Birinci Tekil Şahıs, Yaşlıların Yaşını Bilememek, Hangi Yılda Olduğunu Unutmak ve EYT’lilerin Suçu Ne?
Haruki Murakami’nin sekiz farklı kısa hikâyesinden oluşan Birinci Tekil Şahıs kitabını Doğan Yayınlarının Nisan 2023 tarihli 7. baskısından okudum.

Çok ani bir giriş olacak ama hemen içindeki hikâyeleri saymak istiyorum sizlere:
Taştan Yastık, Krema, Charli Parker Bossa Nova Çalıyor, With the Beatles, Yakult Swallows Şiir Seçkisi, Karnaval, Şinagavalı Maymunun İtirafı ve son olarak da kitaba ismini veren Birinci Tekil Şahıs.
Kısa bir kitap aslında, yüz elli küsur sayfa. Ben iki ayrı günde okudum çünkü “Taştan Yastık” ve “Krema” biraz ağır hikayeler — insanı okurken hayattan soyutlayan türden. Yine de aslında Murakami’nin o matematiğine çok uygun. İstese bir romana çevirebileceği kıvamda hikayeler bunlar.
Ben en çok, beyzboldan hiç anlamama rağmen, “Şiir Seçkisi” hikayesini beğendim. Çünkü biraz deneme tadında — “Koşmasaydım Yapamazdım” ya da “Mesleğim Yazarlık” kitabı gibi. Sırf o hikaye için bile bu kitap okunur bence.
Ayrıca “Şinagavalı Maymunun İtirafı” da çok, çok etkileyici bir hikaye. Onu da mutlaka bulun, bir yerden okuyun. Eğer bu kitabı bulamıyorsanız bile o hikayeden mahrum kalmayın diyeyim ve hemen ilk anlatımla başlayayım:
“‘Bir insanı sevmek sağlık sigortası kapsamına girmeyen bir ruh hastalığına yakalanmak gibidir’ dedi duvar yazısı okur gibi sıradan bir ses tonuyla.”(s.15)
Bu “Taştan Yastık” hikayesinde geçiyordu sanırım — o şiirleri yazan kadının söylediği bir söz. Yani üzerine ne söyleyebilirim? Şu an hiç bilmiyorum. O yüzden ben devam edeyim.
“‘Herkes bir gün ölecek’ diyordu konuşan kişi sakin, düz bir tonlamayla. ‘Her insan mutlaka ölümle karşılaşacak. Bu dünyada hiç kimse ölümsüz değildir. Ve öldükten sonra hiç kimse yargılanmaktan kaçamayacak. Her insan öldükten sonra işlediği günahların cezasını en şiddetli şekilde çekecek.’
Bankta oturmaya devam ederek bu sözleri dinledim. Bu ıssız dağ başında, böyle bir yerleşim bölgesinde Hıristiyan misyonerliği yapılması ne tuhaftı. Burada yaşayanlar birkaç arabası olan varlıklı insanlardı. Muhtemelen hiçbiri işlediği günahlar için kurtuluş beklentisinde değildi. Ya da öyle miydiler? Maddi gelir ve statünün, günah ve kurtuluşla bir ilgisi var mıydı ki?”(s.29)
Yine bu hikayede Murakami’nin mistik, gizemli yanları var — zaten çoğu hikayesinde böyle. Bu arada neden o parkta? Oraya nasıl geldi?
Sahilde Kafka… İşte mesela o kitabın kapağında da bir karga vardır. Zaten “Kafka” da karga demektir. Neden bunu söylüyorum? Çünkü ötüp duran bir karga var şu an başımda. Size geliyor mu sesleri, bilmiyorum. Onları… İşte, çok o gürültüleri engelleyemediğim için gelecek. O yüzden bir an evvel bu kaydı bitirmeye çalışacağım çünkü kargalar öyle istiyor.
“Ergenlik çağlarındaki biri için yaşlı birinin yaşını tahmin edip tutturmak kolay değildir; gençlere tüm yaşlılar aynı görünür, hepsi yaşlıdır işte. Altmış ya da yetmiş yaşında olmaları arasında bir fark yoktur. Onlar gençlerden farklıdır: Artık genç değildirler. Fark budur.”(s.31)
Evet, ben bazen aynı şeyi çocuklar için de düşünürüm. Yaş ilerledikçe… Bebekler için zaten kaç aylıktır, ne kadardır falan — onları da hiç anlamam. Ama evet, yani 60'la 70 arasında ne fark var? Kendine nasıl baktığın tamamen… Biraz da genetik, ne kadar hareketli bir hayat yaşadığın. Yani yoksa sayıdan ibaret.
İşte bunlar: 30'la 40 arasında da bence fark yok o kadar. 40'la 50 arasında da, hatta… Eskiden, yani bu 20'li yaşlardaki gençler de bayağı 30–40 gibi görünürmüş. Hatta Barış Özcan’ın böyle bir videosu da vardı: “Neden böyle görünüyor eski fotoğraftaki insanlar?” diye.
İşte o kat kat giyinmeleri, elbiselerin hep özenli olması ve kumaşların şimdiki gibi böyle rahat, tiril tiril değil de çok daha yer kaplaması, kabarık olması, kalıplı göstermesi insanları… Ve fotoğrafların öyle şu anki gibi elde telefon, onlarca yüzlerce çektiğin değil de sadece tek bir şansın var, bir kere çekebiliyorsun da göremiyorsun o bastırılana kadar… Şu an aksi alınmayacak bir durum. O şekilde çekilmiş fotoğraflar tabii ki, yani normal senin şu anki halin gibi göstermeyecek — çok açık, bariz.
Ama işte insanın her şeyi öyle olunca, o çağın insanı olunca sen de o çağa uygun hale geliyorsun. Çok daha çabuk olgunlaşıyor belki de, diyeyim ve yaşla ilgili bu güzel alıntıdan sonra With the Beatles da şöyle başlıyor:
“Yaşlanmakla ilgili tuhaf bulduğum şey, yaşımın ilerlemesi değil. Bir zamanlar gençken birden yaşlı denecek yaşa gelmiş olmak da değil. Asıl şaşırdığım şey, benimle aynı kuşaktan olan kişilerin yaşlanmış olmaları… Özellikle de çevremdeki güzel, yaşam dolu kızların artık iki, üç torun sahibi olacak yaşa gelmeleri. Bu bana hem çok tuhaf geliyor hem de beni biraz üzüyor. Ama yanlış anlaşılmasın, kişisel olarak yaşlanmaktan üzüntü duymuyorum.”(s.51)
Ben de kendimi hiç yaşlı hissetmem. Bazen çok yaşlı gibi hissediyorum ama genelde hissetmem. Yani bunu espri olarak söylerim: “60–70 yaşında gibi.” Ruhen olabilir belki, ama fiziksel olarak hiç hissetmiyorum kendimi.
Çok daha genç… İşte o minyon tipli olmak, saçlar aktı şu an ama o da olmasa mesela, kimse benim yaşımı tahmin edemez. Yani kolay kolay tutturamaz gibime geliyor. Ama bazen böyle eski arkadaşlarıma denk geliyorum. Özellikle o evlenenler falan bayağı çökmüşler gibime geliyor — yani saçlar dökülmüş… “Ya biz nasıl aynı yaştayız? Ben de mi böyle acaba görünüyorum?” Hayat… Hayat işte ya. Bu da biraz genetik. Bazı insanlar erken yaşta saçları beyazlıyor, dökülüyor.
Ama ya, bu kadar ilerisini zaten hiç düşünmemiştim. Ben de arkadaşlarımın… Evet, çocuklar oluyor şimdi. Ama onların bir de torun sahibi oldukları dönemler tuhaf gerçekten. Yani insan yaş almak, yaşlanmak… Çok… Günümüz şartlarında zaten bir yandan o da var, yani artık yaşlanmak da kolay değil. Emeklilik falan mesela bizim için artık hayal gibi bir şey. Kaç, 65 falan mıydı?
Gerçi erken emeklilik de iyi bir şey değil yani. Bu EYT’liler… Zaten onların da bir suçu yok. Şimdi ben de EYT’li olsam “Ne yapayım?” derdim. Devlet yapıyorsa, “Yok” mu diyeceksin yani? “Olmayayım ben, başkaları olsun, feragat ediyorum” mu diyeceksin? Hayır. Başına gelirse hatta sen de emekli olabilmek için uğraşırsın. Ama olamayınca da bu sefer ondan daha çok gıcık geliyor, rahatsız oluyorsun: “Ya işte, üzerimize yük, çalışanlar emeklilerin maaşını ödüyor” diye.
Yani gerçeklik payı da yok değil ama aslında istenmesi gereken, olması gereken: sağlık olsun da çalışalım. Yani iş olsun, yapalım. Ben hep o kafadayım.
Bu hikâyeler sanki otobiyografik gibi geliyor insana okurken. Yani ana karakter, ana kahraman Murakami mı acaba? O yüzden mi zaten “Birinci Tekil Şahıs” kitabın adı? Ama o gerçi sadece son hikâyenin adı da…
Bir de böyle deneme gibi olan hikâyeler var. İşte o bahsettiğim beyzbol ile ilgili olan hikâye mesela:
“Koşien Stadyumu, kim ne derse desin, Japonya’daki en güzel stadyumdur. Giriş biletini avucumda tutar, giriş kapısından içeri girer, karanlık beton basamaklardan koşar adımlarla yukarı çıkardım. Dış sahadaki doğal çimen görüş alanıma girince, o canlı yeşil denizi bir anda karşımda görünce genç kalbim heyecandan pat pat çarpardı. Göğüs kafesimin içinde enerjik cüceler bungee jumping yapıyormuş gibi.”(s.85)
Heyecanın böyle anlatılabileceğini, hele bir Murakami’den çok
hiç beklemezdim. İlginç geldi bana bu tanımlama. Ayrıca bu sayfada dikkatimi çeken bir dipnot da vardı. Orada da Uluslararası Savaş Karşıtlığı Günü’ne dair, “Japonya’da 1966 yılından itibaren her yıl 21 Ekim’de anılan gündür. ‘Uluslararası ibaresine karşı sadece Japonya’da anılır.” diyordu. Bu da bana biraz ilginç geldi. Biraz ulusal bilinci bir artırmak için uydurulan tarihler gibi geldi. Geçelim Murakami’ye ve belki de bu mistik hikayeleri yazmasının nedenlerinden sadece birine:
“O yıl Yakult Swallows (takım adı değişmiş, artık bu ismi kullanmıyorlardı) kuruluşunun 29. yılında ilk kez lig şampiyonluğuna erişti, bu başarının verdiği cesaretle de tüm Japonya beyzbol ligini de kazandı. Her şeyiyle mucizevi bir yıldı. 29 yaşındaydım ve ilk romanımı yazmayı bitirmiştim. Rüzgârın Şarkısını Dinle adlı romanım Gunzo Yeni Yazarlar Ödülünü kazandı ve o günden beri de yazarım diyebilirim. Tamamen tesadüf olsa da şahsen iki olay arasında az da olsa bir bağ kurmadan edemiyorum.
Ama bu daha sonrasının hikâyesin. Olaylar buraya varana dek, 1968 yılından 1977 yılına kadar geçen onca yıl boyunca gerçekten çok büyük, (duygusal anlamda) astronomik sayıda denebilecek yenilgilerine şahit olmuştum. Diğer bir deyişle bu, ‘Bugün de kaybettik’ dediğimiz bir dünyanın varlığına gitgide alışmaya benziyordu. Bir dalgıcın zaman harcayarak bedenini su basıncına alıştırması gibi bir şey. Evet, yaşamda zaferden çok yenilgi vardır. Ve gerçek yaşam bilgeliği de, ‘Onu nasıl yenebilirim?’den ziyade ‘Acaba nasıl iyi bir şekilde yenilebilirim?’ denilen yerde gelişir.”(s.87,88)
Ben bu cümleyi ilk okuduğumda yanlış okudum. Yani yenmeye işte o kadar odaklanmış ki, ‘Acaba nasıl iyi bir şekilde yenebilirim?’ diye okudum. Sonra bir durdum, tekrar ettim ve yanlış okuduğumu fark ettim. Yenmek, yenilmek ve kazanmakla ilgili… Zaten Murakami’nin çok farklı bir bakış açısı var; bunu hep görüyoruz romanlarında, denemelerinde. Bu hikayeden alıntılarım bitmiyor — bir tane daha var, sonra bir tane daha… Ama bu biraz uzun olanı, hemen ona geçeyim. “Yakult Swallows Şiir Seçkisi” hikâyesinden üçüncü alıntım da yazarımızın yazdığı o şiirlerden birini paylaşmasının ardından geliyor:
“Bu yazdığım şiir olarak kabul edilir mi, doğrusu kuşkuluyum. Buna şiir dersem, eminim gerçek şairler bana çok kızacaktır. Hatta beni yakalayıp en yakın elektrik direğinde sallandırabilirler de. Eğer başıma böyle bir şey gelirse pek fena olur. İyi de bu yazdığımı ne olarak adlandırmalı? Siz uygun bir ad bulduysanız söyleyin lütfen. O zamana dek bu yazdıklarıma şiir diyeceğim ben.
Derken yazdığım şiirlerimi toplayıp Yakult Swallows Şiir Seçkisi adıyla yayımlattım. Eğer şairler bana kızarsa da, istedikleri kadar kızsınlar. Bu dediğim 1982 yılında oldu. Yaban Koyununun İzinde’yi tamamlamamdan kısa bir süre öncesiydi, bir şekilde (aşağı yukarı yazar olarak çıkış yapmamın üzerinden de üç yıl geçmişti.
Elbette büyük yayınevleri akıllı davrandı, böyle bir kitabı basmak konusunda kıllarını bile kıpırdatmadılar. Ben de basım ücretinin yarısını kendim karşılayarak yayımlattım. Şans eseri bir arkadaşım matbaa işletiyordu da ucuza geldi. Basit bir cilt, numaraları halde 500 kopya. Hepsini özenle imzaladım. Haruki Murakami, Haruki Murakami, Haruki Murakami…
Ama tam da tahmin ettiğim gibi şiir kitabım kimsenin ilgisini çekmedi. Böyle bir kitaba para verip satın alacak kişi gerçekten de dünyadaki her şeyi istisnasız seven biri olmalıydı. Şiir kitabım hepi topu 300 adet sattı. Geri kalanını arkadaşlarıma ya da tanışlarıma hediye ettim. Bugünlerde değerli koleksiyon parçası olarak dudak ısırtacak kadar yüksek fiyatta kitabım. Dünyayı hiç anlamıyorum. Elimde sadece iki tane kaldı. Belki daha çok tutsaydım paraya para demezdim.”(s.89,90)
Evet, ben de anlamıyorum dünyayı. Bırak, yalnız değilsin… Bu hikayeden sonra, bana biraz da Fenerbahçe’yi hatırlattı maalesef, bu günlerde. Evet, çocukken ben… Yani böyle bu kadar kötü değildik. En azından Mourinho yokken de bu kadar kötü değildik. Bu ayrı bir ironi ama… O zamanlar böyle Beşiktaşlı, Trabzonlu falan arkadaşlarım bana biraz tuhaf gelirdi. Yani ne şampiyon oluyorlar, ne doğru düzgün işte maç kazanabiliyorlar… ‘Niye bu takımı tutuyorlar?’ diye düşünürdüm. Onların haline biz düştük yıllar sonra. Ama hiçbir gün Fenerbahçe’yi bırakmak geçmedi aklımdan ya da başka bir takım taraftarı olmak. Çünkü yani bu iş öyle bir şey değil — sadece başarı odaklı sevmiyorsunuz bir şeyi. Öyle olsa zaten, o bence çok sağlıklı da değil. O bence yani taraftarlık da değil. Murakami de bence aynı şeyi düşünüyor ve şöyle diyor:
“Elbette kaybetmektense kazanması daha iyi olur. Normali de bu değil midir zaten? Ama maçın kazanılması ya da kaybedilmesiyle zamanın değeri ve ağırlığı değişmez. Zaman hep aynı zamandır. Bir dakika bir dakikadır, bir saat bir saattir. Ne denirse densin, onu özenle kullanmalıyız. Zamanla düzgün bir şekilde uzlaşmalı, olabildiğince harika anılar bırakmalıyız geride -bu her şeyden önemlidir.”(s.98)
Diyor ve altına imzamızı atıyoruz biz de. Her şey önemli gerçekten. Hayatta o zamanı düzgün bir şekilde kullanmak… Hayat dediğin zaten o zamanların toplamından ibaret değil mi? Ve evet, ‘Karneval’ da güzeldi. Gerçi ‘With The Beatles’ da, Charlie Parker, Boston 1963 oluyordu ayrıca. Acaba gerçekten böyle bir yazı yazdı mı? Yani ne kadarı kurgu bunun? Diye düşündüğüm hikayelerden biriydi. Ama bu ‘Şinagavalı’ bambaşka zaten. Kapakta da bir yeri var. Bu kitabın kapağında da sanırım bu hikaye yüzünden bir maymun var.
“‘Affedersiniz’ dedi telefonun ahize kısmını eliyle kapatarak, kısık bir sesle. ‘Size tuhaf bir şey soracağım; benim adım neydi?’”(s.137)
Bunu sadece bu hikayeyi okuyanlar anlayabilecek. Çok güzel bir hikayeydi bence. Yani biraz böyle ‘Ya ne anlatıyor bu şimdi? Böyle şey mi olur?’ diye ya da ‘Bunu nasıl bir sona bağlayacak?’ diye düşünürken, böyle bir kadınla karşılaşmasını yazması muhteşem gerçekten. Ya işte yazarlık böyle bir şey!
Ben de yani, adımı unutmak kadar olmasa da, tarihle zamanla benim çok büyük sıkıntılarım var. Bazen yılı bile unutabiliyorum. Yani ocakta, şubatta… Özellikle bu çok oluyor. Muhasebede bile, bu işlem yaptığım tarih genelde geçmiş tarihler olduğundan… Gerçi şu an öyle değil, Allah’tan. Yani belli bir şirkete bağlı çalışmadığım için çok daha fazla şirketle uğraştığım için. Ama eskiden mesela sabit bir yerde çalışıyorsanız, iş tanımınız belli oluyor yani. Sonuçta hep sürekli aynı şeyler…
Öyle bir yazı da yazmıştım ben. Hatta ‘Bir gün öncesi’ diye… Gidip ‘Bir gün müzesi’ yazmış ne? Öyle bir şey demişti bir hocamız da yazarlık atölyesinde. Ben de ‘Bir gün öncesi’ temalı bir hikaye yazmıştım: işe gidip bir gün öncesinin evraklarını, faturalarını, makbuzlarını işleyip kaydedip bir gün sonrasına hazırlandığım ve yarın yine tekrar bir gün öncesinin işlerini yapacağım kısır döngü, fare çarkı… Öyle olunca işte insan tarihi… Gerçekten ‘Bugün ayın kaçıydı? Pazartesi miydi, salı mıydı? Bu günlerden neydi?’ falan takılmam. Zaten ben bunlara yani, ‘Doğada Pazartesi yoktur’ derim. Sürekli öyle bir şeye başlayacaksan hemen o gün başlamak gerektiğini savunurum. Ama yok! Tam da tersi şekilde hep böyle değişik günler… İşte bu podcast’e 29 Şubat’ta başlamam mesela. Tarihi beklemem, belirlemem gibi gibi… Böyle bir yandan da dikkat ediyorum. Ha, aslında… Ve o kadar dikkat etmeme rağmen de bazen yılları bile şaşıracak kadar kayboluyorum o zamanın içinde. Ama bu kadının ismini unutması bambaşka bir yere bağlanıyor. Güzel, güzeldi yani bu hikayede.
Murakami’yi yine yazmış. Artık bir iki tane kaldı galiba bu yazarın kısa kitaplarından okumadığım. Ondan sonra ‘1Q84’ ve ‘Kumandanı Öldürmek’ gibi o kocaman kitaplar… Bakalım onları açabilecek miyim, zaman gösterecek diyelim. Ve buraya kadar okuyup, vakit ayırdığınız için sizlere çok teşekkür edeyim ve bitirelim bu yazıyı da.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder