Yaban Kazı, Bitiremediğimiz Cümleler, Komik Videoları İlk Attığımız Kişiler ve Kabullenme
Ogai Mori, ismiyle Yaban Kazı sayesinde yollarımız kesişti ve Japon Edebiyatından bir ismi daha tanımış oldum böylece.

Bu kitabı bulma hikâyem biraz farklı. Bizim buralarda, benim oturduğum ilçelerde pek kitap fuarı olmazdı. Daha doğrusu AVM’nin içinde olmazdı. Dışarıda arada bir oluyordu, meydanda olurdu. Şimdi hakkını yemeyeyim ama AVM’de hiç görmemiştim daha önce ve bayağı bir kalabalıktı. İnsanlar hücum etmişler. Şaşırdım yani bunu görünce, hem de sevindim. Hemen “Bakayım hangi kitaplar var, hangi yayınlar var” diye gittim. Şöyle bir bakmak niyetindeydim aslında, sadece bakacaktım.
İnsanlar hangi kitapları alıyorlar diye merak ettim. Tuhaf gerçekten, bu kadar çok insanın kitap için kuyruğa girmesi… Ve evet, şaşırmadım: kitap almıyorlardı. Böyle hediyelik eşya gibi tabelalar, çeşitli şeyler, anahtarlıklar… Onları da koymuşlar, onlar için de bir stant yapmışlar ve insanlar maalesef onların peşindeydi.
Ben kitaplara baktım tabii. Tokyo Manga Yayınları’nın Japon Klasikleri serisi yer alıyordu. Benim en çok ilgimi çeken bu “Yaban Kazı”ydı, o kitaplardan biriydi. Eylül 2024 tarihli 3. baskısından okudum ve çeviri Zeynep Ezgi Zümbül’e aitti. Bakalım… Bayağı bir hacmi var aslında, 191 sayfalık bir roman.
Tarzı çok farklı ve güzel geldi bana. İlk başta sizi etkileyici bir karakterle tanıştırıp hikâyeye giriş yapıyor. Aslında bütün hikâyeyi anlatan bir yan karakter ve baş karakterimiz de onun arkadaşı. Genç, üniversiteli, herkesin imrendiği, herkese örnek olmuş, başarılı, yakışıklı bir çocuk. Bütün bu hikâyeyi anlatan da onun arkadaşı — yurttaki arkadaşı hatta. Onun adı geçmiyordu sanırım kitapta.
Ama tam böyle en heyecanlı yerinde bırakıyor bu Okada’yı anlatmayı. Bu çocuğun adı da Okada. Başka bir kadını anlatmaya başlıyor diyeceğim… Yani onu anlattık, ne yapıyor? Hiç alakasız, bambaşka bir adama geçiyor, tefeciye.
Sonra nasıl tefeci olduğunu, daha doğrusu nasıl zengin olduğunu, birden o tefecilikte nasıl kariyer yaptığını ve bu güzel kadının kendisine nasıl metres olduğunu anlatıyor. Neredeyse kitabın sonuna kadar “Ya bu baştaki karakter ne oldu yani? Başka bir kitap mı okuyoruz biz? Ne zaman bağlanacak bu olaylar?” diyoruz. Çünkü bitiyor yani, neredeyse kitap — artık son sayfalar. O kadar da değil ama, yani son 20–30 sayfa kala kesişiyor bu karakterler.
Ana karakterler nasıl ana karakterse, yan hikâye ana hikâyeye döndü neredeyse. Ama neyse ki giriş yapıyorlar, onları unutmamış yazarımız. Ve bu “yaban kazı” ne zaman gelecek hikâyeye? Hikâyenin başlığı… Onu da mı unuttu acaba yazar, diye düşünüyorsunuz ama yok.
Tabii ki çok güzel. Böyle hikâyenin sonu o kadar güzel bağlanıyor ki, hem başlık çıkıyor ortaya hem olaylar sonlanıyor. Çok güzel yani, başarılı. Zor, farklı bir tekniği çok güzel uygulamış yazar Ogai Mori.
Ben hemen ilk alıntımla başlayayım. Zaten neredeyse anlattım aslında bütün hikâyeyi ama yok yani… Okuyun bence bu kitabı. Ben sadece çok kısa olay örgüsünden bahsettim. Yani burada bunlar kesinlikle okumanıza engel olmasın zaten. Eğer okuyup da geldiyseniz, ne mutlu!
Merak ediyor musunuz acaba benim ne anlatımlar yaptığımı ve ben okurken hatırlayacak mısınız? Öyle dinleyince işte, bence o zaman güzel oluyor bu podcast. Ve tabii ki doğru — maalesef diyeyim. Yani biraz daha çok bu kitapları okuyan insanlara denk gelmediğimiz için, en azından aynı dönemde, aynı zamanda… Öyle kendi kendimize konuşuyor gibi oluyoruz ama çok zor bir ihtimal zaten bu. Ben bunu biliyordum, imkânsız gibi bir şey yani. Olsun, olsun diyelim ve başlayalım:
“Evin tam önüne vardığında Japon zambağı saksısının ardında, o zamana kadar içerideki koyu gri karanlığın örttüğü solgun bir surat ortaya çıktı. Üstelik bu yüz Okada’ya bakarak gülümsüyordu.
O günden sonra her yürüyüşe çıktığında, o evin önünden geçerken kadının yüzünü görür oldu. Kadın, Okada’nın hayal dünyasına izinsiz bir şekilde girip, yavaş yavaş orası ona aitmiş gibi davranmaya başlamıştı.”(s.22)
İşte o kadını -aşık olduğu kadın- ne kadar güzel anlatmış yazar! Onun hayal dünyasına girip hem de isimsiz bir şekilde yavaş yavaş orayı işgal etmiş. Hatta orası ona aitmiş gibi davranmış. Aşkın bu kadar güzel bir tanımına uzun süredir denk gelmemiştim.
İşte ana karakterimiz aslında o kadar… Ama hikâyesini okuyacağımız karakter daha çok onun bu aşık olduğu kadın. Onun da adı… Ve bir de onun, işte dediğim gibi, onu metres yapacak olan… Metres de şimdi tabii çok sürekli geçiyor ama kullanasım yok o kelimeyi. Nasıl yaparız? Neyse, şimdi doğaçlama gittiğim için bir ifade de gelmedi aklıma.
Biraz da bu bölümleri yaparken ben kendimi hep çok böyle pratik zekalı zannederim. Böyle anlık çözümler bulan, bulmakta iyi olan biri sanırdım. Ama işte bu canlı kayıtlar esnasında onu da görmüş oluyorum. Ve bazen yani hiç kafam çalışmıyor ya… O kadar da pratik zekalı değilmişim.
Dinlerken “Ya diyorum, orada niye onu anlatmamışım? Orada niye şu kelimeyi kullanmamışım?” İşte sonradan düzenleme esnasında aklından gelen şeylerin de hiçbir anlamı yok aslında. Şu an söyledim, söyledim! Hayatta öyle bir şey… Biraz pratik olmak lazım ya. “Ben onu yapardım, bunu yapardım…” Dışarıdan konuşması kolay da gel bakalım, şöyle aç karşında mikrofonu. Ne diyeceksin?
Her söylediğin çıkıyor ağzından adeta bir kuş gibi, bir yaban kazı gibi ve havalanıp gidiyor. Hiç yakalayamıyorsun böyle.
İşte bu kadını daha sonra ikinci eşi olarak… Öyle diyeyim. Aslında çok kötü, öyle zalim bir insan da değil ama mesleği işte tefecilik olunca ve sıfırdan gelmiş oraya… Yani bunun da hikâyesi farklı aslında.
Kademeli olarak başladığı hayatta para biriktire biriktire, bu parayı böyle faiziyle insanlara vere vere toplumun o dengesini de bozan ve istediği kadar para kazansa da o istediği saygıyı bir türlü alamayan bir insanmış.
Bununla ilgili şöyle kısa bir alıntım var. Onun adı da hatta zor bir adı vardı. Süezo muydu, Müezo muydu? O bak, almamışım not. Neyse tamam, o zaman boş verelim onun adını. Almayalım biz de. Tefeci diyelim. Alıntıya geçelim.
“Bir insanın, sahip olduğu enerjiyi tek bir noktada topladığında yapamayacağı hiçbir şey yoktur belki de.”(s.29)
Demiş yazar ama var. Olacaktır! Yapamayacağımız o kadar çok şey var ki. Ama tabii burada anlatılan o yoğun… Ne denir ona? Yoğunlaşma, konsantrasyon… Bunun en büyük özelliğidir derler. Mesela o yaptığı işe kendini tamamen verebilen. Bu da aslında pratikle alakalı.
Bu arada işte bak, evet… Az önce bir cümleye başlayıp bitirmedim, bıraktım. Bunu çok yapıyorum, bunu fark ettim. Bunu editlerken de fark etmemiştim. Mesela o da ayrı bir ironi. Ben bunları bir de yazıya çekmeye, yazıya çevirmeye çalışıyorum ya, işte o zaman fark ettim.
Çoğu cümlelerim hep öyle başlıyor, başlıyor ve sonlanmıyor. Çünkü yani insan hayatta dikkat etmiyor ki konuşurken, “ya bu cümle yarım kaldı” diye. Zaten normalde işte konuşurken insanlarla diyalog kurarken bitiremiyoruz cümlelerimizi.
Bilmiyorum ya, sadece bana oluyor olamaz diye düşünüyorum. Bundan böyle çoğul konuşuyorum. Yani bir şey söylüyorsun ama hemen bir başkası giriyor araya, sonra öteki giriyor. Bazen tamamlayamıyorsun bile söylediklerini, unutuyorsun.
Burada en azından öyle bir dezavantajım yok. Kendi kendime olduğum için istediğim gibi konuşabilmem lazım ama yok artık… Ne kadar kanıksamışsak herhalde kesilmeyi, kendi sözümü de kesiyorum. Öğrenilmiş çaresizlik mi diyorlardı ona? Ona bir örnek olabilir mi bilmiyorum. Değil herhalde ya, yine abarttım şeylerimi.
Gelelim… Onun bir de babası var: Şekerci Amca. Onun da aslında iyi diyalogları var, onunla iyi anlaşabiliyorlar. Anlaşıyorlar aslında. Tam onun da babası değil, üvey babası galiba. Ama aralarında iyi bir baba-kız ilişkisi var. Ona rağmen işte nasıl kızının böyle bir tefecinin ikinci karısı olmasına razı oluyor? İşte oralarda biraz… Neyse onları geçelim. Burası güzeldi:
“Şekerci amca müteşekkirdi ve daha iyisinin olamayacağını düşünüyordu. Ama zamanla bir şeylerin eksikliğini hissetmeye başladı. Bebekliğinden beri tek başına büyüttüğü, konuşmasalar da düşüncelerini anlayabildiği ve onunkileri anlayabilen, her zaman sevecen olan, işten eve döndüğünde kendisini bekleyen O-Tama’sı yoktu. Pencere dibine oturmuş, gölet manzarasını, gelip geçen insanları izliyordu. Daha demin caddeden geçip giden Batılı kadının şapkasına bir kuş yapıştırılmıştı. Amca dışarıyı her izleyişinde ‘O-Tama, şuna bak!’ diye içeri seslenecek gibi olurdu. Ama genç kadın yanında değildi, işte eksikliğini hissettiği buydu.”(s.58)
Burada da bir insanın eksikliğini gene ne kadar güzel anlatmış yazar. Ogai Mori’yi ben sevdim yani aslında. Eğer bulabilirsem başka kitapları da okumak istiyorum. Bu Tokyo Manga Yayınları’nı… Neredeyse yine maaşı gömdük ama onun başka kitabını almamışım, onu fark ettim. Onlara da artık kütüphaneden bakacağım.
Ve bunu bilmiyorum, yaşadınız mı? Biz artık bunun teknolojik bir versiyonunu yaşıyoruz sanırım. İnsanlar… O sosyal medyada gezerken karşınıza çıkan en sevdiğiniz, en güldüğünüz videoları ilk kime atıyorsunuz mesela? Ve dikkat edin, orada aslında çok şeyler geçiyor ve bazen de işte o attığınız kişiyle her zaman düzgün bir ilişki sürdüremezsiniz. Tam eliniz gider böyle ve kalır. Bu da acıklı bir durumdur.
Kitaptaki kadar olmasa da yine farklı bir şekilde… Başlayalım. Ya ben de bugün bu alıntılarla konuşuyormuş gibi oldum. Bakalım, devam edelim.
“Bu gibi zamanlarda en önemsiz şeyler ilk önce dikkatimizi çeker. O-Tama’nın aklına ilk gelen de, böyle bir olay üzerine Ume’nin artık evde kalmayı isteyip istemeyeceği olmuştu.”(s.66)
Ume’yle Otama’nın evindeki hizmetçi… Evet, artık ikinci bir evde yaşıyor kendi başına ama bir hizmetçisi de var. Ama hizmetçi dediğim de yani 12–13 yaşlarında küçük bir kız. O da ona tabii çok iyi davranıyor ama o yokluktan da geldiği için ezmiyor yani onu.
Ama babasından ayrı, öyle bütün gün bu tefeciyi bekleyen bir kadın haline giriyor yani evde. Ve Ume’yi bir gün eve yiyecek bir şeyler almaya gönderiyor. Ve Ume’yi tersliyorlar. İşte “Senin gibi bir tefecinin bir metresinin hizmetçisine satacak bir şeyimiz yok” falan gibi böyle ağır konuşuyorlar. Böyle üzülüyor, ağlaya ağlaya geriye dönüyor.
Ve bundan da bahsediyor tabii hemen. Ve Otama orada öğreniyor ilk defa adamın tefeci olduğunu. Zaten yani mecbur kalmış o şekilde öyle bir hayat kurmaya. Onun bir acısı var içinde ve adamı tüccar zannедiyorlar o zamana kadar.
Hatta o aracı olan — çöpçatan kadın da diyeyim — aslında evli olmadığını, karısının ve çocuklarının öldüğünü mü söylüyordu? Öyle bir kandırma vardı. “Hiç çocuğu yok mu?” diyordu bir şeyler. Ama sonra adamın gerçeği ortaya çıkıyor. Yani hem karısı var hem çocukları var, kendi ayrı bir ailesi var. Yani ama tamamen gizli saklı, ikinci kişi konumunda.
Ona bile alışıyor yani, bir şekilde kabulleniyor. Kendini kandırıyor, içinden gelmese de. Ama bir de bunun üstüne o adamın hem bütün toplumca sevilmeyen, hor görülen bir insan olduğunu öğrenince, o kazandığı paraların böyle bir anlamda yasadışı bir yerden geldiğini görünce iyice morali bozuluyor.
Ama ona rağmen de ilk aklına gelen Ume… Artık yani bu evde kalmak ister mi gibi, kendinden yine geçiyor. Yani Ume’yi düşünüyor. Babasını da düşünüyor bir ara. “Acaba” diyor, “o öğrenir mi?” Çünkü babası da hiç sevmiyor normalde tefecileri falan. O da bilmiyor tabii ki, ve ona da söylemiyor sonra.
Evet, Otama’nın bu özellikleri… Bu benim saattir unutmaya çalıştığım şeyi… Yazar yine o kadar güzel anlatmış ki, şurada iki cümlede:
“O-Tama çoktan sakinleşmişti. Kabullenme, bu genç kadının aşina olduğu ruhsal bir durumdu. Zihnini kabullenmeye odakladığında, yağlanmış bir makine gibi sorunsuz çalışmak onda huy olmuştu.”(s.68)
Evet, kabullenme sihirli bir hal aslında. Büyülü bir kelime gibi geliyor bana bazen. Burada da onu gördüm. Çok daha usta bir yazarın eserinden çıkınca, sizin gerçekten sorunsuz bir şekilde çalışmanıza neden olur.
Mutluluk zaten “razı olmak” gibi bir tanım da okumuştum ben. Kendi halinden, kendi durumundan razı olmak. Bundan memnunsan mutlu da oluyorsun. Bir şeyleri kabullenmeye başladığında, o senin sorunsuz şekilde çalışmana neden olan makineyi yağlamak gibi bir şey.
Yani böyle böyle işte… Güzel kitabın da yavaş yavaş sonuna giriyoruz. Üç tane anlatım kalmış.
Bu da kitabın… ne derler ona? Kitapların da şöyle bir güzel yanı vardı. Gerçi ben sevmem aslında öyle kapağın üstüne bir kapak daha yapılmasını. Hani o kuşe kağıt, böyle koruyucu bir cilt daha oluyor. Ne deniyordu onun adına? Bir adı var mıydı ya da? Şu an düşünüyorum. Yine kilitlendik. Gelmiyor aklıma ama siz anladınız diye düşünüyorum.
Ve bu kitapların bir de yanlarında, böyle sayfa kenarlarında böyle kiraz ağacı çiçekleri gibi bir renk var. Bir motif var. Böyle pembe, vişne şurubu falan gibi bir renkte. Kiraz ağacı renginde ya… Başka bir tabir de bulamadım. Sakura! Sakura mıydı? O şekilde bir desen de var üstünde. Bir de kapağı koruyucu bir kap da var yani.
Ve o kabın da arka tarafında yazarı tanıtmışlar. Onun hakkında kısa bir bilgi vardı, yanlış hatırlamıyorsam. Şimdi kitap yanımda da değildi, ona da bakamıyorum. Ön tarafta da işte bir alıntı vardı. Zaten ben o alıntıyı görünce bu kitabı almaya karar vermiştim.
O alıntının daha uzun versiyonunda… Hemen tabii ki not almışım. Şöyle diyor yazar, daha doğrusu Otama diyor bunu. Otama’nın ağzından çıkan sözler. Bu babası da söylüyor bunları.
“Her zaman bana dürüst birisi olduğumu söyledin zaten, değil mi baba? Gerçekten dürüst birisiyim. Ama bugünlerde dikkatle düşünüyorum. Artık insanlar tarafından kandırılmayacağım, buna izin vermeyeceğim. Yalan söylememem, insanları aldatmamam karşılığında onların da beni aldatmayacağı birisi olmak istiyorum.”(s.82)
Bunları okurken içim sızladı gerçekten. Daha çok istersin böyle şeyler. “Otamacığım” diyesim geldi işte. Otama daha toy, daha genç bir kız aslında. Hayatın ne kadar sildiğini yaşa da hâlâ o çocukluk var. Çocukça bakış açısı. Hâlâ neler bekliyor yani hayattan… Olmayacak şeyler aslında. Ne kadar naif düşünce.
Ben de çünkü hep öyle hissederdim eskiden. Artık bunların olağanüstü istekler olduğunu anlayabiliyorum. Çünkü ne kadar az yalan söylerseniz, yani o kadar çok kandırılıyorsunuz aslında. Sizi o kadar çok aldatıyorlar. O yüzden de belki yalana da bu kadar karşı olmamak mı lazım? Herkes yalan söyler deyip, Doktor Hans gibi bu yalanlara daha mı çok odaklanmak lazım? Bilmiyorum yani, nasıl çıkacağız bu işin içinden? Dürüstlük yani çok iyi bir şey değil maalesef günümüzde diyeyim… Yani ben en azından.
Ve devam edeyim. Burası da çok güzeldi. Burada da artık o tefeci adam eşine yakalanıyor gibi bir şey yani. Ve ailesinde de zaten olmayan huzur iyice kaçıyor, iyice bozuluyor. Artık onun da kendi evindeki o hizmetçi de düzgün çalışmaz oluyor. Bunu da bakın nasıl anlatıyor yazar.
“Yine de bir atın, beceriksiz bir binicinin kendisini sürdüğünü fark ettiği zaman aylak aylak dolaşması gibi hizmetçi de işlerini boşluyordu.”(s.110)
Bir at gerçekten böyle anlar mı? Anlar. Çok bilinçli hayvanlardır diyesim geliyor. Şimdi duygulu hayvanlar… Onlar hakkında da sayısız kitap, film var en azından. Onlar sayesinde biliyorum. Böyle bir düşüncem var. Benim de önyargım ama sadece onlar da değil yani, hayvanlar da anlar. İnsanlar zaten daha gözünüze bakarken anlar sizin bir şey bilip bilmediğinizi ve hemen ilk onları topluyoruz zaten.
Aslında bu diyaloglarda da dikkat edin işte: “Kaç yaşındasın memleketli?” “Evli misin, bekar mısın?” “Kaç çocuk var?” “Onlar ne yapıyor?” “Onlar ne iş yapıyor?” Bütün bu bilgileri aslında insanlar sadece muhabbet olsun diye toplamıyorlar. Yani dikkat edin: “Ne iş yapıyorsun?” “Nerede oturuyorsun?” “Kaç para kazanıyorsun?” Alttan alttan böyle onu da merak ediyor. Onu direkt soramıyor belki ama onun da alışını üstüne başına bir bakıyor, ayakkabına… İşte “dost başa, düşman ayağa” demişler ya, işte ayakkabı biraz da ondan önemli maalesef. Halbuki yani giy en rahat ayakkabıyı, değil mi?
Ama Doktor House’a mesela… Bölümünde bilmiyorum, başta bir örnek verince… Halbuki yıllar yıllar önce seyretmiştim yani diziyi, aklıma geldi örnek. Bir iş görüşmesinde mesela bir kadın geldiğinde sırf topuklu ayakkabı giyiyor diye almamıştı onu ve böyle açıklamıştı. “Sen” demişti, “daha rahat olacağın ayakkabıyı bile giyemiyorsun. Kendinde o özgüven bile yok, sırf insanlara güzel görünmek için.”
Bilmiyorum günümüzde çekebilirler miydi bunu? Değiştirirler miydi? Bu politik doğruculuk çağında eski dizilerin de biraz öyle bir yanı var üzerlerinde. 10–20 sene falan geçince bazı şeyler… Ağlıyorsunuz “bunları böyle nasıl yapmışlar o zamanlar?” şaşırıyorsunuz yani. Hem ırkçı söylemler olabiliyor hem de cinsiyetçi yaklaşımlar. Neyse, neyse… Nereden girdi nereye geldik?
Kitabın son cümlesi… En sona onu yazmışım. Burası da biraz geliyor çünkü aklınıza oraya kadar. Yazar onu, onun da dozunu çok iyi vermiş. Gerçekten, gerçekten ya… “Bu cümleye ne gerek vardı?” gibi mi hissediyorsunuz bilmiyorum ama ben okuyunca bir… Tekrar bir gülümsedim. Bir yandan da utandım böyle bir şey de düşündüğüm için. Yani ben de mi fesatım bilmiyorum. İnşallah öyle değildir. Yani yazar bence sizi hazırlıyor oraya kadar ve sonra da bu dokunuşu yapıyor. Kitabın son cümleleri şöyle:
“Sadece şunu eklemek istiyorum: O-Tama’nın sevgilisi rolüne uygun niteliklerden tamamen yoksunum. Bu yüzden okuyucular gereksiz çıkarımlarda bulunmasalar iyi ederler.”(s.191)
Tamam, tamam… Gereksiz çıkarımlarda bulunmayalım ama bir yandan da, biz okurların işi gereksiz çıkarımlarda bulunmak değil mi? O yüzden çok da karışmamak lazım belki de, diyeyim ve bitireyim artık. Kitap kısa değil aslında. Yine 200 sayfaya yakın ama çok kolay okunduğu için kısa gibi geliyor size. Tam böyle tadında bitiyor bence.
Yaban kazının da hikayenin ne kadar kilit bir noktasında olduğunu öğreniyorsunuz. Başlık olmayı hak ettiğini anlıyorsunuz ve çok güzel bir başlık bence. Gerçi o kazın başına gelenler de… “Pişmiş tavuğun başına gelmez” derler ya, onun gibi. Neyse, onu geçelim. Daha fazla spoiler vermeyelim. Buraya kadar okuduğunuz için çok teşekkür ediyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder