Kule Canbazı, Japon Pazarından Saatçi Lokması Almam ve Tarkan Hayranlığım
Sunay Akın’ın benim için yeri ayrıdır. Ben onun kitaplarıyla ilk defa 2015 yılında tanışmıştım. Yine bir yılbaşı arifesi gibi bir şeydi. O dönem gittiğim yazarlık atölyesinde… Evet, o da zaten benim ilk gittiğim yazarlık atölyesiydi.

Çekiliş gibi bir şey mi yapmıştık? Ne yapmıştık? Çok hatırlamıyorum şimdi ama… Çekilişle sırayı belirlemişti herkesin. Ve ondan sonra da her hafta o bir kişiye, diğer gruptaki bütün arkadaşlar olarak kitap hediye ediyorduk. Ve çok güzeldi yani. Bir insana “O bunu sever, bunu okur, bunu okursa beğenir” gibi düşünerek bir kitap hediye etmek özel bir şeydir bence. Bilmiyorum ama…Sunay Akın’ın Kule Canbazı’nı ben Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarının Ocak 2018'de basılmış 29. basımından okudum. Ancak üzerine çok fazla şey yazamadım.
Ve orada da en güzel yanı… Yani ben zaten o zaman da böyle çok bir şey taşımayı sevmezdim yanımda. Elimde küçük bir defterle, küçük bir ajanda, onunla giderdim. O benim meşhur siyah ajandalarım. Hala bitmedi onlar; 5–6 tane daha olduğu için hala tamamını bitiremedim. Onları bitirip içindeki notları böyle bir dijitale aktarıp, onları da artık yani geri dönüşüme falan vermeyi düşünüyorum. Ama neyse…
Şimdi işte o zaman bana hocamızın hediye ettiği kitaptı, Sunay Akın’ın bir kitabını hediye etmişti. Bu değildi ama, başka bir kitabıydı. “Ben senin tarzına çok benzetiyorum” demişti Sunay Akın’a. O zamana kadar hiç okumamıştım. Öyle de bir şeyim de var, utandığım bir şey aslında bir yandan. Öyle de bir kötü bir durum da var benim için. Ya nasıl okumazsın yani Sunay Akın’ı? Ama televizyonda falan denk gelince seyrettiğim, severek dinlediğim bir insandı. Hatta benim işte o lise yıllarında… O “Dikkat Şahan Çıkabilir” şu an da çok… Böyle bir bölümü vardı “Bakın bakın ne anlatacağım” diye bahsettiği kişiydi Sunay Akın. Onun kitaplarını o zaman keşfetmiştim yani ilk, ve ondan sonra böyle elimden düşüremediğim kitapları. Zaten yolculuk kitapları, böyle kısa kısa hikayeler…
Bu kitabın da mesela içinde çok fazla yine bölüm var, o yüzden onları alamadım ama 158 sayfa. Yani bir oturuşta bitirilebilecek ve ondan sonra da bir daha unutamayacağınız, yeri geldikçe anlatabileceğiniz değişik değişik bölümler. O yüzden ben bu “Kule Canbazı”nı da yine tabii ki çok sevdim. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın Ocak 2018'de basılmış 29. basımından okudum ben bu kitabı.
Hemen başlayayım, çünkü biraz hastayım. Hastalık durumları… Hastayken de aslında çok yataklara düşmediysem okuyorum tabii ki, ama yazmak, seslendirmek zor oluyor. O yüzden bu kitabın çok hakkını veremeyeceğim. Bu yazı biraz belki kısa olabilir. Belki de daha iyi olur, bilemiyorum sizler için. Hemen ilk alıntıma geçelim.
“Bağımsızlık düşüncesinin nefes alamadığı bir ülkenin kolay yutulur bir lokma haline gelmesi ve sömürgeci ülkelerin sofraları için etnik çizgilerle dilimlenmesi kaçınılmazdır.
Çözüm mü?
Çözüm, iki ayrı göz renginin bir bedende olabileceğini görebilmektir…
Yani, Van kedisi!”(s.4)
Bu kedi özel bir kedi, gerçekten tür olarak da değil. Sadece o kitapta bahsettiği kedi… “Abdülhamid’in kedisi” ve hemen oradan da geçelim. Bu sefer başka bir mitoloji, Vikinglere… “Vikingler ne alaka?” diyeceksiniz belki, ama şöyle bir alıntım var:
“Bizans döneminde İstanbul’a gelen Vikingler’in adını günümüzde de yaşatıyoruz. Bizanslılar ‘Rhos’ derdi, Kuzey’den gelen davetsiz misafirlerine. Biz de Kuzey’de yaşayan bir halka aynı adla sesleniyoruz: ‘Rus.’”(s.22)
“Vikingler” diye de bir dizi vardı galiba, çok övülür, çok şey yapılır… Ben onu seyredeceğim diye düşünmüştüm, ama sonra o kadar güzel bir yazı okumuştum ki onun hakkında. Neredeyse yarım saati falan geçiyordu. Video mu da böyle yazıların süreleri olur yani. O kadar çok hem spoiler almıştım hem de yani özetlemiş de, harika bir yazıydı gerçekten. Onu okuduktan sonra da artık seyretmeme gerek yokmuş gibi hissettim.
O yüzden seyretmem işte. Bu “Vikingler”, “Taht Oyunları”, “Diriliş Ertuğrul”lar falan, hepsi yani… Zaten biri tutunca diğerleri de yapılıyor aynı şekilde. Aslında “Abdülhamit” dizisi de… Yani ben onların çok gerçeği yansıttığını düşünmüyorum. Tarih böyle dizilerden öğrenilmez ama bir altyapı da sağlayabilir. Özellikle bir merak unsuru… İnsanların belki merak etmesini sağlayabilir, o açıdan güzel de olabilir. Bilmiyorum.
Biraz tarihi romanlar gibi aslında. Onlara birebir gerçekmiş gibi değil de, biraz içinde kurgu olduğunu bilmek lazım. Ama yine benim çocukken çok sevdiğim bir film… Onları seyretmişim de televizyona ne zaman çıksa, yani ben mutlaka oturur başından sonuna kadar seyrederdim. Bununla ilgili bir anlatım var.
“Giovanni Scognamillo, bu filmle ilgili şu renkli anıyı aktarır:
‘Tarkan Viking Kanı’nda özgün çizgiromanında bulunan ejderha, teknik olanaksızlıklar nedeniyle filmde ahtapota dönüşmüştür; ama kullanılan plastik ahtapot ekibe epey zorluk çıkarır. Bazen yürümez, bazen dibe batar; kollarını hareket ettirebilmek için iplere başvurulur, hatta içine bir set işçişi bile yerleştirilir.’
Ne garip, yüzyıllar öncesinde İstanbul’a gelen bir Viking’in Ayasofya’ya yazdığı adını size sunabiliyoruz, ama bir Viking filminde ahtapot rolü oynayan set işçisinin adını bilemiyoruz! Gel de Brecht’in şu dizelerle başlayan ‘Okumuş Bir İşçi Soruyor’ adlı şiirini bir kez daha anma:
Yedi kapılı Teb şehrini kuran kim?
Kitaplar yalnızca kralların adını yazar.
Yoksa kayaları taşıyan krallar mı?…”(s.24)
Bu şiiri de bilmiyordum ben tabii ki, ama filmi dediğim gibi… O ahtapot sahnelerini… Onu hatta biz böyle oynardık da arkadaşlarımızla. Bizim zaten işte çocukluğumuz böyle Bruce Lee, Tarkan filmleri seyredip… Bir Tarkan hayranıyımdır yani ben. Ama işte şarkıcı olan Tarkan değil!
Ve bununla ilgili ben sonradan yine bir YouTube’da bir yerde görmüştüm galiba. Normalde o ahtapot için sanırım yurt dışında, işte bu işin uzmanlarıyla falan sipariş verecek olmuşlar. Ama bunu İstanbul’da “İşte ben yaparım” demiş bir tane dalgıç ve onu biz yapmışız. Hatta bu filme hayranlıkla da bakarlar o dönem, “Nasıl böyle bir ahtapot canlı gibi yüzmüş, kollarını oynatmış” falan… Çünkü içinde hakikaten bir insan da yüzmüş, o dalgıç da onunla beraber.
Ve bu komik, güzel… Bir de onu böyle çakı gibi bir şeyle öldürüyordu Tarkan. Efsane! Dönemin şartları işte… Bugünkü filmlere de belki yıllar sonra öyle bakacağız.
Bir sonraki alıntım daha önce podcast’te de yaptığım ve çok sevdiğim bir kitapla ilgili. Onda da bahsetmiştim galiba. Burada da tekrar görünce hemen bu bölümü de aldım.
“1856 yılının 12 Aralık günü, otuz yedi yaşındaki bir Amerikalı, bir zamanlar balinaların yaşadığı Marmara Denizi’nden İstanbul’a gelir. Gemiden limana inerken cebindeki pusulayı çıkaran ve kent sokaklarında gezinirken elinden hiç düşürmeyen ziyaretçi, yazmış olduğu kitapların beğenilmemesinden dolayı biraz kırgındır yaşama. Deniz kıyısında bir at leşinin başında toplanan sokak köpekleri görür, ama Sarayburnu’nda surlara asılı balina kemiklerinden haberdar olacak zamanı yoktur. Çünkü Moby Dick’in yazarı Herman Melville, yalnızca altı gün kalır İstanbul’da!..”(s.43)
Evet, Kafka’nın İstanbul’da 6 gün bir turistik gezi gibi bir şey yaptığını bilmiyordum. Ama kitabının o beğenilmemesi dolayısıyla yaşadığı hayal kırıklığı… Ya böyle bir kitabı hatta “Nasıl beğenmezsiniz?” diye isyan etmiştim o podcast’imde. Bir kere daha böylece anmış olduk.
Ve yine daha yeni okuduğum “Hoşgör Köftecisi”ni… Okuyalı üzerinden çok fazla zaman geçmedi, bir iki ay ya olmuştur ya olmamıştır. Hemen gelelim:
“Orhan Veli’nin çocukluk arkadaşı Halim Şefik’ten dinlemiştim; çok güzel uçurtma yaparmış Orhan Veli… Öyle ki, onun uçurtması hep en yükseğe çıkarmış. Şairin uçurtma sevdasıyla ‘Macera’ adlı şiirinde karşılaşırız:
Bir uçurtma yaptım, telli duvaklı;
Kuyruğu ebemkuşağı renginde;
Bir salıverdim gökyüzüne;
Gökyüzünü gördüm.
Halim Şefik, arkadaşı Orhan Veli’yi aramak için evden çıktığında, gökyüzünde bakardı önce… Eğer o gün uçurtmalar bulutlarla oyun oynuyorlarsa en yüksekte olan uçurtmaya doğru yürürdü…
Bilirdi ki, o uçurtmanın ipi Orhan Veli’nin ellerindedir!”(s.93)
Ne kadar güzel bir anıymış… Bu da Orhan Veli’nin arkadaşı olmak! Vardı bir yandan da, öyle de hissettim. Ben de hiç uçurtma yaptım mı bir kere? Böyle biraz yapmaya çalışmıştım galiba, küçük çıtalar, bir şeyler, kuyrukları… Ama İstanbul’da, yani sokaklarda biz oynardık; sokaklarda ama çok uçuracak boş bir alan olmazdı. Biz daha çok iki tane taş koyalım, onu kale yapalım, bir top oynayalım…
Ama buradan yakın zamanda okuduğum bir başka kitabı bana hatırlattı. Bu kitap da biraz böyle beni başka yerlere götürdü. Şimdi çok fazla hikâye olduğu için Hermann Hesse’nin ‘Klingsor’un Son Yazı’ kitabında, oradaki o ressamın odasına kapanıp böyle günlerce resim yapması gibi bir durum bizim bir ressamımızın başına da geçmiş:
“Kemal Uluer, kendine verdiği sözü tutmak üzere odasına kapanır. Son tablolarını yapacağı doksan bir gün boyunca dışarıya hiç çıkmayacak, yalnızca resimde yoğunlaşacaktır. Ressamın doksan bir günde neler yaşadığı, neler düşündüğü, tuttuğu günlükle ulaşır bizlere. İlk resmine odaya kapanışının dördüncü gününde başlar. Ondan önceki günlerde, günlüğünün sayfalarını karıştırdığımızda, yaşadığı dönemi sorgulayan metinler çıkar karşımıza:
‘Ayakkabı boyamanın bile insana huzur veren, rahatlatıcı bir etkisi vardır; ama bazıları o pis ayakkabılarına değemezler, onu boyumak başkalarının görevidir. Haydi köleler iş başına! Zamanı olmayan efendimizin zamanını çalacak işleri biz yapalım ki, efendimize bol çene çalacak zaman kalsın!..’”(s.105)
Burada günlüğünde sonra da biraz hüzünlü bir hikâyesi var, o yüzden almadım oraları. Ama ressamlar gerçekten ayrı bir dünyada yaşıyorlar, yani sanki çok ayrı bir bakış açıları var dünyaya. Aslında burada ben de katılıyorum tamamen ona. Sadece, çocukluğumda resim yapmama rağmen, ya böyle işte fütursuzca yerlere çöp atıp, o işte çöpçünün görevi… İşte yediği içtiği şeyi yıkamayı geçtim, şöyle bir kenara koyup işte onu alacak garsona en ufak bir yardımcı olmayı bile böyle… Ya kendi işini yapamayan, yani en basitinden bu tarz insanlar… Yapamayabilirsin, tamam, elinden gelmemesi ayrı bir şey ama ona böyle ‘Ya bu, ben bununla mı uğraşacağım?’ kafası çok… Bilmiyorum ki ben de, yani çok üşenirim, yani bilmiyorum. Bu kadar da değil kendi ayakkabını boyamak insana.
Ama şey de yanlış, şimdi bunu da bizim bir hocamız anlatmıştı: Annesi artık biraz yaşlanmış, işte kendi ev işlerini göremediği için eve, genel temizlik işlerini yapması için bir temizlikçi kadınla anlaşmışlar. Ama işte bizim hoca eve girdiğinde bir bakmış ki yakalamış kadını, işte oturuyor çayını kahvesini içiyor, bizim hocanın annesi camları siliyor, çıkmış böyle sandalyeye falan. Bizim hoca tabii ‘Yok yani, bu nasıl bir şey, bu ne kadar absürt bir durum?’ Ya işte ‘Onun da beli ağrıyormuş, yapamıyormuş, silemiyormuş bu yukarıları’ falan diye açıklama yapmış annesi. Ama tabii kızmış bizim hoca. Bu kadar da böyle de olmaması lazım yani, bu ayrı bir şey. Orada biraz iş suistimale de dönüyor.
Ya işte, aslında her şey niyetle alakalı, biraz art niyet var mı yok mu… Kendini bir sanki uzaydan gelmişsin gibi, karşı tarafı aşağılama, küçümseme… Bunlar olduğu an zaten hissedilir ve rahatsız eder. Şimdi gelelim yine hiç bilmediğim bir duruma, çok değişik, tam böyle Sunay Akın tarzı dediğim alıntım.
“Birinin arkadaşıyla güreşirken eli kırılır çocukluğunda, ötekinin futbol oynarken ayağı… Biri eline ney alır ünlenir, öteki resim fırçası… İkisi de Bakırköy Akıl Hastanesi’nde kaldıkları günlerde yakınlaşır, arkadaş olurlar. Kırık eliyle ney çalan çocuğun adı Neyzen Tevfik’tir, bir ayağı aksayanınki ise Fikret Muallâ…
Neyzen Tevfik, oyuncağını kıran bir çocuğa kızmak yerine, onun bu hareketni haklı bulur.”(s.141)
Burada günlüğünde sonra da biraz hüzünlü bir hikâyesi var, o yüzden almadım oraları. Ama ressamlar gerçekten ayrı bir dünyada yaşıyorlar, yani sanki çok ayrı bir bakış açıları var dünyaya. Aslında burada ben de katılıyorum tamamen ona. Sadece, çocukluğumda resim yapmama rağmen, ya böyle işte fütursuzca yerlere çöp atıp, o işte çöpçünün görevi… İşte yediği içtiği şeyi yıkamayı geçtim, şöyle bir kenara koyup işte onu alacak garsona en ufak bir yardımcı olmayı bile böyle… Ya kendi işini yapamayan, yani en basitinden bu tarz insanlar… Yapamayabilirsin, tamam, elinden gelmemesi ayrı bir şey ama ona böyle ‘Bu, ben bununla mı uğraşacağım?’ kafası çok… Bilmiyorum ki ben de, yani çok üşenirim, bilmiyorum. Bu kadar da değil kendi ayakkabını boyamak insana zul gelmemeli.
Ama şey de yanlış, şimdi bunu da bizim bir hocamız anlatmıştı: Annesi artık biraz yaşlanmış, işte kendi ev işlerini göremediği için eve, genel temizlik işlerini yapması için bir temizlikçi kadınla anlaşmışlar. Ama işte bizim hoca eve girdiğinde bir bakmış ki yakalamış kadını, işte oturuyor çayını kahvesini içiyor, bizim hocanın annesi camları siliyor, çıkmış böyle sandalyeye falan. Bizim hoca tabii ‘Yok yani, bu nasıl bir şey, bu ne kadar absürt bir durum?’ Ya işte ‘Onun da beli ağrıyormuş, yapamıyormuş, silemiyormuş bu yukarıları’ falan diye açıklama yapmış annesi. Ama tabii kızmış bizim hoca. Bu kadar da böyle de olmaması lazım yani, bu ayrı bir şey. Orada biraz iş suistimale de dönüyor.
Ya işte, aslında her şey niyetle alakalı, biraz art niyet var mı yok mu… Kendini bir sanki uzaydan gelmişsin gibi, karşı tarafı aşağılama, küçümseme… Bunlar olduğu an zaten hissedilir ve rahatsız eder. Şimdi gelelim yine hiç bilmediğim bir duruma, çok değişik, tam böyle Sunay Akın tarzı dediğim alıntım:
“İstanbul’un kaybolan, unutulan mekânlarından biri de, çocukların kapısında bir zamanlar umutla beklediği oyuncak hastanesidir.”(s.141)
Ve bu bölümde şöyle bitiyor:
“Oyuncak ve insan kalbi çok benzer birbirine. Bazen tamiri olmaz ikisinin de!..”(s.143)
Benim de çocukken oyuncaklarımı daha çok arkadaşlarım hep bozardı, kırardı. Ben bir de onları tamir etmekle uğraşırdım, bu elektronik, pilli olanları. Bazılarını da yapardım hakikaten ve onu yapabildiğin zaman o ayrı bir büyük bir mutluluk. Yani sanki kendini icat etmişsin gibi, ya bir sihir yapmışsın gibi o çocuk aklında.
Benim işte böyle küçük küçük havya, lehim şeylerini almıştım. Hatta bir ‘Japon Pazarı’ diye bir şey vardı, sınıfta görmüştüm. Oraya ilk gittiğimde mesela her bir şey var, çeşit çeşit aletler, şeyler aklına gelmeyecek. Ben onu görüp onu almıştım. En işten falan da şaşırırsan ‘Ne yapacaksın bunu?’ diye. Küçücük çocuğum yani, daha on yaşlarda. ‘Ya işte lazım oluyor’ falan demiştim, ‘Kendi oyuncaklarımı tamir etmek için.’
Bu boncuk atan tabancalar vardı mesela. Onlar çok çok kolay bozulur, en böyle basit yerlerinden kırılır. İşte tetiği, şarjörü, bir şeyi bozulur, yayı… Çok ufak tefek şeylerle halledebilirsin onu. Bir Japon yapıştırıcısıyla falan çözersin. Çünkü onların yenisini almak gerçekten iyi paraydı o zamanlar. Hatırlıyorum da böyle işte tabanca için, bir araba için falan bayağı harçlık biriktirdiğimi hatırlıyorum.
Yani şu an o kadar ucuz ki… Yani bilmiyorum, biraz tabii para algımız da değişti. O kadar enflasyon şeye rağmen, tabii markette bir şey… Normal işte yoğurt, yumurta, süt parasına markette o çeşit çeşit değişik değişik oyuncakları alabiliyorsunuz. Acaba biz çocukken öyle değil miydi, öyle miydi? Biz mi çok fakirdik, benim harçlığım mı çok azdı, bilmiyorum. Ama ya ben bir de hiç hiç para tutamaz… Eskiden para varsa biterdi yani.
Ve İstanbul’da, Eyüp’te özellikle eskiden oyuncakçılar varmış. Zaten bizim yazarımız Sunay Akın’ın da bir oyuncak müzesi olduğu için çoğu hikâye aynı zamanda oyuncağa bağlanıyor, biraz o açıdan da güzeldi. Ve bir sonraki anlatımda bu sefer benim çocukluğumun yine meşhur olan bir karakteri David Copperfield hakkında… O benim yine çok sevdiğim roman karakteri değil.
“Sihir yoksa, sihirbazların marifetindeki sır nedir? Öyleyle kalkın, bir başka ünlü sihirbaz, David Copperfield’in yanına gidelim. Pek çok insan Copperfield’in sihirbazlık konusunda antika eşya ve kitap topladığını ve bunlardan bir müze kurduğunu bilmez. Koleksiyonda, Sihirbaz Whyman’in Abraham Lincoln’un elinden geçirmeyi başardığı bozuk paralardan, Houdini’nin eşyaları ve ses kayıtının olduğu tek plağa kadar binlerce eşya, doküman bulunuyor. Bu muhteşem birikimi görenler, sihirbazlık mesleğinin nasıl yoğun bir çalışma gerektirdiğini, bir emek işi olduğunu oracıkta kavrarlar.
İşin kolayına kaçmak isteyen sihirbaz sevdalılarına da, içine girdiği para kasalarından dışarıya nasıl çıktığını soran gazeteciye Houdini’nin verdiği yanıtı yazalım:
‘Unutma ki, para kasaları dışarıdan açılmamak için yapılır. Bense hep içindeyim!’”(s.153)
Bu alıntıyı ben duymuştum daha önce. Çok, yine özlü söz derler ya, işte karizmatik… Çok severim ben zaten böyle sözleri. Houdini’ye de yetişemedim. O da tabii ayrı bir efsane. Ama işte bu efsaneliğin, bu sihirbazlığın yoğun bir çalışma gerektirmesi, o el çabukluğuna inanılmaz bir tekrar ve pratik ve dikkatleri başka bir yere çekmek… Apayrı bir şey. Ve cildinde böyle bir onun da bir müzesinin olması, onu da bilmiyordum.
Ne bildiğim ve okurken de bu sefer üzüldüğüm bir bölüm de var. O da hatta son alıntım. Dediğim gibi bugün o hastalığı biraz atlatma sürecindeyim, o yüzden kusuruma bakmayın. Yoksa bu kitabı belki çok daha fazla alıntıyla yapmak isterdim.
“Medine kentini ayaklanan Araplara karşı sonuna kadar savunan Fahrettin Paşa’nın istihbarat subayı Naci Kâşif Bey, yaşanılan zorlukları şöyle anlatır:
‘Çekirgenin serçe kuşundan ne farkı var? Yalnız tüyü yok… O da, serçe gibi kanatlı ve uçuyor. Bitkiyle besleniyor. Serçe gibi huysuz, serçe gibi asabi…’
1916'dır yıllardan… Medine kenti düşmekte ve açlıktan kırılan askerlere çekirge yemeleri önerilmektedir. Bu haber İstanbul’da duyulduğunda tadı tuzu kaçar bir Eyüp oyuncağının!..
Tahtadan yapılan Eyüp oyuncakları arasında çekirge de vardır!”(s.158)
Yine nereden nereye bağlamış yazarımız! Yani bunun üzerine de en az bu kitap kadar belki konuşulur, ama hem ben hastayım hem de böyle olumsuz şeylerden, negatif durumlardan bahsetmemeye çalışıyorum biliyorsunuz. Artık ben de kitaplardan, sevdiğim bölümlerden bahsediyorum.
Bu Sunay Akın kitapları… Bence, en iyisi ben direkt yazara geçeyim. Sunay Akın kitapları bence herkese rahatlıkla önerebileceğiniz, herkesin rahatlıkla okuyabileceği… Yollarda özellikle, uzun yol, işte uzun yol olsun kısa yol olsun. Çünkü ben bu aralar biraz işe başlamanın da etkisiyle artık yollarda da kitap okuma dönemlerine geri döndüm ve böyle kısa mikro okumalar yapıyorum. Yani çok uzun, yani bir koca Harry Potter mesela, şu 5. kitabı hâlâ bitiremedim. Ama ya o da işte bin küsur sayfa, taşınmaz zaten yani yolda. Ama işte böyle bir Sunay Akın kitapları çok güzel, çok iyi gidiyor.
Kule Canbazı’nda da bu tarz hikâyeler var. Sizi okurken hiç yormayan güzel bir kitap. Tadımlık oldu belki ama bir kuple sunmuş oldum sizlere sanırım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder