5 Mayıs 2025 Pazartesi

Yaşamın Kısalığı Üzerine

Yaşamın Kısalığı Üzerine, Kalıntılar, Ahenkle Savrulan Gri Saçlar ve Yokuş Yapan İnsanlar

Lucius Annaeus Seneca’nın Yaşamın Kısalığı Üzerine kitabından bahsedeceğim bugün sizlere. Kısa bir kitap ararken bu başlık dikkatimi çekti ve dedim ki “Okumadım ben bu kitabı, hemen alayım!”

Press enter or click to view image in full size
Bu yazı kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Sadece kırk sekiz sayfa. Zaten bu kitap uzun olsaydı, biraz tezat da barındırırdı. Mecaz Yayınlarının Nisan 2021 tarihli ilk baskısından okudum ve çeviri Zeynepnaz İşeri’ye aitti. Seneca… Bir de kim vardı böyle… Marcus Aurelius muydu, bir de bu şeyler çok olur… Ne deniyordu onlara, Stoacılar! Evet, onların yazıları çok döner Medium’da. Hüseyin GÜZEL var, sürekli o yazıları çeviriyor. Bir yerden sonra hep sanki aynı şeyleri anlatıyorlarmış gibi geliyor insana ama hayatta da biraz öyle bir şey. Hep aynı şeyleri yapıyoruz.

“Ölümlü olan her şeyden korkuyor, ölümsüz olan her şeyi arzuluyorsunuz.
Pek çok kişinin şöyle dediğini duyacaksınız: ‘Elli yaşına gelince inzivaya çekileceğim, altmışıncı yaşımda tüm yükümlülüklerimden kurtulacağım.’ Peki hayatınızın daha uzun süreceğine ilişkin bir garantiniz mi var? Planladığınız gibi olmasına kim izin verecek? Kendinize sadece yaşamın kalıntılarını ayırmak ve iyi (ve sağlıklı) bir zihin kurmak için, hiçbir işin yapılamayacağı bir dönemi beklemek sizi utandırmıyor mu?
Tam yaşamayı bırakmamız gerektiğinde yaşamaya başlamak artık çok geçtir! Tüm planları ellinci ve altmışıncı yaşlara ertelemek ve çok az kişinin ulaştığı bir noktada hayata başlamayı isteyerek ölümü unutmak çok büyük aptallıktır!”(s.12)

Biraz ağır konuşmuş burada Seneca ama haklı. Yani haklı değil mi? “Şu yaşa gelince başlayacağım… Emekli olayım da yapacağım.” Bunlar da genelde yeni konularda olur. İşte hacca falan da zaten yaşlıyken gidilir. Öyle de bir yanlış anlaşılma var bizim kültürümüzde. “Ondan sonra artık başlarım namaza.” O yaşa kadar da zaten öyle bir pratiğin de yoksa, ondan sonra da olmuyor. O da olacak gibi değil.

En acısı da aslında zaten asla bilemezsiniz o yaşlara kadar yaşayıp yaşayamayacağınızı, sağlıklı olup olmayacağınızı — belki de daha önemli. “Yaşamın kalıntıları” demiş ya. Yani bir şeyleri erteleyince, asıl yapmak istediklerinizi belki kalanlarda doğru size kalıntılar oluyor artık.

Kalanlar işte: “Şu işler bir düzene girsin, bir belimizi doğrultalım. Ondan sonra şu çocukları evlendirelim. Ondan sonra bir evimizi alalım, arabamızı alalım ya da işte ne bileyim şu ikinci evi bir alalım. Yazlığın borcu bitsin, krediler bitsin. Kredi kartlarını eksiden bir kurtaralım, bir artıya geçelim. Ya da işte şu boşanmayı bir bitirelim, atlatalım. Okulu bir bitirelim, diplomayı alalım, şu işi bir kuralım, şu sermayeyi bir arttıralım.”

Yok yani, bütün bu dünya meşgalesi… Bunları yaşamaya başlamak için bir başlangıç çizgisi olarak belirlemek o kadar sakat bir ilişki, sakat bir durum ki tüm hayatınız boşa geçer böyle yaşarsanız. Hiç anlamazsınız. Hiçbir bereketi de olmaz o hayatın.

Zaten büyük hedefler için bu yüzden derler: “Böyle kısa kısa, ufak ufak, daha ulaşılabilir hedeflere böl” diye. Çünkü büyük olan ve belirsiz olan, özellikle de son tarihi belli olmayan işler oyalar sizi tamamen… Bizim işte de mesela çok önemlidir, muhasebede: “Şunları şunları yapacağız…” demenin hiçbir önemi yok. Boş söylem yani bunlar.

Onları duyunca zaten bizim patron da “Ne zaman?” der hep. “Ne zaman bitecek? Ne zaman yetiştirir­siniz şunları şunları?” Hiç sevmez öyle yuvarlak konuşmaları. Bir son tarih vereceksin, müşteriye de gerektiğinde bir son tarih vereceksin. Öyle “Yaparız, hallederiz…” Bunlar zaten daha konuşurken kendini ele veriyorsun. Yani yapamayacağının göstergesi oluyor biraz.

Belli bir yaştan sonra nasıl yapmak istediklerini yapacağın… Bir tek bunu işte belki çok küçük yaşlarda… İşte bir üniversite kazanana kadar diyeceğim artık. Üniversitelerde yani içi o kadar boşaltıldı ki çok para etmiyor ya da çok para ediyor. Zor yani. 50 sene önceki 50 yıllık yaşamla şu anki 50 sene aynı değil, bir de öyle de bir durum var.

Şu an çok mu hızlı mı yaşıyoruz? Teknoloji mi bizi bu hale getirdi, bilmiyorum ama yaşam her türlü her zaman kısa yani yaşam. Kaç sene yaşasanız yaşayın… 100 sene, 140 sene de yaşasanız, hadi diyelim istisnai bir durum, en artık maksimum… Yine önemli olan ne yaptığınız, neler yaptığınız, sizden neler kaldığı geriye.

Aa, bu alıntıdaydı! Evet, benim de artık her taraf saçlar falan bayağı kırlaştı, beyazlar arttı. Geçen de biri demişti ya: “Boyamayı falan düşünmüyor musun?” diye. Onu duyunca da böyle kötü hissettim. Düşünmüyorum tabii ki. Niye düşüneyim? Hiç hiç bana göre değil ki. Bence kendi orijinal rengi en güzeli… İsterse bembeyaz olsun yani, ne olacak? İnsanlar bilmiyorum, garip… Görüntüye, dış görünüşe çok önem veriyoruz ya. Böyle olmamalı sanki.

Kitapları da sadece kapağına bakarak mı alıyorsunuz? Kitabın kapağında da mesela hiçbir resim, bir şey yoktu. Sarı renkli böyle, oldukça sade bir kitaptı diye hatırlıyorum ama başlığı yeter yani okunması için diyeyim ve o anlatıma geçeyim.

“Herhangi birinin gri saçları veya kırışıkları olduğu için uzun yaşadığını düşünmenizi sağlayacak hiçbir neden yok; o uzun yaşamadı, uzun süre var oldu. Şiddetli bir fırtına tarafından limandan koparılıp oradan oraya sürüklenen, uzun bir yolculuğa çıkan ve art arda gelen rüzgârlarla aynı yerde dönüp duran bir kişinin uzun bir deniz yolculuğuna çıktığını söyleyebilir miyiz? Uzun bir yolculuğa çıkmadı, uzun süre oradan oraya savrulup durdu.”(s.20)

Bu da çok ağır bir bölümdü bence. Biz acaba uzun bir yolculuğa mı çıktık, yoksa oradan oraya savrulup duruyor muyuz? Ve bu saçlar arkadaşlar, bakmayın yani, uzun yaşadığımızı göstermiyor. Yaşamakla var olmak, hayatta kalmak aynı şeyler değil. “Herkes ölür ama herkes yaşamaz” mıydı? Öyle de bir güzel bir söz vardı.

Savrulup durmak oradan oraya gerçekten hem tehlikeli hem de anlayamıyorsunuz da içindeyken. Bu devlet dairelerinde de çok olur. “Bugün git, yarın gel” derler. Zaten apayrı bir uzun bir bölüm olur da. Bir de oradan oraya da sizi sürekli koştururlar. Sabırla gidersiniz.

Bunu yapan insanlardan ben soğuyorum ya. Sana böyle zorluk çıkaran, yokuş yapan, çok kolay halledebileceği bir şeyi böyle ağırdan satarak sanki çok büyük bir iş yapıyormuşçasına davranan insanlar gördüm mü hemen onlardan uzaklaşmaya çalışıyorum. En azından manevi olarak aramızda kilometreler oluşuyor yan yana bile olsak da. Ve genelde onları da biraz kendi hallerinde bırakıyorum.

Ya kimsenin sizi oradan oraya savurmasına izin vermeyin diyeceğim. Yok, mümkün değil yani bu. Çünkü sistem öyle kurulmuş. Bazen biraz fazla çabalamanız, efor sarf etmeniz gerekiyor. Hatta belki siz de o çarkın içinde birilerini oyalıyorsunuz. Yani farkında olmadan ya da isteyerek, bilerek. Bilmiyorum. Bunlar zevk alanlar da olabilir.

“Ah bana işi düşsün” kendini işte o zaman bir işe yarıyor hisseden… Kraldan çok kralcı olan insanlara gıcık oluyorum ya. Yapacak bir şey yok yani. Öyle olmayın arkadaşlar. Öyleyseniz de bir durup bir düşünün. Kendinize gelin ve bakın Seneca yine ne diyor.

“Bize tesadüfen gelen hiçbir şey kalıcı değildir, ne kadar yükseklere çıkılırsa düşme ihtimali de o kadar artar. Dahası, bitmeye mahkûm olan şey kimseye zevk vermez; bu nedenle kazandıklarını korumak için daha çok çalışması gereken insanların yaşamı hem çok kısadır hem de çok sefil.”(s.42)

Seneca yine büyük konuşuyor. Yine damarımıza basıyor. Kazandıklarını korumak, kazanmaktan daha zor olabiliyor çoğu zaman. Ve onun için de işte durmadan çalışmak zorunda kalırsan bir kısır döngüye giriyorsun. Kendi kuyruğunu yiyen yılan mıydı neydi onun adı? Değişikti. Sonra da bir ismi vardı. Neyse, öyle de olmamak lazım yani. Onu da bir anlamak lazım. Şu an kovaladığınız belki kendi kuyruğunuz.

“Yaşamın Kısalığı” gerçekten derin de bir konu. Şimdi yine tezat olacak. Bunun üzerine saatlerce konuşabilirim diye içimden geliyor ama olmaz. Yok, sizin de o kadar zamanınızı almayayım. Ve son sayfada yazan şu son cümleyi paylaşayım:

“Yaşamak için kısa bir zamanımız yok, çoğunu boşa harcıyoruz.”(s.48)

Kitabın hemen başında Seneca’nın kısa bir biyografisini de yazmışlardı. İntihar etmeye zorlamışlar onu en son. O da yani hiç öyle de bir son görmemiştim. İntihar mı? İntihar sayılır mı yani bu? Şimdi birini intihar etmeye zorlamak ne demek? “Bari asın adam gibi” diyesi geliyor insanın. Yok.

Eski Yunan, antik çağ ne kadar övülse de bazen böyle saçmalıklara da gebe… Ama aradan işte yıllar da geçse, biz de sanki zamanımızın çoğunu boşa harcamıyor muyuz diyerek tam böyle kahve muhabbetine döndü ya bu bölümde.

Neyse, neyse… “Yaşamın Kısalığı Üzerine” daha fazla konuşmayalım. Bu da böyle bir kitaptı diyeyim ve bitireyim. Buraya kadar gelip bana eşlik ettiğiniz için de çok teşekkür ederim.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder