27 Şubat 2025 Perşembe

Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı

 

Harry Potter ve Zümrüdüanka Yoldaşlığı, Ergenlik Dönemi, Koşmanın Felsefesi ve Okumayı Reddetmek

J.K. Rowling’in kaleminden çıkan Harry Potter serisinin beşinci kitabı olan Zümrüdüanka Yoldaşlığı’nı neredeyse bir aydır bitirmeye çalışıyorum. Ancak bunun nedeni kesinlikle kitabın 975 sayfa olmasıyla bir alakası yok. Hatta otuz sekiz bölümden oluşması bence kitabın okunurluğuna katkı sağlıyor ama ben bu aralar o kadar yoğunum ki çoğu gün sadece bir bölüm okuyup kapattım kitabı. Böyle olunca da sanki yeni bir diziye başlamış ve her gün bir bölüm izliyormuş gibi hissettim.

Press enter or click to view image in full size

Bir önceki kitapta olduğu gibi bu yine çevirenler Sevin Okyay ve Kutlukhan Kutlu’ydu ve Yapı Kredi Yayınlarından çıkan, Ekim 2019'da basılan otuzuncu baskısını ödünç almıştım ben. İki kere de süreyi uzatmak zorunda kaldım. Bu da sanırım ilk defa başıma geliyor. Böyle bir hakkım olduğunu daha önce söylemişti bir kütüphaneci ama ona o zaman çok kulak asmamıştım ihtiyacım olmaz böyle bir şeye diye. İşte hayatta büyük konuşmamak gerekiyor.

Bence bu kitapta çok fazla anlatım yok. Kitabın sayfa sayısına göre düşünürsek, ilk cümlesini bile beğenmedim. Başlangıçlar artık bana biraz sıkıcı gelmeye başladı — beşinci kitap bu, kitabın adı da malum. En son bütün hikâye baştan başlıyor gibi bir durum ortaya çıkmıştı.

Voldemort güçlenmiş durumda. Şimdi de ona karşı oluşturulan bir örgüt var: Zümrüdüanka Yoldaşlığı. Kitabın adı da buradan geliyor zaten. Dumbledore ve onun ekibi bu örgütün içinde yer alıyor. Sirius var, Lupin var, Ron’un ailesi var (annesi, babası) ve birkaç yeni öğretmenin yanı sıra Snape de var. Daha önce bu kadro Voldemort’a karşı savaşmış ve şimdi yeniden savaşacaklar.

Ancak kitabın çok büyük bir bölümünde Büyü Bakanlığı’nın başındaki karaktersiz adam… Şimdi adını anmak istemiyorum çünkü unuttum. Bu adamın okula atadığı yeni bir öğretmen var — bayağı dışarıdan atanmış. Bu kitaptaki Karanlık Büyülere Karşı Savunma öğretmenimiz o ve gelmiş geçmiş en gıcık, en kötü karakter olabilir.

Sanki atanmış bir kayyum gibi aslında okulu ele geçirmek için gönderilmiş bir proje. Çocuklara artık o savunma dersini de öğretmiyor, “Sizin bunlara ihtiyacınız olmaz” diyor. Kesinlikle Harry Potter’a inanmıyorlar. Onu geçtim, Dumbledore’a da inanmıyorlar, Voldemort’un geri döndüğüne ihtimal vermiyorlar. Çünkü o zaman kendi koltuklarını da kaybedecekler. O yüzden hiçbir şey yokmuş gibi davranıyorlar.

Bu bin sayfaya yakın kitabın üçte birini falan bu durumla geçiriyorlar. Çok sinir bozucu bir kitap bu yüzden. İnsanı böyle sinirinden… Harry Potter artık beş kitaptır, başından geçmeyen olay kalmamış. Hâlâ nasıl inanmazlar? Bu çocuk bir kahraman olması gerekirken bu kadar dışlanıyor. Kaç kere kendini ispatlaması gerekiyor?

Voldemort’u destekleyenler — Malfoy’un babası falan mesela — neredeyse çıkartıp bayrak sallayacaklar, hâlâ ellerini kollarını sallayarak geziyorlar.

Yedi kitaplık bir seride bence bir kitabın bu kadar uzun olmasına gerek yok. Bir önceki kitap da öyleydi. Bir kitaba hem Dünya Kupası’nı hem Üç Büyücü Turnuvası’nı sığdırmaya ne gerek vardı sanki? Yedi değil on kitap olsun, bunları 200–300 sayfa yap. Zaten seri olan bir şey… Bilmiyorum, yanlış mı düşünüyorum?

Neyse, bunların kitapla pek alakası yok. Hemen alıntılar eşliğinde kitabımıza dönelim.

“‘Gerçekten de aydınlatıcıydı, ‘ dedi Hermione alçak sesle.
Ron, yüzünde sıkıntıdan patlamış bir ifadeyle Hermione’ye dönerek, yavaşça, ‘Hoşuma gitti demeyeceksin herhalde!’ dedi. ‘Bu, ömrümde duyduğum en sıkıcı konuşmaydı ve unutma ki ben Percy’yle büyüdüm.’
‘Aydınlatıcı dedim, hoş demedim,’ dedi Hermione. ‘Bir çok şeyi açıklıyordu.’
‘Sahi mi?’ dedi Harry hayretle. ‘Bana düpedüz laf salatası gibi geldi.’
Hermione ürkütücü bir tavırla, ‘Salatanın içine önemli şeyler gizlenmişti,’ dedi.
‘Öyle mi?’ dedi Ron, boş boş.
“‘Sırf ilerleme uğruna yapılan ilerleme de teşvik edilmemeli’ye ne dersin? Ya da ‘yasaklanması gereken uygulamaları budamaya’?”
Ron sabırsızca, ‘Ee, ne demek oluyor yani?’ diye sordu.
Hermione, tekinsiz bir havayla, ‘Ne demek oluyor söyleyeyim,’ dedi. ‘Bakanlık Hogwarts’a müdahale ediyor demek oluyor.’”(s.247)

Şimdi bu olayların daha başında… Tamam, Hermione’yi akıllı yapacaksın da Harry’yi bu kadar salak göstermek, gerçekten inanılır gibi değil. Çünkü bu anlayamadıkları konuşmada yine Bakanlığın atadığı öğretmen resmen Dumbledore’un otoritesini sarsmak için orada bunları söylüyordu.

Sürekli kararnameler çıkarıyor, yeni kurallar getiriyor. İleride hiç inanamayacağınız, “artık bu kadar da olmaz” diyeceğiniz şeyler yaşanıyor. Harry’nin süpürgesine el koyuyor, uçmasını yasaklıyor, Quidditch takımından atıyor, okuldan atacak artık neredeyse! Sürekli ceza verdiği bir dönem var.

Mesela elinin üstü kanayana kadar işkence ediyor. Her yerde… Bilmiyorum, bu kadar abartmaya gerek var mıydı? Ve bu kadar sahipsiz mi bu çocuklar?

Gerçi bunlar da hiçbir şey anlamayan, saf karakterler… Büyüdükçe daha da saflaşıyorlar. Hermione üzerinden ilerlemişim ben herhalde bu kitapta, çünkü aklı başında konuşan tek o oluyor.

“Hermione vakur bir edayla, ‘Mesele yok,’ dedi. Sonra başını iki yana salladı. ‘Son yıl sonu şöleninde Dumbledore ne demişti, hatırlamıyor musunuz?’
Harry ile Ron ona boş boş baktılar, Hermione yeniden içini çekti.
‘Kim-Olduğunu-Bilirsin-Sen hakkında. Dedi ki, ‘onun anlaşmazlık ve düşmanlık tohumları ekme yeteneği çok büyüktür. Bununla, ancak aynı derecede güçlü bir dostluk ve güven bağı kurarak mücadele edebiliriz -’
Ron ona hayranlıkla bakarak, ‘Böyle şeyleri nasıl hatırlıyorsun?’ diye sordu.
‘Dinliyorum, Ron,’ dedi Hermione, biraz sert bir sesle.”(s.257)

Evet, yani dinleyin biraz… Sizin de kızı da dinlemiyorlar zaten, hiçbir şekilde. Sürekli bir kulaklarından girip diğerinden çıkıyor. Aslında dinleseler birçok şeye vakıf olacaklar.

Ben de şimdi iş hayatına geri dönünce bunu görüyorum tekrar — o saçmalıkları, insanların sordukları anlamsız soruları… Gerçekten insanlar şu çağda okumaktan acizler. Geçtim iki satır okumayı, dinlemeyi… Birçok meslek, insanın okumayı reddetmesiyle doğmuş gibi bir şey şu anda.

Onlar okumuyor ve siz onlar yerine, onların okuması gereken şeyleri okuyup onlara anlatıyorsunuz, tercüme ediyorsunuz. Yani herkes tercüman olmuş gibi bir şey.

Bu kitapta da Harry ve Ron’un en iyi tercümanı, en büyük tercümanı Hermione. Bir sonraki alıntım yine Hermione ile ilgili. Bakalım siz ne düşüneceksiniz.

“‘Nasıl bir şey olduğunu bilmiyorsunuz! Siz -ikiniz de- onunla yüz yüze gelmek zorunda kalmadınız, değil mi? Her şey birkaç büyü ezberleyip ona doğru fırlatmaktan ibaret mi sanıyorsunuz, sanki sınıftaymışsınız falan gibi? Her an ölümle aranızda kendi — kendi zekânız, cesaretiniz ya da her neyse onun — dışında bir şey olmadığının bilincinde oluyorsunuz, sanki öldürülmenize, işkence görmenize ya da bir arkadaşınızın ölümünü izlemeye bir nanosaniye varken doğru dürüst düşünebilecekmişsiniz gibi — derslerde bize bunu hiç öğretmediler, böyle şeylerle başa çıkmaya çalışmanın nasıl bir şey olduğunu — siz de orada öyle oturmuş, benim burada böyle ayakta olmam, hayatta olmam çok zeki bir çocuk olduğumu gösterirmiş gibi davranıyorsunuz, sanki Cedric Diggory aptalmış, sanki yüzüne gözüne bulaştırmış gibi — anlamıyorsunuz, onun yerinde ben de olabilirdim, eğer Voldemort’un bana ihtiyacı olmasa ben olurdum zaten -’
‘Öyle bir şey söylemiyorduk, abi,’ dedi Ron, donakalmış halde. ‘Diggory’ye laf etmiyorduk, biz hiç — sen işe yanlış tarafından -’
Çaresizlik içinde dönüp Hermione’ye baktı, ama onun yüzünde de yaralanmış bir ifade vardı.
‘Harry,’ dedi Hermione çekingen bir tavırla, ‘anlamıyor musun? İşte… işte tam da bu yüzden sana ihtiyacımız ar… bunun g-gerçekte nasıl bir şey olduğunu bilmemiz gerekiyor… onunla yüz yüze gelmenin… V-Voldemort’la.’
Hermione ömründe ilk kez Voldemort’un adını ağzına almıştı, Harry’yi sakinleştiren de her şeyden çok bu oldu.”(s.374)

Özellikle şu son cümleyi ben kesinlikle yazamazdım. Çünkü benim onu yazabilmem için serinin önceki bütün kitaplarını tek tek taramam ve gerçekten “acaba söylemedi mi?” diye bakmam gerekirdi. Emin olmam lazım böyle bir şey yazmak için.

Ve şu anda emin de değilim yani — gerçekten Hermione hiç daha önce “Voldemort” demedi mi? Ron demişti yanlış hatırlamıyorsam, ama her neyse, emin değilim. Yani şu ismi de artık…

Harry de zaten kaç kere onu alt etmiş — alt etmiş derken elinden kurtulmuş. Yani en azından planlarını bozmuş. Ondan bu kadar korkuyorlar Harry’ye. Yani bir gram saygı duyan yok.

Neyse, bakalım devam edelim, neler oluyor…

“‘Harry, böyle rüyaları daha önce de gördün,’ dedi Hermione. ‘Geçen yıl da Voldemort’un yaptıklarından bazı anlar görünmüştü gözüne.’
‘Bu farklıydı,’ dedi Harry, başını iki yana sallayarak. ‘Yılanın içindeydim. Sanki yılan bendim… ya Voldemort beni bir şekilde Londra’ya göndermişse de -?’
‘Bir gün,’ dedi Hermione, iyiden iyiye kızgın bir halde, ‘Hogwarts: Bir Tarih’i okuyacaksın, belki o zaman Hogwarts’ta Cisimlenilemeyceğini ve Buharlaşılamayacağını unutmazsın bir daha. Voldemort bile yataktahenden uçup gitmeni sağlayamazdı, Harry.’”(s.567)

Burada artık ben de kızdım işte. Dediğim gibi, insanlar okumaktan aciz. Şunu kaç kitaptır biz bile öğrendik yani — Hogwarts’ta bu tarz şeylerin olmayacağını, elektronik aletlerin çalışmayacağını, cisimlerin çalışmayacağını… Bu çocuklar bir türlü bunu anlayamıyor.

Zaten yoksa “Yol Geçen Hanı”nı çevirmişti Voldemort orayı. Ve fark ettiyseniz bu sefer ne kadar rahat Voldemort’un adını da söylüyor. İşte böyle, bir kere söylemeye başlayınca insan…

Burada, daha doğrusu bir önceki anlatıda Harry’nin karşı çıktığı şey arkadaşlarına ders vermesiydi. Çünkü Karanlık Güçlere Karşı Savunma sanatında hiçbir şey öğrenmiyorlar artık — dışarıdan atanan o kukla öğretmen geldiği için. Hatta özellikle onları sabote ediyor.

Hermione de “İçimizde bu alanda en iyi sensin, sen bize ders ver” gibi bir öneride bulunuyor. “Biz” dediği de sadece işte Ron’la kendisi… Zannediyordum ben de ama yok, gerçekten birkaç kişi daha geliyor. Neville mesela, tabii ki Cho — Harry’nin âşık olduğu, âşık olduğunu zannettiği ya da. Bu kitapta da onunla aralarında problemler yaşanıyor ve kısa bir süre çıkıyorlar, sonra da ayrılıyorlar gibi bir şey oluyor.

Birkaç böyle diğer çalışkan öğrenciler… Ginny de var, Ron’un kardeşi. O da artık Harry’den tamamen vazgeçmiş durumda.

Hermione de geçen kitaptan kalan Viktor Krum’la mektup arkadaşlığına devam ediyor. Dünya Kupası’nın yıldızı, 18 yaşındaydı, onun artık 19 yaşında olması gerekiyor. Ve hatta okulu da bırakmış olması, bir işte, görevde bulunması… Ondan mesela bu kitapta hiç bahsetmiyor yazar, ne iş yaptığından.

Aynı şekilde Ron’un abisi, mesela Percy — o da Bakanlık’ta. Onun da çok fazla adı geçmiyor kitapta, biraz pasif bir durumda. Muhtemelen ileride daha aktif bir rol oynayacak.

Bu kitapta artık Voldemort aktif ama kitabın sonlarına kadar o da çok ortaya çıkmıyor. Bir işte burada, Harry’nin kendisini yılan olarak görüp Ron’un babasına saldırdığı bir rüya gibi bir şey görüyor. Ama tabii ki bu gerçek — onun babası ölmek üzereyken Harry’nin bu rüyayı Dumbledore’a anlatması sayesinde, yani erken müdahale gibi bir şey sonucu kurtuluyor.

Ve onun da neyi koruduğunu… Gizli silahın ne olduğu anlatılmıyor. Bu kadar önemli bir şeyi neden sadece o koruyor? Ve bütün o ruh emiciler artık Voldemort’un emrinde gibi bir şey yani… “Voldemort yok” diyorlar ama bütün her şey onun faaliyetlerini gösteriyor.

Harry bu tarz rüyaları daha fazla görmesin — daha doğrusu zihnini Voldemort ele geçiremesin diye Dumbledore onun da bir savunma dersi almasını istiyor Snape’ten. Bu… Neydi? “Zihnefend” mi diyorlardı, öyle çevirmişler. Acaba bunun İngilizcesi ne de, onları da keşke bir dipnot falan gibi yazsalardı.

Çünkü dilde olmayan bir kelimeyi yazar uyduruyorsa, onu bence yazması lazım. Diğer bazı kitaplarda olur, denk gelmişsinizdir — “yazar burada şu kelimeyi kullanmış, şöyle şöyle bir kelime oyunu var, o yüzden biz de bunu böyle çevirdik” diye bir açıklama yaparlar.

Böyle bir kitapta, böyle bir seride bu tarz bir açıklamanın hiçbir şekilde yer almaması biraz beni hayal kırıklığına uğrattı diyebilirim.

Ve Snape de artık bizi hayal kırıklığına uğratıyor yine… Gerçi hainlik yapmıyor ama çok bir faydası da olmuyor yani hikâyeye. Kitabın üçte ikisi biterken artık ondan da bir alıntım var.

“Snape bir an ona baktı, sonra küçümseyen bir edayla, ‘Bunu şimdiye kadar sen bile çözebilirdin, değil mi, Potter?’ dedi. ‘Karanlık Lord, Zihnefend’de son derece yeteneklidir -’
‘O ne? Efendim?’
‘Bir başka insanın zihninden duygu ve anıları bulup çıkarma yeteneği -’
Korktuğuna uğrayan Harry, ‘Yani zihin mi okuyor?’ dedi hemen.
‘Sende inceliğin zerresi yok, Potter,’ dedi Snape, kara gözleri parlayarak. ‘İnce ayrımları anlamıyorsun. Seni böylesine içler acısı bir iksir hazırlayıcısı yapan noksanlıklardan biri de bu.’
Snape devam etmeden önce bir an durdu; besbelli Harry’ye hakarek etmenin tadını çıkayordu.
‘Sadece Muggle’lar zihin okumak’tan söz eder. Zihin bir kitap değildir ki, istendiği zaman açılsın, boş vakitlerde incelensin. Düşünceler kafatasınnı iç tarafına kazınmaz ki, herhangi bir müdahaleci tarafından okunsun. Zihin karmaşık ve çok katmanlı bir şeydir, Potter — ya da en azından, çoğu zihin böyledir.’ Pis pis sırıttı. ‘Ancak, Zihnefend’e usta olanların, belli koşullar altında kurbanlarının zihnini deştikleri ve bulduklarını doğru yorumladıkları olur. Örneğin, Karanlık Lord, birinin ona yalan söylediğini hemen hemen her seferinde anlar. Söylenen yalanla çelişen duyguları ve anıları, sadece Zihnefend becerisine sahip olanlar kapatabilir ve sadece onlar, onun huzurunda yakalanmadan yanlış şeyler söyleyebilir.’
Snape ne derse desin, Zihnefend Harry’ye zihin okumak gibi görünüyordu ve duydukları da hiç hoşuna gitmiyordu.”(s.601)

Zaten Harry çok bir şey de öğrenemiyor Snape’ten, hatta daha kötüye gidiyor gibi bir şey. En azından öyle hissediyor ve bir yerden sonra Snape de ona ders vermeye devam etmiyor, reddediyor yani resmen. Dumbledore’un emrine başkaldırıyor böylece dolaylı bir yoldan…

Dumbledore zaten kitabın sonuna kadar hep böyle arka planda görünmüyor, etmiyor, Harry’le de konuşmuyor uzun bir süre. Ona da tavırlı zannediyoruz. Bunların nedenini kitabın sonunda açıklıyor ama yazar. Çünkü Voldemort, Harry aracılığıyla insanları görüyor, hatta zihnini okuyor gibi bir şey. Yani Harry’yi tam anlamıyla ele geçirmiş gibi değil ama bunu yapabilir, çünkü Harry gerçekten tamamen açık bir kitap gibi onun için. Bir zorluğu yok, hatta bütün duygularını, hislerini, öfkesini sürekli herkese de gösteren tam bir ergen artık. O yüzden de biraz çekilmiyor, laftan sözden anlamıyor, herkesi sinir ediyor. Boş bir isyan içinde — bir şey de yapmıyor ama! Harekete de geçmiyor. Yani tamam, hadi onu anladık…

Sirius da son ana kadar hiç görünmüyor, bir aksiyona girmiyor diyorduk. Son anda çıkıyor, hatta kendini de feda ediyor gibi bir şey yapmışlar. Lupin bu sefer hiç görünmüyor yani, hiçbir faydası yok. Halbuki Lupin ne kadar güçlüydü. Hatta o kurt adamlığını da hiç kullanamıyorlar. Ufak bir savaş gibi bir şey de yaşanıyor ve orada her ne kadar galip geldiklerini zannetseler de sonuçta yenildiler yani bence. Çünkü en büyük kaybı veren onlar.

Ve ondan sonra da artık Harry’nin olmayan sabrı da taşıyor — bir kırma dökme, bir isyan halinde artık bu kaybı kaldıramıyor. Yani Dumbledore’la araları bozuldu, bozulacak gibi… Onu da dinlemiyor artık, ona da isyan halinde, ona da karşı çıkıyor.

Bunu işte… Bak, okurken aslında öyle düşünmemiştim ama şu an geldi aklıma: Bu tam bir ergenlik. Yani bunu çok iyi yazmış yazar. Onun da kaç tane çocuğu var, biliyor tabii bunları.

Burada Harry zaten çatışmak zorunda, o çatışmayı yaşamak, kendisini yetiştirenlerle, eğitenlerle zıtlaşmak. Çünkü o şekilde gelişecek. Bunu hepimiz yaşamışızdır — o ergenlik dediğimiz şey biraz da bu. O kalıbı kırmak zorundasın, o yumurtanın içinden çıkan bir canlı gibi… O dışarıdan kırılırsa hayat sona erer ama onu içeriden kırarsan yeni bir hayat başlıyor.

Harry’nin de artık o sınırlarını kırması lazım. Bu sınırlarda işte Dumbledore… Anası babası olmadığı için başında onu yetiştiren, onu büyüten…

Ama çoğu şanslı insan bu çatışmayı kendi anne babasıyla yaşar. Burada da “şans” bilmiyorum doğru bir kelime mi oldu ama yani onlar hayattadır, ayrı değildir ve onlarla beraber büyümüştür büyük bir çoğunluk. Ya da onu yetiştiren işte anneannesi, babaannesi gibi daha büyük karakterler olabilir.

Burada biraz Dumbledore’un görevine daha yakın… Onu ne kadar sevseniz de tam o yaşlarda artık ona karşı çıkmak istersiniz, onu anlayamazsınız, yaptıkları size çok basit gelir.

Yine başka bir kitapta geçiyordu, Murakami söylüyordu sanırım — o yaşlar insanın her şeyi bildiğini zannettiği ve bundan emin olduğu yaşlar. Biraz o ergenin o psikolojisini anlamak lazım: Her şeyin size saçma ve anlamsız göründüğünü düşünün. Bununla tabii ki başa çıkmak için isyan etmeniz, karşı çıkmanız gerekecek. Kendi saçmalıklarınızı o zaman göremeyecek haldesiniz çünkü… İnsanın kendisini görmesi zaten aynayla falan da olacak bir şey değil. O, kendine dışarıdan bakmak — bir olgunluk gerektiriyor diyeyim. Ve bu konularla ilgili bir hikaye de gelmiyor şu an aklıma, o yüzden kitaba döneyim.

“‘NE HİSSETTİĞİMİ BİLMİYORSUN!’ diye kükredi Harry. ‘SEN — ORADA DURMUŞ — SEN -’
Ama artık kelimeler yeterli değildi, onu bunu kırmanın da faydası olmuyordu artık; koşmak istiyordu, hiç durmadan koşmak ve asla geriye bakmamak, berrak mavi gözlerin ona baktığını, o nefret edilecek kadar sakin ihtiyar yüzü göremeyeceği bir yerde olmak istiyordu. Kapıya koştu, yeniden tokmağı yakaladı, zorladı.
Ama kapı açılmadı.
Harry yeniden Dumbledore’a döndü.
‘Bırak gideyim,’ dedi. Tepeden tırnağa titriyordu.
Dumbledore sadece, ‘Hayır,’ dedi.
Birkaç saniye daha gözlerini dikip birbirlerine baktılar.
‘Bırak gideyim,’ dedi. Tepeden tırnağa titriyordu.
‘Hayır,’ diye tekrarladı Dumbledore.
‘Eğer -eğer beni burada tutarsan -eğer beni bırakmazsan-’
‘Eşyalarımı harap etmeye istediğin gibi devam edebilirsin,’ dedi Dumbledore sakin sakin. ‘Zaten gereğinden fazlasına sahip olduğum söylenebilir.’
Masasına yürüyüp oturdu, Harry’yi süzdü.
‘Bırak gideyim,’ dedi Harry yeniden, soğuk ve neredeyse Dumbledore’unki kadar sakin bir sesle.
‘Söylemek istediklerimi söylemeden olmaz,’ dedi Dumbledore.”(s.926)

Burada da artık “Ne söyleyeceksen söyle be adam!” diyesi geliyor insanın. İster istemez siz de hak veriyorsunuz Harry’ye. Dumbledore gerçekten abartıyor artık. Bütün olaylar bitmiş, Harry büyük bir kayıp yaşamış, bir bunalımda, ama Dumbledore hâlâ ders verecek, anlatacak bir şeyler. Ya o zaman anlat işte! Bir zahmet, iki saat böyle tansiyon artırmak, laf salatası… İşte burada Dumbledore tam olarak yapıyor bunu maalesef.

O kapının kilitli olması, gerçekten bir ergenin kabul edemeyeceği bir şey. Çünkü ergenlik nedir? Kapıyı çarpıp gitmektir. Sen o kapıyı açamazsan, bütün gücünü onun elinden almış oluyorsun aslında. Burada yazarın o güzel tespiti var — ben bu alıntıyı onun için almıştım: “Koşmak istiyordu, hiç durmadan koşmak ve asla geriye bakmamak.”

Bunu bir arkadaşım söylemişti mesela, onu da hiç unutmuyorum. Kendisi avukattır ve mesleğinin ilk yıllarında, sanırım kendi hatasından dolayı bir davayı kaybediyor veya bir ceza alıyorlar. Artık o kadar mahcup hissediyor ki kendini, iş arkadaşlarının yüzüne bakamayacak halde. Bir yandan da kendini cezalandırmak istiyor — daha doğrusu bu kötü durumu atlatmak istiyor.

O günlerde koşuya başlamış, sabah koşularına. “Kilometrelerce koşuyordum” diye anlatmıştı. O kadar uzun süre koşuyormuş ki, artık aklından, zihninden o düşünceler gidene kadar… O zaman ona da demiştim: “Hatta Forrest Gump gibi!” diye.

Gerçekten koşmak da bir terapi. Başka bir şey yapamayacak hale gelene kadar koşmak… Hem o vücudun tükenmesi, o sayede biraz düşünceleriniz de tükeniyor, kendinize daha fazla zarar veremiyorsunuz. Çünkü çok tehlikeli, insanın o şekilde kendine yüklenmesi zihinsel olarakÇeşitli hastalıklar da doğurur. Fiziksel olarak yüklenin en azından kilo verirsiniz, kas yaparsınız.

“Harry evet anlamında başını salladı. Hepsini burada böyle sıralanmış halde, onun safında görmenin kendisi için ne kadar çok şey ifade ettiğini onlara anlatacak kelimeleri bulamıyordu. Onun yerine gülümsedi, veda etmek için elini kaldırdı, arkasını döndü ve peşinden telaşla yürüyen Vernon Enişte, Petunia Teyze ve Dudley ile istasyondan güneşin aydınlattığı sokağa doğru ilerledi.”(s.975)

Muhtemelen filmin sonu böyle olmayacaktır. Çünkü o istasyonda onları pek görmedik bizim filmde, ilk filmde. Ama kitaplar böyle bitiyordu. Bu kitapta yine bir okul dönemi daha bitti. Bu kitap nedense böyle çok, çok uzundu ve çok bir olay da olmuyor — yani tamamen içimizi kıyıyor böyle. Okuldaki o saçmalıklar, bir paralel yapı gibi bir şey kurulması… Sonunda da yine hakkını vermiyorlar Harry’nin. Nasıl hâlâ o koltukta oturabiliyor, Umbridge? Böyle bir şey mesela Japonya’da olamaz — adam çoktan harakiri yapmıştı. Ama buradaki o bakanlar biraz bana başka ülkeleri de hatırlatıyor, Arjantin’i falan…

Bu yazıda artık kitapla ters orantılı olarak biraz kısa olmasına çalıştım. Çünkü artık o kadar zamanım da yok — neredeyse haftada bir kitap bitirmeye düştüm. Allah’tan elimde fazladan kayıtlar var da şu an o sayıyı düşürmedim ama galiba haftada bire dönecek gibi görünüyorum. Neyse, bakalım… O belli olur birkaç ay içinde ya da tamamen bırakır mıyım acaba artık bu işi?

Kaç oldu şu an? Arada bir sayılara bakıyorum — ayda üç saat gibi bir dinlenme şu an. 83 mü, 84 mü ne abone var YouTube’da. Daha hâlâ 100 bile olamadık. Öyle beş bini falan geçtim ama her hafta sanki artıyor bir-iki tane. Ama işte bu rakamlar aldatıcı — önemli olan ne kadar dinlendiği.

Podcast aslında çok kötü gitmiyor. Her gün düzenli olarak dinleyen insanlar var, ilginç bir şekilde. Her gün ben yayın yapmasam da… İşte haftada iki bölüm muhtemelen bazılarına çok geliyor — bunu bir seferde bitiremiyorlar, birkaç güne yayılıyor o dinleme süreci. Ve sanırım çoğu insan da biraz geride kaldı. O yüzden belki de haftada bire dönmem hem onlar hem de benim için daha iyi olacaktır, bu kadar sıkışmama neden olur. Buraya kadar okuyup bana da zaman ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum. Ben de bu bölümlerin sonunda biraz bu kitabın sonundaki yer gibi hissediyorum — sanki bütün okuyanlar böyle karşıma dizilmişler, bana el sallıyorlar. Ama bir yandan da bir ayrılık bu. Ben çok vedaları da sevmem, o yüzden bu konulara girmeyelim ve bir sonraki kitapta görüşmek dileğiyle diyelim.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder