6 Mart 2025 Perşembe

Harry Potter ve Melez Prens

 

Harry Potter ve Melez Prens, Herkesin Hata Yapması ve Büyük Bir Haksızlık: Haksızları Bağışlamanın Daha Kolay Olması

J.K. Rowling, serinin altıncı kitabına Harry Potter ve Melez Prens adını vermiş. Son bölümlere kadar kim olduğunu çözemediğimiz Melez Prens otuz bölümden ve 594 sayfadan oluşan kitabın en büyük gizemlerinden biri diyebilirim. Ancak bu kitap benim hüzünle hatırlayacağım bir kitap olacak çünkü finalinde bu kadar hayal kırıklığına uğrayacağımı tahmin etmemiştim.

Press enter or click to view image in full size

Özellikle bir önceki kitapta, o saçma sapan bakanlar ve atanan öğretmenler yeterince sinirimizi bozmuşken, bu kitapta yeni bir bakan gelmesine rağmen bizi tek başına çileden çıkarabilen Snape’e de buradan “Senin derdin ne be adam!” demek istiyorum.

Erken bir spoiler oldu belki ama zaten bu serinin olay örgüsünü hiç bilmeyen benden başka çok fazla insan yoktur sanıyorum. Bu arada ben kitabı Yapı Kredi Yayınları’nın Mayıs 2018 tarihli 20. baskısından okudum ve çevirenler yine Sevin Okyay ile Kutlukhan Kutlu’ydu.

Öncelikle bu kitabın ilk ve son cümlelerini bilerek almadım. Çünkü bu kitap gerçekten bir çocuk kitabına göre biraz ağır bence. Son birkaç bölüme kadar ara ara sıksa da, insanı etkiliyor. Yalnız kalıyorsunuz ve artık bir sonraki kitabın son kitap olacağını sanki biliyorsunuz, hissediyorsunuz. Çünkü artık Harry, o yaz tatilinde sonraki dönemi bekleyecek gibi bir şekilde bitmiyor. Harry hatta belki okulu bırakacağını, devam edemeyeceğini açıklıyor. Okulun durumu da zaten çok belli değil. Hogwarts belki kapanacak, belki yeni bir dönem olmayacak. Bunları tabii bilemiyoruz ama kesinlikle eskisi gibi olmayacak. Ondan eminiz.

Kitap da aynı şekilde… Yani en büyük düşmanımız hem artık çok güçlü, hem de yanına çok güçlü bir öğretmeni dahil etti. Her şeyinizi bilen, sonuna kadar güvendiğiniz insan size sırtını dönüp gitti ve yalnız kaldınız. En büyük yardımcınız da yok artık yanınızda — hocanız, mentörünüz…

Gerçekten böyle bir şey hiç beklemiyordum ben. Benim için de bir şok oldu diyebilirim. Yani özleyeceğiz Dumbledore’u. Aslında bu zamana kadar Harry hep şüphelendi Snape’ten. Yani ben Dumbledore’a güveniyordum, “Snape kesinlikle bir yerde dönecek, bu kadar kötü bir insan olamaz, iyi birisi” diye düşünüyordum. Beni de hayal kırıklığına uğrattı yani.

Neyse, bakalım neler çıkacak son kitaptan. Son kitabı da gerçekten merak ediyorum. Bakalım Harry Potter tek başına bu macerayı ne kadar başarılı bir şekilde sonlandırabilecek.

“‘Profesör, niye doğruca eski iş arkadaşınızın evinin içinde cisimlenmiyoruz?’
‘Çünkü bu ön kapıyı tekmeleyip indirmek kadar büyük bir kabalık olurdu,’ dedi Dumbledore. ‘Diğer büyücülere bizi içeri almama fırsatı vermek, nezaket gereğidir. Dahası birçok büyücü meskeni, istenmeyen Cisimlenenlere karşı sihirle korunuyor zaten. Mesela Hogwarts’ta -’”(s.62)

Burada Harry devam ediyordu… Hermione yeniden öğrendiği halde, cisimlenme denenmez sizin kuralı. Neden bunlardan bahsediyorlar? Çünkü artık Harry ve arkadaşları 6. sınıfa geldiler, 17 yaşına girecekler. 17 yaşından sonra cisimlenme izni var ve artık yavaş yavaş cisimlenmeyi öğreniyorlar. Bir yerden bir yere ışınlanmak gibi… Ama tabii hiç öyle göründüğü kadar da kolay değilmiş. Herkes bile zorlanıyor bunu öğrenmek için.

Bu arada ben de sanki kitabın sonunu tahmin etmişim gibi, çoğu alıntımı hep Dumbledore’dan… Ama bunu kitabı bitirdikten sonra anladım. Aslında yazar yavaş yavaş hazırlamış bizi. Dumbledore sürekli kendisinin de sıradan bir insan olduğunu hatırlatıyor, neler yapabileceği, onun da hata yapabileceği konusunda bizzat kendisi söylüyor. Hatta bunu birkaç sefer… Oradan aslında uyanmalıydım.

Şimdiki alıntım mesela Dumbledore’dan değilmiş ama yine Dumbledore’dan bahsediyor.

“‘Dumbledore diyor ki insanlar haklı değil de haksız olanları çok daha kolay bağışlarmış,’ dedi Hermione.”(s.95)

Burada bunu Ron’a söylüyordu sanırım. Ron’un ailesinde… Ve gerçekten çok değişik bir tespit, çok kolay kolay fark edebileceğiniz bir gerçek değil bu. Biraz üzerine düşününce de hak veriyorsunuz. Çünkü bariz bir şekilde haksız olan birini bağışlamak… Orada yani hem pişmanlık çok daha anlaşılır oluyor, onun o pişmanlığından emin olabiliyorsunuz. Zaten bence birini affetmekle bağışlamakla, karşı tarafın duyduğu pişmanlık arasında bir denge var ya da olmalı.

Ama öte yandan haklı birini bağışlamak da biraz tezat bir durum gibi geliyor insana. Yani haklı olan birini niye bağışlayalım diye düşünebilirsiniz belki. Ama böyle durumlar da olabilir. Haklı olduğunuz da her zaman hatasız olacağınız anlamına gelmez. Haklıyken “işte haksız çıkmak” derler ya, işte onun gibi… Haklıyken de bazen insanları kırabilirsiniz, af dilemeniz gerekebilir ve o zaman gerçekten bağışlamak çok daha zordur.

Bu kitapta bir aşk hikayemiz de var tabii ki, birden çok hatta var. Ama bence gerçek aşk Tonks’un Lupin olan aşkıydı. Ama kitabın son bölümlerine kadar ben bunun nedenini tam anlayamıyordum. Harry de Tonks’un Sirius’a aşık zannediyor, Sirius öldüğü için bu kadar harap oldu diye düşünüyor.

Meğer Lupin’e çıkmış… Ve Lupin de bir kurt adam olduğu için ve yaşlı da olduğu için onu reddediyormuş, “o daha iyilerine layık” diye. Ama artık tabii Dumbledore’un ölümünden sonra muhtemelen dank ediyor kafasına bazı şeyler ve yeni kitapta en azından mutlu bir çiftimiz olacak sanırım. Tonks ve Lupin çok daha güçlü bir şekilde Voldemort’a karşı savaşacaklar zannediyorum. Neden “gerçek aşk” dediğimi de şimdi anlayacaksınız:

“Harry Pelerin’inin altından gözünün ucuyla Tonks’a baktı. Geçen yıl meraklı biriydi (hatta bazen bu yönü can sıkıcı bir hal alırdı), kolay gülerdi, espri yapardı. Şimdi ise daha yaşlı, çok daha ciddi ve kararlı görünüyordu.”(s.149)

Evet bu işte aşk acısı çeken birinin dönüşeceği insan hali olabilir. Daha yaşlı, daha ciddi ve kararlı görmek… Aslında yaşlı hali de güzel bir şeymiş gibi de gelebilir bazı insanlara. Ama yani dış görünüş böyle olsa da içerik kesinlikle böyle değil. O ciddiyet ve kararlılık çok büyük bir mutsuzluk barındırıyor aslında.

Bu arada tabii ki kitapta başka aşklar… Ron ilk defa bir sevgili yapıyor gibi bir şey, Hermione öyle… Yani hiç olmayacak bir şey bence bu, tam tersi olur gerçekte. Yani bizim bu üçlümüzde Harry’nin ve Ron’un sürekli sevgili değiştirmesi, Hermione’nin onların yanında hiç oralı çıkarmadan kalması… Harry Cho’yu tabii çoktan unuttu. O Quidditch başarıları hariç hiç çoğunun adı bile geçmiyor.

Ve Harry sonunda Ginny’e açıldı gibi bir şey, onun kardeşine… Tam böyle çift olacaklar derken “ben artık çok büyük bir savaşa gireceğim” deyip ondan da ayrılıyor Harry. Ya son kitabın zaten bu günümüz birliktelik değişen aşklardan uzak kalması hayırlı olur bence de. Çünkü yani bir gerçekçiliği yok.

Ve kitabın en büyük gizemi… Ben “Melez Prens” dedim ama başka motivasyonlarımız da var tabii ki. O da okula gelen yeni öğretmen. Ama bu sefer Karanlık Sanatlar Karşı Savunma hocası değil, Slughorn diye bir hoca geliyor. Çok yaşlı, çok tecrübeli, çok bilgili… Aslında başta Karanlık Güçlere Karşı Savunma hocası sanıyoruz onu ama orada bir ters köşe yapıyor yazarımız ve Slughorn yeni İksir hocası olarak geliyor. İksir hocası olan Snape de bir anlamda ödüllendiriliyor ve o çok istediği Karanlık Sanatlar Karşı Savunma hocası oluyor sonunda. Altıncı kitapta “son 5 senedir sürekli farklı hocalardan ders aldınız” falan diyerek giriş yapıyordu hatta dersine.

Tam bir hayal kırıklığı oluyor yani, ondan çok fazla şey öğreneceğini sanarsınız o çocukların ama demek ki onun hayali de biraz boş bir hayalmiş. Bazı şeyler hayal olarak kalmalı. Snape de belki de o amacına ulaştığında biraz amaçsız kalıyor.

Ama Slughorn’a gelelim. Slughorn gerçekten iyi bir İksir hocası ve oralarını mesela çok güzel kurgulamış yazar. Çünkü normal şartlarda bir sihirbaz olabilmek için gereken bütün derslerden geçmiş Harry, sadece İksir’den Snape’ten yeterli not alamamıştı. Ama Slughorn diyor ki “gel ben sana İksir dersini de veririm, senin notun bence yeterli, bu kadar da kötü değil” gibi alıyor onu dersine.

Ama tabii bunu okul başladıktan sonra öğrendiği için Harry’nin İksir kitabı yok yeni dönem için. “Ben sana veririm” diyor, “önemli değil” diyor Slughorn ve ona eski bir kitap veriyor. Burası da zaten bizim Melez Prens’le tanışmamızı sağlayan bölüm. Çünkü kitap Melez Prens’in kitabı, üzerinde onun notları, onun yazıları var. Ve o kadar güzel kullanmış ki kitabı… Harry gibi İksir’de çok yeteneksiz, çok bu işi anlamayan biri bile kitaptaki o notlar sayesinde en iyi iksirleri yapıyor.

Slughorn onun gözüne giriyor, sürekli Slughorn “on, zaten senin annen de böyleydi, işte genlerinden geçmiş” falan diye… O da hiç anlamıyor kitapta farklı şeyler yazıp Harry’nin bundan kopya çektiğini. Hermione biliyor sadece bunu, daha doğrusu Hermione kızıyor sadece. Sadece Ron’a da söylüyor tabii “kitapta şöyle yazıyor, böyle yazıyor” diye o notlarını…

Ama işte yine benim şaşırdığım durum… Ya böyle bir kitap geçince, nasıl sadece dersten derse okursun? İnsan bir en baştan bakmaz mı bütün sayfalara, ne notlar yazıyor? Hatta insan onları ayrı bir deftere geçirir, madem bu kadar önemli… En son Snape ondan o kitabı isteyene kadar yani hep böyle taksit taksit bakıp her derste yeni bir şey öğrendikçe deniyor onları.

Sadece bir kara büyüye denk geldiğinde, kötü bir büyü olduğunu, bunu düşmanlara uygulayabileceğini düşünürken “kimde acaba denesem?” diye… Çünkü bilmiyor nasıl bir şey olduğunu. Yani orada bile vermiyor kitabı Snape’e ya… İçten içe bu Melez Prens’ten ne kadar etkilendiğini, onu ne kadar güçlü bir büyücü olarak gördüğünü anlıyoruz. Harry gerçekten öyle hissediyor ve… Bilin bakalım bu Melez Prens kim çıkacak? Bir başka hayal kırıklığı daha.

Neyse, ben neyi anlatacaktım? Başka bir şey anlatacaktım, biraz olay örgüsüne girdik… Kitaptaki diğer amacımız da işte bu Melez Prens’in kim olduğunu öğrenmekten ziyade… Bunu zaten öğreneceğimizi biliyoruz, bu kitabın sonlarında çıkacak olan, açıklanacak olan twist yani aslında…

Ama kitap boyunca Dumbledore’un Harry’den istediği tek bir görev var, tek bir şey var: Slughorn’dan bir anı… Slughorn’un zamanında daha önceden öğretmenken Tom Riddle’la olan bir konuşmasını… Onu bulanık bir şekilde böyle sisli, puslu şekilde gösteriyor Harry’e. Harry’e özel ders veriyor. Yani aslında bu kitapta Dumbledore son derslerini veriyor belki de, onu son kitaba hazırlıyor.

Bu derslerin de içeriği tamamen Voldemort… Voldemort’un çocukluğunu, çocukluğuna dair anılarını gösteriyor, onun Voldemort olmadan önceki halini… Her yerden toplamış, biriktirmiş ve bunları tek tek Harry’e o düşünce selini aktararak paylaşıyor. Harry, Voldemort’un anılarına sahip oluyor.

Bu kitap “Melez Prens” diye geçse de aslında Voldemort’u anlatıyor. Belki de Melez Prens Voldemort mudur acaba diye… Zaten kitabın sonuna kadar biraz bekledik, öyle çıkacak zannettim ben de ama meğer değilmiş.

Ve ilk kitaptan beri bu Voldemort’un neden bir türlü ölmediğini, neden tekrar tekrar karşımıza çıktığını ve hatta Harry Potter’ı neden öldürmek istediğini, bunca insanı neden öldürdüğünü, neden kötü bir büyücü haline geldiğini anladığımız şu bölüm geliyor… Yok pardon, bu bölümden sonra Slughorn, bu bölümden sonra o anıya ulaştıklarında anlayacağız bunu.

Burası Harry’nin Slughorn’dan o anıyı aldığı… O anıya da yine bu derslerinden birinde çok başarılı bir şekilde, yine o Melez Prens kitabından kopya çekerek yaptığı iksir sayesinde… Şans iksiri gibi bir şey, Felix Felicis miydi, yazmışımdır ben zaten onu, şimdi söylerim doğrusunu.

Bir şans iksiri, içtiğiniz anda kendinizi hem çok şanslı hissediyorsunuz hem de gördüğümüz kadarıyla o iksir sizi de yönlendiriyor “şöyle yap, böyle yap” gibi… İçinizde bir his doğuyor gibi bir şey hissettim ben. Bilmiyorum, belki de gerçekten konuşuyordur, bir dış ses gibi bir şey duyuyordur Harry…

Son bölümde hatta arkadaşlarına veriyor o kalan iksiri ve onun sayesinde de aslında onlar kurtuluyor. Yoksa çok büyük bir savaşta bir baskın yediklerinde, bütün o Ölüm Yiyenler ve hatta Harry’nin dostlarına karşı savaştığında çok büyük bir ihtimalle onlar da ölecekti. Ama iksir sayesinde biraz hayatları kurtuluyor.

Ama Harry bu iksiri sadece Slughorn’dan bu anıyı almak için kullanıyor ve ben bu bölümü sadece son cümlesi için aldım ama biraz öncesinden başlayalım:

“‘Bana yardım ettiğinizi öğrenecek diye mi korkuyorsunuz?’
Slughorn hiçbir şey söylemedi; dehşete kapılmış görünüyordu.
‘Annem gibi cesur olun, Profesör…’
Slughorn tombul elini kaldırıp, titreyen parmaklarını ağzına bastırdı; bir an için, yaşına göre fazlasıyla gelişkin bir bebeğe benzedi.
‘Gurur duymuyorum…’ diye fısıldadı parmaklarının arasından. ‘Utanıyorum ben şeyden — o anının gösterdiğinden… Sanırım o gün büyük bir zarar vermiş olabilirim…’
‘Anıyı bana verirseniz, yaptığınız her şeyin üstüne bir çizgi çekmiş olursunuz,’ dedi Harry. ‘Çok cesurca ve asilce bir şey olur.’
Rüya gören Hagrid’in bedeni aniden kıpırdandı ama o horlamaya devam etti. Slughorn ile Harry eriyen mumun üzerinden birbirlerine baktılar. Upuzun bir sessizlik oldu ama Felix Felicis Harry’ye bu sessizliği bozma, bekle dedi.”(s.450)

Ve bekliyor… Bundan sonra Harry işte… Çoğu zaman aradığınız cevap o sessizlikten sonra gelir ve orada o sessiz kalmak çok zordur. Ama Harry bugün şanslı günü olduğu için sessizliğini koruyor ve sonunda ona anlatıyor, anıyı paylaşıyor resmen. O anıyı bir şişenin içine koyuyor, onu da tabii düşünce selinden haberi var demek ki…

Slughorn’un zaten çok bilge bir hoca mış, gerçekten anlıyoruz ki bütün okulun sakladığı bir bilgiye — Horcrux’lara dair bir bilgiye sahip. “Nedir bu Horcrux’luk?” bunu soruyor ilk başta Harry’e. Orada zaten Slughorn’un neden dehşete düştüğünü anıdan sonra daha iyi anlıyoruz. Çünkü onun içinde bir travma yani…

Bunu zamanında Tom Riddle de yani sormuş çocukken ve o zaman çok acemi bir şekilde hiç ondan şüphelenmemiş ve o biraz da o gevşek yapısıyla her şeyi açıklamış. Yani onun Voldemort olmasına da neden olmuş gibi bir şey…

Şimdi hemen o uzun anlatımı da paylaşayım— Slughorn ve Tom’un o anısı…

“‘… çok az kişi ister bunu, Tom, çok az kişi. Ölüm buna yeğdir.’
Ama Riddle’ın açlığı artık gözle görülür bir hal almıştı; açgözlü bir ifadesi vardı, özlemini daha fazla saklayamıyordu.
‘Ruhunuzu nasıl bölersiniz?’
‘Eh,’ dedi Slughorn, tedirgin tedirgin, ‘şunu anlamalısın ki normalde ruhun bozulmamış ve bütün kalması gerekir. Onu bölmek bir ihlaldir, doğaya aykırıdır.’
‘Ama nasıl yapıyorsunuz?’
‘Kötücül bir eylemle — en fecisinden kötücüllük eseri bir eylemle. Cinayet işleyerek. Öldürmek, ruhu parçalar. Hortkuluk yaratmaya niyetli büyücü, hasarı kendi avantajına kullanabilir; yırtılan kısmı bir yere kapatır -’
‘Kapatır mı? Ama nasıl -?’
‘Bir büyü var, bana sorma, ben bilmiyorum!’ dedi Slughorn, sivrisinekler tarafından rahatsız edilmiş yaşlı bir fil gibi başını sallayarak. ‘Denemişe benziyor muyum — katile benziyor muyum?’
‘Hayır, efendim, elbette benzemiyorsunuz,’ dedi Riddle hemen. ‘Özür dilerim… sizi kırmak istememiştim…’
‘Hiç de değil, hiç de değil, kırılmadım,’ dedi Slughorn boğuk bir sesle. ‘Bu şeyler hakkında meraka sahip olmak doğaldır… belli bir yeteneğe sahip olan büyücüler, daima sihrin bu yanının cazibesine kapılmıştır…’
‘Evet, efendim,’ dedi Riddle. ‘Ama anlamadığım şu -sadece meraktan soruyorum- yani, sadece bir tane Hortkuluk o kadar da işe yarar mı? Ruhunuzu yalnızca bir kez mi bölebilirsiniz? Ruhunuz daha çok sayıda parçaya ayrılmış olsa daha iyi olmaz mı, sizi daha güçlü kılmaz mı? Yani, örneğin, yedi en güçlü sihirsel sayı değil mi, acaba yedi -’
‘Merlin’in sakalı, Tom!’ diye ciyakladı Slughorn. ‘Yedi ha! Bir kişiyi öldürmeyi düşünmek bile yeterince kötü değil mi? Üstelik de… ruhu bölmek zaten yeterince kötü… ama yedi parçaya ayırmak…’”(s.456)

Burada artık yaptığı hatayı fark ediyor Slughorn. Yani Tom’un niyeti hiçbir şekilde sadece bilgi edinmek değil. O bir yol çizmiş zaten kendine, sadece o karanlık yola gidecek patikalar arıyor. Pişman oluyor yani… Aslında burada anlıyor Tom’un niyetinin ciddi olduğunu ama çok geç kalıyor artık.

Ve bu anıyı Dumbledore’la birlikte seyrediyorlar düşünce seninin içinde ve Dumbledore “benim şüphelerim haklı çıktı” diyor.

Kitap boyunca zaten Dumbledore’un bir kolu böyle çürümüş gibi bir şey, siyah… Çok bir işlevi yok, hep de öyle iyileşecek zannediyorduk onu kitap boyunca ama hep de öyle kalıyor. Çünkü Voldemort’un bu Horkuluk’larının birini ele geçirmek için o kolunu feda etmiş gibi bir şey ve “buna değerdi” diyor.

Hele anlıyoruz ki Harry de daha önce bir Hortkuluk’la karşılaşmış: Tom Riddle’ın güncesi. O günce de çok önemliydi o Sırlar Odası kitabında. Meğer bir Hortkuluk’muş, içinde zaten Voldemort’un bir parçasının olduğunu biliyor gibi bir şeydik ama bu kadar önemli olduğunu bilmiyorduk.

Ve yedi derken aslında altı büyük cinayet işlemiş Voldemort ve altı tane nesneyi bu şekilde Hortkuluk haline getirmiş. Yedincisi de kendisi yani. Bunları açıklıyor Dumbledore Harry’e, şüphelendiği o nesneleri de sayıyor. Ama zaten bunları anlatan bir alıntım varmış burada hemen:

“‘Ancak, kendimizi kutlamada fazla hevesli davranmamalıyız. Sen günceyi yok ettin, ben de yüzüğü, ama yedi parçalı ruh teorimiz doğruysa eğer, geriye dört Hortkuluk kalıyor.’
‘Ve her şey olabilir, öyle mi?’ dedi Harry. ‘Eski teneke kutular ya da, ne bileyim, boş iksir şişeleri?…’
‘Bunları Anahtar’ları düşünerek söylüyorsun, Harry, onların sıradan nesneler olmaları, kolaylıkla gözden kaçmaları gerekir. Ancak Lord Voldemort kıymetli ruhunu muhafaza etmek için teneke kutular ya da eski iksir şişeleri kullanır mı sanıyorsun? Sana gösterdiklerimi unutuyorsun. Lord Voldemort, yadigâr toplamayı seviyordu ve güçlü bir sihirsel tarihi olan nesneleri tercih ediyordu. Gururu, kendi üstünlüğüne olan inancı, kendine sihir tarihinde şaşırtıcı bir yer kazıma konusundaki kararlılığı; bütün bunlar bana Voldemort’un Hortkuluklar’ını özenle seçeceği, bu onura layık nenelere sıcak bakacağı fikrini veriyor.’”(s.462)

Burada da aslında Voldemort’un o gururunun kendisinin sonunu getireceğini bir kez daha anlıyoruz. Voldemort gerçekten öyle tenekeye falan ruhunu bırakmaz, kesinlikle önemli, kıymetli şeyler olur bunlar. Dumbledore’un ne kadar bilgili olduğunu tekrar tekrar görüyoruz.

Ve son iki alıntım kalmış sadece, biri uzun, diğeri kısa:

“‘Harry, Harry, sadece Voldemort ciddi bir hata işlediği ve Profesör Trelawney’nin sözleri üzerine harekete geçtiği için! Eğer Voldemort babanı hiç öldürmemiş olsaydı, sende şiddetli bir intikam arzusu uyandırmış olur muydu? Elbette hayır! Eğer anneni senin yerine ölmek zorunda bırakmasaydı, sana aşamadığı sihirli bir koruma vermiş olur muydu? Elbette hayır, Harry! Anlamıyor musun? Voldemort kendi en büyük düşmanını kendi yarattı, tıpkı her yerdeki despotların yaptığı gibi! Despotların ezdikleri insanlardan nasıl korktukalrı hakkında hiçbir fikrin var mı? Hepsi de çok sayıdaki kurbanları arasından bir gün mutlaka birinin çıkıp ayaklanacağının, onlara karşılık vereceğinin farkındadır! Voldemort da farklı değil! Öteden beri ona meydan okuyacak kişiyi bekleyip duruyordu. Kehaneti duydu ve ânında eyleme geçti, bunun sonucunda da yalnızca onun işini bitirmesi en muhtemel adamı kendi eliyle seçmekle kalmadı, ona benzeri olmayan ölümcül silahlar da verdi!’”(s.467)

Burada aslında Harry Potter’ın önemini de açıklıyor. Sadece o kehanet değil olay. Harry biraz o kehanetle kafayı takmış durumda. Yani “ikimizden biri ölecek” ve artık bu kitabın sonundan sonra beni de bir korku sardı. Yani acaba diyorum, Harry mi ölecek? İnşallah öyle bir şey olmaz. O da çok epik bir final olabilir.

Tom Riddle, hatta belki daha doğrusu Voldemort pişman olur mu? Çünkü Harry ölürse, iyilerin kazanması için Voldemort’un ölmesi gerekir. Çok değişik bir final olabilir bu.

Ama Snape’ten… Yani hâlâ ben onun yaptığı bu ihanete inanamıyorum, onu da söyleyeyim artık. Zaten sonuna geldik, söylemiş kadar da oldum. Kaç kere Snape tek bir büyüyle — Avada Kedavra mıydı, Avra Kadabra der gibi yani — koca Dumbledore’u…

Tabii o da öncesinde şişelerce iksir içip onu bir Horcrux zannedip, Harry ile birlikte çıktıkları son macerada iyice zayıf düşüyor. Zaten bir kolu da yok gibi bir şey adamın. Ve kendisine yardım edebilecek olan Harry’yi de bir büyü yaparak orada sabitliyor, hareket etmemesini sağlıyor. Çünkü yine görünmezlik pelerinin içinde…

O pelerin de yani artık ilk kitaptan beri ne çok işe yaradı Harry’ye, ne çok kurtardı ama sıktı. Yani artık burada da öyle, her şeyi Harry’nin sadece seyredebilmesi, bizim de biraz elimizi kolumuzu bağlı hissetmemize neden oluyor.

Malfoy bile… Yani bakın, Malfoy’a üzülüyorsunuz bu kitapta. Malfoy’un artık babası zaten Azkaban’da tutsak ve kendisi kitap boyunca bu… Hufflepuff’a Ölüm Yiyicileri’ni nasıl sokacağının bir yolunu bulmak zorunda gibi hissediyor. Gibi bir görevi var çünkü Voldemort onu da tehdit ediyormuş, annesine babasına zarar vermekle.

Demek ki Malfoy da o kadar kötü biri değil yani. Malfoy’a üzülüyorsunuz bile bunu öğrenince. Ve zaten o da Dumbledore’a karşı çıkamıyor diyeceğim de, yani elinden çok bir şey gelmiyor, öyle kalıyor Dumbledore’a yani. Çünkü kötülük yapmak kolay bir şey değil, gerçekten kötü biri olmanız lazım.

Ve bunu Snape yapınca biz de şok oluyoruz Dumbledore ile birlikte. Ya acaba bütün bunlar da mı bir oyun? Dumbledore’un da bir Horcrux’u var mıdır bir yerlerde? Son kitapta tekrar karşımıza çıkar mı?

Ama yani onun o anka kuşu Fawkes… Onun bir ağıt var, bir şarkı söylemesi var Dumbledore’un cenazesinden önce. Yani bu merasimleri de okuduktan sonra herhalde gelmeyecek diyoruz tekrar. Hele artık Harry yalnız kaldı.

Ama aslında yani arkadaşları da var, Ron var, Hermione var. Onlar da artık aktif bir rol üstlensin yani. Sırlar Odası’ndan beri çok bir faydalanını göremedik. Umarım artık son kitapta yalnız bırakmazlar Harry’yi. Bu saçma sapan Quidditch maçlarından ya da işte bu ergen aşk muhabbetlerinden kurtulurlar ve şu Voldemort’a ve Snape’e derslerini verirler diye umut edelim.

“Bir cesedin korkulacak hiçbir tarafı yoktur, Harry, tıpkı karanlığın korkulacak hiçbir tarafı olmadığı gibi. Elbette ikisinden de gizli gizli korkan Lord Voldemort, aynı kanıda değil. Ama bir kez daha bilgelikten ne kadar yoksun olduğunu açığa vuruyor. Ölüme ve karanlığa baktığımızda korktuğumuz şey bilinmezliktir, başka bir şey değil.”(s.518)

İşte yine çok büyük bir hayat dersi tam burada. Dumbledore bu da işte… Son o Horcrux’u bulmaya gittikleri bölümde, onların bir nehrin üzerinden kayıkla bir adaya geçmeleri gerekiyor. Ve orada o nehrin içinden ölü bedenler çıkıyor, onları biraz korkutmaya çalışıyor. Tam böyle şey gibi bir ortam — korku odaları, korku evleri falan olur ya — karanlık bir ortam.

O mesela kapıyı açmak için de kan kırmaları gerekiyor, kan damlatmaları gerekiyor bir yere. Ya bir parmak izi okutturan bir bölüm gibi bir şey geldi benim gözümün önüne. Onu da görünce Dumbledore diyor yani “Ne kadar çiğ bir hareket” diye. Voldemort’un gerçekten böyle çocukça yanları da var. Kendini açığa vurdu iyice. Güçlü zannedersiniz belki ama gerçekten kendisinin ne kadar korkak olduğunu görüyorsunuz.

Dumbledore’un da böyle bir yeri vardı çocuksu yönünü gösteren. Orayı almamışım mı acaba? Yooo…Almışım ama yazmayı mı unuttum?
Durun hemen onu da paylaşayım:

“Ama yanılmadığınızı düşünüyorsunuz, değil mi?’ dedi Harry.
‘Tabii ki, ama sana çoktan ispat ettiğim gibi, ben de herkes gibi hata yapıyorum. Aslında çoğu kişiden -kusuruma bakmazsan- epey zeki olduğum için, hatalarım da aynı ölçüde muazzam oluyor.’”(s.185)

Dediği bir bölüm var daha kitabın başlarında. Bunu yazdığımı evet hatırlıyorum ama okumadım sanki. Bu da aslında yine kitabın başlarında sonunu haber veren bir alıntı gibi bir şey.

Dumbledore ne kadar zeki olursa olsun, tabii ki hata yapıyor. Yapıyor — Snape’e güvenmek gibi. Ve bu hatalar da doğal olarak çok daha büyük, çok daha büyük ölçüde zarar veriyor.

Bakalım son kitap bizi nelerle buluşturacak. Ben de çok fazla uzatmak istemiyorum artık, öyle çok zamanım da olmuyor. Kitabı bile yani ne kadar uzun süre sonra okuyabildim ya…

İş hayatında ya çalışırken bir yandan kitap okumanın bana hiç bu kadar zor geleceğini tahmin etmiyordum. Ama sonrasında bunlar için bölüm yapmak, onu seslendirmek, onun montajı, daha sonrasında en sonunda bir de yazı çevirmek gerçekten çok fazla zaman alıyor yani.

Eğer böyle giderse haftada iki bölüm kesinlikle yapamayacağım. Çünkü bu, bu ay aldığım ikinci kayıt olabilir. Yani ayda iki kitaba kadar düştüm ya. Bu da demek ki böyle giderse bu podcast işine de devam edemeyeceğim. Çünkü ayda iki bölüm gibi bir düzen olmaz yani. 15 günde bir yeni bölüm… Bilmiyorum, haftada bire düşseydim en azından iyiydi ama neyse, bakalım zaman gösterecek neler olacağını. Tıpkı son kitapta da göreceğimiz gibi.

Umarım güzel biter ya. Yani altı kitaptır okuyoruz, koca bir seri bu. Bu kadar sevildiğine göre de güzel bitmiştir diye düşünüyorum.

Ölüm Yadigarları son kitabın ismi de biraz… Yani artık bu ismi zaten tahmin edebilirdik. Harry bu Voldemort’un Hortkuluk’larının peşine düşecek muhtemelen, hepsini avlayacak ve en son onunla karşı karşıya geldiğinde Snape kilit bir rol oynayabilir. Ama artık tekrar yani iyi tarafa dönmesin. Yok, istemiyorum yani. Öyle bir şey olursa hayal kırıklığına uğrarız açıkçası.

Daha fazla da tahminde bulunmayalım çünkü patlayabilir bütün bunlar. Ben de böyle son kitabı okumadan…

Ayrıca bir de son kitabı okuduktan sonra filmlerini de seyredeceğim için öyle de bir heyecan var içimde. Filmlerine de kaldığımız yerden devam edeceğiz bakalım. Buraya kadar zaman ayırdınız. Çok teşekkür ediyorum!




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder