Hediye Vermek ve Hediye Almak Üzerine, Saat Yerine Zaman, Beğeni Yerine Yorum Hediye Etmek
Wilhelm Schmid’in yazdığı Hediye Vermek ve Hediye Almak Üzerine kitabından bahsedeceğim bugün sizlere. Çok güzel, çok kısa ama içinden bayağı bir not çıkardığım yetmiş iki sayfalık bir kitap hem de hediye vermek üzerine.

Biraz kendime de bir hediye olsun diye aldım aslında bu kitabı. İletişim yayınlarından çıkmış ve Tanıl Bora’nın çevirmiş. Hediye vermeye gerçekten çok farklı bakış açısıyla, neredeyse her yönden ele alıyor yazar. Wilhelm Schmid’i de okumamıştım hiç daha önce. Güzel bir deneme kitabı bence. Çünkü hediye almak kadar hediyeyi kabul etmenin de çok zor olduğunu düşünen, hisseden bir insanım ben. Hayatımda yani bu zamana kadar çok, çok kötü hediyeler verdim. O karşılaştığım tepkiler bazen beni bir şey hediye etmekten korkuttu. Yılbaşı çekilişleri falan yapılırdı bizim zamanımızda -hâlâ yapılıyordur belki okullarda- ama bence herkesin güzel şeyler almaya, hediye etmeye de imkânı olmuyor. Bence okullarda öyle şeyler yapmaya gerek yok yani. Bir de orada o isimler falan değiştirilir, herkes kendi istediği kişiye hediye almaya çalışır. Çok üçkâğıtlar döner yani orada. Ve bazen işte siz bir şey alırsınız ama size bir hediye gelmez. Size alan kişi ya o gün okula gelmez ya da hiç getirmez, bir şey olur. Ve bu kitabın da ilk cümlesi okumam için bana yeterli oldu, şöyle başlıyor:
“Hediye vermekte cömert olmak: iyi fikir. Ben de öyle düşündüm ve uygun bir vesileyle kocaman bir buket hediye ettim. En nihayet bir defa da tasarruf etmek yerine bir şeyler verdiğim için pek gururluydum. Aldığım karşılık gayet kısa ve sadeydi: ‘Buket ne kadar büyükse, vicdanın o kadar lekeli demektir!’ Ağzım açık kalakaldım, tek bir laf söyleyemedim, çünkü -doğruydu. Sözde cömertliğim, iyice büzülüp küçük hesapçılık derecesine düşmüştü. O an kesin olarak anladım: Hediye vermek, zor iştir.”(s.9)
Bir de böyle durumlar var. Çiçek hediye etmek zaten en zoru — en zoru olabilir. Kafanıza da takabilirsiniz o çiçeği zaten. Kimi kadınlar hoşlanmaz mesela. “Çiçek dalında güzeldir” diye düşünürler. Ben de aslında biraz o görüşe yakınım, ama bazen almak da gerekiyor.
“Hediyenin verildiği kişi tarafından beğenilmemesi, hediye vereni müşkül duruma sokmasından ötürü mutsuz olabilir: Aslında müthiş sevinmesi gerekiyordur ama sevinmez. Hediye, arzulamış olduğu şey değildir. Belki canını sıkan bir şeydir, hatta daha beteri, bozulmaya bile değmeyecek, ehemmiyetsiz bir şeydir. Bazı durumlarda, bariz bir şekilde düşüncesizce seçilmişse hediye, hakaret olarak bile algılanabilir.
Beklentilerin ölçülü olması, muvakafate katkıda bulunur: Hediye eden kendi cömertliğine sevinebiliyor, hediye alanın da sırtına fazla bir yük binmiyorsa, hediye vermenin doruğuna ulaşılmış demektir. Bu arada, maddi hediyelere muamele tarzınız, manevi hediyeler için bir idman sahasıdır sadece; manevi hediyeler yalnızca o anlığına veya bir müddet değil, tüm bir yaşam boyunca anlamlıdırlar. Sevgi, dostluk ve misafirperverlik hediye etmek, karşılıklı sevinç verir, fakat hem vereni hem alanı büyük yükümlülüklerle karşı karşıya bırakır. Zaman ve dikkat hediye etmek ne anlama gelir? İnsanın kendi kendisine verdiği hediyelerin önemi ve mahiyeti nedir?”(s.11)
Hediyenin beğenilmesi gerçekten zor bir iş. Büyük uğraş gerektiriyor. “Belki bunu öğrenirim” dedim bu kitaptan, ama hâlâ çok öğrenebildiğimi sanmıyorum. Yine de güzel notlar çıkardım. Bakalım siz neler düşüneceksiniz.
“Ayrıca aşırı miktarda verilen hediye, hızla değersizleşir, maddi hediyeler kadar manevi olanlar için de geçerlidir bu. Bundan çıkarılacak ders, bir ilişkiyi -hangi türden olursa olsun- hediye yağdırarak aşırı yüklememek, ilişkiyi hediyelerle öldürmemeye dikkat etmektir. Tabii hayatın kendisi de, zaman içinde edinilen tecrübelerle itidali bulmaya katkıda bulunur. Bunların üzerine düşünürseniz, giderek hediyenin ölçüsüne dair bir sezginiz oluşur. Bunun, özellikle sevgi hediye edeceğinizde, çok yardımı dokunacaktır.”(s.22)
Nasıl yani? Ne kadar önemli görüyorsunuz? İlişkiyi hediyelerle öldürmemek…
Ne kadar okursanız okuyun, araştırma yaparsanız yapın, bunu biraz da tecrübe ederek öğrenmek gerekiyor. Yolda öğreniyorsunuz yani. Sevgi de işte hediye edilecek, hediye edilmesi gereken bir şey ve onda da ölçülülük belki de en önemli unsur. Okurken güldüğüm bir bölüm vardı:
“Bir şeyin simgeleştirilmesi hep ihmal edilir, ucuz beyanlarla idare edilirse (‘Seni ne kadar çok sevdiğimi biliyorsun!’), hüküm yakındır: ‘Artık beni sevmiyorsun!’”(s.25)
Bazı şeyleri simgeleştirmek gerekiyor. Yoksa çok da bir anlamı olmuyor ama o simgeleştirme kısmı çok önemli. Bunlar hep pahalı hediyeler olmamalı. Basite kaçmak yerine biraz daha düşünülmüş, kişiye özgü hediyeler tercih edilmeli.
Mesela kitap hediye edilir mi? “Kitap hediye edilmez” gibi bir görüş de var. Hiç okumayan birine belki… Yeri gelince en güzel hediye olabilecek şey, farklı koşullarda kırıcı bir hediye bile olabilir. Parfüm de mesela öyle. Bizim zamanımızda çok parfüm hediye edilirdi. Sonradan öğrenmiştim — bu “kötü kokuyorsun” anlamına gelebilirmiş. Duymuştum bir yerde, o zaman bir dank etmişti.
Kişinin kullanmadığı bir şeyi hediye etmek gibi bir mantık da var. Ben mesela saat takmıyorum, takamıyorum, sevmiyorum. Belli bir yaşa kadar sürekli herkes bana saat hediye etmeye, evde bir saat koleksiyonu oluşmaya bile başlamıştı. Alınca da onu takmayınca tepki oluyor. İlk zamanlar bir iki gün mecbur takıyorsun ama katlanamıyorum ben ona. Her yer zaten saat dolu, bir de onu illa kolumda görmek…
Askere giderken almıştım bir tane Casio asker saatinden almıştım — alarmı falan lazım olur diye. Sanki benden başka kimse kurmayacak alarm! Her taraf alarmmış zaten. Neyse, yazarımız zaman ve dikkatin de bir hediye olduğunu söyledikten sonra hızını alamıyor ve devam ediyor:
“Hayranlık da bir armağandır; ilişkinin temelidir bu, çünkü ötekinde yetenekleriyle, becerileriyle, ilginç ve heyecan verici yanlarıyla hayran olunacak bir şey yoksa, neden onunla beraber olasınız ki?
Aşk ilişkilerinde bol keseden bahşettiğimiz ve hediye olarak gördüğümüz güven de bir armağandır: ‘Sana güvenimi hediye ediyorum,’ diyerek, ötekinin ‘her şeyine, her dediğine inanmaya’ ve sahiden güvenilir olduğunu gösterirse, ona bilhassa değer vermeye amade olunur.
Sevilen ötekine verdiğimiz özel armağanlar, ona tanıdığımız imtiyazlardır: ‘Senin her şeye hakkın var!’”(s.27)
Evet, bunlar gerçekten çok büyük hediyeler. Birine “senin her şeye hakkın var” diyebilmek zaten… Açık çek vermek gibi bir şey — hayatta en fazla bir iki kişiye yapılacak bir şey olabilir bence.
Kitabın ortalarında kıskançlığa dair farklı bir bakış açısı yakaladım. Onu da paylaşmak istiyorum. Bakalım siz ne düşüneceksiniz:
“Dikkat eksikliği, kıskançlığın ardındaki esas meseledir. Sadece ‘rakip’ veya ‘rakibeleri’ değil, ötekinin ilgi ve meyil gösterdiği şeyleri ve meşgaleleri de hedef alır. Onun dikkatinin yoksunluğunu çekersiniz, kıskançlık onu kaybetme korkusu değil, onunla ilişkide olma imtiyazını kaybetme endişesidir — bir anlığına bile olsa.
Şimdiki an, hayata yeni bir itki vermenin ve sevdiğiniz insana daha fazla dikkat armağan etmek için bir başlangıç yapmanın zamanıdır. Şimdiki zaman, değişimin gerçekleştirilebileceği yegâne zamandır, bununla beraber darboğazıdır da zamanın — bütün değişimlerin gerçek olabilmek için o iğne deliğinden geçmesi gerekir. Gerçekleştirilebilecek imkânlar ne denli zengin olursa olsun, başka şeylerin hep kendini dayattığı şimdiki zaman, fırsatlar bakımından o kadar yoksuldur.
Modern insanlar için zamanın gitgide kıtlaşıyor olmasının aleyhte bir durum olması gerekmez, bu durum hediye vermek için yeni imkânlar da açar. Kendine, başka bir insana veya bir şeye zaman ayırmak, yeni bir özen gösterme biçimine dönüşür, size güzel ve onaylanmaya değer görünme derecesine göre bunun dozlarını ayarlayabilirsiniz. Zaman kıtlaştıkça, zaman hediye etme jesti ve böyle bir hediye almak daha fazla önem kazanır.”(s.41)
Gerçekten, en son size kim bir zaman hediye etti acaba? Ya da siz kimlere zaman hediye ediyorsunuz? Bunu da sorgulamak gerekir belki.
Arada böyle zor kelimeler, uzun cümleler var. Bu tür denemelerin olmazsa olmazı belki de sözlükle okumak. Kendinize bir sözlük hediye etmeniz gerekiyor. Sözlük kullanma becerisi, alışkanlığı… Ve arada güzel, farklı kelimelerle de karşılaşabiliyoruz.
Etimoloji okuma grubunda biz de öğrendiğimiz farklı kelimeleri paylaşıyoruz. Etimolojik bir çalışma yapıyoruz — yani kitaba başlamadan önce birbirimize birer kelime hediye ediyoruz. Ben o konularda biraz zayıf kalıyorum. Çok aklıma gelmiyor o an, çünkü ciddi bir hazırlık gerektiriyor. Daha çok kitapla meşgul olduğum için ona yetişemiyorum. Ama belki önümüzdeki ay bu kelimeden bahsederim. Bu alıntım şöyle:
“Basbayağı bir yabancı sevgisi olabilir misafirperverlik (Yunancada misafirperverliği karşılayan kelime eskiden beri philoxenia’dır ‘yabancı sevgisi’), muhtelif kültürlerde geçerli olan şu şiara uygun olarak: ‘Yabancılar, henüz tanışmadığımız arkadaşlarınızdır.’”(s.51)
“Hey Yabancı” diye bir dizi vardı sanırım? Şarkısı vardı onun, ama seyretmemiştim tabii. Jeneriği güzeldi, sadece o kalmış aklımda.
Bu arada, boğazım ağrıdığı için hasta olmak üzereyim sanırım. Biraz da onun telaşıyla “iyice sesim gitmeden kayıt alayım” dedim. Yine kitaplar birikti. Bir yandan da kendime çay yaptım — hemen iki dakikada yeşil çay. Umarım size çok bozuk gelmiyordur sesim. Dikkat etmeye çalışıyorum ama kendime böyle bir hediye vereyim dedim sabah sabah.
Bu kayıtlara başlamak çok zor oluyordu benim için. Onun da çözümünü buldum: hiç düşünmeden hemen ses kaydını başlatıyorum ve o orada hızla ilerliyor. 5 saniye, 10 saniye, 15 saniye… Artık boşa gitmesin diye mecburen başlıyorum. Mel Robbins’in 5 saniye taktiğine de benziyor bu. Bir şey için en fazla 5 saniye düşüneceksin — o 5 saniye içinde harekete geçeceksin. O yataktan kalkacaksın, o çayı demleyeceksin, o işi yapacaksın, o hediyeyi vereceksin ya da kabul edeceksin.
Çünkü 5 saniyeden fazla “zaman kaybederseniz” — zaman kaybetmek diyorum, düşünmek değil — o 5 saniyeden sonra bahane makinesi gibi çalışmaya başlıyorsunuz ve harekete geçemiyorsunuz.
“Demlenme süresi” demiştim geçen, ona da güzel bir yorum geldi. Kaç ay önce yazdığım bir yazıya yeni bir yorum gelince insan mutlu oluyor. Sadece onun birileri tarafından okunduğunu görmek bile hoş bir hediye gibiydi. Üstelik farklı bir açıdan bakılarak yazılmış, eleştirel ve yazıya katkı sağlayan bir yorum. O açıdan da ayrıca değerli.
Orada çok güzel ifade ediyordu — “bir fikre kucak açmak” tabirini kullanmıştı. Yazar diyorum çünkü o da çok güzel yazılar, şiirler yazıyor. Emel Rüveyda… Medium’da onun da sıkı takipçisiyiz. Medium’da böyle fenomen diyebileceğimiz yerli yazarlar var aslında. Ben onların çoğunu tanıyor gibi hissediyorum.
Onların okuduğum yazıları benim için bir hediye gibi ve o kadar mikro okumalar yapıyorum ki… Onları beşer onar dakikalık molalara sığdırarak okuyorum çoğu zaman. Ama bazen “dur, burada başka bir şey var” diyorum. Virginia Woolf’un James Joyce’ı okuyup keşfettiği zamanki gibi — burada bir hazine saklı gibi hissediyorum. Onları ayrıca başka bir zaman, kendime boş zaman hediye edip o zaman okumaya çalışıyorum.
Beni de bunlar mutlu ediyor ve son alıntıya geçeyim. Şu cümlelerle bitiyor — son alıntı dedim ama neredeyse son sayfa.
“Düşünce özerkleşip ne istiyorsa onu düşünür, darmadağın, rastgele düşünür, bazen de yoğunlaşıverir, her nevi ‘manasız şeyi’ düşünür, derken bunların içinden bazıları ‘mana’ kazanıverir. Derin düşünme, aykırı düşünme, farklı düşünme, yeniden düşünme, yaratıcılıklarıyla aylaklığın açtığı alanı doldururlar. Düşünmenin her tarzıyla varabileceğiniz, eleştirel tefekkürün getireceği anlam yanında, aylaklık, aynı zamanda dolaysızca duyusallığı da şımartmak gibi bir üstünlüğe sahiptir: Bir şeyler içer, etrafı gözler, müzik dinlersiniz. Her nevi anlam ve anlamsızlık dolar aylaklığa dönüşen can sıkıntısının içine, böylece hayatın tadı katmerli çıkar.
Kendinizi gerçekleştireceğiniz bir hayat içinse uğraşınız, kendinize boş zaman hediye etmek kaçınılmaz bir şeydir. Bundan feragat etmek, hayatı daraltmak demektir, günün birinde bilincine varacak olursa insanı pişman eder. En iyisi, boş zamanı biraz sündürmek, aylaklığı genişletmektir. Bir kitaba gömülmek, bunun için mükemmel bir fırsattır.”(s.72)
Diye bitiriyor 72. sayfada. Bu kitap da bir hediye gibi gerçekten başlı başına. Bazı kitapları okurken böyle hissediyorsunuz. O an bir nimet yani o. Bazen böyle kapatırım kitabı ve şu an ne kadar şanslı olduğumu düşünürüm. Reklamlar falan olur ya, işte “çünkü siz buna değersiniz” o hissini yaşıyorsunuz bence.
O zaman kendinize, düşüncelerinize, hayata zaman ayırıyorsunuz aslında. Oradan oraya savrulmayı bırakıp kendiniz için bir şeyler yapıyorsunuz. Bu aslında bir podcast dinlerken de… Ben o zaman da onu hissediyorum ya, lüks gibi bir şey o zamanı ayırabilmek… Bazen böyle kendimi oradaymış gibi de hissediyorum.
Her yerde dinlenebiliyor çünkü, bu da çok acayip bir şey. Genelde kulaklıkla, yalnız bir kişi tarafından dinleneceğini düşünmek istiyorum ama öyle değil tabii. Hoparlörü açıp sesi yayarak dinleyenler de var. Bir şey yapamıyorsunuz, sizin elinizden çıkıyor artık. Yazılar da öyledir. Bir kere yazarsınız ve gitti artık. O yayınlandıktan sonra sizden çıkar, kamu malı gibi bir şey olur.
O yüzden o eleştirileri de… Çünkü insanların en çok korktuğu şey bu oluyor sanırım. Bir şey yazacağı, bir şey paylaşacağı zaman: “Gelen kötü yorumları ne yapacağız? Nasıl bununla başa çıkacağız?”
Çıkmayacaksınız. Bu kadar basit! Çünkü artık sizin değil, sizden çıktı. Herkes ona farklı bir anlam yükledi. Bulunduğu, görüldüğü, okunduğu, dinlendiği ortam bile çok farklı. Birbirinden bağımsız ve etkiliyor ister istemez. Böyle olunca da tabii ki hiçbir ders çıkarmayın, eleştirileri dikkate almayın demiyorum ama kötü yorumlara yapılacak bir şey yok. Teşekkür edip geçeceksiniz. Sizi olumsuz etkilememesine uğraşacaksınız.
Geçen… Aa geçen de bak, YouTube’da yine o sahte yorumlardan biri geldi galiba ama bende de şu açılmış artık: yapay zekayla cevap verme. İki tane seçenek sunuyor sana ve birini seçebiliyorsun otomatik olarak, sanki sen cevap vermişsin gibi. Bunu şurada görmüştüm: Cenk ve Erdem’in “Yoruma Yorum” bölümlerinde olur. Müebbet Muhabbet kanalında tam “Bu niye bende yok? Daha açılmamış mı acaba?” demiştim. Baktım gelmiş.
O da benim için bir hediye gibi bir şey oldu. Hemen “Madem” dedim, “bana robot robot gibi bir mesaj geliyor, robottan yazılmış gibi bir mesaj geliyor, ben de yapay zekadan cevap vereyim. Yani ne olacak?” Denemiş oldum böylece.
Bir yerden sonra… Çünkü o yorumlarda yetişemeyeceğiniz zamanlar gelebilir, gelecektir. Ya da geç gördüklerinize de çok takılmamak lazım. Yani sen birine bir şey yazdın diye o onu okuyacak, cevaplayacak diye bir şey yok. Kötü hissetmemek lazım. Yani yorum da sizden çıkıyor artık, yaptıktan sonra. Belki bambaşka biri görecek, ona bir şey yazacak, ondan bir şey çıkaracak. Güzel ya bu yani, günümüzün nimetleri, teknoloji.
Biraz ayarı kaçırıyoruz tabii. Her şeyi abartmak insanın en önemli özelliklerinden biridir. Ama onsuz da yapamıyorsunuz bir yerden sonra. O imkan geriye gitmez. Yani bir kere hediye edildikten sonra insana bu teknoloji, kalka tekrar kil tabletlere dönemezsiniz. Ama ben hala çivi yazısı gibi yazmaya devam ediyorum. Yazdıklarımı, yazılarımı kimse okuyamıyor diyeyim ve bitireyim buradan.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder