10 Şubat 2025 Pazartesi

Firmin

 

Firmin, Hayalleri Sevmek, Yeterince Acıkmak ve Apokaliptik Bir Anım

Sam Savage, Hümanist, Entel, Serseri alt başlıklı Firmin kitabını Özgür Yayınları’nın Aralık 2011 tarihinde çıkan ikinci baskısından okudum. İngilizce aslından çeviren Kemal Küçükgedik’ti. Bu kitap tam bir alıntı hazinesi.

Bu yazı kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Güzel bir kitaptı. Yaza yaza bitiremedim. Bu kadar kısa bir kitaptan bu kadar uzun, bu kadar çok alıntı da biraz ters bir orantı olacak, ama yani belli olmuyor işler. Ve ben bu kitabı satın da alacaktım, bulamadım. Şu an baskısı yok sanırım. O yüzden kütüphaneden aldım. Kitap tam bir alıntı hazinesi. Daha başlamadan, ön söz niyetine ilkini çokça duymuş olabileceğiniz, ama ikincisini benim ilk defa duyduğum iki alıntıyla başlıyor. İlki Chuang Tzu’nun Öğretileri’nden. İsmi belki bilmiyorsunuz, ama şimdi “Kelebek’in Rüyası”… Bu kelebeğin rüyasını hatırlayacaksınız. Öyle de bir film vardı. Acaba onda o da bunları mı işliyordu? Onu da seyretmek lazım bir türlü denk getiremedim:

“Bir gün Chuang Tzu uyuyakaldı ve rüyasında mutlu bir şekilde uçan bir kelebek olduğunu gördü. Bu kelebek kendisinin Chuang Tzu’nun rüyası olduğunu bilmiyordu. Sonrasında uyandı ve yine kendisiydi ama artık rüyasında kelebek olduğunu gören bir adam mı, yoksa insan olduğunu gören bir kelebek mi olduğunu bilmiyordu.”(s.7)

Yok ya bunu hiç anlatmayayım, bunun üzerine zaten film de çekilir, kitap da yazılır. Çok derin bir felsefesi var. Matrix filmi zaten bunu sorgulamıyor mu? Mavi hap mı kırmızı hap mı? İkincisi de Philip Roth’tan geliyor:

“Acılarını bir günlükte toplasaydı, sadece bir kelime yazardı: Kendim.”(s.7)

Tam 15 bölümden oluşan 155 sayfalık kısa bir roman aslında bu. Sonunda da yazarın bir sayfalık notu var ve ilk bölüm de şu cümleyle başlıyor:

“Hayat hikâyemi yazacak olsaydım, ilk cümlemin muhteşem olacağını hayal ederdim”(s.11)

Bu da bana çok güzel geldi. Bu kitap bir günlük gibi olduğu için günlük formatında yazılmamış, ama bir farenin ağzından okuyoruz her şeyi. Tam 15 bölümden oluşan 155 sayfalık kısacık bir kitap. Ama bir günde bitmez kolay kolay. Yani bölüm bölüm, ama bölümlerin başlıkları da yok ve çok yoğun. İçinde onlarca, belki yüzlerce Batılı kitaptan bölümler de var, onlardan da bahsediyor.

Bir kütüphanede yaşayan bir fare… Daha doğrusu hayatının ilk yıllarında kütüphanede yaşamış olan bir fare. Okuma yazma öğrendikten sonraki hikâyesi. Onu da bak altyapıya dayandırmıştır. Mesela bu tarz kitaplar daha çok fantastik gibi olur; hayvanların konuştuğu, konuşabildiği, okuyabildiği ya da fabl tarzı. Burada ama biraz bilim kurgu temeli de var. Yani bir hastalığından dolayı, gözündeki mi, hafızasındaki mi (hafızasında olması lazım) şeyden dolayı bu fare fotografik hafızaya sahip gibi bir şey. Yani hem unutamıyor, kolay kolay gördüğü hiçbir şeyi unutamıyor, hem de harfleri anlamlandırmakta çok yetenekli.

O kütüphanede onuz kardeş, 12 tane kendinden büyük fare. On ikisi birden işte bir gece ailesine saldırınca bu en sona kalıyor, aç kalıyor. Yani o kütüphanedeki kitapları yemeye başlıyor. Yerken bir yandan öğreniyor okuma yazmayı. Yani baka baka onları anlamlandırmayı öğrendiğini fark ediyor. Ondan sonra artık kitapları yediğine de pişman oluyor çünkü kitapların asıl lezzeti beyinde çıkıyor malum.

İşte son sayfada bir not var yazarın. Yani aslında o kütüphane, kitapta yazdığı kütüphaneciye benzer, onun da bir arkadaşı olmuş ve kitapta geçen mekânların çoğu gerçekmiş, gerçeğe dayanıyormuş. Bazılarını kurgulamış işte, sonradan değiştirmiş, biraz böyle yetişkin hale getirmiş yeniden. Okuyanlara anlatacağım.

Ve tabii ki bu kitabı da yine başından sonuna, içeriğinden, her yerden bahsedeceğiz. Bence bu kitabı zaten gördüğünüz yerde alın. İkinci bir baskısı olmadığı için ya da umarım yakında yani yeni bir baskısını da yaparlar çünkü bulamadım. Dediğim gibi ben bir gün kütüphanede de şöyle bir şey yaşadım: Bunun yanında bir de Murakami’nin bir kitabını almıştım, ama görevli bana dedi ki — kütüphaneci, kitap adam, kitap adam diyor — bakamıyor kitabı. Malum, bu da çok eski. Birimlerimizi bilmeyenler belki hatırlar: “İki kitap alamazsınız” dedi. Halbuki bunu alıyordu daha önce. Acaba diğer kütüphaneci mi bana kıyak kesti, yoksa sonradan kurallar mı değişti, onu da bilmiyorum. Ben de işte öyle kaldım: Hangisini bıraksam? Bir de ikisini de aldı elimden. “Kitaplı veremiyorum, birini seç” diyor. Sanki alacağız götüreceğiz… Sonra “Firmin” dedim, “Murakami her yerde bulunuyor zaten, Firmin’i bulamıyoruz.” Firmin’i seçtim o kütüphaneden. Bak işte, kitap adam, kitap adamlar sizi tanımazsa öyle yokuş yapabiliyor.

Neyse, biz gelelim ilk bölümden ilk cümleye:

“Yazmaya çabaladığım tüm hayatım boyunca, açılış cümleleri kadar hiçbir şeyle bu kadar yiğitçe, evet yiğitçe, uğraşmadım. Her zaman sanki açılışı düzgün yapabilsem gerisinin kendiliğinden geleceğini düşünmüşümdür. O ilk cümleyi kitabın diğer tüm sayfalarını barındıran bir ana rahmi gibi görmüşümdür. Doğmak için can atan deha parçalarının yuvası. Bu geniş hacimli ilk cümleden sonra hikâye kendi başına akmaya başlamalıydı. Elbette, hiç iyi ilk cümle yok, demek değil bu. Mesela şunu bir okuyun: ‘Gecenin 3’ünde telefon çaldığında, Morris Monk daha ahizeyi kaldırmadan arayanın bir kadın olduğunu biliyordu, bildiği bir diğer şey de: Kadınlar bela demekti.’ Ya da şunu: ‘Gamel’in sadist askerleri tarafından parçalanmadan önce, Albay Benchley, Cropshire’daki beyaz badanalı evini, karısını ve çocuklarını düşünüyordu.’ Ya da şunu: ‘Paris, Londra, Cibuti… Annesi, babası ve o salak Charles’la birlikte işte yine felaketle sonuçlanmış bir Şükrangünü yemeğinde otururken, tüm bu şehirler ona gerçek değilmiş gibi geldi.’ Kim bu cümlelerden etkilenmez ki? O kadar çok anlama gebe cümleler ki bunlar, kitabın yazılmamış bölümlerinin kalbi bu cümlelerin içinde atıyor. Yazılmamış, ama yine de orada.
Ne yazık ki gerçekte bu cümleler koca bir balonmuş. Hepsi bir ilüzyonun parçasıymış. Tüm bu güzel kelimeler, deyimler, ufak bir çocuğun ellerinde tuttuğu ve sallandıkça çınlayan bir hediye paketi gibi; içini açtığınızda sadece taş, çakıl ve çöp bulduğunuz bir kutu. Çocuk paketin içinde şeker olduğunu düşünür ama gerçekte sadece çöptür. Ben de aynısını edebiyat için düşünmüştüm. Tüm bu cümleler -bunlar gibi daha nicesi- mükemmel bir roman için zıplama tahtası olacağına, aşılmaz bir bariyer oluşturuyordu. Böyle güzel bir cümleyle başlasam asla gerisini getiremezdim. Bazı yazarlar hiçbir zaman ilk kitaplarını aşamazlar. Ben ilk cümlemi aşamıyordum! Yazıklar olsun bana. Son eserime, hayatımın eserine nasıl başladığıma bir bakın: ‘Hayat hikâyemi yazacak olsaydım, ilk cümlemin muhteşem olacağını…’ Aman Allahım, ‘yazacak olsaydım’mış! Ne kadar kötü olduğunu görüyor musunuz? Çok yazık! Sil gitsin.”(s.12)

Burada bende ne kadar kendime acımasız olduğumu da görüyorsunuz bazen. Bunu bana bir arkadaşım söylemişti. Ben de böyle “Bağlanma Korkusu” diye bir şey yazmıştım. Ama tabii kısa hikâye, böyle kaç sayfa olduğu için haklıydı da yani o arkadaşım demişti ki: “Hiç hayatımda ben bu kadar entel bir ayakkabı bağcığı görmedim.” Çünkü böyle çok bilmiş bilmiş konuşuyordu, bütün her şeyi anlatıyordu. O arkadaşım haklıydı yani. Doğru, ama ben onun nasıl altyapısını o kadarcık kısa bir hikâyede kurabileceğimi düşünmüştüm ve bulamamıştım. O yüzden es geçmiştim onu.

Burada ama işte, bir fare böyle şeyler düşünebilir mi? Düşüncesini bizden alıyor yazar. Çünkü bu fare o kadar çok okuyor ki, kendisini o kadar çok geliştirmiş ki… Yani bu hüzünlüsü, bu mutsuzluğu çok normal. Romantikliği hatta ilk zamanında… Çünkü o kitapçıya, dükkânın sahibine de âşık oluyor başta. Onu çok iyi bir insan olarak hayal ediyor zihninde. Kendisini görürse seveceğini, işte sahip çıkacağını, besleyeceğini falan zannediyor. Ama maalesef hayal kırıklığına uğruyor.

Tabii ki kütüphanede iki tane bölümü var farenin. Gizlendiği, saklandığı yuvasının haricinde gizlenip saklandığı… Birine “balkon” diyor. Balkon gibi bir bölmesi var böyle, sarkarak baktığı. Tam kitapçının üstünden de müşterileri seyrediyor özellikle. Bir de “balon” diye bir bölümü var, o biraz daha yukarıda. Onda da sanki bir balonla tüm dükkânı yukarıdan görüyormuş gibi bir alana sahip. O alan daha çok müşterilerin geldiği, dükkânın geneline baktığı yer. Ve gündüzleri onları seyrediyor. Daha çok kalan zamanlarında da bütün gün kitap okuyor ve mecbur kaldıkça yemek yiyen, hiç kütüphaneden dışarı bile seferlerde çıkmayan, çıkmak istemeyen bir fare.

Evet, bunu da anlatıyor galiba. Hiç böyle bir kitapta denk gelebileceğinizi sanmadığım hüzünlü bir hikâye.

“Gerçek dünya dedikleri yerde pek seyahat etme imkânım olmadı ama zihnimdeki hayal dünyasında çok gezdim. Bu gezintilerimin birinde bir barda adamın tekiyle tanışmıştım. Adam savaş, yani İkinci Dünya Savaşı bittiğinde küçük bir çocukmuş ve Berlin’deymiş. Tüm şehir taş taş üstünde kalmayacak şekilde bombalanmış ve hikâyemizin biraz ilerisinde Scollay Meydanı’nın başına gelecekler, bu şehrin başına çoktan gelmiş. Mevsim kış olduğundan hava çok soğukmuş ve yiyecek hiçbir şey yokmuş. Evinden geriye pek bir şey kalmadığı için bu küçük çocuk zamanını güneşin ısıttığı bir duvarın dibindeki kaldırımda geçirirmiş. Her gün saatlerce o kaldırımda oturur ve yemek yediğini hayal edermiş. Evinin önündeki sokağın ortasında, bir bombanın sebep olduğu koca bir çukur varmış. İnsanlar kısmen doldursalar da çukur kapanmamış ve günlerden bir gün kömür dolu bir kamyon o sokaktan geçmiş. Kamyon şoförü yolun ortasındaki koca krateri zamanında görememiş ve kamyon çukura girmiş. Bin anda kamyon sarsılmış ve yola epeyce kömür saçılmış. Fakat şoför hiç durmamış. Kavşaktan dönüp yoluna devam etmiş ve bir süre için güneşin aydınlattığı bu boş sokak kömürle kaplanmış. Ufak bir kömür parçası da yuvarlanıp çocuğun ayağının dibine gelmiş. Sonra birden, evlerin kapıları açılmış ve çoğu kadın, sokakta yaşayan tüm insanlar yarış atları gibi dışarı fırlamış. İnsanlar kömür parçalarını kapışıp önlüklerinde veya sepetlerinde toplarken, hatta kömür için birbirleriyle kavga ederken çocuk şaşırmış bir şekilde onlara bakıyormuş. Yanına düşen kömür parçasının üstüne ayağını koymuş ve sonra herkes gidince kömürü cebine sokmuş. Her ne kadar kömürün ne olduğu hakkında hiçbir fikri olmasa da kadınların hareketlerinden değerli bir şey olduğunu anlamış. Sonra duvarın arkasına geçmiş, kömürü cebinden çıkarmış ve yemeye çalışmış.
Afrika’da kıtlık zamanlarında aç çocuklar toprak yermiş. Yeterince acıkırsanız her şeyi yiyebilirsiniz. Bir şeyi çiğneyip yutma hareketi, vücudunuzu doyurmasa bile hayallerinizi doyurabilir. Yemek hayali de diğer tüm hayaller gibidir, ölene dek onlarla yaşayabilirsiniz.
Yaşadığımız kitapçının bodrumunda ne kömür ne de toprak vardı…”(s.22,23)

Aslında kötü bir şekilde hikâyesine giriş yapıyor. Hâlâ giriş diyorum ben. Ama bu sayfalar onun ne yediğinden, kitap yediğinden bahsedecek. Aslında buradan böyle bağlamam lazımdı. Ama ben biraz erkenden söyledim kitap yediğini.

Buradan aslında biraz onun pişmanlığını da görüyoruz yediği kitaplardan, yediği sayfalardan. Aslında bir özür gibi: “Mecburdum, yani aç kaldım” diyor. Ve okuduğu kitaplardan bahsediyor. Hiçbirinden böyle özet gibi değil, genelinden yani bence spoiler sayılmayacak şekilde bahsediyor. Ki zaten burada kitapların çoğunu mutlaka bir yerde okumuşsunuzdur.

“Fareler ve İnsanlar” mesela, adı üstünde. Yani bu kitaptan bahsetmemesi zaten olmazdı. Bunun gibi böyle içinde özellikle fare geçen kitapları da ayrıca sevmiyor aslında, ama bahsediyor. Yerde tanıştığımız yazar dostumuzun, dünyayı böyle farelerin istila ettiği bir bilim kurgusu var. Ona mesela hayran değil. Neyse, ben sırayla gideyim, yoksa her şeyi anlatası geliyor.

“Hikâyelerdeki ve romanlardaki hayatların bir anlamı ve doğrultusu vardır. Fareler ve İnsanlar’daki Lenny’nin hayatı gibi aptal hayatlar bile bir hikâyede geçtikleri için anlam kazanır, aptal ve anlamsız olmanın anlamını kazanıp bir şeylerin öncülü ve örneği olduklarını göstererek teselli bulurlar. Gerçek hayatta böyle bir teselliniz bile olmaz.”(s.44)

Bu bizim yerde dizilerde de çok olur: “Sakar şaşkın kız”. Gerçi bizim romanlar evrensel bu herhalde. Evet, her yerde böyle, gösterişli kadınlar kurtarılmayı, işte o beyaz atlı prensini bekleyen… Onlar da bir de “eşim kötü” diye seyrede seyrede inanıyorlar. Öyle bir şey gerçekten yazık. Ve gerçek hayatta da yani…

Mesela “Forrest Gump” seyrettiğim diyor fare. “O kadar da değil bu sefer”. Evet, seyrettiği filmlerden de bahsediyor. (Hep seyretmediğim olmasın şimdi, görünce tabii insan bir de tam anlatınca falan olursun.) Mücadelesini izleriz ab. Normal günlük yaşantınızda acaba Forrest Gump gibi bir insana, yani aynı anlayışı, aynı empatiyi, aynı sempatiyi duyabilecek misiniz?

Neyse, ben devam edeyim. Bu bölüm biraz böyle alıntı ağırlıklı olsun. Çünkü dediğim gibi çok fazla bölüm var.

“Zekâma, nezaketime, duygularımın hassaslığına ve rafineliğine, gelişen bilgeliğime rağmen önümde çok büyük engeller olan bir yaratıktım. Okumak bir şey, konuşmaksa başka bir şey, topluluk önünde konuşmaktan söz etmiyorum bile. Sosyalleşme fobim olduğundan da bahsetmiyorum, gerçek bir mesele olmasına rağmen. Hayır, demek istediğim şey ses çıkarma yeteneğimle alakalı -daha doğrusu bu yeneteğimin yokluğuyla. Gevezelik derecesinde konuşkan olan ben, sessizliğe mahkûmdum. Ses çıkaramıyordum. Kafamın içinde kelebekler gibi uçuşan onca güzelim cümle aslında hiçbir zaman çıkamayacakları bir kafesin içindeydiler. Düşüncemin boğucu sessizliklerinde aklıma ve ağzıma gelen onca şahane sözcük, kitaplardan yırttığım ve yediğim binlerce, belki de milyonlarcası kadar işe yaramazdı. Romanların, oyunların, epik şiirlerin, mahrem günlüklerin ve skandal itirafların bölük pörçük parçaları, hepsi çöpe atılmış, işe yaramaz, harcanıp gitmiş. Benim sorunum fizyolojik: Ses tellerim konuşmaya elverişli değil.”(s.47)

Ve burada o ilk şarkı söylemeye çalıştığı zaman çıkardığı seslerden, mırıltılardan bahsediyor. Yaşadığı hayal kırıklığından… Müziğe de yani tutkusu var aslında, ama işte yani elden ne gelir ve o çenesizliği, çenesinin olmaması… Onu okurken ben de bir an yani anlayamadım. “Neden kendisinin çenesini doluyor?” Bu kadar çenesi düşük… Ben bile anlayamıyor yani. Farkında değiliz sahip olduklarımızın. Hiç düşünmemiştim daha önce, “Bir çenem var, ne kadar güzel” diye. Olmaması ne kadar kötü ya gerçekten.

Bir fare… Hatta kitabın peşinde de bir fare çizimi var, böyle yaşlı, hüzünlü… Kitabı kapatıp bir googleʼa bakmıştım yani “çenesiz fare ne demek” diye, görme ihtiyacı hissetmiştim. Ve evet, farelerin çenesi yok konuşan bir yapı… Ve ben…

Yani “Ratatouille” mesela. Evet, ne harika bir animasyon. Seyretmiş çok sevmiş, birkaç kez izlemiştim. Muhteşem bir yapı zaten. Ben özellikle o tarz animasyonları çok seviyorum. Yeri geldikçe böyle bahsediyorum biliyorsunuz. Onlar zaten artık öğretilmek geçti yani, artık bütün dünyanın bildiği filmler. Hatta o çok sevdiğim “Ters Yüz”ün de ikincisi çıkmıştı. Keşke bu “Ratatouille”nin de ikincisi çıksa.

Neyse, orada bile o, sonuçta bir çizgi film formatında olduğu için… Fare besleyenler, evcil faresi olanlar, hamster olanlar ama yani çok anlayamazdım, çok böyle empati yapamazsın. Çünkü yani bir yandan da korkunç da bir hayvan. Korkunç derken yani, hızlı hızlı böyle koşuyor, gidiyor ya… Yani bir evde görsen o eve giremezsin yani bir daha. Ben en azından çok ürkerim ve tiksinirim.

Ama son zamanlarda hep çıkıyor karşıma, yani kitaplarda özellikle. Bu okuma silsilesi çok acayip bir şey. “Unutmanın Genel Teorisi”nde de vardı mesela. Küçük şefin bir faresi vardı, fare besliyordu hapishanedeyken. Hapishanelerde çok olur zaten. İşte “Yeşil Yol”, Stephen King… Sonra “Harry Potter”da da, hatta… Gerçi o sonra tamamen fantastik bir kitap olduğu için o fare sonradan bir insan oluyordu ama hadi onu saymayalım.

Ama diğer bir bütün kitaplardan, o kadar okumama rağmen, o farenin insanla kurduğu ilişkiyi mesela çok anlayamamıştım, yadırgamıştım. Ama bu kitaptan sonra mesela gerçekten farelere bakışım çok değişti. Halbuki yani bu da aslında tamamen kurgu, daha iyice bir kurgu. Yani artık farenin düşüncelerini okuyoruz, onun zihnini görüyoruz, hayal dünyasını… Ama yani ne bileyim, o kadar güzel anlatmış ki…

Fareler zaten ya… Bir yandan da hayran olunası, hayvanlar, canlılar… Dünyanın protein kaynağı gibi bir şey diye okumuştum ben daha önce. O kazdıkları tüneller, yer altında yaşamaları, diğer hayvanlar için bir besin kaynağı olmaları. Bir yandan da o dengede, dünyada çok önemli bir yere sahipler. Hem yedikleri hayvanlar olsun, onların bu diğer işte kuşlarından tut da kedilere şeylere kadar hepsine… İnanılmaz bir çarkın parçası yani.

Bilim için de önemli hayvanlar. Deneylerde kullanmamız, insana da yakın da bir tür… Erkek fareleri kullanıyorlar zaten. Biraz da o yüzden fareleri kullanıyorlar diyebilirim. Ben ondan çok emin değilim, ama kolay olduğu için, en azından bilimsel araştırmalar falan… Neyse işte, kozmetik için kullanınca, o zaman ben gıcık oluyorum. Onu ben çok kabullenemiyorum çünkü saçmalık yani. Neyse, şimdi oralara girmeyelim.

“Bir keresinde bardaki bir adam bana kitapların ‘genel olarak’ nasıl bir tadı olduğunu sormuştu. Cevabım hazırdı, ama onun aptal gibi hissetmesini engellemek için biraz düşünüyor numarası yaptım ve şu cevabı verdim: ‘Dostum, ikimizin deneyimleri arasındaki uçurumları düşünürsek o inanılmaz tadı anlatmak için kitapların genel olarak kahvenin kokusu lezzetinde olduğunu söylemekten fazlasını yapamam.’ İçkisine geri dönüşüne bakarak düşünmesi için bayağı bir şey söylemiş olduğumu görebiliyordum. Yine yalnız kaldığım için, artık kahvenin kokusunu da duyamıyorum. Hayatımdan kaybolup giden güzel şeylerden biri de bu.”(s.55)

Yine biraz Norman’dan bahsedelim. Norman bu kütüphanenin sahibi. Tek başına o koca kütüphaneyi çekip çeviren adam. Ve o bir tane bölmesi var, cam bölmeli… Satıyor değerli kitaplarını, binlerce dolara sattığı kitaplar oluyor. Yani bana o kitapları nasıl bulduğunu anlatıyor. “Herhalde ne güzel bir iş” dedim burayı okurken. Ve bu alıntının sonu da aslında çok güzel.

“Norman kitaplarının çoğunu emlak satışlarında edinirdi ve bu benim için kitap işinin en hüzünlü kısmıydı. Bu satışlardan birinden dönerken, eski, tahta panelli Buick Station vagon arabası kitaplarla o kadar ağırlaşmıştı ki park ederken arabanın tamponu kaldırıma sürtmüştü. Arka kapıyı açıp kitapları içeri taşımış, masasının yanına beline kadar gelecek şekilde yığmıştı. Sonraki günlerde de her birini teker teker açıp kurşun kalemle içlerine fiyatlarını yazmıştı. İşin bu kısmından nefret ediyordum. En çok da kitapların içinde yazanları Norman’ın omzunun üzerinden okumaktan nefret ediyordum: ‘Ellinci evlilik yıldönümümüzde sevgilim Peter için’ (Ömer Hayyam’ın Rubaileri), ‘İkimiz de on yedi yaşındayken bu kitap bana sevgili merhum Violet Swain tarafından hediye edilmişti.’ (Çavdar Tarlasında Çocuklar), ‘Mary için, umarım bu kitap ona huzur verir’ (John Donne’un Seçme Şiirleri), ‘İtalyan cennetinde geçirdiğimiz iki haftayı hatırlatmak için’ (Ruskin’in Venedik Taşları), ‘Delilik sadece yanlış anlaşılmış dehadır — benim için dua et’ (William Blake’in Masumiyet ve Tecrübe Şarkıları), ‘Yaşıyorum, ölüyorum; yaşadım, öldüm; öleceğim, yaşayacağım’ (Kierkegaard’ın Korku ve Titremesi). Arabayla her gidişinde bunlardan düzinelerce getirirdi. Tiksindirici. Sırf başkaları kitapları sonradan satmasınlar, terli pençeleriyle ellemesinler diye eski Mısırlılar gibi kitapları da sahipleriyle birlikte gömselerdi keşke. Sonsuzlukta yaptıkları uzun yolculukta yanlarında okuyacak bir şeyleri olurdu.”(s.60)

Evet, ben şimdi “Ne güzel!” dedim. Böyle on kitaba çok düşük parayla sahip olmak… Ama ölen açısından da bu, yani üzücü… Sizin o kadar değer verdiğiniz kitaplarınız da, kitaplarımız da… Tuttuğumuz kitapların böyle elden çıkması.

Ben mesela eskiden hayatta yani kendi kitabımı veremezdim hiç. Çünkü alanlara alırdım, ithaf yazılar yazardım. Ama işte benim de bir ayarım yok yani artık. Hiçbir şey yazmıyorum kitap açıklaması… Şeyini de artık açtım ve okuduysam ve tekrar okumayacaksam kitabı, biraz da hatta yer açılsın diye, artık hediye etme kafasına geçtim. Yani bilmiyorum, bir öyle bir hisse kapılmıştım. Gerçi çok fazla da yapamadım ha. Ama böyle bazen bir kitapta hissedersiniz ya, “Ah, şunu şu arkadaşım çok sever” diye… Eğer o zaman, o kitabı da tabii… En güzeli aslında gidip yenisini almak ama işte olmuyor, baskı bazen ve…

Kitap da aslında bir şarap gibi yıllandıkça değerleniyor bence. Ama kitap almak da bir hastalık. Geçen mesela öyle, ben de bakarken aynı kitaptan iki tane gördüm. Muhtemelen farklı sitelerden aldım. Çünkü aynı siteden alınca, gerçi onu hepsi yapmıyor ama, bazıları artık uyarıyordu “Kitabı almıştınız” diye. Ben öyle fark etmeden iki kere almışım.

Geçen de mesela “Unutmanın Genel Teorisi”… Ben onu kütüphaneden alıp okumuştum, sonra kendi kitaplarımda da buldum. “Aa,” dedim, “ben bu kitabı zaten bir yazıda görmüştüm.” O zaman evet, demek bu yazı da artık ne kadar iyi yazılmışsa, videomda okumuştum. Kimin yazdığını hatırlamıyorum, kitabını da almışım yani hemen. Ama sonra işte “okuyacağım, okuyacağım” diye koymuşum köşeye, unutup gitmişim. Biraz öyle oldu ya… Bir kitabı almak, onu okuyacağını garantilemiyor maalesef. Unutulup gidebiliyor bazen.

O yüzden kütüphaneden almanın işte öyle de bir avantajı var. O 15 gün gibi sınırlı bir süre… Okudun okudun, yani ondan sonra biraz da mecburiyetten… Kim bilir bir daha ne zaman çıkacak bu kitap karşımıza? O yüzden aslında kendi aldığınız kitaptan da belki böyle bir süre sınırı koymanız lazım. Bir ay içinde mesela aldığım kitaba başlayacağım ya da şey… Daha katı: “Son aldığım kitapları okumadan yeni bir kitap almayacağım.”

Ama alın ya, alabiliyorsanız… Çünkü artık gittikçe de pahalılaşıyor bu kitaplar, lükse kaçacak. Yani artık korkuyorum ben. Hep tam tersini savunuyorum işte, böyle kitaplar bedava olmalı, bilgiye ulaşmak parasız olmalı, ücretsiz olmalı diye savunurken… Gittikçe daha da pahalılaşıyor.

Ama bu kitapta da var, ona benzer bir bölüm. O yüzden geri gelince söylüyorum onu. Şimdi devam edelim ve… Evet, Jerry ile tanışalım. Burada dikkatimi çekiyordu bu yazar dostumuz.

“Bir sonraki gelişinde bu defa böcekler üzerine olan tüm kitaplarımızı alıp gitti. Bu defasında Norman kitapları paketlerken ona o aralar ne üzerinde çalıştığını sordu. Cevabını duyduğumda neredeyse Balon’dan aşağıya düşecektim.
‘Yeni bir roman üzerinde çalışıyorum’ dedi. ‘Bir fare hakkında. Bildiğin bir lağım faresi. Bu kitaptan gerçekten iğrenecekler.’
Norman güldü. ‘Devam romanı mı?’ diye sordu.
Jerry de cevap verdi, ‘Hayır, bu tamamen farklı bir şey. O tür konusu belli şeyler yazmıyorum artık. Devam etmek zorundasın. Bilirsin. Köpekbalıkları gibi. Durursan boğulup ölürsün.’”(.70)

Bundan öncesi de çok güzeldi. Hani hiç yazar gelip gelmediğini soruluyordu, ünlü yazarların gelmediğinden şikâyet ediyor ama “Bir yazar gelmişti” diyor ve o zaman bu içeri geliyor aklına. Ve sonra da onun böyle bir diyaloğuna denk gelince çok şaşırıyor. Yani gerçekten fare hakkında kitap…

Sonra o yazarın kitabını bulmaya çalışıyor. O kitabında bilim kurgu olduğunu, uzaylıların dünyayı aslında istila etmek için değil, karışmak için, temas kurmak için gelmeleri ve bunu da planlarken, “İşte biz de onları tedirgin etmeyelim, korkutmayalım” diye onların kılığında gelelim diyorlar. Ama bir şeyi yanlış anlıyorlar ve dünyadaki baskın türün fare olduğunu zanneyliyorlar, Norveç faresi. Tabii bunlar uzaylı, bir yandan gelişmiş güçleri de var. Ama insanlar bu sefer farelerdeki o değişimi görünce, bu fareleri katletmeye başlıyor. İnsanlar bir fare savaşı gibi bir şey çıkıyor. Bir yandan da bu uzaylıların kendi gezegenleri, bunu görünce, tanık olunca, bu sefer dünyayı yok edecek oluyorlar. Ve değişik, güzel aslında bir fikir, bir bilim kurgu.

Onu okuduğu zaman da o CY’ye hayran kalıyor. Şu köpek balıkları da enteresan, yine güzeldi. Onların da hayatta kalmak için sürekli yüzmek zorunda olması, yoksa nefes alamıyor olması… O da çok zaten değişik. Onu da ilk öğrendiğimde çok değişik gelmişti, ya bu su altı dünyası zaten…

Bak işte, geçen Netflix’te bir belgesel görmüştüm. Şans eseri kafamda kaldı, artık seyredeyim dedim. O öğretmen, “My Octopus Teacher”, çok çok güzeldi yani. Bir saat falan, çok uzun da değil, tam böyle kıvamında ve çok her şeyi de anlatmıyor. Orası da güzel aslında, yani… Tamamen bir yıl, bir yıl falan da ömrü varmış, yazık ki. Ve o vahşi hayvan bile aslında ne kadar sevgiye, karşılıklı sevgiye muhtaç. İnsanlarla iletişim kurabilen bu canlılar inanılmaz.

Köpek balığı deyince de, o “Jaws” yazarı çok pişman olur mesela o kitaptan sonra. Çünkü köpek balıkları da vahşi hayvanlar değilmiş. O filmden sonra mı katliama uğramaya başlamışlar? O adam da yani yazdığına, yazacağına pişman olmuş gibi bir şey hatırlıyorum. Ama bu bilgiden çok emin değilim. O yüzden devam edelim.

“Hayat kısadır ama yine de yerinizden fırlamadan önce öğrenebileceğiniz bazı şeyler var. Öğrendiğim şeylerden biri de aşırılıkların nasıl birleştiğiydi. Büyük aşklar, büyük nefrete dönüşür; sakin barış, gürültülü bir savaşa sebep olur; uçsuz bucaksız sıkıntı, muazzam bir heyecan yaratır. Aynı şey Norman ve benim için de geçerliydi. Norman’ın ağladığı ve benim yukarıda gözü yaşlı bir şekilde onu izlediğim o gece ilişkimizin doruk noktasıydı, en yakın olduğumuz andı. Büyük yakınlık yanında büyük bir yabancılaşma getirir.”(s.82)

Evet, burada “Gözü Yaşlı” demiş ama aslında ağlamıyordu. Çok üzülüyordu yani sadece. Normal şartlarda ağlamıyor.

Ve göz göze geldikleri zaman da ilk kez, “Artık beni gördü, tanıdı, işte bana iyi davranacak” diye düşünüyor, baba zannediyor. Hatta hayatında o zamana kadar yemediği kadar lezzetli küçük şeyler görüyor, gülüyor. O günden sonra onları bırakıyor. Gittiğinde de yani görseniz ölecek gidecek ya… Bir gün öncesinde bozuk bir sosis yemiş, o yüzden midesi bozuk, çok almıyor. Yani bunun sayesinde biraz da hayatı kurtuluyor.

Çünkü sonra ben o ilaçların paketini okuyor, işte “Fare Kovucu, Bütün Farelerde Etkili” falan böyle yazıyor üstünde. “Farelere Ölüm” falan… Orada Norman’a olan aşkı nefrete dönüşüyordu. “Gerçekte ne kadar hain bir insanmış” diye sinir oluyordu ve oradan artık kütüphane hayatı bitmiyor aslında. Ama sonraları ara ara oraya gelecek, ama oranın bir kiracısı gibi değil. Yani artık kendisini de öyle kiracı değil, öğrenci gibi görüyordu.

Ailesi onu çoktan terk etmiş, bütün kardeşleri… Orası sadece annesi doğum yapacağı zaman, dışarıda kalmamak için girip saklandığı bir yer.

“İlk başlarda odadan bir çıkış olmadığını, kaçmanın olanaksız olduğunu düşünüyordum. Kapının altındaki boşluk çok küçüktü. Yangın çıkışından belki çıkabilirdim ama geri dönemezdim. Temelli gitmek de istemiyordum. Jerry kapıyı açtığında fırlayıp kaçabilirdim -sakat bacağımla bile ondan daha hızlıydım- ama bunu yapmayı da istemiyordum. Fırlayıp kaçsam, Jerry’e nankörlük etmiş olacaktım. Sadece canım istediğinde çıkabileceğimi bilmek, o özgürlük duygusuna sahip olmak istiyordum.”(s.109)

Atıp da Jerry’nin yanına gidene kadar pek cadde yok. Ama oraya gelene kadar da, yani kütüphaneden çıktığında çok zorlu süreçler yaşıyor. Halbuki kütüphaneden çıkmadan önce, kütüphaneye bırakılan iletişim kitabı, bir beden dili kitabı, ne derler ona işaret dili! O işaret dili kitabını da okuyor, öğrenmeye çalışıyor. Ama tabii eli olmadığı için ayaklarıyla falan yapmaya çalışıyor o şekilde. Eğer konuşabildiğini gösterebilirse insanlara, ona iyi davranacaklarını zannediyor.

İnsanların da, özellikle erkeklerden bıkmış sıkılmış ne olduğundan, hayal kırıklığına uğrayınca bir sefer bir kadına güleyim diyor. Ona böyle işte öğrendiği kelimelerle gülebilir. “Fermuar” — benim dediğim — onu söylemeyi öğreniyor. İşaretlerden en kolay yapabildiği o. “Bir kadına bunu söylersem işte beni sahiplenir, beni anlar, kitap okuduğumu, çok bilgili olduğumu ona gösterebilirim, beni öldürmez” gibi bir hayal dünyasında yaşıyor. Yani hala bir parka gidiyor bunun için, o bir kadına ulaşmak için.

Ve tabii ki küçük bir kız da var, hatta çığlık basıyorlar. O da bir adamın baltayla falan vurmaya çalışmasıyla karşılaşıyor. Hatta bacağı kırılıyor. Orada da işte insanların bu ikiyüzlülüğünü diyor. Daha önce de işte bir yerde bahsetmiş güzellik-çirkinlik muhabbetinden. İşte diyor, sincapları mesela güzel besliyorlar, bunlara fıstık atıyorlar, fıstık veriyorlar. Bir fare de aslında o da bir kemirgen, o da sırf görünüşü, görüntüsü… Sincaplar tabii ki daha şirin hayvanlar ama işte fare de… Yani o da sincaplara verilen, atılan, gözden kaçmış bir iki tane fıstıkla hayatta kalmaya çalışıyor afakta.

Ve Jerry son anda görüyor bunu. Ve işte “Fareler Dendi” diye bir roman yazmak var ya aklında, onun için de bir fırsat. Yani bu enine kadar çıkmış, ayağına kadar gelmiş. O yüzden de onu alıyor, fareyi evine götürüyor. Orada ilk defa süt içiyor ve fıstık ezmesi… Fıstık ezmesini de çok beğeniyor. Onunla beraber yaşamaya başlıyor.

Ama tabii biraz zaman geçtikten sonra, o ayağı da iyileştikten sonra (ayağı tamamen iyileşmiyor, bundan sonra hep aksayarak yürüyecek), ama ona rağmen oradan da bir çıkış bulma isteği var. Bu da bence çok doğal. Bu da aslında çok insani bir istek. İstediği zaman çıkıp… Kitabın işte “Özgürlük Duyurusu”… Bununla ilgili yine çok güzel bir alıntı daha vardı galiba.

Eğer aldıysam kimdi… Yazarımız alıyor onu havluya koyuyor ilk dışarı çıktığı zamanlardan biri. Bu da galiba yazarla birlikte, Jerry ile birlikte. Çünkü artık Jerry de iyice parasız kalmış ve toparlıyor elindeki o kendi kitaplarını. Neyse, şimdi zaten anlayacaksınız.

“Park Sokağı metro istasyonunun önünde tezgahımızı açtık. Jerry arabanın yanına kartondan bir yazı koydu. Elle, YAZARINDAN İMZALI KİTAPLAR yazılmıştı. Kitap pazarlama çabalarına son derece aşına olduğum için Jerry benim fikrimi soracak olsaydı, (keşke bir kere de birisi benim fikrimi sorsa!) hiç züppelik yapmadan insanların yakalarına yapışmamızın gerektiğini söylerdim. ‘Jerry, oğlum, mallarını gözlerinin içine sokman lazım, sırf senden kurtulabilmek için kitabı almak zorunda kalsınlar’ derdim. Filmlerde dünyayı yeni tanımaya başlayan torununa öğüt veren dedeler gibi yapardım. Ancak Jerry böyle yüzsüz değildi.”(s.115)

Burası adeta bir film sahnesi gibi yazılmış. O da devam ediyor. Jerry’yi dışlayan beyaz yakalılara da gıcık oluyor, onu küçümseyen. Ama ona iyi davranan böyle evsizler de var. Oralarda çok sevilmiyor. Hatta burada, evet, hayatının en mutlu anlarından biri geliyor şimdi:

“Günün çoğunu orada geçirdik. İnsanların işten çıkışını ve trafik ışıklarının değişimini izledim. Kitap satın alan birkaç kişi çıktı, birkaç kişi de Jerry’le sohbet etmek için durdu. Jerry’le konuşanların çoğu kitap satın alamayacak, Jerry gibi beş parasız insanlardı. Muhabbet ettiler, tanıdıkları insanlar hakkında dedikodu yaptılar ve fakirlikleriyle dalga geçtiler. Birbirlerine ‘adamım’ diyorlardı. Jerry’nin yanına gelen herkes benimle de ilgilendi. İki kere benim evcil olup olmadığımı sordular ve Jerry her defasında aynı cevabı verdi, ‘Hayır, adamım, o evcil değil. Medeni.’ Sonra da birisi -adı Gregory’di- gitmeden önce bana döndü ve son derece olağan bir şekilde ‘Görüşürüz, adamım’ dedi. Ne kadar sevinmiştim.”(s.116)

Burayı yani o kadar güzel yazmış ki yazar… Bence o küçük ayrıntılar… Sonra da “birisi” adı Gregory’di diyor ya, o adamı aslında ne kadar sevdiğini… Kendisine ilk defa bir insan gibi hitap edildiğinde, ciddiye alındığında “sonra da birisi” deyip geçmiyor. Mesela bir evsiz olmasına rağmen o adamın adını da orada ezberlemiş, hatırlıyor. Çünkü ona değer verdi, o da ona değer verdi. Çok böyle ince, ufak ayrıntılarda büyük dokunuşlar görüyorsun.

Bu arada bu yazar dostumuz da fareye Firmin adını koyuyor. Aslında Hemingway’den biraz esinlenmiş. Hemingway’i de çok seven bir yazar, biraz tipi de zaten ona benziyor sanki. Yaşlı, başta böyle beyaz saçlı… İki tane takım elbisesi var, sürekli dışarı çıkmadan önce onları giyen, kravatını takan… Ütüsüz bir şekilde, onları kendi elinde falan yıkıyor. Hatta o otelde yaşıyor ve sadece yani bu kitaplarla, kitapları satarak geçiniyor. Nasıl acaba o hayatı devam ettiriyor? Hiç çalışmadı mı diye düşünürken, onu da açıklıyor burada.

“Savaş, yani İkinci Dünya Savaşı başlar başlamaz onu askere almışlardı. Bir çiftlikte yetiştiğini öğrendiklerinde onu katırları eğitmesi için Remount’a göndermişler. Orada Peter adında bir katır kafasına çifte atmış. Yediği çifte sol gözünü kenara kaydırmış ve gözü öylece kalmış. Sürekli tutan baş ağrıları ve çift görmesinin yanı sıra, yediği tekme aylık bir maaşı olmasına da sebep olmuş. ‘Bak işte Ernie, o adi katır aslında bana yardım etmiş oldu.’ Jerry’nin en iyi yanı her zaman büyük resmi görebilmesiydi.”(s.123)

Firmin’in aslında bir şaşılık sorunu da var, problemi de var. Bir gözü… Özellikle burada dediği gibi, “Hiç böyle bir şeyden olabileceği aklıma gelmemişti.” Yani buraya kadar onu da dışlıyorlar, şaşı gözlerini hiç önemsemiyorlar. Ama onun sayesinde diyor işte burada. Gözündeki şeyine mi alıştık? Yani bu farklı bakış açısı… Zaten adam boşuna yazar değil. Ve bir yandan da mesela sattığı kitaplar hakkında insanlardan… Ben hemen onu da paylaşayım.

“En sevdiği laflardan biri ‘devrimden sonra’ydı’. İnsanlar onun kitaplarını alırken, onların parasını aldığı için özür diliyor ve devrimden sonra kitapların, sokak lambaları gibi bir kamu hizmeti olacağını ve bedava dağıtılacağını söylüyordu. Aynı zamanda İsa’nın da komünist olduğunu söylüyordu ki bazıları buna çok kızıyordu.
Jerry konuşuyor, ben dinliyordum. Zamanla, hayatı hakkında çok şey öğrendim. Bu sırada o benim hayatamı gittikçe daha az biliyordu. Doğal ketumluğum yüzünden, kişiliğimi keyfine göre tayin ediyordu. Beni istediği şeye çevirebilirdi, bir süre sonra da bana baktığında sevimli, biraz salak, biraz soytarı, yani uzun ön dişleri olan küçük bir köpeğe benzer bir hayvan gördüğü açıktı. Gerçek karakterim hakkında hiçbir fikri yoktu. Gerçekte son derece müstehzi ve alaycı, biraz ahlaksız ve melankolik bir deha olduğumu veya ondan çok daha fazla kitap okumuş olduğumu bilmiyordu. Jerry’i seviyordum, ama onun beni değil de kafasında yarattığı bir hayali sevdiğinden şüpheleniyordum. Hayalleri sevmenin ne demek olduğunu bilirim. Her ne kadar öyle değilmiş gibi yapsam da akşamları birlikte içip konuşurken Jerry’nin aslında sadece kendi kendine konuştuğunun da farkındaydım.
Kıkırdıyor musunuz yoksa? Galiba beni yakaladığınızı düşünüyorsunuz. Biliyorum , daha önce ne söylemiş olduğumu gayet iyi biliyorum. Maskelere olan sevgimi, neredeyse patolojik seviyedeki saklanma ihtiyacımı, çatlaklara olan aşkımı itiraf etmiştim, hatta sapık bir şekilde bununla gurur duyduğumu bile söylemiştim. Şimdi, neden, diye soruyorsunuz. Gizlenmek için yeni bir fırsat yakalamışken, sevimli evcil hayvan pozlarında saklanabilecekken neden şikâyet ediyorum? Size neden olduğunu söyleyeyim: Özgür olmak için bir fırsat olan maske takmakla, o maskenin size zorla taktırılması arasındaki fark, hapishaneyle sığınak arasındaki fark gibidir. İstediğim zaman rol yapmayı bırakabileceğimi bilseydim, hayatım boyunca sevimli evcil hayvan taklidi yapmaktan yüksünmezdim. İstediğim zaman maskeyi yırtıp, gerçekte olduğum mahluk olabileceksem sorun olmazdı. Selam Jerry, ben geldim. Böyle bir şey asla yapmazdım elbette, ama yapabileceğim fikrini seviyordum.”(s.124,125)

Yani bu psikoloji zaten hepimizde yok mu? Bilmiyorum, bende var. Yani özgürlük yanılsaması… Bir anlamda aslında doğru. Sığınak bir saniyenin ne farkı var? Ben zaten biraz… Bazen o geliyor aklıma. Daha önce bizim bir arkadaş… Şey de yani, vücutta parasız kaldığı dönem özellikle. Çünkü paralı olmayınca hakikaten insan için evden çık, dışarı değer gidiyor. Yani hapse düşsek zorluk çekmeyiz derdim.

Ama benim de bazen bazı günler böyle, özellikle kafam izin verdiğim kendime, sanki bir hapishanede imişim gibi… İşte oturdum bütün gün çay kahve içip kitap okuduğum bir gün. Yani benim için gayet keyifli, huzurlu geçen bir gün ve bu…Zaten hapisten farkı ne? “Bir dışarı çıksana arkadaş! Yani deniz gör, bir insan gör, bir şey yap! Havanın tadını çıkar!” Böyle günler işte biraz angarya gibi geliyor insana evdeyken. Ama şu an mesela özgürlüğün olmasa elinde, dört duvar içinde kalacaksın deseler, işte zorlama bir mesai yaptırsa sana, ya da işte bir hapiste olsan… “Ulan, özgür olsam ne yapardım!” Bu bölüm biraz… Evet, melankolik böyle devam ediyor yani.

“Her zaman güzel şeylerin sonsuza dek süreceğini düşünürdüm ama asla öyle olmuyor. Aslında hafızamızda sakladığımız şeyler hariç her şeyin ömrü sadece bir an. Daima her şeyi hatırlamaya çalışırım -unutmaktansa ölmeyi yeğlerim- ama yine de San Francisco’ya taşınıp her şeyi geride bırakmayı dört gözle bekliyordum. Hayat böyledir işte, hiçbir zaman anlayamazsınız.”(s.130)

Taşınacaklar artık, öyle bir planı var en azından, orayı terk etmek gibi… Boston’da yaşıyorlar. Bu kitap bir yandan da aslında bir kentsel dönüşüm hikayesi. Hani o başta da işte Berlin’le kıyaslıyor ya, “Burası da yıkılacak” diye, ben o zaman dedim, “Eyvah! Yani bir savaş hikayesi mi geliyor?” Yok, meğer komple şehri yıkıyorlarmış. Orada da öyleymiş. Bu kentsel dönüşüm işleri… Belediye satın alıyor bütün her yeri, kapatıyor dükkanları, zorla mı artık kamulaştırma mı? Çok da bilmiyorum, değişiktir zaten. Farklıdır bizden kesin. Çünkü böyle bir uygulama, yani acımasız gibi görünüyor ama doğru bir yandan da kentleşme için… Yeniden inşa etmenin en kolay yolu da yıkmak. O işte hep diyorum ya, altyapı… Sağlam bir altyapı için böyle bir tarafta gökdelen, bir tarafta gecekondu olamaz. Yani bu böyle bir saçmalık olmaması lazım.

Ya da işte bir Formula 1 zamanı olmuştu İstanbul’da, ve giden yoldaki bütün gecekonduları aynı renk boyayla devlet mi boyamış, artık belediye mi boyamış… Öyle bir haber okumuştum, saçma sapan. Güzel görünmek için… Ya oradaki insanların düşündüklerinden falan değil, dışarıdan gelen turistlere güzel görünmek. Sen yani orayı ne kadar boyarsan boya, orası yani Allah’ım ya rabbim! İşte anlayamazsınız, hele bizi hiç anlayamazsınız! Ve böyle bir kentsel dönüşüm zamanında Boston’da zaten çoğu dükkanlar kapanmış, kapanıyor tek tek. Sona kalanlardan biri işte o kitapçı. En son Jerry’den böyle ayrılıp… Biraz ayrılmak da zorunda kalıyor. Oraları çok söylemeyeyim, her şeyi söylemiş olacağım bu kitapta. Ama hiç okumayanlar için de merak etmeyin, çok gizli hazineleri aslında oralarda bırakıyorum. Kesinlikle bu kitaba bir şans verin yani. Çok büyük spoiler söylemiyorum bence, ama burada işte bu kitapçı da artık kapanacak.

Ama adam kapanmadan önce o kitapların hepsini satmak istiyor. Yani satmaya çalışıyor ama yok, alan müşterileri de azalıyor. Ve “Ben ne yapacağımı bilirim” diye arkadaşlarına söylüyor. Bunu da duyuyor fare dostumuz. “Acaba ne yapacak?” diye öbür gün bekliyor böyle meraklı. Ve işte yapacağı şey de bu…

“Yapacağını bildiğini söyledikten birkaç gün sonra vitrine elle yazılmış bir tabela koydu.
Bedava Kitap
5 dakikada alabildiğiniz kadar kitap sizin
Demek yapacağı buymuş. Kitaplarını bu şekilde vermek o kadar büyük bir cömertlik ve üstün bir biçarelik örneğiydi ki neredeyse ona yine âşık olacaktım. Bedava kitaplar, sanki devrim gerçekleşmişti. Keşke Jerry de görebilseydi.”(s.139)

O iki farklı olayı da çok güzel birbirine bağlamış yazar. Ne güzeldi… İşte kitabın sonunda, o son sayfada, notta yazıyor: Yok pahasına satın aldığı çok fazla kitap varmış böyle bu kitapçı dostundan ve o da böyle bir şey yapmış. Galiba “5 dakikada alabildiğiniz kadarını alın” demiş. O şehir gerçekten yıkılmış, kentsel dönüşüme uğramış ve yeniden yapmışlar.

Ve tabii ki sıçanlar, fareler boş durmamış ve bu yıkıntıların arasından farelerin istilası da ortaya çıkmış. Aslında bir yandan o şehrin altı da böyle tamamen farelerle doluymuş. Yıllarca işte tüneller kazmış, şehrin altına bir şehir de onlar kurmuş yani. Ama böyle her yer yıkılınca, onlar da artık aç kalıyor, kaçmak zorunda kalıyor. Tabii bu ortaya çıkınca da, bu sefer insanlar durulmuyor.

“Globe gazetesi yıkıntıların içindeki fareler hakkında bir haber yaptı ve Logue, hortumlarla yıkıntıların içine zehirli gaz sıkarak işlerini bitirecek beyaz üniformalı birlikler gönderdi. Gerçek hicret işte o zaman başladı. Her gece meydandan ayrılıp giden uzun fare kervanlarıyla karşılaşıyordum, bazen tüm bir aile birlikte gidiyordu. Globe’un yazdığı haberin başlığı YIKIM ÇALIŞMALARI FARE UYGARILIĞI KEŞFETTİ’ydi. Tüm mahalle için ‘hırpani ve fare istilası altında’ diyordu.
İstila ilginç bir kelime. Sıradan insanlar istila etmez, hatta edemezler. Pireler, fareler ve Yahudiler haricinde kimse istila edemez. İstila ettiğiniz için sizi kovarlarken veya öldürürlerken hiç gocunmazlar ve sizin kaşındığnızı söylerler. Bir gün bir barda biriyle konuşuyorken bana ne iş yaptığımı sordu, ben de ‘istila ederim’ dedim. Söylediğimin çok ironik bir şey olduğunu düşünüyordum ama o beni anlamadı. ‘İstirham ederim’ dediğimi sandı ve çok nazik olduğumu söyledi.”(s.144)

Bu da böyle durmuyor, devam ediyor ama benim de buna benzer bir anım var. Şimdi “nasıl olabilir” diyeceksiniz belki ve yanlış anlaşılmasın. Anım, daha doğrusu böyle bir kelimeyle ilgili bir eski çalıştığım yerde mesela. Bir öğle arası o yemek dediğimiz, yemekhane gibi değil de kafe gibi daha çok bir yer vardı bizim orada. Ama tabldot yemekler olurdu yani kantinden gelen. Neyse, dörtlü masalar böyle, diğer birimlerden arkadaşlar falan. Herkes o dönemde bir yine siyasi olaylar, bir şeyler olmuş. Her zamanki gibi seçim zamanı mıydı yoksa, çok hatırlamıyorum. Konuşuyorlar, konuşuyorlar işte boş, bereketli muhabbetler; dünyayı kurtarıyorlar, benim memleketi geçtiler.

Yani ben çok girmiyorum o konuşmalara, yemeğimi yiyorum böyle, dinliyorum daha çok. Halbuki yani konuşurum normalde de, çok işte siyaset olunca içimden de gelmiyor. Ben böyle daha çok işte teknoloji, çalışmalar, bilim kurgu tarzı, böyle gelecekten veya çok geçmişten veya son okuduğum şeylerden bahsetmeyi severim. Ama orada da işte bir arkadaş artık böyle şey yaptı. Biraz da ben böyle bu tarz işte siyasi konular konuşulurken de böyle hiç konuşmayınca, sizi böyle biraz karşıt görüşte zannediyorlar ya. Veya ne görüşte olduğunuzu öğrenmeye çalışıyorlar, zorla laf almak için çatacak sana. Artık orada bilmiyorum işte ne niyetle söyledi: “Sen işte niye hiç konuşmuyorsun? Ne düşünüyorsun?” şöyledir böyledir.

Ben de orada biraz konuyu kapatmak için “Ben” dedim, “apokaliptik bir insanım, çok böyle siyasi şeyler sevmiyorum biliyorsunuz” falan diye bunu bir kapatmaya çalışmıştım ve hiçbir şey demediler bana. Ama ben o ağzımdan çıkar çıkmaz kelimeyi yanlış kullandığımı anladım ve “apolitik” diyecekken “apokaliptik” artık nereden geldiyse… Aslında benziyor birbirine ama tabii ki hiç alakaları yok. Ve yani bunu ben fark ettiğim anda hemen diyaloğu kestim. Sonra baktım ki hiçbir tepki vermiyorlar. Ne bir gülme var ne bir şey. Yani hiç anlamadılar bile. Benim belki de… Yoksa anladılar da işte önemsemediler, bilmiyorum. Yani o an böyle çok kötü hissetmiştim. Ya dedim, yani demek ki umursamıyorlar beni, hiç ne dediğimin bir önemi yok. Hiç anlama gibi bir dertleri yok, sadece konuşmak, yani maksat zaman geçsin.

Ama öyle olur mu? Ben de işte dinlenmemeye hiç katlanamayan bir insanım. Böyle birine bir şeyler anlatıyorum mesela ve o hiç ilgilenmezse, dinlemezse falan, ben ona bir daha bir şey anlatmam kolay kolay, onunla fazla konuşmam da. Ya böyle de tripler atmak istemiyorum şimdi ergen gibi de ama çok hoşuma gitmez yani. En sevmediğim şeydir birinin beni dinlememesi. Özellikle de bir şey soruyorsa, konuşuyorsak böyle karşılıklı bir diyalog kuruyorsak… Demek diyalog yani karşılıklı olmasa, sen bir şey söyleyeceksin ben dinleyeceğim, ben söyleyince de senin dinlemen lazım.

Yine bu podcastler en sevdiğim çünkü kimse sözümü kesemiyor. Ve apolitik olmak bu ülkede çok kolay değil, illa sizi çekiyorlar bir tarafa ve onu böyle koyu fanatik gibi, takım tutar gibi savunmanızı istiyorlar. Neyse, biz gelelim artık kitabın sonlarına. Bitti! Bu güzel kitap da bitti arkadaşlar. Her güzel şey bitiyor.

“‘Herkesin iki işi vardır Firmin, gece işi ve gündüz işi, çünkü herkesin iki yönü vardır, karanlık ve aydınlık. Senin, onların, benim. Kimse bundan kaçamaz.’
Sonra, metal masanın üstünde kocaman bir valiz olduğunu gördüm. Valizi açtı ve resmi görünümlü kâğıtları karıştırdı, sonunda da aralarında bir kâğıt çıkarıp bana uzattı. ‘Herkes kendisinin düşmanıdır, Firmin, bunun farkına varman lazımdı.’
Kağıdı önümde açtı. Üstüne çıktım ve okudum: TAHLİYE BİLDİRİSİ.
Bakışlarımı son paragrafa indirdim ve okudum: ‘Yukarıda belirtildiği gibi, ihlalci, serseri, evsiz, ukala, röntgenci, kitap yiyen, saçma hayaller kuran, yalancı, geveze ve sapık Fare Firmin, bu gezegenden tahliye edilmektedir.’ Altındaki imza General Logue’un ta kendisine aitti.
Bana bunu niye veriyorsun? Bu bir tahliye bildirisi.
‘Ya da bir davetiye. Karar senin.’”(s.152)

Evet, artık son iki sayfa, buraları çok anlatmayacağım. Buralar kitabı okuyanlarla benim aramda bir sır olarak kalacak diyeceğim, yani onların anlayabileceği daha çok şeyler. Ben de burada söylersem… Ama biraz bir bilim kurguya da giriyor mu? Girmiyor aslında da… Neyse, güzel, çok güzel bence. Ve son sayfa, son cümle… Aslında oralardan buralara geldik. Son sayfanın tamamını yazdım ben dün gece. Bıraksalar birkaç sayfa daha yazacaktım, öyle bir durum.

“Kitabı ısıtıcının oradan köşedeki eski yuvamızın kalıntılarına, kokusu bile tükenmiş birkaç kirli konfeti yığınına kadar sürüklemem tüm gücümü ve çok zamanımı aldı. Oraya girince dünyanın sesleri artık kulağıma gelmez oldu. Kamyonların gürültüsü rüzgâra, yıkılan duvarları patırtı kütürtüleri de siyah kayalıklara çarpan dalga seslerine dönüştü. Siren sesleri ve araba kornaları da deniz kuşlarının üzgün çağrıları oldu. Gitme zamanı gelmişti. Jerry, eğer hayatını tekrar yaşamak istemyorsan, hayatın boşa geçmiş demektir derdi. Bilmiyorum. Her ne kadar bu hayatı yaşadığım için kendimi şanslı hissetsem de iki kere bu kadar şanslı olmak istemezdim. Kitabın arkasından bir parça kâğıt kopardım ve defalarca katladım. Tomar halini aldı. Konfetinin içinde kendime bir yer açtım ve ön ayaklarımla kâğıdı tutarak üstünde yazanları okudum ve kelimeler kulaklarımda trompet gibi çınladı: ‘Hayda ho! Ho hayda! Ve özgürlüğe uçana dek bağırışlarımız duyulacak.’ Yuvamda bir kez döndüm. Tomarı tekrar sayfanın parçası, bir kitabın sayfası, bir insanın kitabı olana dek açtım. Tamamen açtım ve okudum: ‘Ama onları burada kaybediyorum ve kaybettiğim her şey burada. Yalnızlığımda yalnızım. Tüm hatalarıyla. Kendinden geçiyorum. Ah acı son! Beni göremeyecekler. Bilemeyecekler. Özlemeyecekler. Ve artık yaşlı, yaşlı ve üzgün, yaşlı, üzgün ve yorgun.’ Kelimelera baktım ama hiçbiri bulanıklaşmadı. Farelerin gözyaşı yoktur. Dünya kuru ve soğuktu ve sözcükler güzeldi. Güle güle ve elveda sözleri, evleda ve hoşa kal. Büyük Yazar’dan ve ufaklıktan. Kağıdı tekrar katladım ve yedim.”(s.155)

Ne kadar güzel, bitmiyor mu? Harika! Harika gerçekten! Bu sayfanın yani neresini keseceksin? Ama kesecek olsam şurayı alırdım. Orası da çok güzel. İşte Jerry, Jerry aslında çok iyi bir yazar olduğun kanıtı. Ne demişti, dur şimdi bulamıyorum…

Ama okurken dikkat etmişsinizdir diye düşünüyorum: “Eğer hayatı tekrar yaşamak istemiyorsan, hayatın boşa geçmiş demektir.” Çok güzel bir cümle yani bence. Siz acaba tekrar yaşamak ister miydiniz aynı hayatı? Buna evet demek de gerçekten zor.

Ve kitabın arka kapağını da okuyayım biraz: “Bu kitaptan birkaç sayfa alın, tadına doyamayacaksınız. Çocuklardan ve ev hayvanlarından uzak tutmanızı da tavsiye ederiz. Entel fare Firmin, 13 kardeşinin sonuncusu olarak Boston’da bir kitapçının bodrumunda doğar. Kardeşleri arasında en minicik olduğu için bir türlü annesinin sütüne ememez ve açlığını gidermek için kitapları yemeye başlar. Kitapları yedikçe okumayı öğrenen Firmin, zamanla kitapçıdaki bütün kitapları okur ve sonra kendi kitabını yazmaya başlar. Bu aynı zamanda onun hayatıdır. Herhangi bir fare değil, medeni bir fare olan Firmin’in insanlarla iletişime geçme çabası, yaşadığı yabancılaşma, hayalleri ve hayal kırıklıkları, edebiyatın gücünü anlatan bu muhteşem romanda tadı güzelse okuması da güzeldir diyen Firmin’e hak vereceksiniz.”

Circus Review’da “Kitapseverler için muhteşem bir hazine” demiş. BookList: “Edebiyat referanslarıyla dolu bu kitap, edebiyatın gücünü ve yaşattığı hayal kırıklıklarını anlatan bir mücevher” demiş. “Son derece hümanist ve zeki bir fare” demiş, “Hümanist Entel Serseri” kapakta da yazıyor zaten.

Çok güzel bir kitap. Arka kapağı herhalde ilk defa böyle tamamen paylaşıyorum. Bu da Firmin’e özel olsun. Beni de buraya kadar dinleyen herkese çok çok teşekkür ediyorum. Çok sağ olun, vaktinizi ayırdınız….

Bazen de böyle kalıyorum, son cümlem aklıma gelmiyor.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder