Pandora’nın Kutusu, Yapmacık İltifatlar, Kaçanların Kovalanması ve Havaalanı Hikâyem
Osamu Dazai’nin Pandora’nın Kutusu kitabından bahsedeceğim bugün sizlere. Pandora’nın kutusu açılıyor yani.

Yine Tokyo Manga yayınlarından çıkmış. Aynı Yaban Kazı, Ogai Mori’nin kitabında olduğu gibi. Bunu da yine zaten aynı fuardan almıştım. Japonca aslından çeviren Burhan Reyhani olmuş. 191 sayfalık yine çok güzel ve tamamen mektuplardan oluşan -sanki bana özel yazılmış- bir kitap. Platonik aşkı, kıskançlığı, çekememezliği, hastalığı, hastalık ruhunu, yalnızlığı bu kadar güzel anlatması… Osamu Dazai’yi de ben hiç okumamıştım daha önce.
İnsanlığımı Yitirirken kitabını bir arkadaşım “Aman!”, demişti! Yani “sakın okuma, normal insanı bile depresyona sokar.” O derece ağır bir kitap. Ben de o zaman böyle okunmayacaklar listesine almıştım ama bu kitap biraz ismiyle de dikkatimi çekmişti. Bir şans vereyim dedim ve beğendim yani gerçekten. Yine Japonya’nın o savaş dönemi… Amerikan uçaklarının her gün tepelerinden geçtikleri dönemlerde bir Japon genci, tüberküloz hastalığına yakalanıyor. Tüberküloz muydu? Öyle hatırlıyorum sanki ama. Kan tükürüyor yani böyle artık. Zaten öleceğini zannediyor o zaman. İyice de umutsuzluğa kapılıyor ama babası bunu bir hastaneye gönderiyor ve orada en iyi arkadaşına yazdığı mektuplardan oluşan bir kitap.
Ondan gelen mektupları yani cevapları görmüyoruz. Ama tabii ki yazarken arada işte senin şu cevabın, senin bu cevabın gibi -Kafka’nın Milena’ya Mektuplarını anımsattı bana ama burada tabii ki aşk arkadaşına karşı değil, hastanedeki hemşirelere karşı.
Oradaki ortam, orada zaten başka insan yok yani. Aynı odada kaldığı diğer hastalar, bir tane başhekim gibi bir doktor var. Sürekli ortalarda gezinen. Çok da bir hastane gibi değil aslında daha çok deneysel bir çalışma gibi bir ortam. Her gün esnetme, gerdirme yapıyorlar ve friksiyon dedikleri masaj gibi bir şey. Bütün günleri böyle yatarak geçiyor yani, bir yandan çok sıkıcı bir yandan çok dinlendirici. Belki de yani hepimizin ihtiyacı var böyle koşuşturmacadan uzak durup dinlenmeye. Bende bunun bir çok hastalığa çare olabileceğini düşünüyorum. Böyle bir dağ evi falan olsaydı Kaz Dağlarında, harika olmaz mıydı? Ama tabii oraya giden insanlarda artık hastalığı ilerlemiş insanlar. Böyle de bir çelişki var. Oraya da sağlıklı insan hem yolu düşmez hem gitmek istemez.
İyi hastanın doktor ayağına gelir miydi? Doktor iyi hastanın ayağına gider miydi? Öyle de bir söz vardı da neyse… Ben ilk alıntımla başlayayım:
“Her günü sahte bir şekilde yaşasan da yine de kandıramadığın kaygı bulutlarının oluşturduğu şişkinlik, yüreğinin derinlilerine sıkıştığı için ondan kurtulamazsın. Böyle şeyler yaparak yaşamaya devam edersem, sonrasında hayatım ne tarafa doğru ilerleyecek acaba? Bir şey olacağı yok. Basit, faydasız biri değil miyim sadece? Böyle düşününce şaşkına dönüyorum. Ne yapmalıyım? Hiçbir planım, hiçbir şeyim yok. Sonuçta böyle yarım yamalak yaşadığım gerçeği, insanlara rahatsızlık vermekten başka bir şey yapmıyor. Her şeyin bu kadar anlamsız olduğunu düşünmek, dayanılmaz bir acıya sebep oluyor. Senin gibi gelecek vadeden birisinin bunu anlaması zor ama benim hayatım, insanlara sıkıntı veriyor. Ben, istenmeyen bir insanım. Böyle bir bilinç kadar insana acı veren başka bir şey yok bu dünyada.”(s.14)
Evet, kitabın hemen başlarında ne kadar ağır bir durumda olduğu anlatılıyor. Hastaneye yatmadan önceki psikolojisi, muhtemelen insanlığını yitirirken yaşadıkları… Yani tamamen böyle ağır bir kitap. O yüzden belki de okumamam lazım diye düşünmüştüm ama bu kitap öyle değil. Bu kitap umut dolu aslında.
Kime neden aşık oluyoruz? Kimi seviyoruz? Kaçan mı kovalanıyor? Kıskançlık işin içine giriyor mu? En iyi arkadaşlarımızla sevgililerimizi konuşmalı mıyız? Buradaki arkadaşı da mesela… Erkek olduğunu uzun bir süre, daha doğrusu cinsiyetini söylememiş. Yazdığı kişinin de ilk başta ben kadın olabilir mi, yoksa eski bir sevgilisi mi diye düşünmüştüm. Ama erkek, gelecek vadeden birisi diyor burada. Şair gibi bir şey o da, onun tuzu kuru yani. Hasta da değil, hastaneyi ziyarete de geliyor bir ara. Hatta karakterimizi aslında hayata bağlayan insanlardan biri diyebiliriz.
Ona böyle içini dökmesi de onu iyileştiren başka bir şey belki de. Asıl tedavisi sanki bu mektuplar. Babası da tabii ki onun için çok büyük fedakarlık yapıyor. Burada onunla da ilgili bir alıntım var. Hem de bu hastanenin adı geçiyor burada.
“Babam, benim için bu ‘Kendo Dojo’yu seçti. Bildiğin gibi, benim babam matematik profesörü. Matematik hesabı yapma konusunda yetenekli olabilir ama daha önce hiç para hesabı yapmamış sanırım. Hep fakir olduğumuz için, ben de lüks bir tedavi isteyemezdim.”(s.20)
Diyor ki, burada zaten ilk başta tedavi olmak gibi bir niyeti de yok. Kan kustuğunu annesine “artık öleceğim, haberiniz olsun” gibi bir psikolojiyle haber veriyor. İlk başlarda saklıyor hatta bunu. Sonra bir gün dayanamayıp söylüyor. Öyle bir şey.
O zamanlarda bir de vücudu artık böyle yorgunluktan tükenmesi, bitmesi için tarlalarında çalışıyor. Bir tarlaları da var. Artık bayılana kadar çalışıyor. Oradan zaten şüpheleniyorlar — “Bu normal değil” diye.
Ve bu hastanede herkesin de bir lakabı var. Bütün hemşirelerin, doktorların, hastaların… Hepsine o lakaplarla sesleniyorlar. Onun lakabı da bu alıntıda geçiyor.
“Benim Dojo’daki lakabım ‘Hibari’. Aslına bakarsan, oldukça sıkıcı bir isim. İsmim Risuke Koşiba, küçük tarla kuşunu andırıyormuş, o yüzden bana bu adı taktılar. Pek de onur verici değil. Başlarda hiç hoşuma gitmemişti. Utandığım için benimseyemesem de şu anki ben, her şeye karşı hoşgörülü olduğundan ötürü, biri bana Hibari diye seslendiğinde çok rahat bir şekilde cevap verebiliyor. Anlıyor musun? Ben, artık o eski Koşiba değilim. Ben, artık Kendo Dojo’daki bir tarla kuşuyum. Güçlü bir şekilde öterek gürültüye neden oluyorum. Bu yüzden mektubumu, bunu dikkate alarak oku. Ne kadar da boş bir adam bu, diye düşünerek kaşlarını çatmanı istemem.”(s.35)
Burada hem o itiraf hem kendisiyle barışması… O insanlarla bir yandan aslında bir umursamamazlık da var. Boş vermişlik ama o kabullenmeyi de getiriyor. Öyle olunca işte o bile faydalı oluyor.
Sürekli bu hastanede bir yerden sonra “yeni ben” diye başlıyor. O yeni Kojiba adını da burada söylüyor — zaten gereksiz olmuş yani bence. Sanki bize söylüyormuş gibi olmuş. Arkadaşı bilmiyor mu onun ismini zaten?
Neyse… Ve burada işte ilk zamanlar etkilendiğini zannettiğimiz — mi diyeyim artık — o küçük hemşire onu şöyle tanıtıyor bize.
“Hep bu şekilde gülüyor olmasına rağmen, Mabo diğerlerine kıyasla daha fazla yalnız hissediyor olabilir. Çok gülen çok ağlamaz mı? Nedense konu Mabo olduğu zaman, içim bir tuhaf oluyor. Mabo’nun sürekli olarak Nişivaki Tsukuşi ile konuşmak istemesine dayanamıyorum.”(s.42)
Yine zor okunan bir başka isim. Mabo da işte… Bu söylediği diğer hastaya aşık gibi bir şey. Aşık yani. Hatta hastaneden ayrıldığında ağlıyordu. Ama Nişivaki de evli bir adammış. Onu da sonradan öğreniyor. Öyle bir kalp kırıklığı var Mabo’nun.
Mabo zaten daha çocuk aslında. Bir sonraki alıntımda geçiyor ama işte böyle sürekli gülmesi… İlk zamanlar bizim kahramanımızın gıcığına gitse de sonradan hem alışıyor hem etkileniyor. Hem aradığı güler yüz o oluyor diyebiliriz.
Bir sonraki alıntımda aslında bir başka alıntı içeriyor içinde ama ben yine tamamını almışım.
“On yedi, on sekiz yaşlarındaki kadınların hepsi böyledir belki. İyi birisi mi yoksa kötü birisi mi, karakterinin nasıl olduğu konusunda en ufak bir fikrim bile yok. Onunla her karşılaşmamda, aklıma, Genpaku Sugita’nın Batılı dilde yazılmış bir kitabı ilk kez eline aldığında kurduğu ‘Dümeni olmayan bir gemiyle okyanusa açılmaya benziyor. Sonuna yaklaşmanın imkânsız olduğu, insanı hayrete düşürecek kadar geniş bir okyanus,’ cümlesi geliyor. Biraz abartıyor olabilirim ama anlayacağın, ondan azıcık çekiniyorum. Kafamı sürekli meşgul ediyor. Şu an bile onun kahkahası yüzünden mektubum kesintiye uğruyor.”(s.43)
Diyor ki, hatta buradan sonra onu da şikayet edecek. O baş hemşire gibi bir kadın da var burada — Take. O da hatta uyaracak Mabo’yu ve araları ondan sonra hem böyle biraz bozulacak gibi olacak, hem de böylece biraz Mabo’nun da dikkatini çekecek.
Evet, burada… Burada da mesela almışım aslında orayı.
“Özellikle ‘Tsukuşi’ye cırcır böceklerinin öttüğünü söyle,’ dediğinden beri, duygusal olarak sürekli gerilmeye başladım. Ve ayrıca, sana yazdığım mektupta Mabo’dan ne kadar hoşlandığımı belirttikten hemen sonra, dayanılmaz ve yavan bir ruh hâline büründüm. Mabo, sırtımı sıvazlarken kısık sesle:
‘Oldukça iyisin ha, Hibari!’ dedi.
Hiç mutlu olmadım. Söylediği şeyin, rahatsızlık verici olduğunu düşündüm. Böylesine yapmacık bir şekilde iltifat etmesi, beni çok da umursamadığının kanıtı. Gerçekten de iyi olduğumu düşünseydi, böylesine açıkça, küstah bir şekilde bunu dile getirmezdi. Ben bile bu tür şeylerin inceliklerini bilirim. Hiç ses etmedim. Sonra tekrar kısık sesle:
‘Bir sorun var,’ dedi.
Oldukça şaşırmıştım. Söylediği şeyler kötü değil mi? Bıktım artık. Cırcır böceklerinin ötüşü, benim için artık tamamen negatif bir çağrışıma sahip. Zekâsı konusunda şüpheye düştüm. Bir süre boyunca, bu gülüşmelerin aptalca olduğunu düşündüm. Aynı zamanda, gerçek olamayabileceklerini de düşününce bir hafiflik hissettim.”(s.47)
Buradan sonra artık ondan bir soğuma… Daha doğrusu onun söylediklerinde cırcır böceklerinin ötüşünden beri gıcık oluyor. Çünkü Mabo da yani bu kahramanımızı biraz aracı gibi kullanıyor. Sevdiği kişiyle, etkilendiği kişiyle arasında bir köprü olmasını istiyor.
Bu sevdiğimiz insanlarla yani onların sevdiği diğer şeyler arasında gerçekten çok ilginç bir ilişki oluyor. Bazen çok sevebiliyorsunuz. Bazen… Benim şöyle bir saçma sapan hatıram vardı. Anlatayım mı size? Yine üstünden çok zaman geçtiği için bir şey olmaz herhalde diye, hem de söyleyeyim de unuturum belki. Hem bu biraz benim de önyargılarımı gösteriyor aslında. Bir ders oldu yani bana.
Hande Yener’in bir şarkısı… “Bana lazım bir yaşam alanı” falan diye… Şarkının sözlerini bildiğim için sadece ve bana nedense çok saçma gelen — yani yaşam alanı falan ne demek — bir ortamda yine böyle konuşuyorduk işte. Değişik kelimelerden mi, etimolojiden mi… “Yaşam alanı” bir şey alanı diyorlardı yani. Ben de “Bak işte bir şarkıda da geçiyordu, çok da saçma sapan bir şarkı” demiştim.
Oradan hemen o dönem böyle çok ilgimi çeken birisi vardı, “Ya” dedi “ben o şarkıyı çok seviyorum. Çok güzel bir şarkıdır” falan. Durdum ben de. Hem aynı böyle hissettim yani zekası konusunda şüpheye düştüm — diyor ya — tercihleri konusunda. Bende “Pop müzik mi dinliyorsun?” falan gibi.
Sonradan ama hem birkaç yerde dikkatimi çekti, işte algıda seçicilik oldu galiba. Duydukça da şarkı hoşuma gitmeye başladı. “Aaa” dedim “gayet güzel, eğlenceli…” Hala denk gelirsem dinlerim yani radyoda falan. Hande Yener ya, 90'larda falan zaten çok da popülerdi o zaman. Bayağı pop müzik deyince ilk akla gelen insanlardan biriydi. Hiç dinlemeden de karşı çıkmayın. Eğlenceli şarkıları olabiliyor diyelim ve devam edelim.
Yine Mabo’dan bahsediyor. Ya bütün kitap zaten neredeyse son bölümlere kadar Mabo üzerinden gidiyor ama aslında asıl mesele Mabo da değil. O açıdan da bence çok güzel bir kitap.
“Aslında anlıyorum. Her şeyi anlıyorum. Mabo’dan tümüyle vazgeçeceğim. Yeni birisi olmak demek, kararlı olmayı gerektirir. Pişmanlık duygusu, yeni bende yok. Şu andan itibaren, Mabo’yu görmezden geleceğim. O artık, bir kedi.”(s.49)
Bu son cümleye hayran oldum. Yani “birini görmezden gelmek ve onu bir kedi olarak görmek”… Kedi olunca bu da herhalde onların bir deyimi gibi bir şey. Bir atasözleri mi artık, böyle bir şey yani hiç duymamıştım. Birini görmezden geleceğin zaman onu bir kedi olarak tanımlamak. Kedileri mi görmezden geliyorlar yani onların kültüründe?
Japonlar da zaten… Evet. Kara kedi de mesela şans işareti miydi? Uğurlu sayıyorlar yani onu, birçok kültürün aksine! Farklı bakış açılarını seviyorum ve bunu da kullanmaya çalışacağım artık. Birini “Ya o artık bir kedi” diyeceğim benim için. Çok çok güzel. Ama biz yani kediyse zaten daha çok dikkatinizi çekmez mi, bilmiyorum.
Burası da yine yazarın aslında görüşleri gibi geldi bana. Yazarın sanata olan bakış açısı. Biraz da bak, demin bahsettiğim Hande Yener örneğime de benziyor. İnsanları dinlediği şeylerle de kategorize etmemek lazım. Yani hepimizin oturup evde Mozart dinleyecek hali yok. Mozart… Mozart da değil. Emrah mı demişti ona da? “Konseri olursa giderim” falan.
Evet. Bizdeki entelektüellik seviyesi de inanılmaz gerçekten. Hemen alıntıya geçeyim.
“Sanat ve halk arasındaki ilişki başlarda böyledir. Beethoven’ın en iyisi olduğunu söyleyip Liszt’e ikinci sınıf muamelesi yapan, sözde bu yola baş koymuş ‘hevesliler’ ağızlarından köpükler saçarak tartışıyorken, halk bu tartışmayı geride bırakıp, sevdikleri şarkıları keyifle dinlemiyor muydu? O insanlar, eserin yaratıcısını takdir etmiyorlar. İssa’nın, Kappore’nin veya Mabo’nun yapmış olması fark etmez. O dize, ilgi çekici değilse kayıtsız kalıyorlar. Sosyal ortamlarda hava atmak için ya da öylesine, hobi olarak sanatla ilgilenilmez. Sadece kalbe dokunabilen eserler kendi tarzlarıyla hatırlanabilirler. Hepsi bu. Sanat ve halk arasındaki ilişki hakkında bir şeyin daha farkına varmış gibi hissediyorum.”(s.91)
Burada da sanatla halk arasında, gerçekten “sanat sanat için midir, toplum için midir” tartışmasına da biraz ışık vuruyor gibi. Ve ben de öyle… Bir sadece dinleyeyim bu kafadan çok, hele bir de bunun için tartışmak insanlar… Tam boş muhabbetler yani.
Biraz siyaset gibi de tınlıyor bana siyasette de çünkü böyle olan işte takım tutar gibi parti tutan insanlar diyelim. Takım bile bence böyle tutulmaz ya. Yani niye karşı tarafla düşmansın? O olmasa sen de olmuyorsun işte.
Neyse… Neyse. Burada da yine güzel bir tespiti var yazarımızın.
“İyi huylu olan insanlar, alışverişte her zaman kötü olurlar. Görünen o ki Take bu çoğunluğun bir parçasıymış. Mesela biraz daha ihmalkâr olan Mabo, her zaman daha güzel şeyler alıyor. Yapacak bir şey yok.”(s.108)
“Yapacak bir şey yok” derken de orada artık Mabo ile Take’yi de kıyaslamaya başlıyor. İkisi de karakterimize bir nevi hediye alıyorlar ve Mabo’nunkini daha çok beğeniyor. Take böyle oyuncak… O Japon geleneksel bebeklerinden, değişik de bir adı varmış. Onu alıyor. Anlam veremiyor yani “bunu niye aldı bana” diye. “Ne saçma sapan bir hediye…” Tozlu raflarda unutulmuş orada duran…
İşte hediye almak üzerine o okuduğum kitapta bir yandan şey de… Bak bu kitapta anımsadım. Zülfü Livaneli’nin Kardeşimin Hikayesi’yle benzerlikler var yani, sanki işte kitaplar kitaplara yol açıyor.
Bir yerde de oradaki bir başka karakter… Hastaneye yeni yatan o yakışıklı falan diye bir önceki eski yakışıklı paçavrayı dama atan bir çocuk var ama onun da yani bomboş saçma sapan endişeleri oluyor. “Yok işte savaşta Amerikalılar gelir burayı basarsa ben İngilizce biliyorum ama o kadar da iyi değil. Beni tercüman yapmaya çalışırlarsa rezil olurum” falan diye bunları anlatıyor yani karakterimize.
Onunla ilgili şöyle bir cümle kuruyor.
“İnsanların böyle çeşitli endişelerinin olması beni etkiledi.”(s.133)
Bu kadar güzel ifade edilebilirdi ancak. Artık sadece iki uzun alıntım kaldı. Bu mektupları yazdığı arkadaşıyla bir araya geldikten sonra konuşmaları hakkında. O da bence hayata dair, çok önemli, çok doğru tespitler barındırıyor ve şöyle diyor:
“İnsanlar ne kadar yakın olurlarsa olsunlar, uzun bir aradan sonra ilk kez yan yana geldiklerinde birbirleriyle fikir alışverişinde bulunurlar. Bu, farkındalığımızı birbirimize açıklama isteğinin getirdiği sabırsızlıktan kaynaklanıyor olabilir. Sen balkona çıktıktan sonra, Japonya’nın eğitim sisteminin temelindeki yetersizliklere kızarak:
‘Küçükken aldığın eğitimin kalitesi, senin bütün hayatını belirler. Daha büyük insanlar yetiştirmeliyiz,’ dedin.
‘Evet. Tek derdi para kazanmak olan insandan hayır gelmez.’
‘Aynen öyle. Çıkarcı davranmanın sonu iyi bir yere varmaz. Yetişkinlerin stratejilerinden gına geldi.’
‘Gerçekten öyle. Yüzeysel blöfler artık demode. Çok rahat anlaşılıyor.’
Sen de en az benim kadar tartışma konusunda zayıfsın. Sürekli aynı şeyleri tekrar ederek konuşup durduk.”(s.159)
Burada da karşı tarafa hep hak veren, onları onaylayan o uyumlu insanların sıkıcı konuşması… Gerçekten arkadaşlar arasında bazen benim de öyle hissettiğim oluyor. Aynı şeyi tekrar tekrar… “Evet sen de haklısın.” Orhan Gencebay’ın şarkısı geliyor aklıma. Tartışmanın da çünkü birçok bir anlamı yok ama böyle her şeyde en son zaten eğitim şarta bağlanınca artık bana da gına geliyor yani.
Ve kitabın sonu… Son iki sayfasında uzunca bir anlatım var ve bence spoiler da içermediği için ve çok daha güzel bitiyor. Sizinle paylaşabilirim diye düşündüm.
O yüzden özveriden bahsediyor burada. Hemen odada yanında yatan şair… Büyük bir şair var orada. Ve neredeyse ki sonuna kadar kimse onu tanımıyor. Arkadaşı geldiğinde “A” diyor, “Bu işte şu büyük ünlü şair değil mi?” O zaman bir dikkat ediyor, bakıyor yüzüne. “Evet olabilir” diye şaşırıyorlar ve ondan sonra soruyorlar hatta ona. O zaman da bütün hastane öğrenmiş oluyor onu. Başhekim bile yani farkında değilmiş. Geliyor, özür diliyor.
Her hafta da günün belli bir saatinde yayın gibi bir şey yapıyorlar. Hoparlörlere bağlıyorlar, haberleri dinletiyorlar bazen. Bazen de böyle eğitim gibi, seminer gibi… Odalarda ses sistemleri işte. O oda arkadaşının da şair olduğu öğrenildikten sonra özveri üzerine güzel bir konuşma yapıyor. Burada da onun sözleriyle başlıyor.
“Özveri, sadece kör bir çaresizlikle kendimizi öldürmek değildir. Bundan oldukça farklıdır. Özveri, en muhteşem şekilde, sonsuza kadar yaşamaktır. İnsanlar, sadece bu saf özveri sayesinde ölümsüz olabilir. Ancak özveri için, dış görünüşün bir önemi yoktur. Bugün, her zaman olduğu gibi her şeyimi adamalıyım. Elinde çapayı tutan kişi, bir çiftçi kadar özverili olmalıdır. Nasıl göründüğüm hakkında kimseyi kandıramam. Özveri ertelenmez. İnsanların her anı özverili olmak zorunda. Kendimizi tümüyle adayabilecek bir plan yapmaya çalışmanın anlamsızlığını da sık sık vurguladı. Dinlerken birçok kez yüzüm kızardı. Şu ana kadar kendimi hep, yeni biriymişim gibi anlattım ve bunu biraz abartmış olabilirim. Özveri konusuna fazla kafamı taktım. Makyaj mevzusuna fazla takılmam da bundan ötürüydü sanırım. Şu ‘yeni adam’ tabelasını, cesur bir şekilde durduğu yerden indirmeliyim. Benim çevrem de zaten en az benim kadar aydınlık. Şu ana kadar bulunduğumuz her yer, kendiliğinden daha aydınlık bir yer hâline gelmedi mi zaten? Bundan sonra hiçbir şey söylemeden, acele etmeden ama ağırdan da almadan, önümüzdeki patikada düz bir şekilde ilerleyelim. Bu patika nereye çıkıyor olabilir? Bunu, sürekli genişleyen sarmaşıklara sorsan daha iyi olur. Sarmaşıklar cevap verebilirler belki.
‘Ben hiçbir şey bilmiyorum. Sadece, güneş ışıklarının vurduğu yöne doğru genişliyorum.’
Kendine iyi bak.”(s.190,191)
Diye bitiriyor burada hem mektubu hem bu kitabı. Makyaj konusu da evet bir mevzu haline geliyordu hastanede. Hastalardan biri… Bir o da şikayet ediyordu. Yani “çok makyaj yapıyor bu hemşireler” falan diye. Yani saçma sapan muhabbetler. Orada da anladım, ben de normalde makyaja mesela çok karşı mı diyeyim? Ben daha çok işte o içinde kullandıkları kanserojen maddeler, o hayvanlara edilen eziyetler, deniz hayvanlarının katledilmesi sırf bu makyaj malzemeleri için ve deneylerde kullanılan, testlerde kullanılan hayvanlar… Bunlar yani beni asıl rahatsız eden şey.
Yoksa yani bizim haddimiz ne? Yapıyorsa yapsın… Bir erkek olarak zaten hiç de bilmediğimiz bir dünya bir yandan ya. O yüzden çok o konulara da girmemek lazım belki. Daha önce ben de bir eleştirmiştim. Bu kitapta da böyle denk gelince dedim “aslında bizim burada çok konuşmaya hakkımız yok.”
Ve sarmaşık… Aşk kelimesinin kökeni de sarmaşıklardan geliyor diye okumuştum bir yerde ama öyle sürekli genişleyen, sarıp sarmalayan bir bitki. Ama o bile aslında sadece güneş ışıklarının durduğu yöne doğru genişliyorum diyen der mi sorsak? Bilmiyorum ama güzel bir sonu yani bu kitap.
Çünkü ağır bir şekilde bitiyor. Hem Take ile hem Mabo’yla arada kalmıştık. O ayrıca bir ters köşe de var ya… Onları da anlatmayayım. Onları da okuyanlar belki yorum yaparsa onlara cevap veririm tabii ki ama hiç bilmeyenler için tadında bırakalım. Yine buraya kadar gelip okuduğunuz, zaman ayırdığınız için çok teşekkür ederim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder