15 Mayıs 2025 Perşembe

Kardeşimin Hikâyesi

 

Kardeşimin Hikâyesi, Z Kuşağı İş Arkadaşım ve Depreme Yakalanma Hikâyem

Ömer Zülfü Livaneli ile biraz geç de olsa bu kitap sayesinde yollarımız kesişti: Kardeşimin Hikâyesi. Ben bu kitabı okuma grubum sayesinde, İnkılâp Yayınlarının 2021 tarihli 6. baskısından okudum.

Press enter or click to view image in full size
Bu yazı kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Kapağında yazan “İnsan soyunun en tehlikeli duygusu aşktır” cümlesinin yanında hemen girişte yazan Şirazlı Sadi’nin daha önce de çokça duyduğum “İnsan, bir damla kan ve bin endişe” sözü, kitabı ne kadar çok seveceğimin bir işareti gibiydi adeta. Bir de şöyle de bir giriş cümlesi var:

Mantıksız gibi geliyor ama o sabah uyandığımda tuhaf bir haber alacağımı biliyordum.”(s.9)

İşte bu cümleyle başlıyor bütün hikâye. Daha başlarken yazmaya üşendiğim bir alıntı daha vardı Şehrazad’dan, hani dedim ya bütün bunlar işaret gibi diye artık işareti de geçti yani. İyi ki bu kitabı seçmişiz dedim çünkü ben de daha bu cümleyle okurken çok şey öğreneceğim güzel bir romana başladığımı biliyordum.

Toplantımız tabii ki yine çok güzel geçti. Çok verimli geçti. Gerçi toplantının sonuna doğru bazı arkadaşlarımızın kitaptaki diyalogları biraz sevmediğini, basit kaldığını düşündüklerini öğrendim. Ama o an yazarı çok da savunamadım. Çünkü evet, benim de bazı takıldığım bölümler olmuştu.

Ama şunu işte es geçiyoruz: Bütün bu kitap bir kurgu aslında ve karakterin de kurgusu. Hatta bir “kağıt tomarı” — oraya geleceğim şimdi hemen. Yanlış anlamayın, bu benim tabirim değil kesinlikle. Zaten okurken de oraya çok sinir olmuştum.

Harika bir üst kurmaca var bir kere kitapta. Kurgunun gücünü çok iyi anlatıyor yazar. Baş karakterimiz de artık Ahmet midir, Mehmet midir, Muhammed midir? Yani orijinal bir karakter gibi geldi bana. Bilmiyorum.

Onun kitaplarla olan ilişkisi, kitabın sonunda açıklanan o değişik duygu durumu, hastalığı… Aslında sonunda da açıklanmıyor da, en baştan beri söylüyor. Ondan söylüyorum. Duygularını hissedememesi, bir egosunun olmaması. Ama oralar da biraz muallaktı sanki. Öyle de değil gibi de geliyor insana. Neyse, neyse.

Değişik, güzel bir kitaptı yani. Bilmiyorum. Zülfü Livaneli’nin “Huzursuzluk” ve “Seranad”ı daha çok sevilmiş sanırım, daha çok beğenilmiş. Ya en azından onları mutlaka okumak istiyorum.

Bu kitap da 2013 yılında çıkmış ve o zaman da bir arkadaşım okumuştu, beğenmişti, söylemişti bana aslında ama sonra bilmiyorum araya ne girdiyse… Ben zaten o zamanlar gerçi yerli yazarları da pek okumuyordum. Öyle bir eksikliğim vardı. Yazmaya başladıktan sonra yani neredeyse Sait Faik’i, Mustafa Kutlu’yu falan keşfettim.

Neyse, şimdi onları geçelim ve ilk alıntımızla… İlk alıntı diyorum ama aslında birçok şeyden bahsettim. Birkaç cümle daha söylemiştim az önce ama gerçek anlamda ilk alıntım bu. Bu kitapta alıntılarım biraz uzunca.

“Koltukta oturduğum saatler içinde, ‘güzel ve kışkırtıcı’ diye tanımlanan o genç kadını, artık ‘Arzu’ olarak değil, ‘maktul’ olarak düşünmeye başladığımı fark ettim. Maktul, yani katledilmiş… Arzu bir gece içinde sıfat değiştirmişti. Artık basında, mahkeme dosyalarında hep böyle anılacaktı. Daha kültürlü olanlarsa, öldürülenin kadın olduğunu vurgulamak isteyerek ‘maktule’ diyeceklerdi.
Kapağının köşeleri kıvrılmış, yıpranmış not defterimi yine önüme çektim. Hepimiz öleceğimizi biliriz ama öldürüleceğimiz aklımıza gelmez, diye yazdım. Kim bilir kaç milyon bebek, doğduktan sonra sevinçle, alkışla karşılanmış, daha o anda yaşlanmaya başladığı ve ölüm mahkûmu olduğu anasının babasının aklından bile geçmemiştir. Daha da tuhafı hiç kimse doğan bebeğin bir gün öldürülebileceğini, bir cinayete veya bir kazaya kurban gidebileceğini, idam edilebileceğini, savaşta ölebileceğini düşünmez. Oysa bunların hepsi insanlar için. İnsanlık tarihi boyunca milyarlarca kişi ‘normal’ denilen şekilde yaşlanıp ölmemiş, öldürülmüş. Arzu da onların safına katıldı şimdi.”(s.14)

Burada aslında okurken benim de takıldığım nokta “maktule” gibi daha kültürlü görünen kelimelerin kullanımı. Halbuki Türkçemizde bilmiyorum, böyle isimlerin erkek ve kadın versiyonlarının olmadığını… Mesela işte “müdüre hanım” deriz ama bunun yanlış olduğunu, bir kadın müdürü olduğunda o da “müdür” olduğunu biliyoruz. “Hakime” de aynı şekilde. Bunlar daha çok Fransızcadan sanırım geçen ve yanlış geçen kelimeler. Belki de geçmemesi gereken… Bilmiyorum, biz de cahil cahil konuşmayalım. Öyle bir şey okumuştum yani sanki.

Bu da biraz evet, tartışmalı bir konu olabilir: Kadın veya erkeğe göre o ismin değişmesi gerekir mi? Değişmesi mi daha güzel, değişmemesi mi? İkisi de olabilir tabii ki. Aslında ikisi de oluyor zaten. Çok takılmamak lazım belki.

Ama işte yine bazı arkadaşlarımızın takıldığı bir bölüm, bir konu vardı bu. Kitaptaki o bilgilerin bazen “ya ben işte şunu da biliyorum, dur bunu da yazayım. Bak bak şöyle de bir şey var, bunu da bilmezsiniz siz şimdi” filan gibi bir tavırla yazıldığını hissederseniz evet rahatsız oluyorsunuz.

Ama ben böyle bilgi içeren kitapları çok seviyorum. Aralardan zaten alıntılarım dikkatinizi de çekiyorsa daha çok böyle şeyler oluyor. Benim hoşuma gidiyor yani, işte benim sevdiğim bir şey. Bir başkasının bu kitabı beğenmeme nedeni de olabilir ama onları da anlıyorum tabii. Onlar daha böyle bilgilerin kitabın içine yedirilmesini, hikayenin akışına daha uygun olmasını istiyorlar.

Ben yazarken de böyle yapıyorum, o da çok eleştiri aldığım bir konu ama bilmiyorum, onu orada yazmak geliyor yani. Onu oraya eklemek istiyorsun ve bunu da o hikayenin akışına yedirmek öyle kolay bir şey değil arkadaşlar. Her zaman aklınızdaki gibi olmuyor yani. Veya bazen çok güzel yaptığınızı zannediyorsunuz ama sonradan okuyunca anlıyorsunuz ki orada sakil kalmış.

Bilmiyorum yani, ben her zaman yazardan yanayım galiba. Biraz onu da hissettim bu toplantıda. Ve geçelim bir diğer alıntıma.

“Çünkü insanın hayattaki başlıca görevi kendine iyi bakması ve mümkün olduğu kadar uzun yaşamasıdır. Değil mi?
Hemen gidip bu düşüncemi de defterime yazdım. Bu sefer yazar yazmaz okumadım, kendi sözlerimi. Bakalım birkaç gün sonra, yazdığım sırada bana ışıltılı gelen bu düşüncelerimi nasıl bulacaktım? Defteri bırakıp sehpanın üzerinde açık durmakta olan kitaba uzandım. Sonraki birkaç saat onu okuyarak geçti.”(s.34)

İşte baş karakterimiz böyle bir insan. Az önce dedim işte, duyguları hissetmiyor, yaşayamıyor. Böyle bir sıkıntısı, problemi var. Ama böyle güzel bir yanı da var: sürekli okuyor.

Podima’da, Çatalca taraflarında gerçekten de olan bir yermiş burası sanırım. Yalıköy’müş artık adı. Oraya taşınmış ve orada bir ev alıyor. Emekli maaşıyla, ikramiyesiyle kendine sıfırdan bir hayat kuruyor yani. Ve bu evi de öyle bir tasarlıyor ki tıpkı bir orman kütüphanesi gibi… Bir arkadaşımız demişti, kitapta da geçiyor muydu bu tabir bilmiyorum, hatırlamıyorum şimdi ama o da odaları böyle işte cinayet odası, korku odası, aşk odası… İşte duygulara göre ayırıyor hatta bazılarını ve o odayı o türden kitaplarla donatıyor. Muhteşem bir şey yani.

Böyle bazen bir duyguyu merak ettiğinde o odaya girip iki üç tane kitap seçiyor. Onları okuyor ve böyle bazen de yazıyor nadir de olsa. Yazdıklarını da tabii ki beğenmiyor hiçbir zaman. Burada onun da işaretini görüyoruz ve ilk alıntımda da dediğim gibi bir polisiyeye de benziyor yani bu kitap. Çünkü Arzu diye bir kadın ölüyor. Arzu ölüyor yani artık. Burada isimler zaten çok sembolik.

Bu baş karakterimiz, bu eve girebilen çok az kişi var. Bu Ahmet Bey haricinde bir temizlikçi kadın var, o gelebiliyor. Bir de onun bir çocuğu var: Muharrem. O gelebiliyor çünkü annesi sürekli istiyor. Çocuk biraz zor durumda. Bu kadın bir tecavüze uğruyor yani… Çocuğun dayısı tarafından. Ve biraz da o yüzden o akrabalık… Çok erken spoiler olur mu bilmiyorum. Ben zaten böyle kötü şeylerden bahsetmediğim için bahsetmeyeyim en iyisi.

Ama bu çocuk anlama güçlüğü de yaşıyor. O yüzden de hep okuldan dışlandığı için, kadının da bu evde temizlik yaparken tek isteği, tek ricası… Ahmet Bey tabii görmüş geçirmiş, okumuş bir insan olduğu için ondan özel ders alması, en azından İngilizce öğretmesi. Ahmet Bey de bunu kabul etmek zorunda kalıyor. Yani biraz o çıkar ilişkisi… Bu eve girebilen sayılı kişilerden biri Muharrem. O konuda şanslı.

Bir de işte Arzu’nun varlığı. O daha önce yaşadığı zamanlar gelirmiş ara ara ve işte kitaplardan, edebiyattan konuşurlarmış. Ama tabii yani buna kim inanır? Bir kadın tek başına başka bir erkeğin evine gittiğinde oradaki halk ne düşünür? Kime anlatabilirsiniz kitaptan, edebiyattan konuştuğunuzu? Zor bir durum.

Ama Ahmet Bey’in bir de şöyle bir hastalığı var: kimseye değemiyor, insanlara tokalaşamıyor, sarılamıyor. Çok büyük bir rahatsızlık duyuyor yani bundan. Hatta kendisini işte sorgu için almaya gelen askerlere, polislere falan da öyle diyordu: “Bana dokunmayın, raporum var” falan diye onları ikna etmeye çalışıyordu.

Böyle bir insan olduğu için de işte tabii Arzu’nun kocası tarafından çok kötü düşünülmüyor yani hakkında. Ama Arzu’nun kocası da şimdi Arzu’dan bayağı bir büyük. Aralarında bir yaş farkı var ve Arzu’yu da çok kaybetmek istemediği için biraz göz yumuyor onun çapkınlıklarına diyeyim. Başka erkeklerle birlikte olduğunu biliyor. Yani aslında biraz yine bu Kadınsız erkekleri hatırlattı bana. Bilmiyorum, okuduğum kitaplarda böyle sanki birbiriyle bağlantılı gibi oluyor ilginç bir şekilde.

Ve şimdiki alıntımda da evet, bu eve giren nadir insanlardan biri, girebilen bir gazeteci. Gazeteci kız. Karakterimizin de biraz… Yani hiçbir duygu hissetmese de, hissedemese de hissediyormuşçasına… Birkaç arkadaş, bir arkadaşımız hatta aşık olduğunu söylemişti. Ben ona “yani nereden çıkardın bunu?” dedim ama sonradan beni de ikna etti sanırım, yani etkilendi mutlaka.

Bu kızın da kitabın sonuna kadar adını öğrenemiyoruz ama sonradan öğreniyoruz. Pelin’miş adı. Tam da böyle gazeteci ismi gibi. O da işte yeni mezun olmuş, bu gazetede parlamaya çalışan genç, meraklı bir gazeteci. Bu haberi almış ve bunu aydınlatmaya çalışıyor. Bir yandan da o kimsenin öğrenemediği şeyi… Kadın neden öldü, kim öldürdü? Katili bulmaya çalışanlardan biri. Polislerden, hatta kadının kocasından falan bile daha çok ilgili bu konuya.

O yüzden de böyle Ahmet Bey gibi değişik, tuhaf bir karakterle karşılaşınca hem ondan da şüpheleniyor hem de ondan bir şeyler öğrenebileceğini hissediyor. Bundan sonraki anlatımların büyük bir çoğunluğu muhtemelen onunla aralarında geçecek. Burada da ilk cümle ondan geliyor, Pelin’den.

“‘Ama sanki oradaymış gibi anlatıyorsunuz’ dedi.
‘Evet ama’ dedim, ‘aslında sadece tahmin ettiklerim bunlar. Yani, aslında Svetlana’nın birkaç kez Arzu’ya nasıl bir nefretle baktığını görmüştüm, Ali’yle yakınlaşmalarının işaretlerini yakalamıştım, bunların üzerine kurguladım hikâyeyi.’
‘Ne!’ diye bir çığlık attı. ‘Kurguladınız mı?’
‘Evet’ dedim, ‘kurguladım, ne olmuş!’
‘Yani deminden beri anlattıklarınız gerçek değil miydi?’
‘Gerçek, hem de nasıl gerçek! Kurgunun hayattan daha gerçek olduğunu, daha doğrusu gerçeği anlatmanın tek yolu olduğunu bilmiyor musunuz?’
Bilmiyormuş tabii ki!
‘Bil o zaman bebeğim’ dedim.
‘Bebeğim derken…’ diye sertçe sordu.
‘İşte öyle çıktı ağzımdan’ dedim. ‘Genellikle benden genç olanlara böyle seslenirim, aldırmayın siz. Ama bu hikâye gazetede nasıl iş yapar onu düşünsenize.’
Böyle demem üzerine, aklına güzel bir şey gelmiş gibi canlandı. Yerinde oturamaz oldu.
‘Durun’ dedim, ‘o kadar heyecanlanmayın. Az önce gerçek değil diye kaygılanıyordunuz ya!’
‘Offf… Karar verin artık! Neresi gerçek, neresi uydurma bunların? Bir gerçek diyorsunuz, bir kurgu!’
‘Svetlana’nın yaşadıklarına veya bu köydeki olaylara bire bir karşılık gelmeyebilir’ dedim. ‘Ama sonuçta insanlık halleri açısından gerçek demek istiyorum.’
Yüzünde oluşan hayal kırıklığını görünce devam ettim: ‘Üstelik tamamen uydurma da değil. Bazı gerçek durumlara dayanıyor.’
‘İyi de, ben bu anlattıklarınız haber olarak nasıl kullanırım?’ diye sordu.
‘Orasını ben bilemem’ dedim. ‘Ama Svetlana’nın tutuklandığı gerçek, işte bu da arka plan hikâyesi. Daha ne istiyorsunuz? Gazetelerde çıkan her haber gerçeği mi yansıtıyor?’”(s.49)

Özellikle bu son cümle ne kadar doğru. Burada Svetlana’dan tabii ki bahsetmedim. O da Arzu’nun hizmetçisi, o evdeki. Bir yandan da Ali Bey’miş… Bak, Arzu’nun kocası. O, Ali Bey’e de aşık gibi bir şey. Aralarında bir ilişki var mı yok mu? Oralarda işte biraz muallak.

Yani burada yazarımızın “kurgu” diye de anlattığı, biraz dedikoduya kaçan bilgiler bunlar. Zaten karakterimizin bu havalı konuşmaları, insanlardan uzak tavrı, onları biraz üstten konuşması… İşte bak burada da “bebeğim” falan demesi. Beni de rahatsız etmişti orası yani. Sen “duygu hissetmiyorum” diyorsun, bu nasıl bir tabir? Nasıl bir hitap şekli?

Kızı zorluyor yani, orada sinir ediyor gerçekten ama bir yandan ilgisini de çekiyor. Merak duygusunu uyandırıyor. Ama burası evet, arkadaşlarımın da bahsettiği diyalogların çok gerçekçi olmaması, kurgu olması… Biraz onların da hoşuna gitmemiş.

Ama benim yine kitapta en sevdiğim şey… Ve buradaki bir karakteri de bilmiyordum ben. O da sanırım Karamazov Kardeşler’de geçiyormuş ve çok büyük bir spoiler’mış bu kitap için. Onu da okumayarak sürekli spoiler aldığım için… Okuyacağım yani sonunda.

“Gözlerimi başka yere çevirdim ama o duvar yine bana bakıyordu. Bu durumdan kurtulmak için kendi kendime bir oyun oynamaya başladım; cezaevinde yatmış olan edebiyat karakterlerini gözümün önüne getirmeye çalıştım. Ranzanın bir ucuna Meursault’yu oturttum, onun yanına, aralarında Fransızca konuşsular diye Jean Valjean’ı yerleştirdim. Biraz ötede Katyuşa ile Raskolnikov fısıl fısıl Rusça konuşuyorlardı, herhalde Nehludov’un ziyaretinen söz ediyorlardı. Keşanlı Ali duvarın dibine ilişmişti, Dr. B ise zihninden satranç oynuyordu.”(s.58)

Yok, burada geçmiyor galiba o karakter. Adı da biraz zor olduğu için ben kesmişim hemen burada, devam ediyordu.

Yani burası böyle işte… Karakterimiz çok okuduğu için artık böyle o hayali karakterlerle de kafayı bozmuş bir yandan ve kendine o hapiste geçen kısa sürede bir oyun oynuyor. Çünkü sorguya alındığında verdiği ifadeyi beğenmiyor yani. Orada savcı da kızıyor ona, tutuklanmasını falan istiyor ama tabii serbest kalıyor bir suç olmadığı için… Ya da delil yetersizliğinden diyelim ve devam edelim.

“Ne demek istediğimi tam olarak anlamaya çalıştığı belliydi bakışlarından.
‘Bırakın yabancıları’ dedim, ‘annenizin bile neyi nereye kadar söylediğini bilemezsiniz. Kimse kimseyi bilemez. Çünkü herkesin anlattıklarının bir kısmı kurgudur, kiminde daha az, kiminde daha çok.’
Şaşkınca ‘Bunun için mi bu kadar çok kitap okuyorsunuz?’ diye sordu.
‘Evet’ dedim. ‘İnanın bana, hayatın tek gerçek yanı kurgudur, yani hikâyelerde anlatılanlardır.’
‘Mühendislerin böyle düşündüğünü bilmezdim’ dedi. ‘Benim babam sadece bilime inanır; romanlara da birilerinin kafasından çıkmış uydurmalar gözüyle bakar, hiç okumaz.’
Güldüm, babası gibi çok insan tanıdığımı söyledim ama fena halde yanılıyorlardı. Bilim edebiyata yetişemezdi, hiçbir zaman yetişememişti ki zaten. ‘Bakın’ diye devam ettim, ‘size kanıtlayayım söylediklerimi: Yunan trajedilerini biliyorsunuz değil mi? Milattan önce yazılmış oyunlar ama hâlâ geçerli. Bugün bile Oidipus kompleksi falan diyoruz. Peki, onlar yazıldığı zaman bilim nneredeydi? Dünyanın düz olduğuna inanılan, mikropların bilinmediği, ilkel bir emekleme çağında değil miydi? O zaman hangisi gerçek? Bugüne ışık tutan, ölmeyen ve hiç ölmeyecek olan hikâyeler mi, yoksa ilkel bilim mi?’
Gözlerini önüne dikti, beni unuttu ve yine derin derin düşünmeye başladı. Söylediklerim onda soru işaretleri uyandırmıştı, oysa bunu hiç beklemezdim. Onu güldürmek için ‘Oidipus denince kulağa ne kadar soylu geliyor değil mi?’ dedim. ‘Oysa Oidipus, ödemli ayak demek; bu kadar sıradan bir isim olduğunu düşünür müydünüz? Kusura bakmayın, biraz ukalaca bir ders gibi oldu. Ama inanın bana edebiyat, hayatı anlamanın tek yoludur. Ben bunu yaşayarak öğrendim.’”(s.70)

Burada yine gazeteciyle atışıyorlar yani artık ve çok güzeldi bence de. Yine söylemediğim bir şey: Mühendis aslında bu karakterimiz ve yavaş yavaş kardeşine de geçeyim.

“Kardeşimin Hikâyesi”nde kardeşinden hiç bahsetmezsem olmaz. Kendisini inşaat mühendisi, kardeşini de elektrik mühendisi diye tanıtıyor gazeteciye. Ve bu gazeteci kız aslında başta sadece Arzu’dan, onun cinayetinden, onların hizmetçisinden falan bahsederken, “Ya bunlar bir şey mi? Sen bir de benim kardeşimin hikâyesini duy” diye… “Duyabileceğin en büyük aşk hikâyesi falan” diye hatta yaltaklanarak gazetecinin dikkatini çekiyor.

Ve kitabın devamında artık onu anlatmasını okuyoruz. Öyle bir hikâye ki gerçekten dallı budaklı böyle konular, olaylar içinde ve en heyecanlı yerlerinde de böyle kızın artık uykusu geliyor. İlk zamanlar tabii ki gidiyor evden ama sonradan evde kalmasına da ikna etmek zorunda kalıyor.

Çünkü bir köpeği de var bu karakterimizin. Kairos… Karakterleri sayarken mesela bir arkadaşımız “o karakterlerden sorumlu olan onu da unutmayalım” dedi ve hatta kediyi de söyledi. Kediyi bak ben de unutmuştum. Yani hayvanlar da önemli bir karakter sonuçta. Ama Kairos gerçekten önemli bir yeri var yani kitapta, karakterlerden birinde. Ana karakterimizle de zaten konuşuyorlar aralarında, öyle bir iletişim var.

İşte buradan karakterimizin biraz o hastalıklı yapısı… Acaba tüm bunları o mu yaşıyor yani? Gerçekten gazeteci gibi biz de kitabın sonuna kadar şüpheleniyoruz onunla.

Ama kardeşinin hikâyesine başlıyor artık. Kardeşiyle Rusya’da işte bir inşaat içinde çalışmışlar ve kardeşi orada Olga’ya aşık olmuş. Olga Pavlovna’ya ama… Yani nasıl bir aşk? Nasıl bir aşk? Onu da çok hissedemiyorsunuz aslında. Doğru. Sadece bir tercüman ayrıntısı var orada. Orası bana çok hoş gelmişti. Bilmiyorum.

“‘Ve böylece üçü de muradına ermiş oldu demek ki’ dedi kız. ‘Masallardaki gibi.’
‘Galiba öyle’ dedim, ‘Minsk masal kentidir dedim ya!’ Sonra ekledim: ‘Ama iki ihtimal daha var.’
Merakla yüzüme baktı.
‘Belki de’ diye devam ettim, ‘Mihail o hikâyeyi uydurdu. Böyle bir şey hiç olmadı.’
Öteki ihtimal?’
‘Ya da bu hikâyeyi ben uyduruyorum şimdi; Mihail de yok, Danimarkalı çift de!’
Yine ‘Wow!’ dedi.
‘Gördüğünüz gibi her şey bir hikâyedir’ dedim, ‘ve nereye kadar gerçek olduğunu bilmemize imkân yoktur. İnsanlar durmadan yalan söyler.’”(s.77)

Burada beni de tongaya düşürdü. Şimdi kardeşin hikâyesi değil bu. Tabii ki başka… Çok kısa, benim de burada şimdi anlatmak istemeyeceğim bir hikâye ama kurgu mu ne kadar? Gerçek mi? Uydurdu mu bunları?

Burada zaten aslında yazar bizim de dikkatimizi sonuna kadar açık tutabiliyor, ayakta tutmaya çalışıyor. Yani bence ben öyle hissetmiştim. Kitabı bitirdiğinde bile hiçbir zaman emin olamayacaksın yani okuduklarından. Burada da Tolstoy hakkında bir görüşü vardı. Onu da hemen aldım.

“Akşam, son olayların sarsıntısıyla ara verdiğim okumalarıma döndüm yine. Genç kızlar üzerine kitaplar okumaya başladım. Birinden bir pasaj, ötekisinden bir paragraf; böylece saatler geçip gitti. Tolstoy, genç bir kızın ağzından, yani birinci tekil şahıs, uzun bir hikâye yazmış, çok güzel. Kızın bir adama âşık olmasını, evlenmesini ve sonra kocası olan adamın yaşattığı hayal kırıklıklarını anlatıyor. Et yemeyerek peygamber olmaya çalışan ve bir ömür boyu karısıyla kavga eden o ak sakallı kontun, kendisini genç bir kız yerine koyup, onun duygularını bu kadar iyi anlatabilmesi ilginçti doğrusu. Demek ki kendini genç bir kız gibi hissedebilmişti. Belki de edebiyatçılık, anlatmaktan çok, bir anlama uğraşına dayanıyordu.”(s.119)

Burada biraz Tolstoy’a da laf mı sokuyor bilmiyorum ama edebiyatı çok övüyor yani. Ya da hakkını veriyor mu diyelim, bilmiyorum. Sonra bu savcıya bir kere daha ifade vermek zorunda kalıyor. Ama tabii aklında yine başka şeyler var.

“Aslında hiçbiri umurumda değildi bunların. Sorgudan fena halde sıkılmıştım ama bunu belli etmeye hakkım yoktu. Bir saate yakın zamanım, bu sorularla, cevaplarla ‘yaz kızım’larla geçti. Çünkü savcı, bir yandan bana sorular sorarken, bir yandan da bu konuştuklarımızı nasıl yazacağını kâtibeye söylüyor, benim anlatma kabiliyetim yokmuş gibi cümlelerimi değiştirerek yazdırıyordu. Ama anlam değişmediği için itiraz etmedim. Bu boğucu yerden bir an önce kurtulup, evimin sükûnetine ve hiçbir gürültü yapma ihtimali bulunmayan kitaplarıma kavuşmaktan başka bir isteğim yoktu.”(s.128)

Burada da artık abartıyor mu diye düşünüyorsunuz, bilmiyorum. Ama geçen, mesela İstanbul’da deprem oldu — 6.2 büyüklüğünde, tam da 23 Nisan’da. Ben de evdeydim, o an pijamalarımla oturuyordum.

Apartmandan tabii ki hemen indim. Çıkmadan önce telefonumu alırken bir de dedim ki “kitap da alayım.” Çünkü öğle vakti, yani belli ki akşama kadar, geceye kadar dışarıda duracağız. Eve dönmeyeceğiz ve zaman nasıl geçecek? Şarjım da azdı, telefon dayanmayacak. Hiçbir şey yoktu.

Hemen orada yarım kalan kitabımı alıp öyle çıktım. Yani insan bazen kitaplarını düşünebiliyor ve kitapları insan yerine bile koyabiliyor. İnsanlardan daha çok tercih ettiğiniz anlar olabiliyor — bu tehlikeli olabilir. Belki o kadar da olmamalı ama…

“‘Ağır Ceza Mahkemesi’ne gönderildi. Artık cinayetin asli faili aşağı yukarı belli gibi.’
Baktım; davayı izleye izleye ‘asli fail, feri fail’ gibi deyimleri, yani adli terminolojiyi de öğrenmiş. Ne diyeceğimi bilemedim, bir sessizlik oldu. Sonra ben sormadan masadaki grubu gösterdi, ‘Gazeteci arkadaşlarla gelişmeleri izlemeye geldik’ dedi.
‘İyi’ dedim, ‘pek güzel.’
‘Bizimle oturmaz mısınız biraz?’
Yeni insanlar tanımaya, onların sorularını yanıtlamaya tahammülüm yoktu. Kusura bakmazsa eve gitmek istediğimi söyledim.
‘Tabii’ dedi, ‘kitaplarınız sizden epey ayrı kaldılar, özlemişlerdir sizi.’
‘Evet özlemişlerdir. Ben de özledim.’
‘Bir de Kerberos var elbette.’
Evet anlamında başımı salladım.
‘Sevgili’yi de unutmayalım’ dedi.
Anlaşılan lafı uzatmaya niyetliydi. Orada oyalanmayı bırakarak, hafif bir baş selamı verip yola doğru yöneldim.”(s.129)

Burada ben gazeteci kıza sinir olmuştum. “Bırak artık adamı bir rahat etsin” diye düşündüm. İyice hakikaten yapıştı, gitmiyor. Hele burada o sevgiliden bahsetmesi… Bilmiyorum, sizin oradan duyuluyor muydu arkadaşlarım, ama o özel bir şey — adam sana paylaşmış bunu öyle. Herkesin içinde bence söylememesi lazımdı.

Ben de zaten size de söylemeyeceğim burada onun ne olduğunu. Merak edin bakalım, diyeyim mi? Devam edeyim mi böyle? Ya da şu kadar şey söyleyeyim:

Bu karakterimizin evinde, bodrum katta, hizmetçisinin bile görmediği kapalı bir odada “sevgili” adında… Çok kötü tınlıyor böyle deyince, ama bir alet var. Aslında bir kucaklaşma makinesi. “Hug Machine” diye bir adı da varmış bunun zaten, ama bunu kendisi tasarlamış. Daha özel, hiç olmayacağı kadar yüksek seviyelere çıkabiliyor.

Yani diğer insanlara dokunamayan, bu tarz bir hastalığa veya hassasiyete sahip olan insanlar için özel olarak tasarlanmış, insan sıcaklığı veren sarılma makinesi. Ve buna bir de “sevgili” diye bir isim koymuş. O kızı da denetiyor, hatta o da çok beğeniyor, hoşuna gidiyor. Böyle bir şey varmış gerçekten.

Ama “dikkat et” diyor, “bunu çok yüksek seviyelere çıkartırsan seni öldürebilir” diye de orada uyarıyor. O kısımda aslında sevginin de fazlasının zarar olduğunu anlatıyor bize, gözümüze soka soka. Bilmiyorum, öyle olsa gerek diyelim ve devam edelim.

“Son görüşmemizde benimle konuşurken ‘sen’ diyen kızın bu azarlamaları ‘siz’ diye yapması tuhafıma gidiyordu.
O bunları söylerken ben de insan ilişkilerinin aşamalarını düşünüyordum. Daha birkaç gün önce çekingen bir edayla kapımı çalan bu ürkek genç kızın, hangi aşamalardan geçerek bana bağıracak kadar yakınlaştığını merak ediyordum, insanların birbirini ilk tanıma anındaki mesafeyi yok eden şey neydi; konuşmak mı, bir arada zaman geçirmek mi, birbirini daha iyi tanımak mı? Siz’den sen’e geçiş gibi, ne zaman ve neden öyle olduğu anlaşılamayan bir şeydi bu.”(s.198)

Yani bunu biz bile anlayamıyoruz. Kaldı ki bu duyguları hissetmeyen adam nasıl anlasın? Ama aslında bu da bir bariyer değil. Duyguları hissetmemek, belki birçok şeyi anlamak için bir lütuf da olabilir — yani bir lanet olabileceği gibi.

Bu arada, hazır Carbos’la tanışmışken söyleyeyim: Carbos çok hakikaten vahşi bir köpek. Sadece Muharrem’e dokunmuyor. Onun haricinde herkese karşı tavırlı. Yabancı falan geldiğinde hemen havlıyor. Zincirini koparacak kadar üzerine gidiyor.

Bir yerde de bu gazeteci kıza da saldırıyor. Onun ayağını ısırıyor falan. Zaten o yüzden kalıyordu — onun evinde o gece biraz kalmak zorunda kalıyor yani. Öyle de bir durum var. Ve burada da çelişkiyi çok güzel anlatıyor.

“Narin parmakları iPad’in üstünde müthiş bir süratle dolaşmaya başladı. Çok deneyimli bir piyanistin tuşlarda uçan parmakları gibi onunkiler de neredeyse görünmez hale geliyordu.
Benim gibi daktilo kuşağından gelen insanlar tuş alışkanlığıyla her harfin üstüne kuvvetle bastırırken, bu kuşak hafif dokunuşlarla yetiniyordu. Bu yüzden de daha hızlıydılar elbette. Ayrıca internet dünyasını, evleri, yatak odaları kadar iyi tanıyorlar, aynı anda üç beş kişiyle karıştırmadan mesajlaşabiliyorlar, istedikleri bilgilere anında ulaşabiliyorlardı.”(199)

Bu da benim aklıma ofisimize yeni başlayan arkadaşı getirdi. Daha bir üniversite öğrencisi aslında ve bilgisayar programcılığı — işte yazılım falan, çeşitli program dillerini bilen, Excel’i çok iyi olan biri. Excel’de… Ben dediğim gibi bu işe başlarken Excel’imi iyi zannederdim. Ne kadar az şey bildiğimi o zaman öğrendim.

O böyle iki dakikada oradan oraya, oradan oraya… İlk gün zaten yeni laptop almıştık ona. Sadece fare almamıştık, faresi yoktu. Ama faresiz bile tıkır tıkır, o kadar hızlı çalışıyor ki… Zaten “ben çok fare kullanmıyorum” demişti. Oradan anlamıştım ne kadar bilgisayara hakim olduğunu.

İşte “zamanın gençleri” diyeceğim ama onun tabii ayrıca bir hevesi de var, bir eğitimi de var, pratiği de var. Ama günümüzde neredeyse bütün gençler telefonda onun kadar iyiler. Telefonda bazen böyle görüyorum: tıkır tıkır oradan oraya, oradan oraya… “Tıkır tıkır” da değil aslında, “tıkır tıkır” bizim zamanımızda kaldı. Piyanist gibi dokunuşlar, kaydırmalar, aynı anda üç kişiyle mesajlaşabilmeler…

İnsan aslında multitask değildir derler. Bütün araştırmalar bunu gösteriyor, sürekli kanıtlıyor ama bilmiyorum. Sanki bu yeni kuşakta aynı anda birçok şeyi yapabiliyor gibi de geliyor insana. Ve yine Ahmet’in güzel bir çıkarımına geçelim.

“‘Her insan bedeninin çürüyeceğini bilir ve bundan korkar’ dedim. ‘Ama çoğu insanın ruhu gövdesinden önce çürür; nedense bundan kimse korkmaz!’
‘Bunu niçin söylediniz şimdi?’ diye sordu.
‘Kardeşim ve benim için’ dedim. ‘Ama inan bana, insanların çoğunun ruhu, bedeninden önce çürür.’”(s.202)

Evet, artık kardeşinin hikâyesini anlatmaya başladı ve böyle yine beylik laflar… Ama ne kadar da doğru, diyelim. “Ruh bedenden önce mi uçuyor?” Neyse, buraya da girersem çıkamam hiç. O yüzden devam edeyim, devam edeyim diyeceğim.

Çok çok uzun alıntılarım var. Üç tane kalmış ama devam edeyim ben.

“‘Zenginlik insana ait bir özellik değil” diyorum. ‘Para insanın doğal bir parçası değil; kaybolabilir, çalınabilir, soyut bir karam, birtakım sıfırlar… Zaten hayatta anlamlı olan değerler parayla sahip olunamayalar. Kitap, çalışacak insan, eşya alabilirsin; ama bunlar bilginin, dostluğun, paylaşma duygusunun yerini tutamaz. Oysa zengin aptallar paranın çok önemli olduğunu sanıyorlar, bu yüzden de servetlerinin kendilerine ruhsal bir ayrıcalık, özel bir mutluluk getirmesini bekliyorlar. Bu mümkün olmayınca, içleri de boş olduğu için can sıkıntısı başlıyor. Konuşacak bir şeyleri olmadığı için tavla, kâğıt oyunu falan oynayarak tahammül edebiliyorlar bu hayata ve de birbirlerine. Veya işkolik oluyorlar, sanki kıtlık koşullarından kurtulmaları gerekiyormuş gibi işlere dalıyorlar. Onların yerinde olsam intihar ederdim.’
‘Peki, sizin ayrıcalığınız ne?’ diye soruyor.
‘Çok basit’ diyorum. ‘Okumak, sadece okumak. Okuyan insan, dünyanın aklına yaslar sırtını. O zenginelrin arkadaşları birkaç finansçı, üç beş holding yöneticisi. Üstelik içtenlikten her zaman şüphe duyulan ilişkiler içindeler. Oysa benim dostlarım dünyanın gelmiş geçmiş en akıllı ve en yaratıcı insanları: Aristoteles, Platon, İbn Rüşd, Faulker, Homeros, Nietzsche, İbn Haldun… Bunları hangi maddiyatla bir tutabilirsin?’
Tuhaf bir düşünce tarzım olduğunu söylüyor. Çok tuhaf bir insanmışım. Bu hafif saldırıyı, benim değil dünyanın tuhaf, hatta deli olduğunu söyleyerek savuşturmaya çalışıyorum. ama benim gibi insanların zayıf yanının da her şeyi fark etmek olduğunu söylüyorum. Fazla bilmek mutsuzluk getiriyor.”(s.212,213)

Diyor ve bir bilgi kırıntısıyla daha, aslında kitabın son alıntısı bu, diyebilirim. Bir sonraki kitaptan değil, bence aklımda da böyle bir şey vardı ben. Ama ben bunun soyadlarında da var zannediyordum. Çünkü böyle soyadları da var bildiğim kadarıyla.

Bizde de zaten işte “oğlu” diye soyisimler olur ya — bilmem ne oğlu. son olur. Bu daha kuzey bölgelerinde direkt böyle. Neyse, neyse… Ben alıntıyı okuyayım, kendim saçma sapan örneklere girmeyeyim.

“Telefonu kapattıktan sonra Dinç Abi’den Olga’yı bulmak için yardım istedim, insanları bulmakta pek de başarılı olmadıklarının ortaya çıktığını söyleyerek ‘Yine de araştıralım’ dedi. Olga’nın soyadını sordu. ‘Olga Pavlovna’ dedim. O da bana Pavlovna’nın soyadı olmadığını, baba adı olduğunu, Rusların kız ise baba adlarının sonuna -ovna, -evna; erkek ise -oviç, -eviç eki alarak anıldıklarını söyledi. Bu yüzden ben Olga Pavlovna dediğimde, Pavel kızı Olga demiş oluyordum ki herhalde böyle on binlerce kız vardı Rusya’da. Soyadını bilmeden bulmak olanaksızdı. Niye vaktiyle sorup öğrenmemiştim ki! Böyle sersemlik yapılır mıydı ama iş işten geçmişti artık.”(s.237)

İşte o Olga’yı bulamamasının nedenlerinden birini de böyle açıklıyor. Aslında bir de Ludmilla olayı var ama ona girersem hiç çıkamayacağım. Bir yandan da kitaptaki en sevdiğim şeydi aslında, ama o kadar alıntı okudum ve şimdi en sonuncuya gelmişim. Ondan bahsedemeyecek miyiz bilmiyorum. Çok da artık zamanım dolmuyor. İşe gideceğim birazdan, yani geç kalacağım devam edersem.

Bir dil sorunu var kardeşinin Olga arasında. Rusça bilmiyor, yani çok az temel kelimeleri biliyor. Ve Ludmilla da orada onların iş arkadaşı — başka bir kadın. Onu bir tercüman olarak kullanıyor. Bu maaşının neredeyse yarısını teklif ediyor. Diyor ki “bizim aramızdaki iletişimi sağla da dile benden ne istersen, yeter ki Olga’yla konuşabileyim, anlaşabileyim.” O derece aşık oluyor Olga’ya.

Ama işin kötü yanı şu: ona o kadar güzel şeyler söylüyor, içini o kadar güzel döküyor ki Ludmilla da ona çeviriyor bunları. Ama ne çevirdiğini bilmiyor ne söylediğini — bilemez yani, hiçbir zaman emin de olamayacak. Hem de o güzel sözleri Ludmilla orada çevirirken zamanla o da Olga’ya aşık oluyor.

İşte kitabın aslında kilit noktası bu. En çarpıcı kısım. Buradan sonra zaten ne geliyorsa, başta karakterimizin başına geliyor. Ve kitabın son bölümü olan “Karar” kısmında da şu önemli satırlar geçiyor:

“Söz konusu Blunted Affect durumu, hastanın beş duyusunda, günlük yaşamında ve zekâsında bir değişiklik yapmamakta, ancak duygular eksik kalmaktadır. Yani bu durumdaki hasta her insanda bulunan ego, dostluk, aşk, nefret, kıskanma, öfke, pişmanlık gibi duygulardan yoksun bulunmaktadır. Dolayısıyla bu tür hastalar başlarına gelen olaylar sonucunda kendilerini çeşitli durumların yaratacağı üzüntülere, yaralanmalara karşı korumak amacıyla bu insani duygulara beyinlerini tamamen kapatmıştır. Hasta bir şeyi düşünmekte, anlamakta, bedensel zevkler almakta ama manevi olarak hiçbir şey hissetmemektedir.”(s.271,272)

İşte yazarımızı bu kitabı yazdıran durum. Benim okuduğum baskıda yoktu ama diğer arkadaşların kitaplarından gördüm. En sonda bir “teşekkürler” kısmı da yazmış. Orada bu kitabı yazma fikrini nereden geldiğinden bahsetmiş. Böyle değişik hastalıklar üzerine gerçekten kitap yazılması gereken durumlar olabiliyor.

Yani duyguları hissetmemek iyi bir şey zannediyoruz belki ama mesela House’un da bir bölümünde vardı — hiç acı hissetmeyen. O kadar tehlikeli ki… İşte gözünü ovuştururken gözünü çıkarabilirsin. Bir yerini kestiğinde şırıl şırıl kanlar akar ama fark etmezsin. Yanlışlıkla işte bir bıçağa, bir şeye oturabilirsin ve hiç canın yanmaz. Kan kaybından ölürsün gibi korkunç senaryoları söylüyordu o hastalıktan muzdarip kişi.

Ne acısı bile… İşte aslında ne kadar da onu hissetmeye ihtiyacımız var. Duygular da böyle belki bazen canımızı yakıyor ama hayatta kalmak için de biraz hissetmek zorundayız.

“Kardeşimin Hikâyesi” kısaca — kısaca artık nasıl kısaca denebilirse — böyle bir kitaptı. Neredeyse hiç kardeşinden bahsetmedim. Ya da sadece ondan mı bahsettim? Neyse, artık oraları da kitabı okumuş olanların takdirine bırakalım. Buraya kadar okuduğunuz, zaman ayırdığınız için çok çok teşekkür ediyorum.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder