıları yanlıştı. Oyunun hedefi ötekini yemek değil, daha büyük bir alan inşa etmektir. Taş almanın kuralı, rakip taşları almak için ‘intihar edilebileceği’ şeklindedir, yoksa otomatik olarak yeneceğin yere gitmenin kesinlikle yasak olması değildir.”(s.98)
Diyor ve işte burada hızını alamayıp, dediğim gibi adamı da bozuyor orada. Aslında az bile yapıyor ama bu adam tabii hâlâ doğru bildiğini zannediyor. “Hayır yanılıyorsun küçük hanım” falan diye ona karşı çıkıyor.
Neyse ki o Tibère dediğin adamın kendi oğlu adamı düzeltiyor. “Yok” diyor, “böyle böyle sen yanlış biliyorsun, sen karıştırdın galiba” falan diye. Ama buna rağmen işte Paloma’nın babası orada Paloma’ya kızıyor.
İşte bunlar ne kadar hatalı davranışlar. Sen orada bir de kızın babası olacaksın ve görüyorsun yani kızın haklı. Karşındaki de böyle kendini beğenmiş, şapşal, kibirli, cahilin teki. Burada nasıl hâlâ kendi çocuğundan yana olmuyorsun? Hadi olmuyorsun, onu geçtim. Nasıl bir de ona kızarsın? Yani bunlar bir de işte elit insanlar olacak ya.
Bu kız tabii ondan sonra intihar etmeyi de düşünür, evi yakmayı da düşünür, psikopat da olur, sosyopat da olur. Yani bütün bunların tek suçlusu tabii ki anası babası demiyorum ama onların payı çok büyük bence, diyeyim.
Bu bölümün sonuna geleyim.
“Go’ya gelince… Hedefi kendine alan inşa etmek olan gayet güzel bir oyun. Mücadele evreleri olabilir ama bunlar amacın, yani kendi topraklarını yaşatmanın hizmetindeki araçlar. Go oyununun en güzel yanlarından biri, kazanmak için yaşamak gerektiğinin, ama aynı zamanda ötekini de yaşatmak gerektiğinin kanıtlanmış olması. En açgözlü olan oyunu kaybeder. İncelikli bir denge oyunu. Karşındakini ezmeden avantaj sağlamak gerekiyor. Sonuç olarak, yaşam ve ölüm, iyi ya da kötü inşa edilmiş bir yapının sonucuna bağlı. Taiguchi’nin kişilerinden birinin söylediği bu: Yaşaman ve ölmen sonuçtur. Bu bir go atasözü, hem de yaşam atasözü.
Yaşamak, ölmek: Bunlar inşa edilmiş olanın sonuçları. Önemli olan, iyi inşa etmek. İşte, kendime yeni bir ceza verdim. Bozmaya, yapıyı bozmaya son vereceğim, inşa etmeye koyulacağım. Colombe için bile olumlu bir şeyler yapacağım. Önemli olan, insanın ölürken ne yaptığı.”(s.100)
Burada hâlâ kararlı. Hatta o kararı daha da artırıyor. İntihar edecek yani, sayılı günü var o doğum gününe. Birkaç haftası var yanlış hatırlamıyorsam ve o babasının bu işte saçma sapan tavrı onu daha da perçinliyor.
Ama bu farkındalığa da varıyor ve etrafındaki insanlara iyi davranmayı… “Nasılsa öleceğim, bari son günlerinde etrafındaki insanlara iyi davranayım” gibi bir kafaya ulaşıyor burada. Bu da zaten belki de hayatını değiştiren bakış açılarından biri oluyor.
Bundan sonra çok kısacık bir alıntım var. Bunu Renée’ye söylüyor ve yine aslında çok bağlantılı.
“Her günü, sanki yarın tekrar doğmak zorundaymış gibi yaşıyoruz.”(s.105)
Yine tek cümlede belki de bütün kitabın ana fikri. İşte bu spoiler konusunda da “Sonunda hepimiz öleceğiz” diyorum ben bazen. Al sana spoiler. Hayatın gerçeği. Şimdi yaşamaktan vaz mı geçelim ya da hayatın tadını mı kaçırdık?
Ve daha sonrasında bir bölüm yine var. Ve bir bölümde de Solange da şey… Paloma’nın annesi ve babası da burada kendi annesini huzurevine yatırıyor mu, bırakıyor mu? Öyle bir şey. Bununla ilgili bir bölüm.
“Babam pek bir şey demedi. Annesinin bir huzurevinde bulunmasından kendini suçlu hissettiğini biliyorum, ‘Yanımıza alacak değildik ya?’ dedi annem. İkisi de benim işitmediğimi sanıyordu (ama ben her şeyi işitirim, özellikle de bana söylenmeyeni). ‘Hayır, Solange, elbette hayır…’ diye cevap verdi babam. Aslında şöyle der gibiydi: ‘Boyun eğen iyi koca olarak bıkkın ve mütevekkil bir havada ‘hayır hayır’ derken tersini düşünüyormuşum gibi yapıyor ve böylece uygun rolö sürdürüyorum.’ Babamın bu ses tonunu bilirim. ‘Korkak olduğumu biliyorum ama kimse bunu bana söylemeye cesaret edemez,’ anlamına geliyor.”(s.111)
Ya bu Paloma gerçekten inanılmaz, yaptığı bu gözlemler harika. Bu da mesela on birinci derin düşünceymiş ve şöyle bitiyor:
“Bedenin çöktüğünü, dostların öldüğünü, herkesin sizi unuttuğunu, sonun yalnızlık olduğunu unutmamak gerek. Bu yaşlıların da bir vakitler genç olduğunu, bir ömürlük zamanın gülünç olduğunu, bir gün yirmi yaşında, ertesi gün seksen yaşında olunduğunu da unutmamalı. Colombe, ‘unutmaya can atılabileceği’ne inanıyor, çünkü yaşlılık perspektifi ona öyle uzak, sanki onun başına hiç gelmeyecekmiş gibi geliyor. Ben, son derece aceleci, süre bitecek diye bunca stres altındaki, yarını düşünmemek için şimdiki zamana açgözlülükle sarılmış olan çevremdeki yetişkinlere bakarak, bir ömrün kısacık bir sürede geçip gittiğini çok erken anladım… Ama yarından çekinmenin nedeni şimdiki zamanı inşa etmeyi bilmemektir ve şimdiki zamanı inşa etmek bilinmeyince, bunun yarın yapılabileceği söylenir, ama bu da berbat bir şeydir, çünkü yarının daima bugün olduğunu görmüyor musunuz?
Bu yüzden, özellikle bütün bunları unutmamak gerek. Yaşlanacağımız kesin. Bunun güzel, iyi, neşeli olmayacağı da kesin. Bunlarla yaşamak gerek. Önemli olanın şimdiki zaman olduğunu kendimize söylemeliyiz: Şimdi, bir şeyi, ne pahasına olursa olsun, bütün gücümüzle inşa etmek. Her gün kendimizi aşmak için, kendimizi ölümsüz kılmak için, huzurevi daima aklımızda olmalıdır. Herkes kendi Everest’ine adım adım tırmanmalıdır, hem de öyle tırmanmalıdır ki her adım biraz sonsuz olmalıdır.
Gelecek zaman, yaşayanların gerçek projeleriyle şimdiki zamanı inşa etmeye yarar.”(s.114)
Diyor. Burada bunları işte intihar etmeyi düşünen bir kız mı söylüyor? Artık dediğim gibi aslında gözü açıldı. Yani o zeka başka bir şey. Bu artık bilgelik, farklı bir mertebe. Yani ona ulaştıkça aslında yaşamanın da ne kadar kıymetli olduğunu anlıyor bence.
Ve bundan sonra gelelim bence dünyanın en romantik tanışma sahnelerinden biri. Bunu da merak ediyorum, acaba filmde nasıl yapmışlar? Renée apartmana taşınan Japon Mösyö Ozu’yla karşılaşıyor ama daha tanışmıyorlar. Ya “Merci” bilmem ne diyor burada ona, sürekli ona kalacağı evi gezdiren bir Madam Rosen var. Kimdi burada şimdi çok hatırlamıyorum. Diğer komşulardan biri ya da eski ev sahibi ya da bir emlakçı gibi bir şey de olabilir.
Renée daha önce de yaptığı o ağzından bir alıntıyı kaçırması… Burada da yine boşluğuna geliyor ve orada “nasılsa yakalanmadık” diye biraz da burada da öyle bir mırıldanıyor ama bu sefer yakalanıyor.
“‘Evet, mutlu bir aile,’ diyor Madam Rosen, sabırsızlandığı belli.
‘Biliyorsunuz, bütün mutlu aileler birbirine benzer,’ diye mırıldanıyorum işin içinden sıyrılmak için, ‘söylenecek bir şey yok.’
‘Her mutsuz aileninse kendine özgü bir mutsuzluğu vardır,’ diyor Mösyö Bilmem Ne. Tuhaf tuhaf bana bakıyor. Aniden, bir kez daha, ürperiyorum.
Evet, yemin ederim. Ürperdim — ama sanki istemeden, faka basmış gibi. Tutamadım, benden daha güçlüydü, aşılmıştım.
Felaket geldi mi asla tek başına gelmez. Lev bacaklarımızın arasından tüymek için tam bu anı seçti. Geçerken de Mösyö Bilmem Ne’nin bacaklarına dostça sürtündü.
‘İki kedim var,’ diyor. ‘Sizinkinin adını öğrenebilir miyim?’
‘Lev,’ cevabını veriyor benim yerime Jacinthe Rosen. Konuşma daha fazla uzamasın diye Mösyö Bilmem Ne’nin koluna giriyor ve bana bakmadan teşekkür ederer, onu asansöre doğru yöneltiyor. Mösyü Bilmem Ne sonsuz bir nezaketle elini koluna koyarak, onu yumuşakça durdurdu.
‘Teşekkürler madam,’ dedi bana ve sahiplenici pilicinin sürüklemesine izin verdi.”(s.119)
Burada o faka basma dediği ya… Adam zaten alıntının devamını getirince bunu da “ama yani bilirsin değil mi?” Bu kadar da bu cümleyi de bilmeyen, bu meşhur açılışı da vardır yani tabii olabilir ama bir de kedinin ismini de öğrenince adam artık ondan da şüpheleniyor.
Hatta Anna Karenina kitabını hediye ediyor sonradan ona, kargoyla gönderiyor. Ve bu sefer de Renée merak ediyor aslında. Mösyö Ozu’nun kedilerinin adını öğrenmek için tek dostu Manuela’ya soruyor. O da artık Kakuro’nun hizmetçisi olmuş durumda. Manuela, Renée’nin en iyi dostu. Kakuro, Ozu aynı zamanda. Onun adı Kakuro ve o kadar cömert bir insan ki diğerleri ona 8–10 euro öderken Kakuro 22 euro ödüyormuş ve tabii Manuela da onun kedilerinin isimlerine çok dikkat etmemiş.
Şöyle diyor:
“‘Dişisinin adı Kiti, ama erkeğinin adı tam aklımda kalmadı,’ diyor.
Bir damla soğuk ter omuriliğim boyunca hız rekoru kırarak ilerliyor.
‘Levin olmasın?’ diyorum.
‘Evet,’ diyor, ‘doğru. Levin. Nereden bildiniz?’
Kaşlarını çatıyor.
‘Şu devrimci değil mi?’
‘Hayır,’ diyorum, ‘devrimci olan Lenin. Levin büyük bir Ros romanını kahramanı. Kiti de onun âşık olduğu kadın.’”(s.133,134)
Yani ben de demin dedim bu giriş cümlesini herkes bilir diye ama yani Levin’i Lenin zannedecek insanlar da var yani. Hayat biraz da böyle.
Ve tekrar gelelim Paloma’nın bu sefer okulda başına gelenler… Buna benzer bir şeyi ben de yaşamıştım. Edebiyat nedir diye bir ilk edebiyat dersinde edebiyat hocamız sormuştu ve sonra edebiyatı parçalamak deyimi üzerinden edebiyetin boş bir şey olduğu sonucu çıkmıştı ders sonuna doğru ve ben çok sinir olmuştum.
Hoca da bir de yani bunu destekler nitelikteydi ama ben orada karşı çıkamamıştım. Bak içimde kaldı işte yıllar sonra bile burada ama tabii ki Paloma karşı çıkıyor ve hocaya bir anlamda eşini de öğretiyor ya… Böyle hocalar da var işte maalesef, her öğretmen Mahmut Hoca değil.
“‘Dilbilgisi ne işe yarar?’ diye sormuştu. ‘Bunu bilmeniz gerek,’ cevabını vermişti Madam-Size-Eğitim-Vermek-İçin-Para-Alıyorum. ‘Yo, hayır,’ cevabını verdi Achille ilk kez samimiyetle, ‘Bugüne dek kimse bize bunu anlatma zahmetine katlanmadı.’ Madam Maigre, ‘saçma sapan soruların yükünü hâlâ taşımak zorunda mıyım’ tarzında uzun uzadıya iç çekti ve cevap verdi: ‘Düzgün konuşup yazmaya yarar.’
Bunun üzerine, kalp krizi geçirmiş oldum. Hiç bu kadar aptalca bir şey işitmemiştim. Bunu derken, yanlış olduğunu söylemek istemiyorum. Gerçekten aptalca diyorum. Okumayı yazmayı zaten bilen ergenlere, dilbilgisi buna yarar demek, çişini ve kakasını doğru dürüst yapabilmek için yüzyıllar içerisinde WC’nin tarihini okuması gerektiğini söylemeye benzer. Anlamdan yoksun! Dili düzgün kullanmak için dil güzerine bazı şeyleri bilmek gerektiğini örneklerle göstermiş olsaydı, tamam, neden olmasın, bir önkoşuldur.”(s.139)
Deyip örneklerle açıklıyor bize Paloma. Onuncu Derin Düşünce’de geçiyor bu bölüm ve şöyle devam ediyor:
“Ben dilbilgisinin güzelliğe erişmenin bir yolu olduğu kanısındayım. Konuşurken, okurken ya da yazarken, güzel bir cümle mi yarattığını ya da güzel bir cümle mi okuduğunu bilemez insan. Güzel bir söz dizisini ya da güzel bir stili tanıyabiliriz. Ama dilbilgisi çalışıldığında, dildeki güzelliğin bir başka boyutuna erişilir. Dilbilgisi çalışmak dili didik didik etmektir, dilin nasıl yapıldığına bakmak, onu bir anlamda çırılçıplak görmektir. Bu yüzden de harikuladedir: Çünkü insan kendi kendine, ‘Ne güzel yapılmış, ne esaslı!’, ‘Ne sağlam, usta işi, zengin ve incelikli!’ der. Beni, sözcüklerin birçok doğası olduğunu bilmek, olası kullanım ve uyumlarına karar vermek için bunu bilmek gereği bile kendimden geçiriyor. Örneğin dilin temelinde adların ve fiillerin olduğu fikrinden daha güzel bir şey yok bence. Eğer bunu biliyorsanız, her ifadenin kalbine erişirsiniz. Muhteşem değil mi? Adlar, fiiller…”(s.140)
Böyle bir YouTube videosu da ben hatırlıyorum. Bir adam o kadar kısa süreliğine -bir ay diyeceğim, bir ay çoktu çünkü 15 gün mü? 20 gün mü yoksa bir iki hafta mı gerçekten? Şimdi çok hatırlamıyorum yanlış olmasın ama- böyle birbirinden zor dilleri olan birkaç tane ülkeye gidip ve kesinlikle hiçbir kelime kendi dilinden konuşmayıp tamamen kendini orada konuşulan dili öğrenmeye zorlayarak o sınırlı süresini geçiriyordu. Ve bu süre sonunda bütün o gittiği ülkelerdeki dilleri derdini anlatabilecek kadar… Şurada olmayacak ama gerçekten konuşabiliyordu yani.
Zaten bir dili öğrenmek için işte fiiller, en çok kullanılan fiillere hakim olursan gramere falan takılmayacaksın. Gramer dediğim ya, dil bilgisi konuşa konuşa öğrenilir zaten. Bizde işte bu hata yapılıyor. Dil bilgisini zaten okuyarak, konuşarak öğreniyorsun. Kendiliğinden öğreniyorsun. O dilini, o matematiği, o ahengi kendi kendine oturuyor yani. Ve fiiller… Bizim bir İngilizce hocamız da derdi. “Fiillere hakim olun yeter” derdi. Yani en azından ne anlatıldığını anlarsanız öğrenirsiniz. Çünkü olay o yani, eylem.
Ve böyle bakınca da birkaç ay içerisinde bir dil öğrenilebilirken biz işte 12 sene, 15 sene artık kaç sene gösteriliyorsa bu okullarda artık -çünkü daha anaokulundan falan başlayalım neredeyse- İngilizce görmemize rağmen hâlâ İngilizce altyazılı bile bir film kolay kolay seyredemiyoruz yani o cesaret de yok. Türkçe altyazılı seyredince zaten bir işe yaramıyor.
Neyse bir de az önce Manuela’nın biraz hakkını yedik. Bu Levin-Lenin konusu… Yazar orada biraz onun da herhalde canı sıkıldı. O yüzden böyle bir yer ekledi. Kakuro’nun evinde birbirinin benzeri iki lamba bile yok diye dedikodusunun yapıldığını söyledikten sonra çıkarımda bulunuyor. Çünkü kendisi:
“Rosenlarda her şeyin yedeği var da ondan, çünkü yokluk çekmekten korkuyorlar.”(s.142)
Yani ne kadar büyük bir cümle bu da. Bu arada Rosenlar da demek
ki komşuymuş. Tabii burada bırakmıyorlar ve Renee şu çarpıcı sonuca varıyor:
“Belki de Japonlar bir zevkten geçici ve biricik olduğu için tat aldığımızın farkındalar. Kendi yaşamlarını bu bilginin ötesinde oluşturabiliyorlar.”(s.144)
Yazar, Japon kültürüne dair çok etkileyici şeyler anlatıyor. Mesela o evde gerçekten hiçbir şeyin iki tane aynısı yokmuş. Her şeyden sadece tek parça varmış.
Japonlar zaten böyle bir şey kırıldığında, altın tozuyla birleştirme teknikleri kullanıyorlar. Bu onlar için bir sanat dalı. Yani kırılan eşya, onarıldıktan sonra aslında bir sanat eserine dönüşüyor. Böyle yapınca çok daha güzel görünüyor ve çok daha anlamlı bir yaşanmışlık katıyor. Bizde ise kırıldı mı “at gitsin” modundayız. Hatta daha kırılmadan, bir şey yeterince uzun süre kullanılırsa değiştirme eğilimindeyiz.
En güzeli de kapılara dair anlattıkları. Zaten o evi aldığında tamamen baştan aşağı yeniliyor ve kapılarını değiştiriyor. Onların o raylı kapıları var ya — o sistem dövüş salonlarında, dans salonlarında bizim günümüzde de görebilirsiniz, belki görmüşsünüzdür. Ama ben mesela hiçbir evde hakikaten öyle bir kapı görmedim.
Çünkü duvardan nasıl yapacaksın o zaman? O duvarı da yıkmak gerekiyor. Halbuki yıkınca hem daha güzel hem daha geniş bir alan oluyor. Hatta gerektiğinde o sistem sayesinde eşyalar odalara çok daha rahat girer, çıkar. Çok mantıklı bir sistem.
“Açık kapı kadar çirkin bir şey yoktur” diyor yazar. Gerçekten de tamamen doğru — kapı açıldığında benim de gözüme batmaya başladı artık. Keşke bunu okumasaydım dedim sonra! Rayda olsa, kapandığında hiçbir yer kaplamıyor. Açıldığında da çok güzel ama biraz da korku filmi efekti var.
Böyle o arada sıkışma tehlikesi olacak şey değil tabii, ama o tepedeki vantilatörlü lambalarda da hep o korku hissi olur filmlerde gördüğümüz için. Halbuki o da hayati tehlikeye yol açacak kadar hızlı dönmezmiş hiçbir zaman. Ama işte öyle gördüğümüz için öyle düşünüyoruz.
Bir de ben o sürgülü camları sevmiyorum. Eski model camlar var ya, böyle havaya kaldırıyorsun — onlar bana çok tehlikeli gibi geliyor. Öyle bir camdan ben başımı uzatamam yani mesela.
Ama imkanım olsaydı -Japonların o evleri, o minimalist yaşamları harika geliyor bana- öyle yaşamak isterdim. Ya bende ilk zamanlar aslında hep böyle kitaplardan birer cümle alıntı yapıyordum. Nereden nerelere geldik…
“Sonsuzluk kovalayan yalnızlık biçer.”(s.190)
Bu bölüm bana yazarlığı anımsattı. Yazmak için mutlaka biraz yalnızlık gerekir. Ve bir yandan da “geleceğe kalsın, senden sonra da kalsın” diye yazıyorsun. Bu aslında sonsuz olma isteği.
Bugünden vazgeçiyorsun bir anlamda, yarınlara ulaşmak için. Çok değişik, çok zor bir alışveriş bu.
Gelelim artık kitabın o önemli sahnesine — 223. sayfa. Buraya kadar, kitaplarının düştüğünü gördüğümüz sahneye kadar karakterler karşılaşmıyorlar. Orada da zaten konuşmuyorlar. Bu bir tanışma gibi bir şey. Hem tanışmaları, hem de tanıştıktan sonra ayrılmaları.
“‘Hoşçakal genç bayan.’
‘Hoşçakal,’ diyor Paloma, ilk kez gülümseyerek. Yeterince antrenman yapılmamış bu zavallı, küçük gülümseme yüreğimi sızlatıyor.
‘Şimdi evine gitmelisin,’ diyorum. ‘Ailen endişelenecek.’
Ayağa kalkıyor ve ayaklarını sürüyerek kapıya yöneliyor.
‘Çok zeki olduğunuz belli,’ diyor bana.
Ben afallamış bir halde, söyleyecek bir şey bulamıyorum.
‘Saklanacak iyi yer bulmuşsunuz.’”(s.223)
Paloma’nın evinde saklanma huyu var. Çünkü ablası saçma sapan gürültüler yapıyor, müzikler dinliyor falan — onu hep rahatsız ediyor. Paloma günlüklerini yazacak, tutacak, kitaplar okuyacak. Onun sessizliğe ihtiyacı var.
Annesi babası zaten hep aynı saçma sapan muhabbetler yapıyor. Kız evde artık bunalmış, nefes alamıyor. Böyle bir hayat… İşte böyle okudukça o zaman anlıyorsun aslında onun durumunu.
Onun o intihar etme isteği sadece böyle zengin bir ergen kızın şımarıklığı değil, gerçekten. Bir de bu kadar akıllıyken işte o aklı kullanamıyor. Biraz o filme de hatırlattı beni aslında — o küçücük bedenine sığmayan o büyük akıl.
Burada ilk defa Renée’nin o kapıcı dairesine geliyor ve ondan izin istiyor: “Ben arada buraya gelebilir miyim?” diye. Renée de annesi babası merak eder falan diye, önce onlara sormak lazım gibi yaklaşıyor doğal olarak. Sonrasında izin çıkıyor zaten.
Hatta annesi kendi istiyordu: “Size de gelebilir mi arada?” diye. “En azından bir yerlere kaçıp saklanmaz, nerede olduğunu biliriz” diye düşünüyor annesi de. Yani gerçekten hiç anlamıyorlar kızı. Yazık.
Burada da Paloma’nın bir aydınlanma anı yaşanıyor. Burası da muhteşemdi:
“Ben kahvaltımı etmekteydim ve mutfaktaki tezgâhın üzerinde duran bukete bakıyordum. Sanıyorum bir şey düşünmüyordum. Belki de zaten bu yüzden hareketi gördüm. Belki de başka şeye dalmış olsaydım, mutfak sessiz olmasaydı, ben mutfakta yalnız olmasaydım, yeterince dikkatli olamazdım. Ama ben tek başımaydım, mutfak sakin ve boştu. Dolayısıyla kendi kendimle baş başaydım.
Küçük bir gürültü oldu. Aslında, hava çok çok çok yavaş bir ‘şşşşşşhh’ sesiyle titredi. Bir gül goncası, kırık bir küçük gövdeyle birlikte mutfak tezgâhının üzerine düştü. Tezgâha değdiği an ‘pöf’ sesi çıktı. Ultrason tarzı bir ‘pöf.’ Yalnızca fare kulaklarının ya da her şey çok çok çok çok sessiz olduğunda insan kulaklarının duyabileceği gibi. Ben, elimdeki kaşık havada, kalakaldım, tamamen esir almıştı. Muhteşemdi. Ama böyle muhteşem olan neydi ki? Bunu hatırlamıyordum: Yalnızca bir gül goncası, kırık bir dalın ucunda, mutfak tezgâhının üzerine düşmüştü. Eee?
Yaklaşınca ve düşüşünü bitirmiş olan kımıltısız gül goncasına bakınca anladım. Bu, uzamla değil zamanla alakalı bir şey. Elbette, zarifçe düşmüş bir gül goncası daima güzeldir. Öyle sanatsal ki, dilediğin kadar resmini yap! Ama THE hareketi açıklayan bu değil. Hareket, uzamsal olduğu sanılan bu şey…
Ben, bu dalın ve goncanın düşüşüne bakarken, saniyenin binde birinde Güzelliğin özüün sezdim. Evet, ben, on iki buçuk yaşında bir yumurcak, böylesine görülmedik bir şansım oldu, çünkü bu sabah, koşullar bir araya gelmişti: Zihin boş, ev sakin, güzel güller ve bir goncanın düşüşü. Bu yüzden Ronsard’ı düşündüm. Başlangıçta pek anlamasam da: Çünkü bu bir zaman ve gül sorunu. Çünkü güzel olan şey, geçerken yakalanandır. Güzellikle ölümün aynı anda görüldüğü, şeylerin o gelip geçen dış görünümleri.
Ay, ay, ay, dedim kendi kendime. Bunun anlamı, hayatın hep o güzellik ve ölüm arasındaki, haraket ile yokoluşu arasında dengede sürdürmek gerektiği mi?
Canlı olmak belki de budur: Ölen anların ardından koşmak.”(s.249)
Her ne kadar Paloma ile Renée — yani Renée Michel (onun soyadı Michel, adama “Michel” diyorlar ona sürekli) — kitabın sonlarına doğru tanışsa da, kısa sürede dost oluyorlar. Birbirlerini en iyi anladıkları bölüm de burasıydı.
“‘Tanrım,’ diyorum, biraz yatışınca, ‘Tanrım, Paloma, ne aptalım ben!’
‘Madam Michel,’ diyor bana, ‘biliyor musunuz, bana yeniden umut verdiniz.’
‘Umut mu?’ diyorum dokunaklı bir şekilde burnumu çekerek.
‘Evet,’ diyor, ‘yazgıyı değiştirmek sanki mümkün.’
Ve orada öylece, tek kelime etmeden, el ele tutuşarak dakikalarca kalıyoruz. On iki yaşındaki güzel bir ruhun dostu oldum.”(s.264)
Bundan sonra da tabii bir Derin Düşünce geliyor ve yaşanan bu olayı bir de Paloma’nın kaleminden okuyoruz. Kitabın zaten bu olağanüstü kurgusu da benim en sevdiğim yönlerinden biriydi.
“Madam Michel’i dinlerken ve onun ağladığını görünce, ama özellikle bütün bunları anlatmanın ona ne ölçüde iyi geldiğini hissedince, bir şeyi anladım: Ben, çevremde kimseye iyilikte bulunamadığım için acı çekiyorum. Babama, anneme ve özellikle Colombe’a olan öfkemin, onlara yararlı olamamaktan, onlar için hiçbir şey yapamamaktan kaynaklandığını anladım. Onların hastalığı çok ilerlemiş ve ben çok zayıfım. Onların semptomlarını gayet iyi görüyorum, ama onları tedavi etme yeteneğim yok. Bu beni aniden onlar kadar hastalandırıyor ve ben bunu göremiyorum. Madam Michel’in elini tutarken, kendimin de hasta olduğunu hissettim. Şu kesin: İyileştiremediğim insanları cezalandırarak kendimi tedavi edemem. Bu yangın ve intihar hikâyesini belki de yeniden düşünmek gerekiyor. Zaten şunu itiraf etmeliyim: Artık pek ölme arzusu duymuyorum. Madam Michel’i, Kakuro’yu ve Yoko’yu, o afacan küçük yeğen kızını tekrar görmek ve onlardan yardım istemek istiyorum. Yoo, elbette ortaya çıkıp da please, help me, ben intihar eğilimi olan küçük bir kızım demeyeceğim. Ama başkalarının bana iyilik yapmasına izin vermek istiyorum. Sonuçta, ben mutsuz küçük bir kızım, son derece zeki olmam bir şey değiştirmez, öyle değil mi? En berbat anda, mutlu tesadüfler yaşama şansı olmuş mutsuz küçük bir kız. Bu şansın uçup gitmesine izin vermeye ahlaken hakkım var mı?
Pöh. Bilmiyorum. Sonuçta bu hikâye bir trajedi. Kıymetli insanlar var, sevinmelisin diyebilmek isterdim kendime, ama sonuçta, üzücü! Yağmur altında sona eriyor yaşamları! Ne düşüneceğimi pek bilmiyorum. Bir an, yeteneğime kavuştuğumu sandım. Kendimi iyileştirmek için başkalarını iyileştirmem gerektiğini anladım. Başkalarını kurtaramadığım için kendi canımı sıkmak yerine, ‘iyileştirilebilir’ olanları, kurtarılabilecek olanları kurtarmalıydım. Yoksa hekim mi olmalıyım? Veya yazar? Bunlar az çok benzer şeyler değil mi?”(s.266)
Burada artık yaş gününde kendi evini yakarak intihar etmek isteyen Paloma değil, bambaşka bir insan var karşımızda. Çok daha olgun. Paloma ile Renée birbirlerini çok besliyorlar gerçekten.
Renée de burada yine çok güzel bir çıkarım yapıyor. Ben de zaten bu buluşmalarından sonra “Şu son 30 sayfayı okurum, tadını çıkarayım” diye yavaş yavaş bitmesin istedim. Yani kitaba bir ara vermiştim buradan sonra.
Şöyle diyor:
“Mücevhersiz geçen 54 yıl insanı hazırlanmanın ıstıraplarına hazır kılmıyor. Dudaklarıma, 20 yıl önce bir kuzinimin nikâhı için satın aldığım ‘derin Carmin’ rujundan 1 tabaka sürüyorum. Değerli yaşamlar her gün yok olup giderken bu budalaca şeylerin uzun ömrü benim hep kafamı karıştıracak. Ben, dünya nüfusunun yüzde 8'i gibi, kaygılarını rakamlara gömülerek yatıştıranlardanım.”(s.276)
Bunu okuyunca ben de dedim: “Acaba o yüzde sekizin içinde miyim?” Bunu diyorsam zaten otomatikman o yüzde sekizin içine giriyorum belki de.
Bundan öncesinde Kokoro’nun doğum gününde ona bir çıkma teklifi gibi bir şey yapıyor. Yani aslında yemeğe çağırıyor ve Renée onu ilk başta reddediyor. Ağlaması da biraz o yüzden.
Çünkü ağladığında Paloma’ya kendi kız kardeşinden bahsediyor. Onun başından da kötü bir olay geçmiş. “Bu işte… Kakuro çok zengin bir insan, ben bir kapıcıyım. Nasıl olacak? En güzeli bu ilişki hiç başlamadan bitsin” gibi bir düşünceye kapılıyor. O yüzden “Hayır” diyor yani baştan.
Ama Paloma, biraz o çocukluğunun da verdiği özgüven ve özgürlükle bunları Kakuro’ya da söylüyor. Kakuro tekrar gidiyor bu sefer onu ikna etmek için. “Sen kardeşin değilsin” diyor ve o şekilde ikna ediyor.
Burası da onun hazırlanması. O yemeği yiyorlar yani. Ama sonra Paloma ile konuşmak, bu düşünceleri açıklamak, içini dökmek Renée’ye de iyi geliyor ki sonradan kabul ediyor buluşmayı. Yemekteyken de Kakuro’ya “Sen kardeşin değilsin” diyor.
“Burada bitseydi keşke kitap” diye düşündüm kitabı bitirince. Ama o zaman işte belki böyle hatırlayacak mıydık bu kitabı?
Çünkü son sayfaları, son bölümleri, son bölümün hatta tamamını paylaşmak isterdim şimdi sizlerle. Ama mümkün olduğunca az spoiler vermek istiyorum. O yüzden tadında bırakmaya çabalıyorum. O yüzden şöyle bitirelim.
“…bundan böyle asla’daki her zaman’ların peşinden koşacağım.
Bu dünyadaki güzelliğin.”(s.300)
Diyor Paloma ve 300. sayfada kitap bitiyor. Ben de şimdi filmi de bir izleyeyim bakalım. Onun üzerine de belki birkaç şey söylerim.
“Kirpinin Zarafeti” çok güzel bir kitap. Son zamanlarda bir de böyle hep çok acıklı kitaplar denk geldi. Bunda artık o son 60 sayfaya kadar mutlanmıştım yani, dedim sonunda mutlu bitecek güzel bir hikaye. Ama bu kitabı ne olursa olsun hep hatırlayacağımı düşünüyorum ve kedilerin isimlerine bundan sonra daha çok dikkat edeceğim.
Buraya kadar okuyan herkese de çok teşekkür ediyorum. Vakit ayırdınız, çok sağ olun.
Aylar sonra bir ekleme yapma zamanı geldi. Ben bu kitabı aslında 2024'ün sonlarında, Aralık ayında okumuştum. Sonra bizim 2025 için okuma grubunda anket zamanımız geldi, yeni kitapları belirlediğimiz zaman bir arkadaşımız bu kitabı önerdi. Seçenek olarak sundu bize ve ben onu görür görmez kaydı da almıştım daha öncesinde, sonra bıraktım.
Ondan sonra onun editini yaptım, dedim ki bu kitabı okuduğumuz zaman yaparız. Çünkü o kitabın seçileceğini biliyordum. Yani o diğer şıklar, diğer şıklara ne yazılırsa yazılsın “Kirpinin Zarafeti” orada ışıl ışıl parlıyordu. Ve dönem olarak da işte Haziran’ı falan, mayıs-haziran gibi denk geliyordu. Araya öyle uzun bir süre koydum. Dedim ki en azından kitabı tekrar okuyamasam bile filmini seyrederim. Öyle giderim toplantıya ve filmini seyrettim.
Filmde günlüklerin yerine o kamera kaydının olması çok… evet, oralar ama nasıl yapacaksın? Nasıl anlatacaksın?
Şu anda da gerçi ilk iki saatlik kaydı düzenlemeyi bitirmedim. Onu da acaba bahsetmiş miydim filmden? Bahsetmemiş olmam lazım diye düşünüyorum ama çünkü seyretmemiştim o zaman. Şimdi seyrettim. Hatta üzerinden toplantımız da geçti.
Toplantıya işte çok katkıda bulunamadım. Kitabı okuyalı üzerinden çok uzun zaman geçtiği için yani 5–6 ay, ya 6 ay olmuş yani neredeyse ama yine hatırladım. Çok çok güzel bir kitaptı.
Şunu da öğrendim — bunu da gerçi yine toplantıdan sonra öğrendim. Yazarımız Muriel Barbery aslında bu kitabı ilk yazdığında sadece Renée’yi kaleme almış. Paloma ve Kakuro yokmuş ve o zaman yayınevinden — artık editörü mü söylemiş birisi — çok karamsar olduğunu bu kitabın… Renée’nin zaten çok suratsız, kendini de hep gereksiz yere beğenmeme durumu var ya, çok abarttığı “şöyle çirkinim böyle çirkinim” gibi düşünceler… tamamen yani neredeyse onunla dolu sıkıcı bir kitap oldu eleştirisi gelmiş yazara ve ondan sonra Paloma’yı ve Kakuro’yu eklemiş.
İyi ki de eklemiş. Yani onlar olmasa gerçekten bu kitap bu kadar güzel olmazdı diye düşünüyorum.
En azından işte böyle küçük dokunuşlar. Bazen belki bizim de hayatımız böyle çok hoş, çok güzel görünmeyebilir ama sadece ufak bir iki kişinin eklenmesiyle bambaşka bir hayata dönüşebilir. Çok daha anlam kazanabilir. O kişileri işte arayıp bulmak lazım, eklemek lazım belki ya da onların farkına varmak lazım. Kirpilerin ne kadar zarif olduğunu keşfetmek lazım. Ön yargılarımızdan sıyrılıp…
Biraz da bu eklemeyi… yani genelde kitap kulübünde okuduğum kitaplarda bahsediyorum. İşte arkadaşlar şöyle dedi böyle dedi gibisinden. Bunda hiç bahsetmeden direkt kendi düşüncelerimi anlatıyormuş gibi olacağım. Oldum yani şu ana kadar. O yüzden de ekliyorum ama sonuna ekleyeceğim tabii. Ya da bir bonus bölüm gibi mi yapsam?
Şimdi burada tekrar “hayatı da paylaş” falan filan demeye gerek yok bence. Bu da böyle bir bölüm olsun. Değişik bir bölüm olsun. Arada bunları da yapayım. Çünkü bazen bölümleri düzenlerken de geliyor aklıma. Kesip biçerken anlıyorum, bak şurayı unutmuşum diye. Halbuki yaz yani onu hemen iki dakikada, söyle. Aç mikrofonu konuş! Değil mi yani? Yok işte benim de bu üşengeçliğim beni öldürecek ama üşeniyorum.
Ölmeye de üşenirsen ölmez misin acaba? Gören de işte çok tembel bir insan olduğumu zannedecek. Belki öyle de lanse ediyorum ama ya haftada iki bölüm inanılmaz. Şu an hala her hafta iki kitap bitirip de bunların montajını yetiştirebildiğime şaşırıyorum. Ne zaman bitecek bu serüven bilmiyorum ama böyle gitmez değil mi? Yani arada bir tatil, bayram da geliyor şu an olabilir. En azından bir bölüme belki düşerim. Düşmem lazım yani diyelim.
Ve tekrar teşekkür edeyim en azından bu kadar uzun bir yazıyı okuyup bana sabrettiğiniz için. Görüşmek dileğiyle.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder