24 Şubat 2025 Pazartesi

Ödünç Alınmış Bir Şey

Ödünç Alınmış Bir Şey, Uykuya Düşeyazmak ve Gidecek Kütüphanemin Kalmaması

Eslem Nalbant’ın ilk kitabı olan Ödünç Alınmış Bir Şey, tam on iki kısa hikâyeden oluşuyor. Çıktığını öğrendiğimden beri aklımda ama bir türlü yanında alacağım diğer kitapları kararlaştıramadığım için bugüne kadar elime geçmedi bu kitap.

Press enter or click to view image in full size
Bu yazı kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Tabii bunda biraz benim beceriksizliğim kadar, aradan geçen sürede yılın bile değişmesinin ve siteye iş adresimi eklemeye üşenmemin de payı var. Neyse ki sonunda yazarımızın çok merak ettiğim kitabına kavuştum. Başladığım gibi de bitirdim. Halbuki çok da yorgundum ve sabah da erken kalkmam gerekiyor ama gecenin bir yarısı başlayıp elimden bırakamadan bir baktım ki bitmiş.

Üstelik bu aralar da öyle eskisi gibi okuyamıyorum. Son bir ayda bitirdiğim ikinci kitap bu oldu yani. Düşünün artık. Ayrıca bitirir bitirmez de kalktım ve bilgisayarı açıp alıntılarımı yazmaya başladım. Bu sefer bir farklılık yapıp son cümlelerden başlamak istiyorum. Bakalım nedenini anlayabilecek misiniz?

“Düşümü tamamlamanın heyecanıyla, belki de kendimi affetmek amacıyla bir umut besliyor, istiyorum. ‘Bu hastaneden bir gün çıkacağım ve o odaya sahip olacağım!’ Kendime söz veriyorum. Sonra, uyku tatlı geliyor. Dalıveriyorum…”(s.69)

Anlamayanlar olacaktır tabii ki. Hatta ben bile nasıl anlatabileceğimi tam olarak bilmiyorum ve itiraf etmekten de utanıyorum aslında ama ben uykuya çok düşkünüm arkadaşlar. Bıraksalar her yerde uyuyabilirim. Hemen de uykum gelir zaten. Yüz sayfa kadar okusam gözlerim kaymaya başlar. Uzun süre bir şey seyretsem yine aynı şekilde. Sürekli oturmak zaten uykumu getirir. Sonra süt zaten içmem ama sütlü tatlılar mesela, hatta her türlü tatlı, yoğurtlu yemekler, ayran yine aynı şekilde… Hatta bazen kahve bile ki şekersiz ve kapkara, zift gibi bir şeydir benim kahvelerim ama o bile uykumu getirebiliyor.

Galiba lise yıllarımda günde dört-beş saat uyumaktan sonra oldu böyle diyeceğim ama yok, ondan önce de çok severdim uyumayı. Ama işte araya böyle uykusuz geçen yıllar girdi ve artık şöyle tüm yorgunluğunu attığın, deliksiz bir uyku bana lüks gibi geliyor. Şu an niye bunları anlatıyorum bilmiyorum! Galiba hâlâ son hikâye olan “İtiraflarım”ın etkisi altıdayım. İyisi mi ben yeri gelmişken kitabımızın içinde geçen o birbirinden güzel hikâyelerin isimlerini paylaşayım önce:

Ödünç Alınmış Bir Şey, Övgü, Mektup, Onun Hikâyesi, Birkaç Yüzyıl Önce, Görebilmek Üzerine, Beklemek Sancısı, Hissetme Hissi, Yol, …’nın Kedileri Bile Bir Tuhaf, Yaşama Sevinci, İtiraflarım

Bu arada benim okuduğum kitap Kitapyurdu Doğrudan Yayıncılık tarafından Kasım 2024'te basılan birinci baskısıydı. Açıkçası biraz tedirginim her ne kadar Eslem Nalbant’ın Medium’dan sıkı bir takipçisi de olsam, önce ona sormam gerekir miydi böyle bir yazı yazmak için bilmiyorum ama kitabın künyesinde de yazan “Tanıtım amaçlı kısa alıntılar” ibaresine güvenerek, biraz da her zaman ki cahil cesaretimle başlıyorum.

“Yazmadığım yazamadığım anlamına gelmez.”(s.5)

Diyor yazarımız, ki bu arka kapakta da yer alıyor. Hemen ilk hikâyeden, “Ödünç Alınmış Bir Şey”den… Hatta daha sonra bu cümleyi daha da geliştiriyor. Ama böyle bir şey bana söylense ne düşünürdüm, ne anlardım ondan? Bana bunu da düşündürdü.

Tamamen nerede, nasıl kullandığınızla ilgili bir cümle. Aslında, yazmadığım, yazamadığım anlamına gelmez, derken “yani istesem yazarım” mı demek istiyor? Böyle deyince, böyle düşününce kötü gibi geliyor ama altında şu anlam yatıyor: “Bak, bu zamana kadar sana yazamadım ama bir sor bakalım neden?” gibi bir anlam da var sanki.

O yüzden insanları böyle yargılamamak lazım dışarıdan. Mesela, biraz aradan zaman geçtikten sonra birini aradığınızda hemen şöyle tepkiler gelir: “Öldün mü kaldın mı? Hayatta mısın, yaşıyor musun?” gibi tepkiler veren insanları ben bir daha aramıyorum. Biraz da bu tabii benim bahanem olabilir ama hoş değil bence.

Şu an aramışım işte, belki bu zamana kadar fırsat bulamadım. Ama sen biliyor musun benim neler yaşadığımı, hayatın yoğunluğunu? Ama bak, yine burada da kendimle çelişiyorum. Aslında öncelik… Hayatta her şey önceliklerden ibarettir. Aramak isteseydin de arardın bir şekilde. Ama yok ya, öyle de değil.

Yani şu an bak, sabahın mesela altısında arayabilir misin herhangi bir insanı? Ararsan zaten hal-hatır sorma amacını da geçer. Gece de arayamazsın belli bir saatten sonra. Gün içinde de zaman öyle hızlı akıyor ki…

Neyse, bu arama bölümünden çıkalım. Zaten çok aramayla da alakası yok bunun. Tamamen yazı üzerine, yazmakla ilgili bir cümle ama nedense bana böyle şeyler düşündürdü.Hemen bir sonraki alıntıma geçeyim…

“Beğensen de beğenmesen de -ki ben bunun ayrımına hiçbir zaman varamadım- gözlerini devirişin…”(s.6)

Evet, bunu okuduğuma çok mutlu oldum diyebilirim. Çünkü ben de biraz böyle insanların bir şeyi beğenip beğenmediklerini anlayamayan bir insanım. “Acaba bunu beğendi de mi böyle söylüyor, yoksa beğenmedi de alttan alttan iğneliyor mu?” hiç anlayamam bunları. Benim sosyal becerilerim biraz kısıtlı sanırım.

Yazmak mesela bana çok daha kolay gelir ama iş konuşmaya gelince… Birebir aslında fena değilimdir ama topluluk karşısında konuşmaya girince işler iyice karmaşık, çıkılmaz bir hale geliyor.

Bir yerden sonra insan bu sosyal becerilere çok sahip olmayınca şöyle bir şey oluyor — en azından bende böyle oldu: Önemsemiyorsun artık beğenilip beğenilmediğini. Bilmiyorum, bu güzel bir şey midir? Şu an biraz böyle umursamıyormuş gibi oldu sanki ama tam olarak öyle değil.

Bu biraz artık yaşla da alakalı olabilir. Bir yerden sonra insanın bazı yeteneklerinin çok fazla gelişemeyeceğini kabul etmek gibi bir şey. Aslında böyle deyince şu an üzüldüm sanki, böyle hayattan vazgeçmişim gibi hissettim ama tam olarak öyle de değil işte…

Anlatamıyorum arkadaşlar. Belki biraz otursam bunun üzerine, yazmaya çalışsam kesinlikle çok daha anlamlı cümleler kurabilirim. Ama “yazmadığım, yazamadığım anlamına gelmez” diyeyim ve devam edeyim.

“Seninle uzun uzun sohbet etmek isterdim. İnan, hiç sesimi çıkarmaz sadece dinlerdim. Bana nasihat vermeni ve en sevdiğin meyve çayını yapmanı dilerdim.
En çok hangi ismini sever, kendine bu isimle hitap edilmesini isterdin?”(s.12)

İş gerçekten tamamen üslupta bitiyor. “Ne söylediğin değil, nasıl söylediğin önemli” derler ya… Şu son cümle mesela: Bu alıntı da aslında benim altını çizeceğim cümle: “Hiç sesimi çıkarmadan sadece dinlemek… Ya bir insanda bunu istiyorsanız, gerçekten evet, onu seviyorsunuz demektir.”

Ama bir de şu son cümle var:

“En çok hangi ismini sever kendine? Bu isimle hitap edilmesini isterdi.”

Daha önce de anlatmış olmam lazım: Bu benim hayatta en nefret ettiğim sorulardan biri. Özellikle bankacıların aradığında hemen o ruhsuz, cansız bir şekilde ilk başta sordukları “Hangi isimle size hitap edelim efendim?”, “Hangi isminizi kullanıyorsunuz?” ya da “Size hangi isimle hitap etmemizi istersiniz?” gibi o kurumsal sorulardan çok sıkılmıştım zamanında. Ama böyle sorulsa ne kadar güzel geliyor kulağa, değil mi?

Tabii hiç tanımadığınız bir insan da kalkıp size böyle bir şey soramaz.

Bu arada fark ettiğiniz üzere, hem biraz zamanımın kısıtlı olmasından hem de çok fazla spoiler olmaması, tadını kaçırmamak adına hikâyelerin içeriklerinden çok bahsetmeyeceğim. Sadece alıntılar üzerinden ilerleyeceğim.

Belki biraz “Yaşama Sevinci” hikayesinden bahsedebilirim çünkü o hem en uzun olan hikayeydi sanırım, hem de neredeyse bir roman olabilecek kadar malzeme içeriyor. Zaten dört bölümden yazılmış tek hikayeydi. Ama diğer hikayelerin hepsini okumanız lazım. Her okuyanın farklı şeyler hissedeceği, kendinde bir şeyler bulabileceği anlatılar.

Mesela hemen bakın, dedim yine denk geldi: “Böyle bir durumda kaldınız mı?” Hepimizin olmuştur ya da umuyorum olmamıştır. Ama karşılıksız aşk durumları çok güzel işleniyor zaten kitapta.

“Ben hâlâ aynı yerdeydim. Dur! Daha fazla yanıma yaklaşma dediğin yer yani, oradaydım ve bu garip halimle bile hiç dikkat çekmiyordum…”(s.14)

Bazen bu âşık olunan kişiler gerçekten çok acımasız olabiliyor; gaddar insanlara denk gelebiliyorsunuz. İşin garibi, ben biraz onu da savunurum yani… Karşılıksızsa, özellikle karşı tarafa böyle net olabilmek, belki onun da biraz acısını azaltabilmek adına gerekebilir. Bilmiyorum, bu konuda karışık duygulara sahibim ama bu karar da zor tabii. Reddedilmenin her türlüsü zor, her konuda.

Böyle kendinizi çok garip hissettiğiniz, olduğunuz yerde kala kaldığınız, herkes sizi seyrediyormuş, size bakıyormuş gibi olduğunu gördüğünüz anlarda aslında bir yandan da bir hayalet gibi kimsenin sizi fark etmediğini anlıyorsunuz. İlginç bir şekilde bu da tabii biraz olgunluk, biraz kendinizi dışarıdan bakabilmeyi gerektiriyor. Ve ondan sonra aslında rahatlamış oluyorsunuz, ilginç bir şekilde.

Ben de mesela buraya kadar böyle… Bu kitapta yani her sayfadan bir alıntı mı yapacağım, nasıl bitecek, çok uzun olacak bu bölüm falan diye tedirgin olmuştum. Biraz da bu ilk hikayenin özellikle mektuplarla bezeli olması, mektuplarla dolu olması… Benim biraz mektup zaafım var zaten. Hatırlayacağınız üzere hemen üçüncü öykünün adı da “Mektup”.

Kitapta bu arada iki tane dipnot var. Ben onları not almamışım, şimdi hatırladım: Abelard ve Heloise — Ronald Duncan’ın kitabı, bir de Tutunamayanlar. Hatta o hikayede Oğuz Atay’ın alıntısı da yer alıyor; o yine çok sevdiğim cümleler gerçekten. Bu kitabı okuduğumda da ben de öyle hissetmiştim. Sırf onun üzerine bile ayrıca bir roman yazabilir yani her insan… Ama Ronald Duncan’ın bu kitabını okumamıştım, onu da hemen buraya not düşelim ve böylece belki bir gün okuruz.

“Hastalanıyorum… Bunun farkındayım. Beklemek hastalığına onu ilk gördüğüm an yakalandım. Onu beklemek. Yanıma gelmesini beklemek. Beni sevmesini beklemek. Bir hayali beklemek… Biliyorum benim yaptığım başından beri imkansızı beklemek. Ve bu beni öldürüyor.”(s.40)

Evet, yine zor bir hikâye… “Beklemek Sancısı”. Ondan sonra gelen “hissetmeme hissi” de muazzamdı. Sonra kedilerle ilgili olan hikaye… Orada biraz böyle Murakami tadı da aldım. Onun da bir hikayesi vardı: kedilerle konuşabilen bir adam. Burada tabii bu şekilde değil ama kediler sanki sizi anlıyor. Kediler hissedermiş sanırım böyle insanların ruh hallerini.

Benim de mesela zaman zaman anlattığım, evime yakın olan kütüphanede sürekli yanıma gelen bir kedi vardı. Bakın şimdi… Evet, onunla da ilgili “beklemek hastalığı” deyince değişik mi bilmiyorum. Bana değişik gelen bir şey: Ne kadar oldu? Sanırım, işte bir buçuk ay falan olacak, daha hâlâ açılmadı galiba. Bir tadilat işlemine başladılar orada.

Ben de o zamanlar çalışmadığım için sık sık böyle kütüphaneye gidiyordum. Günümün büyük bir çoğunluğunu olmasa bile, en az 2–3 saat böyle gidip orada kitap okuduğum bir bölümü vardı. Kendimce öyle bir etkinlik yapmıştım çünkü çalışmadığınız zaman gerçekten günlerin de ne kadar uzun olduğunu anlıyorsunuz. Hiç şu anki gibi değil hayat.

Oraya işte son gittiğimde sabah gitmiştim ve bir baktım kapatmışlar. Sadece ödünç aldığım kitabı geri verebildim, tamamen böyle işte içeriye hiç almıyorlardı. Çalışma olacağı da o zaman çok belli değildi. Dediler ki “bir süre kapalı kalacak”. Dedim yani artık nereye gideceğim? Cuma günüydü o gün de hatırlıyorum iki iş görüşmesine birden gitmiştim. Genelde en fazla bir olurdu. Ama istediğin kadar git, iş görüşmelerinin de olumlu sonuçlanması çok kolay olmuyor.

O gün bilmiyorum, içimde böyle değişik bir his de vardı. Normalde üzülmem lazım: Kim bilir kaç gün kapalı kalacak… Bakın işte bir ayı bile geçmiş, hâlâ restore ediliyor. Ama üzülmedim. Biraz bu “beklemek hastalığına” zamanında yakalanmış bir insan olarak demek ki o durumu kabullendim. O gün de bana ikinci iş görüşmemde “Pazartesi gel, başla” denilen gün olmuştu. Bir daha da zaten kütüphaneye gidip böyle saatlerce kitap okuyacak bir zamanım olmadı.

Sanki hayatta bazen böyle simülasyonda yaşıyormuş gibi hissedersiniz ya… Olaylar böyle birbirine bağlanır, öyle bir his yaşamıştım. Belki de çok alakasız gelmiştir size ama onu beklemek zorunda kalmamak, bilmiyorum, bana güzel gelmişti. Yine kitaptan alakasız bir anıdan sonra son anlatıma geçeyim.

“Acaba, dedim bir an, içimde birikmiş tüm bu sözleri ona anlatabilir miyim? Anlatsam beni anlar mı? Eğer anlamazsa anlamaya çalışır mı? Hiç konuşulmasa gerginlik yaratır mı yoksa birbirimizi böyle kabullenir miyiz? Gözlerimiz kelimelerin yerine geçer mi? Bazen hiç susmadan konuşmamı bazen de sessizliğimi dinler mi?”(s.56)

İşte bu size bahsettiğim dört bölümlü hikâyeden bir roman olacak kıvamda… “Yaşama Sevinci” çok güzel bir başlığı var ve burada beni en etkileyen cümle “Eğer anlamazsa anlamaya çalışır mı?” olmuştu. Çünkü artık bir yerden sonra insan anlaşılmaktan vazgeçiyor ya… En azından anlamaya çalışsın diyorsunuz, o bile yeter yani, o bile büyük bir nimet.

Bilmiyorum, ben de işte çok tedirgin olarak başladım. “Acaba ben bu hikayelerden doğru şeyleri mi anladım?” ama kısaca benim not aldığım alıntılar bunlardı zaten. Biraz böyle aşk üzerine genel bir tema da var benim hissettiğim, ayrılıklar… Belki anlayamadım, belki doğru anlayamamışımdır bazı hikayeleri ama en azından anlamaya çalıştım diyebilirim. İnsanın böyle aradan zaman geçtikten sonra tekrar tekrar okumak isteyebileceği hikayeler bunlar, yeni şeyler bulabileceğim. Benim hayatımın bu döneminde anladıklarım bunlar olmuş diyeyim en azından.

Böylece de yazarımıza teşekkürlerimizi iletelim. Umarım bizi kaleminden mahrum bırakmaz, nice yeni kitaplar yazar ve Medium’a yazmaya da devam eder. Çünkü ben de bu aralar ancak işte kitap okuyamıyorum, Medium okuyabiliyorum. Hayatında böyle değişik bir dengesi… Hiç dinlemediğim kadar podcast dinleyebiliyorum yollarda geçen sürede ama kitap okumalarım azaldı. Eskiden tam tersi, işte çalışmadığım dönemde de çok fazla okuyordum.

Hepsi hayatın… Her anın, her dönemin, her yaşın bir güzelliği var. Kenan Doğulu şarkısı mıydı işte… Biraz hayata o güzel yanlardan bakmak lazım. Ben mesela ödünç aldığım şeylere de çok böyle kendi malımdan daha çok dikkat ederim. Emanet önemlidir ve bu kitabın başlığı da aslında çok alakalı değil mi? Bana öyle bir şey hissettirdi: Hayatlarımızda aslında bize bir emanet, ödünç alınmış bir şey… Hayatımızdaki bütün insanlar, hiçbir şey bizim değil, tamamen sahip değiliz. O zaman yine o bilinçte olmamız gerekir. Belki her şeye bu gözle bakarsak belki hayatımız da değişir… Belki değil, kesinlikle değişir! Yani, bence… Diyeyim mi? Yine hiç alakasız yerlere girmeden sizlere de teşekkür edeyim, buraya kadar okudunuz, zaman ayırdınız.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder