Harry Potter ve Ateş Kadehi, Saat-Konum İlişkisi, Yaş Sınırı ve Günü Geçmeyen Ketçap Mayonez Hikâyem
Joanne Kathleen ROWLING serinin dördüncü kitabının adı hakkında bir ipucu vermemişti ilk üç kitapta: Harry Potter ve Ateş Kadehi. Yoksa vermişti de benim mi gözümden kaçmıştı bilmiyorum ama Azkaban Tutsağı beni sadece adıyla bile heyecanlandırmıştı.

Ancak aynı şeyi bu kitap için söyleyemeyeceğim. Ayrıca bu kitap birazcık uzun, bu serinin belki de en kalın kitabı. Tam 660 sayfa ve 37 bölüm. Ben Yapı Kredi Yayınlarının 2020 Haziran ayında basılan 49. baskısını bitirdim ve tıpkı bir önceki kitap gibi yine çevirenler Sevin Okyay ve Kutlukhan Kutlu’ydu.
Genelde dört (şimdi rakam ırkçılığı da yapmayayım, öyle bir şey de var mı bilmiyorum ama) pek olmaz, bu seriler üçlemedir yani. İlk üç bile yani hatta çoktur, ama dördüncü kitap biraz uzatmalar gibi. Matrix’te de yaşadık bunu.
Bu kitapta da artık tekrara gidecekti birçok şey, o yüzden tehlikeli. Yani bu kadar uzun olunca da ben şaşırdım başta ve dedim ‘Yine eyvah! Bu Quidditch maçlarıyla dolu, saçma sapan oradan oraya uçacaklar.’ İnşallah öyle değildir dedim ve bu sefer bambaşka bir olay çıktı: Üç Büyücü Turnuvası.
Biz yani dört kitaptır bu zamana kadar hep Harry Potter’ın büyük bir büyücü olmasını, kendisini geliştirmesini bekliyoruz. Ama… (Bu arada hemen baştan söyleyeyim, başı sonu her tarafı hakkında spoiler içerecek, yine diğer bölümlerde olduğu gibi. Daha çok kitabı okumuş olanlara yönelik bir içerik bu.)
Yani şey diyecektim: Harry Potter gelişecek diye beklerken, aslında belki de seri yeni başlıyor tadı vermiş yazar burada. O çok başarılı, çünkü Voldemort artık eski gücüne ulaşmış halde, hatta belki de daha güçlü olarak kitabın sonunda çıkacak karşımıza. Kitabın başında da zaten bunun ipucunu vermiş aslında, çünkü serinin bu kitabı diğerlerinden çok farklı şekilde başlıyor:
“Riddle ailesi o evde oturmayalı yıllar olduğu halde, Küçük Hangleton köyü sakinleri ona hâlâ ‘Riddle Evi’ diyordu. Ev köye hâkim bir tepedeydi, bazı pencereleri tahtalarla kapatılmıştı, çatısındaki kiremitler eksikti ve sarmaşıklar dizginlenemez şekilde cephesini kaplamıştı. Bir vakitler güzel bir malikâneymiş, şimdi de kilometrelerce mesafe dahilindeki en büyük ve heybetli bina olduğu rahatlıkla söylenebilirdi. Ne var ki, Riddle Evi artık rutubetliydi, terk edilmişti ve içinde kimse oturmuyordu.”(s.9)
Böyle başlıyor ama böyle kalmayacağını tahmin edebilirsiniz. Neden böyle bir şey anlatıyor peki? Ve bu kitapta biraz o Azkaban’ın ne kadar aslında ‘Yok işte efendim kaçması mümkün değil, şöyle korunuyor, böyle korunuyor’ diye abartılırken, ne kadar saçma sapan bir yer olduğu ortaya çıktı. Zaten elini kolunu sallayan kaçıyor, yani aslında hiç de bir… Ve o Ruh Emicileri Voldemort mu kontrol ediyormuş? Neymiş? Yani istediği zaman çağırabilir miymiş? Bu tarz değişik durumlar… Öyle bir hapishanenin başına onları mı koyarsın, bilmiyorum. Yazar burada biraz ilk üç kitabını da kendini de gömmüş gibime geldi benim.
Neyse, neyse ben ilk anlatımdan başlayayım, bir yandan da gelelim bu kitaptaki benim en sevdiğim büyülü nesneye:
“Mrs Weasley köşedeki sarkaçlı, büyük saate göz attı. Harry bu saati seviyordu. Zamanı öğrenmek istiyorsan beş para etmezdi, ama onun dışında her türlü bilgiyi verirdi. Dokuz tane altın yelkovanı vardı, her birinin üstüne Weasley ailesinden birinin adı oyulmuştu. Saatin yüzünde hiç sayı yoktu, öte yandan ailenin her bireyinin nerede olabileceğini gösteyordu. ‘Ev’, ‘okul’ ve ‘iş’in yanı sıra, ‘kayıp’, ‘hastane’ ve ‘hapis’ bölümleri vardı. Normal bir saatte on iki sayısının olması gereken yerde ise ‘hayati tehlike’ yazılıydı.
O anda yelkovanlardan sekiz tanesi ‘ev’i gösteriyordu, ama en uzun olan Mr Weasley yelkovanı hâlâ ‘iş’in üstündeydi. Mrs Weasley içini çekti.”(s.141)
Bu da şimdi yazıldığı dönem belki hayal gibi gelse de, insana imkansızmış gibi gelse de, yani şu an ‘telefonumu bul’ gibi bir şey. Gerçi çok kullanmadım onları ama çok basit herhalde bir programla yapılabilir. Bu biraz konum atmak gibi bir şey aslında. Hatta benim eski telefonumda, muhtemelen şimdiki telefonda da vardır, haritayı falan açınca fark etmiştim. O başlangıç konumunu seçiyorsun ya, ‘ev’ yazıyor orada, işte ‘iş’ yazıyor. Ki ben hiç yani telefonda bir yere adresimi de girmedim, tanımlamadım, nereden biliyor bu bunu? Bütün gün çünkü konum açık, saatlerden senin evini de işini de kendi kaydetmiş, hangi saatte nerede olduğunu.
Hatta onun bir geçmişi de var, onları da ayarlarda bakabiliyorsun, bayağı komik. Yani aslında bir yandan değişik bir dijital bir konum geçmişin, bütün gün nerede olduğun küçücük telefonda sürekli kaydoluyor, buluta falan, internete yükleniyor. Öyle yakalanan bir hırsız mı vardı? Evi soymuşlar da selfi mi çekmişler, bir şey yapmışlar, telefondan Facebook’a yazmışlar, o zaman yakalanmışlar konumları belli olunca. Böyle saçmalıklar da, böyle şeyleri de görüyoruz yani aslında bir yandan.
Ama işte eşin dostun, çocukların, yani bütün aile herhalde isterdi böyle bir uygulama bir yandan. Tabii özgürlüğe de bir saldırı niteliğinde. Onun da tabii açığını bulurlar, ‘evdeymiş’ gibi göster, işte ‘işteymişim’ gibi göster. Nasıl? Şimdi o telefonunu bırakırsın bir yerde. Gerçi işte telefonunu bırakmak da yürek ister, yani artık kimse telefonsuz adım atamaz hale geldi.
Hâlâ aynı muhabbet: ‘Çip takacaklar.’ Yahu, sen zaten o çipi uzaklaştıramamışsın yanından, daha bir de o çipe mikrofon taktın, kamera taktın, haberin yok. Neyse, devam edelim. Bu kitapta buydu yani nesnem. Gerçi bu daha önceki bir kitapta da geçiyordu ama orada açıklamıyor mesela saatin nasıl bir şey olduğunu. Burada açıklamış yazar, güzel, hoşuma gitti bu. Ve gelelim kitaba adını veren Ateş Kadehi’ne.
“Ama Dumbledore birden sustu. Herkes onun dikkatini neyin dağıttığını anlamıştı.
Kadeh’teki ateş yeniden kırmızıya dönmüştü. İçinden kıvılcımlar fışkırıyordu. Birden havaya uzun bir alev fırladı, ucunda bir parşömen parçası daha vardı.
Dumbledore neredeyse otomatikman elini uzatıp parşömeni yakaladı. İleride tutup üzerinde yazılı ada baktı. Dumbledore elindeki kâğıt parçasına bakarken, uzun bir duraklama oldu. Salon’daki herkes gözünü ona dikmişti. Derken Dumbledore boğazını temizleyip adı okudu -
‘Harry Potter’”(s.247)
Tabii ki, yani burada şaşırdık mı? Ben de bu nasıl ortaya çıkacak? Çünkü yazar öyle bir fake atıyor, kandırıyor yani. Okulları işte, ‘Yok bir yaş sınırı varmış, 17 yaşından küçükler katılamayacakmış’ bu Üç Büyücü Turnuvası’na. E biz ne okuyacağız yani o zaman? 600 sayfa Harry Potter olmadan olur mu bu? Sonuçta Batı’nın yazdığı, Batı kültürüyle yazılmış bir eser.
Şimdi neden onu diyorum, atlayacağım birazdan. Yani Harry Potter’ın katılmama gibi bir imkan yok, bir ihtimal dahilinde bile değil yani. Ama ben olmasını çok istedim, olmasını bekledim, dedim o zaman ne kadar güzel, değişik bir kitap olur. Ve öyle gibi de yaptı, onda çok başarılıydı yazar. İşte Dumbledore bir çizgi çekiyor oraya, 17 yaşından küçükler geçemiyor o çizgiyi. Bu Ron’un o ikiz abileri mesela çok kararlı, geçmeye çalışıyor biraz da para kazanmak için. Çünkü bin galeon altını ödül de var birinciye. Ya o para da ne kadar büyük bir para çok kestiremiyoruz. Bunlar böyle bir altın, çikolatalara şekerlemelere bir altın falan, bir şeyler vere vere…
Harry de mesela zengin güya. Hatta bir yerde onun adına o paraları Ron’un annesi de alıyor, onun ismini vererek alabiliyor. Yani artık o bankada nasıl bir şeyse, ‘Senin için de para çektim’ falan diyor, Harry de teşekkür ediyor. Ama işte Ron’un ailesi sürekli böyle o ‘fakir edebiyatı’nı çok yapıyorlar. Yani Ron’un hiçbir şeyi yok, bütün elbiseleri ağabeylerinin. Burada da mesela bir resmi cübbe mi diyorlar orada, resmi kıyafet — bir balo olacak yani belli. Daha o sene başında kitap listeleri, gerekli malzemeler oluyordu ya bunların, bu sefer de o resmi cübbeyi yazmışlar. Ve Ron’unki böyle dantelli falan, değişik, saçma sapan… O da ayrı bir saçma yani. Bu Ron’un ablası falan yok ki, yani ondan büyük olanlar hep erkek. Ben bir yanlış mı biliyorum, erkek yani, yanlış da bilmiyorum. Bir küçük kız kardeşi var sadece, o da zaten Harry’e aşık gibi bir şey, öyle bir tansiyon.
Bu ikinci kitapta vardı, sonra o konu kapandı biraz. Neyse ki burada, bu kitapta biraz balo yüzünden aşk üçgeni gibi… Daha bunlar çocuk ama ufak ufak vermeye çalışmış onu yazar. Ama neyse ki çocuk kitabı da olduğu için oralara girmemiş ve bunlar hala çok iyi arkadaşlar olarak devam ediyorlar. Bu kitapta biraz Ron bizi şaşırtıyor ama sonradan. O da evet, zaten onunla ilgili bir anlatım varmış.
Ben bu Doğu-Batı farkından biraz bahsedeyim. Mesela ben çocukken Pokemon vardı, orada o Ash miydi, Pikachu’nun sahibi, ana karakter. Neyse, adı önemli değil. O mesela böyle turnuvalara, şeylere katılırdı, finalde falan yenilirdi yani. İlk defa ben o zamana kadar, ilk defa böyle bir şey görmüştüm. Nasıl olabilir? Nasıl yani? Sonradan bunu çok o Japon animelerinde falan çok gördüm. Gerçi çok seyrettiğim anime de yok. Ben iki tane böyle en iyilerini, Death Note’la Steins;Gate seyretmiştim. Death Note zaten efsane, sonradan dizilerini, filmlerini falan da yaptılar, uyarlamasını. Onlar mesela güzel değildi ama animesi harikaydı. Steins;Gate de, yazması zor, değişik bir ismi var. O da mesela beyin yakan böyle zaman yolculuğunun tam bir bilim kurgusu. Yani aslında hiç öyle ‘anime falan’ demeyin, seyredin seyretmediyseniz yani.
Onlarda çok yoktu ama ondan sonra böyle birkaç tane böyle… Mesela çocukken de mesela şey, Beyblade de vardı bizim zamanımızda. O da biraz öyleydi. Mesela şu merak ettiğim Naruto vardı mesela, ‘başlasam mı, başlasam mı’ diye. İlk de başlamamışım, sonradan onun parodisi denk gelmiştim Filmler Filimler kanalında. Onu da seyredince mesela dedim, ‘tamam seyretmeye de gerek yok’. Hem her şeyini özetliyor hem de orada Naruto yani aslında yan karakter gibi bir şeymiş. Orada da onun bir arkadaşı var mesela, daha güçlü ondan, birçok şeyi o başarıyor. Naruto sırıtıyor yani.
Gerçi burada kitap sonlarında oluyor Harry böyle hep bir bayılıyor, hastanede falan gözünü açıyor, olaylar geçmiş bitmiş. Biraz orada bir ikinci planda kalma durumu söz konusu. Ama demek istediğim, bu turnuvada olacak yani, belli. Olmama gibi bir ihtimal yok. Ama olmasa bence daha güzel olurdu, o zaman ileriki kitaplara mesela bir heyecan olurdu. Ama işte yıllardır yapılmayan bir turnuva da… Yok işte en son 50 sene önce mi ne yapılmış, şöyle tehlikeliymiş, böyle tehlikeli, katılanlar ölüyor. Orada da mesela yine çok büyük spoiler — anladık yani biri ölecek, tamam. Ama hiç de zorlanmıyor yani, biraz böyle zorlanır gibi oluyor ama hep işleri rast gidiyor.
Neyse ki oraları toparlamış yazar. Sondan bir önceki bölümdü galiba, orada artık o ilk 35 bölümün bütün triklerini açıklıyor, kurguyu. Yani en baştan anlatıyor gibi bir şey, her şeyi açıklıyor. Orada şaşırıp ağzınız açık da kalabilir, ‘Ya bu muydu?’ diye böyle üzülebilirsiniz. Ama Harry’nin gireceği belli yani ve üç tane okul…
Burada da diğer okullar mesela çok abartılıyor. Dünya Kupası meselesi var mesela. Bir de bu Quidditch oyunu… Bilmiyorum oraları, ben bir an evvel bitse de gitsek diyordum. Viktor Krum diye bir çocuk var mesela, 18 yaşında. Belki eskiden okumuş olsam işte Ronaldo falan gelirdi aklıma, şimdi böyle Yamal falan geliyor. Gerçi Bulgar, Bulgaristan’lı galiba. Fransız bir kız var sonra, o da dev gibi bir şey. Orada da işte bir sonraki kitapta mesela belli, devler çıkıyor olacak karşımıza. Dumbledore onun sinyalini veriyor. Dumbledore yine Hagrid’in de dediği gibi Hogwarts’ı Hogwarts yapan kişi yani, belli.
Ve diğer okullar başta o kadar abartılırken, yani hepsini görüyoruz, o müdürleri. İşte biri Akademi, biri ne olarak geçiyordu, iki farklı okul yani. İsimleri de böyle bir garip, söylenmesi zor, o yüzden hiç söylemeyeceğim. Ama görüyoruz ki onların şampiyonları da gayet tırt çıkıyor. Müdürleri de Snape’le işte McGonagall’la falan eş seviyede. Böyle Dumbledore kadar bir güçleri yok.
Dediğim gibi bu kitapta Ron bizi başta hayal kırıklığına uğratıyor. Harry’nin o kadehten adı çıkınca, adını kendi attığını zannediyor. Bütün okulda da öyle bir durum var yani. O yüzden Harry’ye yeni bir cephe alıyorlar. Harry’nin de mazlumluğu bitmedi zaten. ‘Nasıl yaptın, nasıl ettin?’ Ron da yani başta… Onlar da istiyorlar çünkü bu turnuvaya katılmayı. Halbuki ya sizin neyinize? Ne uçabilirsiniz doğru dürüst, ne bir büyü bilirsiniz… Her şeyden korkarsınız! İşte oralar biraz yazarın ‘bu bir çocuk kitabı, çocuklara örnek olmam lazım, arkadaşlık-dostluk önemlidir’ mesajları vermesi için abarttığı bölümler.
“‘Bak,’ dedi Hermione sabırla, ‘ilgiyi toplayan hep sensin, bunu biliyorsun.’ Harry’nin ağzını açtığını görünce, ‘Biliyorum, bu senin suçun değil,’ diye ekledi. ‘Biliyorum, sen istiyorsun diye olmuyor bunlar… ama — şeyy — biliyorsun, Ron’un evde de bir sürü kardeşiyle rekabet etmesi gerekiyor. Sen onun en iyi arkadaşısın ve çok ünlüsün — insanlar seni gördüğünde o hep bir kenara itiliyor, o da buna katlanıyor ve hiç lafını etmiyor, ama sanırım artık bu bardağı taşıran son damla oldu…’
‘Harika,’ dedi Harry sert sert. ‘Gerçekten harika. Ona söyle, istediği zaman yer değiştirebiliriz. Söyle, ben buna çok memnun olurum… Nereye gitsem, insanlar ağızları bir karış açık alnıma bakıyorlar…’
‘Ben Ron’a hiçbir şey söylemiyorum,’ diye kestirip attı Hermoine. ‘Kendin söyle. Bu sorunu çözmenin tek yolu bu.’”(s.263)
Burada da vay, dedim Hermione’ye. Onun da ne kadar zor bir ismi. Yani bu kadar kolay görünüp bu kadar zor söylenen başka bir isim… Ben uzun süredir denk gelmemiştim. O yüzden onun olduğu yerleri hiç kullanmadım. Ama burada ‘ben söylemiyorum’ diyerek çok doğru bir şey yapıyor. Yani böyle durumlarda kesinlikle aracı olmamak, laf taşımamak lazım. Herkes gitsin kendisi çözsün. O açıdan Ron zaten tam bir çocukluk yapıyor ama çocuk yani. Bunlar zaten o yaştalar, o yüzden kızamıyorsun da. Ama Hermione yani, hep derler ya işte ‘kızlar daha erken olgunlaşıyor’ diye. O da yaşından da olgun davranıyor.
Bu kitapta bir işte o balo muhabbetleri var. Orada mesela aslında yani Hermione’nin bunlara küsmesi lazım, o kadar kötü davranıyorlar ona. Ama yok, o hiç o asilliğinden taviz vermiyor. Ve gelelim bu kitabın gıcık karakterine. Hiç öyle hocalar falan değil. Bu arada yeni Karanlık Sanatlara Karşı Savunma hocamız… Yani bu sefer de çok iyi, aşırı iyi. Ya Lupin’den de mi iyi? Artık olamaz diye ben de başta şüphelendim. Ama hem Harry’ye de o kadar iyi davranıyor. Çok yetenekli, çok işini bilen bir hoca. Böyle bazı yerlerde aşırı, artık iyi davranıyor. Mesela o Çapulcu Haritası’nı bulduğunda falan… Harry yine o ‘görünmez peleriniyle yürüyüp her şeyi çözme’ derdinde olduğu için…
Deli-Göz Moody diye bir karakter var, bir öğretmen. O bir tane gözü böyle takma bir göz gibi bir şey. Onu acaba nasıl yaptılar filmde, kim oynadı bu adamı? Onu da biraz merak ediyorum ama yok, seyretmeyi en son kitabı bitirdikten sonra planlıyorum. Neyse, işte yani orada mesela artık Harry’yi geçtim ama en azından bir gidip Dumbledore’a falan söylemesi lazım o haritayı. Ama yok, hâlâ koruyor onu. Orada kendini ele verdi bence. Zaten işte… Bunu da mesela ikinci kitapta yaşamıştık onu… Yüz değiştirme, başka kılığa girme muhabbetleri…
Ya burada zaten büyü dünyası, büyücülük dünyası… Burada bu tarz şeyleri kabullenebilirim, her şey olur. Ya bu çocuklar bile işte saçma sapan o Sırlar Odası’nı bulmak için… O da mesela ne kadar abartıydı! Orada yok, Malfoy’un ağzından laf alabilmek için böyle 5–6 ay bir iksir için uğraştılar. Malfoy’un o bir tane yarma arkadaşının kılığına girip onun ağzından laf alabilmek için… Bu kadar saçma bir kurgu. Ama gittiler, aldılar da yani. O iki dakikalık konuşmada öğrendiler Malfoy’un suçlu olmadığını. E yani… Bu kadar zayıf bir olay örgüsü, onu bile okutmayı başardı yani yazar. Bize oraları bile güzel anlatmıştı zamanında. Düşünün, bu kitapta yani hem bir dünya kupası var, başları onunla geçiyor. Hem de böyle bir Üç Büyücü Turnuvası… Üç aşamalı, her aşaması ayrı. Çocuklar zaten sınavlardan da muaf ve Harry bir şekilde giriyor. Kadehten artık adı çıkınca Üç Büyücü Turnuvası’na dördüncü olarak katılıyor. Yine tarihte bir ilk!
Ve Rita diye bir karakter çıkıyor karşımıza. İşte kitabın gıcığı dediğimiz — bir gazeteci, bir cadı aynı zamanda. Ne kadar gıcık bir karakter olduğunu şimdiki alıntıdan zaten anlayacaksınız:
“‘Geçmişte, ölen şampiyonlar olmuş, değil mi?’ dedi Rita Skeeter canlı bir sesle. ‘Bu konuyu hiç düşündün mü?’
‘Şey… bu yıl çok daha güvenli olacak diyorlar,’ dedi Harry.
Tüy kalem ikisinin arasındaki parşömenin üstünde paten yaparcasına kayıp duruyordu.
‘Tabii ki daha önce de ölümün gözlerinin içine bakmıştın, öyle değil mi?’ dedi Rita Skeeter, onu dikkatle izleyerek. ‘Sence bu seni nasıl etkiledi?’
‘Şeyy,’ dedi Harry yine.
‘Sence geçmişindeki bu travma sende kendini kanıtlama arzusu yaratmış olabilir mi? Şöhretine layık olma arzusu? Sence Üçbüyücü Turnuvası’na girmek istemenin nedenlerinden biri de -’
‘Ben kendim girmedim,’ dedi Harry. Sinirlenmeye başlamıştı.
‘Annenle babanı hatırlayabiliyor musun hiç?’ dedi Rita Skeeter, Harry’nin tepesinden.
‘Hayır,’ dedi Harry.
‘Sence Üçbüyücü Turnuvası’na katıldığını bilseler ne hissederlerdi? Gurur mu? Endişe mi? Kızgınlık mı?’
Harry’nin şimdi iyice canı sıkılmıştı. Annesiyle babasının hayatta olsalar neler hissedeceklerini o nereden bilecekti ki? Rita Skeeter’ın onu büyük bir dikkatle izlediğini hissedebiliyordu. Kaşlarını çattı, onunla göz göze gelmekten kaçınarak bakışlarını tüy kalemin yeni yazdığı kelimelere dikti. Konu çok az hatırlayabildiği annesiyle babasına geldiğinde, o müthiş yeşil gözler yaşlarla doluyor.
‘Gözümde yaş YOK!’ dedi Harry yüksek sesle.
Rita Skeeter bir şey diyemeden, süpürge dolabının kapısı açıldı. Parlak ışıktan kamaşan gözlerini kırpıştıran Harry çevresine baktı. Albus Dumbledore’du bu. Orada durmuş dolabın içinde sıkış tıkış oturan Rita ile Harry’ye bakıyordu.”(s.278,279)
Ve orada da kurtarıyor onu Hermione. Yani tamamen seçimler yapıldıktan sonraydı galiba. Çünkü bu gazeteci, bu Ateş Kadehi seçimleri yapıldıktan sonra bir fotoğrafları mı çekilecek, bir şey olacak. Öncesinde bir tören gibi bir şey… Orada hemen geliyor, Harry’yi alıyor ‘Bir röportaj yapalım’ diye. İşte süpürge dolabına kilitleniyor bu kadınla.
Bu kadını da acaba kim oynadı? Çok çok gıcık, inanılmaz bir antipatik karakter. Ve o tüy kalemi de ondan bağımsız yazıyormuş gibi düşüncelerini hemen… Muhtemelen ballandıra ballandıra yazan, bire bin katan, tam bir gazeteci yani. Sansasyonel haber! Ve bütün bunları nasıl topluyor, bütün bu bilgileri? Çünkü bazen hiç kimsenin bilmediği, aralarında casus gibi başka bir insanın olmadığı durumlarda da Harry’nin, Hermione’nin sırlarına falan vakıf oluyor. Bir bakıyorlar sonradan işte gazetede görüyorlar onu böyle abartı bir şekilde.
Onun da hatta muhabbeti geçiyor, işte ‘Üzerimize bir dinleme cihazı mı koydu, böcek mi yerleştirdi?’ falan diye. Ama Hermione tabii ki bütün okul kitaplarını hatmettiği için artık ısrarla diyor ki: ‘Burada o elektronik cihazlar çalışmaz, kaç kere söyleyeceğim size!’ diye kızıyor. Hatta Ron’a falan… Ya bu kızın hakikaten çok hakkını yiyorlar. Yanlarında öyle ayaklı kütüphane gibi bir şey var ama hiç onu ciddiye almıyorlar. Onun da zaten cezasını çekecekler ileride.
Ve evet, Moody, Deli-Göz Moody o kadar, o kadar iyi ki neredeyse Sirius kadar..
“Moddy ona göz kırptı. Sihirli gözü yeniden sapıtmıştı. ‘Gece gezmeleri gibisi yoktur, Potter… insanın yeni fikirler bulması için birebirdir… Sabaha görüşürüz…’ Yeniden Çapulcu Haritası’na bakarak odasına döndü ve kapıyı arkasından kapattı.”(s.432)
Zaten tek gözlüsün sen, sen daha bir de niye göz kırpıyorsun?’ O öbür sihirli gözüyle o görünmezlik pelerinini bile görebilen bir adam yani. Karanlık Sanatlara Karşı Savunma’nın yeni öğretmeni… Bir yerde de şeye çok kötü davranıyordu. Malfoy’u daha gelinciğe mi çeviriyordu? Oradan zaten bir sempatiyi yakalıyor, anlıyoruz bunu hem çok kendine güvenen hem de işini bilen biri olduğunu. Ama yani Harry’ye işte çok iyi davranıyor, Snape gibi değil.
Ve Snape de yani artık bu kitapta onun da bir Ölüm Yiyen olduğunu öğreniyoruz. Daha önce Voldemort’a hizmet etmiş. Sonradan masum olup Dumbledore’a mı casusluk yapmış? Yani iyi biri… Yani belli, Dumbledore ona güveniyor ama ısrarla Harry’ye aşırı kötü davranıyor. Burada artık… Neyse, onu kitabın sonunda görürüz.
Burada Moody o Çapulcu Haritası dediğimiz… Ben bunu anlatmış olmam lazım, çünkü diğer kitabın bu önemli nesnesiyle bahsettim mi, bahsetmedim mi? Ama aslında o yazıların hiçbirine başlamadım. O yüzden de böyle hatırlamıyorum yani nerede neyi yazdığımı. Bazen aynı şeylerden bahsedebilirim ya da çok kilit noktaları atlıyor olabilirim.
Daha önce bahsettim zannediyorum bu Çapulcu Haritası’nı Snape’in yakalamasını… Snape’ten önce alıyor, yani orada kurtarıyor Harry’yi. ‘Bu benimdi’ diyor. Zaten bu harita zaten Snape’in falan eline geçse ortalık karışacak yani, çünkü bu Hogwarts’ın gizli haritası gibi bir şey. Bütün gizli labirentleri, döner merdivenleri, kısa yolları falan gösteren… Daha da önemlisi canlı bir harita, yani kimin nerede olduğunun üzerinde yazan, hareketlerini gösteren… Harry zaten buradan çözüyordu yani birçok şeyi.
Ve burada Moody onu görünce, o haritayı ‘Bende kalsın mı?’ diyerek… Hiç ‘Bu harita nereden çıktı?’ demiyor. Oradan da mesela korkuyor Harry. ‘Şimdi bu haritanın benim elime nasıl geçtiğini soracak, bu haritayı yapanları merak edecek. Onu açıklamak zorunda kalacağım’ diye korkuyor. Ama hiç mesela onları sormuyor ve ‘Bende kalabilir mi?’ diyor. Tam bir üçkağıtçı yani. ‘Artık anlayın’ diye yazar bas bas bağırmış.
Ve bu kitapta yine karşımıza çıkan bir diğer önemli karakter Mr. Crouch ve onun oğlu… Oğluyla da isimleri aynıymış. O da yani sırf işte o Çapulcu Haritası’nda açığa çıkmasın diye yazarın böyle sonlara doğru eklediği biraz zorlama olmuş gibi geldi bana.
“Sirius başını salladı. ‘O, Crouch’un notunu senden iyi vermiş, Ron. Bir adamın nasıl biri olduğunu anlamak istiyorsan, kendisiyle eşit olanlara değil, astlarına nasıl muamele ettiğine bak.”(s.474)
Bunu da önemli bir ders olarak unutmayalım diye not aldım. Aslında bunu zaten, yani aklı başında birçok insandan duymuşsunuzdur. Özellikle işte hizmet sektöründe çalışanlara nasıl davranıyor bir insan? Yani orada sana mesleği gereği hizmet eden kişilere karşı tavırları…
Ben işte bahsetmiştim daha önce, o şekerli gelen kahveyi bile geri vermeye çekinmiştim. Ama mesela benim garsonluğumda o tek kullanımlık ketçaplar, mayonezler… Onlardan veriyorduk, onlardan vardı. Kasada o parayı verirken, self serviste olduğu için “İstedikleri kadar alabiliyorlar” diyorlardı.
Kadın beni böyle… Ulan, sanırsın dünya başına yıkılmış! Yani bir çağırdı: “Bunların” dedi, “günü geçmiş! Bunları nasıl veriyorsunuz? İstanbul’un orta yerinde bu ne rezillik!” falan filan. Ben de, yani orada ketçap mayonez falan yemediğim için bilmiyorum, onların gerçekten günü mü geçmiş, hiç bakmamışım daha önce. Hemen dedim: “İçeriden kontrol edip geleyim mi?” dedim.
Kadının başına gidip bunları duyunca, yani hızlı adımlarla geri patronun yanına döndüm. Ne yapayım, kadın zaten alevlenmiş belli. Yani biraz da şey de geliyor insanın aklına: Bu tür insanlar yediklerini biraz bedavaya getirmek için yaparlar… Ya öyle işte, “kıl çıktı”, “tüy çıktı” — hesabı ödememek için. Ama bizde de yani baştan ödüyorsun parayı.
Neyse, gidip patrona söylemiştim: “Böyle böyle, kadın ‘günü geçmiş’ diye şey yapıyor.” Hemen kendim de aldım oradan bir iki tane elime, bakayım dedim gerçekten günü mü geçmiş? Üretim tarihi yazıyor en altta, böyle küçük, altında okunması zor bir şekilde yazmışlar. İşte “bunun üzerinden 3 ay mı artık, 6 ay mı geçene kadar tüketilmesi tavsiye edilmektedir” gibi bir şey yazıyor. Üretim tarihi de yakın bir tarih… Biz zaten onlar o kadar çok çabuk bitiyordu ki, sürekli geliyor gidiyor, biliyoruz yani bozuk olması çok mümkün değil. Rahatladım öyle.
Ondan sonra “Heh tamam” dedim, “buradaymış.” Patron “İyi tamam, söyle” dedi, “o zaman onları sakinleştir.” Gittim, döndüm yanına güler yüzle. O da tabii şaşırdı öyle gelince. Dedim işte: “Efendim, böyle böyle… O üretim tarihiydi. Sizin gördüğünüz, geçti zannettiğiniz tarih üretim tarihi. İşte 6 aya kadar tüketilmesi tavsiye edilen bir tarih. Zaten üretim tarihinin yakınlığı da ne kadar taze olduğunu gösteriyor” falan filan.
Ya zaten… Yani, kimyasal! Yediğin şeye sanki çok da dikkat ediyormuşsun gibi… O kadar dikkat etsen ketçaplı mayonezli şeyler yemezsin! Ama işte onu diyemiyorsun. Ondan sonra da bir yüzü bozulmuştu kadının, üzüldü yani sevinecek yerde.
Ya arkadaş, bu böyle işte… İnsanları aşağılayarak, ezerek bir yerlere gelmeye alışkın insanlar var bir anlamda. Hakikaten bu iş yapıyor yani. Çok yerde sesi çıkanı, bağırıp çağıranı biz haklı zannettiğimiz için, böyle böyle insanların ayağını kaydıra kaydıra bir yerlere gelen insanlar da var.
Neyse, gelelim benim kitapta yine sinir olduğum bir başka bölüme. Buradaki o nesne aslında çok güzel düşünülmüş… Onu paylaştıktan sonra anlatayım.
“Harry zindanın sağ tarafına baktı. Bir kişi bile elini kaldırmamıştı. Seyreden cadılarla büyücülerin çoğu alkışlamaya başladı. Jüri üyeleri arasından bir cadı ayağa kalktı.
‘Evet?’ diye bağırdı Crouch sinirle.
‘Sadece, Mr. Bagman’ı geçen cumartesi günü İngiltere’nin Türkiye’ye karşı oynadığı Quiddicth maçında sergilediği muhteşem performanstan ötürü tebrik etmek istemiştik,’ dedi cadı heyecanla.
Mr Crouch küplere binmişti.”(s.535)
Şimdi “Bu ne? Ne jürisi? Ne büyücüleri?” diyeceksiniz. Harry’nin, o işte ikinci kitapta da geçtiği gibi, o gün nasıl Tom Riddle’ın zihnine girmiş gibi bir şey olmuştu. Orada seyirci olarak, meta evren gibi bir şey yani. Aslında çok güzel, çok mantıklı. Buradaki çok daha güzel, buradaki daha orijinal bence.
“Düşünseli” diye bir küre gibi bir şey mi, cam mı bir şey… Onu da şimdi, filmi de seyretmediğim için, kim bilir nasıl bir şey. Yani benim kafamda bir şey canlanıyor. Ama bunlar, bizim Dumbledore’un düşünceleriyle yaşanan olaylar zannetmiştim. Ama yaşanan olaylar da… Yani bir yandan o sonuçta anılarını böyle bir yere yazmak gibi. Yani aslında düşüncelerini o Düşünseli’ne aktarıyor ve sonradan onları böyle dışarıdan bir göz gibi izleyip karar veriyormuş. Belki bu kadar isabetli kararlar almasının nedeni bu. Yani yazar bize bu yönde bir tavsiye de veriyor diyebiliriz. Ve burada muhtemelen zaman da yavaşlıyor.
Ama artık ne oluyor? Çünkü Harry çok kısıtlı bir sürede, yine orada Dumbledore’un odasına gidiyor ve onlar da işte bu Mr. Crouch bahçede kaybolduğu yere inecekler. “Hemen hemen geliriz, döneriz” diyorlar. Snape’le falan iniyorlar. “Sen burada oturup bekle.” Tabii Harry… Bu yani oturup olsun mu? Bekler mi? Kalkıyor hemen, orada kapısı açık kalmış dolapta görüyor bunu. Biraz böyle “Ne bu böyle?” diye bakmaya çalışırken birden kendini o mahkeme salonunda buluyor.
Yani bu birkaç tane böyle duruşmada, hepsini seyrediyor. Yani orada bir seyirci olarak… Onu tabii kimse görmüyor orada. Ve öğreniyoruz arasında sanki nasıl içeri gittiğini, nasıl Azkaban’a tutsak edildiğini… Kaç tane vardı? Şimdi çok hatırlamıyorum ama en son da bu işte Bagman… Meğer o da bir Ölüm Yiyen biriymiş. Bu “Ölüm Yiyen” de işte bu kitapta çıkıyor. Sanki daha önce duymamıştım, Ruh Emiciler çıkmıştı ama. Neyse, işte bu Bagman İngiltere’nin kuvvetli, işte önemli bir milli Quidditch oyuncusu sanırım ve İngiltere Türkiye’yi yenmiş. Ya burada da sinir oldum dedim. Ama bu biraz böyle “As bayraklar” gibi… Türkiye’ye geçince bizim bir Quidditch takımımızın olması bile… “Bizde de var mı?” E tabii ki! Zaten en çok büyücü dediğin, cadı dediğin yani varsa bizdedir, ama yenilmişiz demek ki. İngiliz bir kadın yazarsa kalkıp “Türkiye bizi yendi” diyecek hali yok.
Neyse, artık kitabın sonlarına gelelim. Bu bölüm de yani, gereksiz yere daha Üçbüyücü Turnuvası’nda temsil eden diğer çocuğu bile söylemedim. Viktor Krum gibi bir diğer okuldan, Fleur gibi bir öğrenci ve… Heh evet, bunların aslında o Ateş Kadehi… Ateş Kadehi’nden seçilmeleri yani. Orası bana tabii kitap biraz da uzamasın diye yaptı muhtemelen yazar. Ama oraya herkes, bütün okul adaylarının isimlerini atıyormuş da kadehten okul birincisi çıkıyormuş, her okulun birincisi böyle seçildi yani.
Ulan yani buna hiç mi itiraz eden çıkmaz? Hiç mi herkes kabullenir? İşte Harry’nin mesela yaşı yetmiyordu, tamam. Ama yaşı yetse… Yettiğini düşünün. Bir de Hermione o zaman mesela katılırdı. Ron da kazanmak istiyor, bunların arasından biri çıkarsa… Direkt yani neye göre seçiliyor? Madem öyle direkt turnuvayı kazananı da çek, turnuvayı kazanan da çıksın oradan. Buna nasıl kimse itiraz etmez? O da ayrı bir durum. Yani hiç mi akıllarına gelmiyor? Bir işte “şike var”, bir şey var… Büyü! Ulan sizin zaten işiniz gücünüz büyü!
Bu her şeyi de böyle kabullenme… Malfoy işte, o yanındaki o diğer iki kişi mesela. Her artık onların hainliğini tescilli gibi bir şey, ama hala bunlar okulda sıradan öğrenciler mi gibi… Ya kovsan da şunları arkadaşlar! Hala çıkıyor işte: “Yok bulanıklar”, “Yok şeyler”, “Yok bunlar şöyledir”, “Pis fakirler”… Nasıl bir canavar! Bir çocuk masal kötüsü! Bunu hala niye okuldan kovmuyorlar? Babası… Yani kaç kere çıkacak ortaya onun kötü birisi olduğu? İlginç…
Ve başta da yazarın kendisinin verdiği turnuva hakkındaki spoiler: “İşte bu büyücü turnuvalarında daha önce ölenler olmuş” gibisinden… Çok tehlikeli şöyle böyle deniyor. Hiçbir tehlikesi de yok yani aslında. Hatta su altında falan böyle bir saat kadar yüzmeleri gerekiyor. Her ondan bile kurtuluyor, yani saati çok fazla geçmesine rağmen boğulmuyor, etmiyor. Orada kurtarması gereken kişileri, hepsini birden kurtaracak! Yani Harry’i kahraman yapacağız diye… Hepsinden önce geliyor, hepsini bekliyor. Utanmasa orada dördünü birden kurtaracak! Yani diğerlerine yolluyor… Ya bu nasıl bir…?
Ama şimdi bir yandan da Ahmet Şerif İzgören’in bir kitabında geçiyordu. Şimdi nasıl ifade etmem gerektiğini de bilmiyorum, bu benim cahilliğim, kusura bakmayın… Ya da zihinsel engelli deyince, çünkü her şeye de alınılıyor, hangisini demek lazım… “Özel çocuklar” diyorlar mesela artık, yanlış bilmiyorsam. İşte böyle çocukların yarıştığı bir maraton gibi bir şey, koşu yarışı, kısa mesafe… Ve bu çocuklar koşarlarken bir tanesi düşüyor, ayağı takılıyor, bir şey oluyor, dizi yaralanıyor. Ve diğerleri hemen durup dönüyorlar çocuğa, kaldırıyorlar: “Canın yandı mı?” Koluna giriyorlar, ellerle hep beraber koşup bitiriyorlar yarışı.
Ve orada da Ahmet Şerif İzgören diyordu ki: “Yani onlar mı engelli, biz mi engelliyiz?” Çünkü normal bir olimpiyatta falan düşünsenize böyle bir senaryoyu… Orada daha insanlar birbirini ezip geçme peşinde. Yani yeter ki o madalyayı alayım, arkadaki ölse bile durmaz, o kadar gözü dönmüş… Ama halbuki olması gereken aslında bu.
Burada da yani Harry aslında bir salaklık da yapmıyor bence. O da sonradan kendisine kızıyor işte: “Ben yanlış anladım” falan. Nereden bilsin çocuk? Orada suyun altında ben de onlar boğulacak zannettim, çünkü öyle ima edildi. Meğer tabii ki onlar büyülenmiş, suyun altında hiçbir şekilde ölmeyecekler demiş, onları kurtarması da çıkacaklarmış.
Ve burada da “en sevdiği”, “en değerlisi”… Ya Krum ne ara yani aşık oldu bu Hermione’ye? O mu yani onun “en değerlisi”? Oralar biraz… Harry de Ron’a mesela, tamam o… Hadi neyse. Ama orada Harry… “Ben ikisi birden” zannettim, bir baktık Krum çıkıyor, Hermione’yi kurtarıyor. Arada hatta Harry falan da soruyor: “Sizin aranızda bir şey mi var?” diye. Allah Allah!
Cedric de işte diğer Hogwarts’ın diğer çocuğu… O bayağı iyi çıkıyor yani, Krum’dan falan iyi çıkıyor bu yarışmalarda. Bayağı başarılı, zaten daha önce de bir Quidditch’te yenmişti Harry’yi. Bayağı bayağı yani bu turnuvayı o kazanacakmış gibi. Ama Harry onu defalarca kurtardığı için yüzü de yok yani, tek başına öyle kendi kupaya uzanmaya… Öyle bir durumda kalıyorlar ve Harry tabii o parlak zekasıyla yine diyor ki: “Gel beraber aynı anda tutalım kupanın iki ucundan, ikimiz de birinci olalım. Sonuçta ikimiz de Hogwarts’ız falan, bizim okul kazanmış olur.” Mantıklı geliyor çocuğa da. Ve ikisi birden kupaya dokunduğunda… Değer kupa neymiş? Bir anahtarmış!
Arada o şömineden falan bir ateş tozuyla mı, bir şey tozuyla ışınlanabiliyor oldu mesela başka yerlere, ya yine başka bir şömineye. Gerçi orada ışınlanıyor, şömineler arası bir durum gibi bir şeydi. Ama bu başta Dünya Kupası’nda da görüyoruz ki o kadar insan işte o statlara nasıl gelecek? Anahtar kullanıyorlarmış! Londra’nın 15–20 farklı yerinde böyle anahtarlar mı varmış, bir şeyler ayarlamış… Ya bunun karşımıza çıkacağını kitabın başında veriyor yazar. Yani o konuda hakkını verelim, biraz bizim anlamamız gerekiyordu. Anlamadım ben, görünce mantıklı geldi.
Ve birden kupayı kazandığına pişman oluyor Harry, çünkü Voldemort’un karşısına geçiyor. Voldemort tarafından… Ve yine Kılkuyruk, bir önceki kitaptan, o parmağı kesik Kılkuyruk… Voldemort’u kurtarmış ve orada Cedric… Nasıl ölüyor, ne ara ölüyor? Çok hızlı oluyor orayı ben şu an mesela hatırlamıyorum.
Ama kitabın sonunda Dumbledore’la Sihir Bakanı… Sihir Bakanı da artık başbakanı gibi bir şey herhalde oranın, en yüksek mevki, daha ötesi yok herhalde, çünkü çıkmadı yani henüz en azından. Ve o kadar da yetkili ki bu adam! Bu Voldemort’un tekrar güçlendiğini falan bile inanmak istemiyor, çünkü o zaman onun da mevkisi, koltuğu sallanacak. “Kesinlikle bunu söylemeyin” falan da diyor. Cedric’in ölümü… Ama Dumbledore… Dumbledore’u yani, böyle tehdit edemezsin! Dumbledore yine gerekeni yapar.
“‘Cedric Diggory, Lord Voldemort tarafından katledildi.’
Büyük Salon’u panik halinde bir fısıltı dolaştı. İnsanlar inanamayarak, dehşet içinde, gözlerini Dumbledore’a dikmiş bakıyorlardı. Dumbledore ise, onların mırıldanmalarının sona ermesini beklerken çok sakin görünüyordu.
Dumbledore, ‘Sihir Bakanlığı,’ diye devam etti, ‘bunu size söylememi istemiyor. Belki de anne babalarınızdan bir kısmı bunu söylediğimi duyunca dehşete kapılacak — ya Lord Voldemort’un döndüğüne inanmadıkları için, ya da bunu size söylememem gerektiğini düşündüklerinden, çünkü çok gençsiniz. Ama ben gerçeğin genellikle yalana tercih edilmesi gerektiğine inanırım. Cedric bir kaza sonucu ya da kendi hatası yüzünden ölmüş gibi davranmak ise, onun anısına hakarettir.’”(s.649)
Burada devam ediyor. Bundan sonra… Bunun öncesi de vardı hatta, ama ben çok uzun olacak diye almadım o kadar. Çünkü yine bu kitaplarda artık klasik haline geldi: Yine hastanede gözünü açıyor Harry. Bir de bayılmış… Ayılmaya… Yine Voldemort’a anlatacak… Voldemort’a diyorum — ne olduğunu Dumbledore’a anlatıyor. Ve Dumbledore onu, o kadar yorgun argın ki artık, böyle bayıldı bayılacak… Yani yine de Dumbledore her şeyi öğrenmek istiyor, öğreniyor ve ondan sonra kimsenin onu rahatsız etmemesini, hastanede dinlenmesini sağlıyor bir şekilde. Kendi sonuçta öğrendi ya her şeyi…
Ama işte dedikodu… Yani bundan sonra bütün okul, bütün arkadaşları bile olayları bilmeyince… Sonuçta bir çocuk da ölmüş. Harry onu da kurtarıyor en son; kurtarıyor dediğim, yani cesedini en azından. Geri dönerken onu da alıyor, ailesine teslim etmek için. Yoksa o da orada kalacak… Geri nasıl dönüyor ki? Geriye de “Geri Çağırma Büyüsü”… İlk, aslında ilk oyunda kullandığı bir şeyleri yanına çekme, telekinezi özelliği gibi bir şey aslında. Oraya gelmesine sebep olan, anahtar görevi gören kupayı… Baktı ki Voldemort bunu öldürecek, geri çağırıyor kupayı, çağırıyor… Yani bir yandan da Cedric’e tutuyor. Sanki kupayı da kaptığında geri dönmüş oluyor.
Voldemort nasıl canlandı? Niye yani Harry’yi istedi? Harry’nin kanı meşhur… Orada da bir… Onunla tekrar bedenlenmiş. Ve bir… “Ona sadık bir dostunun eti” — o da işte şey oluyor, bu fare kılığında Kılkuyruk dedikleri o hain, babasının o eski arkadaşı… Sirius’un falan… Kılkuyruk yine kesiyor bir parmağını mı kesiyor, ne yapıyor, atıyor o kazana. Ve bir de “düşmanının kanı” gerekiyormuş. O düşman da tabii ki Harry Potter olacak. Kim olacak başka? Aslında herhangi bir büyücü de olabilirdi diyor ama yani: “En etkili sen olacaksın.” Bir intikam… Yani orada Voldemort’un bu çocuğa kafayı takmış olduğu apaçık ortaya çıkıyor. Zamanında öldüremediği için…
Ona aslında bir şans da… Karşılıklı asasını da veriyor. Kedi… Düello gibi bir şey yapıyorlar ve çok da… Yenişememe özelliğinden mi diyordu orada… O da meğer Fawkes’mış… Fawkes mıydı? Öyle bir şey… Dumbledore’un zamanında Harry’yi de kurtaran Anka kuşu… Anka kuşunun tüyü ikisinin de asasında. Ondan o kadar güçlü… Bu ikisi zaten… Bilmiyorum, inşallah akraba falan çıkmaz ileride ama belli ki gelecek kitaplarda artık Voldemort çok daha ön planda olacak.
Ve bu kitapta artık bir zafer kazanamadık. Yani belki o Üçbüyücü Turnuvası’nın şampiyonu oldu Harry, ama Voldemort’a da yenişemedi. Ya biraz bir zafer eksik kaldı gibi görünürken, son bölümde yine yapacağını yapıyor yazar. Çünkü gazetelerde bakıyorlar, hiçbir haber yok, bir şey yok… Rita zamanında Hermione’ye takıyordu kafayı ve yanlış kayaya, orada sert kayaya çarptı yani.
Hermione “Ben” diyor, “bunun gerçek yüzünü ortaya çıkartacağım.” Ve çıkartıyor da hakikaten. Şöyle de bir söz vardır: “Politikacılarla böceklerin ortak özelliği, ikisinin de gazeteyle öldürülebilir” diye meşhur bir söz vardır. Gazete gerçekten bu kadar çok etkisi olmasa da artık günümüzde herkes gazete… Tweet atıyorsun, bir şey yapıyorsun, bir post paylaşıyorsun, gerekli etkileşimi alırsa yine haber oluyor da… Neyse sözü hatırlattı ama yani Rita’nın böceğe dönüşmesi…
Meğer gazeteci Rita bir Animagus’muş! Yani bir hayvana dönüşebilen ve koca şişko bir böceğe dönüşebiliyor. Bunu da yazmış yazar… Acaba dedim, yani bir gazeteciyle bir olay geçti de onu mu yazdı burada? O da geliyor insanın aklına. Öyleyse de güzel bir intikam almış yani. Ring burada… Ama kadını zaten böcek yapmışsın, bir de orada “şişko” diye eklemesi biraz fazla geldi bana.
Neyse gelelim son cümleye… Bu kitapta nasıl ilk cümle farklıysa, son cümle de değişik:
“Hagrid’in dediği gibi, başa gelecek olan gelirdi… ve ne zaman gelirse, o da o zaman karşısına çıkacaktı.”(s.660)
Evet, artık buradan sonraki kitapları… “Onları da okuyun” diyor yani. “Daha yazacağım.” Daha yeni başlıyor zaten. Son bölümün adı da “Başlangıç”. Dört kitaptır bu zamana kadar, yani Harry’nin değil de Voldemort’un kendine gelmesini okumuşuz. Haberimiz yokmuş ama… Harry de artık kendini ispatlamıştır. Yani herhalde en azından okula… diye düşünüyorum, ama muhtemelen öyle olmayacak. Başından bakalım neler neler geçecek.
O zaman şimdilik bu kadar diyelim. Bu yazı da yine çok çok uzun oldu, nasıl yapacağız bilmiyorum. Buraya kadar okuduysanız çok teşekkür ederim sizlere de. Sağ olun, beni yalnız bırakmadığınız için.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder