3 Temmuz 2025 Perşembe

Cehennem Manzarası

 

Cehennem Manzarası, Mükemmeliyetçi İşkolikler, Gösterişçi Hayırseverler ve Rengarenk Örümcek Ağları

Ryünosuke Akutagawa, Cehennem Manzarası kitabında sadece birkaç sayfa sürse de bir kısa hikâye daha var: Örümcek İpliği. Japon kısa hikâyeciliğinin babası olarak biliniyormuş zaten yazarımız ve gerçekten bu iki hikâye de çok çarpıcı.

Press enter or click to view image in full size
Bu yazı kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Ben bu kitabı Japonca aslından Yaren Yaman’ın çevirisiyle Temmuz 2024 tarihli 3. baskısından okudum, tabii ki artık sizin de ezberlediğiniz gibi Tokyo Manga’nın Japon Klasikleri serisinde yer alıyor bu kitap da. Kaçıncı kitap oldu artık ben de sayamadım. Ama bu maalesef son kitabım bu seriden. Tabii başka bir yerde denk gelmezsem çünkü gördüğüm ilk yerde hemen almayı düşünüyorum bu kitapları.

“Bunları düşünerek kıza bordo bir kimono armağan etti. Maymun da, kızın bundan memnuniyet duyarak lordun önünde eğilip kimonoyu aldığını görünce aynı onun gibi davranmıştı. Onların bu davranışı lordu çok keyiflendirmişti. Lorda kızın çekici gelmesinin nedeni, onun maymunu çok benimsemesi ve babasına olan saygısı olmuştu. Artık dünya onun için daha renkli bir yerdi.
Bu tür dedikoduların ortaya çıkması aslında anlaşılmayacak bir şey değil. Fakat bunlardan daha sonra bahsedeceğim. Ne kadar muazzam olursa olsun lordumuzun bir ressamın kızına âşık olacak kadar aşağılık biri olmadığını da yeri gelmişken belirtelim.”(s.20)

İyi belirtti yani. Hay, sizin lordunuzun, diyesim geldi benim de. Bu kitapta inanılmaz abartılan şöyle bir efendimiz var — böyle bir efendimiz var diye, işte doğumundan itibaren neredeyse kutsal görülen bir lord var. Ülkenin hükümdarı gibi bir şey. O, Japonya’nın o dönemki hükümdarı sanırım.

Ve bunun da bir ressamı var. Saray ressamı gibi bir şey. Birbirlerine de gıcık oluyorlar aslında. Hatta o ressamı da böyle maymuna falan benzetiyorlar onu. Sırf onunla dalga geçmek için saraya bir maymun alıyor ve o maymuna da o ressamın adını takıyor. Tabii ki insanlar bir yandan da maymuna işkence ediyorlar.

Ama bu ressamın çok güzel bir kızı var. Ve o kız da bu maymuna dayanamıyor. Onun o işkence görmesine… onu böyle kurtarıyor gibi bir şey. Onu kimsenin görmeyeceği yere saklıyor falan ve o ara tabii yakalanıyor lord’a.

Ya lord da aslında beğeniyor bu kızı ve kendi hizmetçisi mi yapmış zamanında? Öyle bir şey. Ressamdan zorla, zorla da değil de tabii ama iznini alarak da değil. En azından izin almasına gerek yok çünkü baskı altında ressam.

Çok, çok kötü ya aslında. Bilerek mi böyle yapmış yazar? Bilmiyorum. Böyle alttan alttan taşlıyor mu? Bizim gözümüzü mü açmaya çalışıyor? Bilmiyorum. Ben okurken çok gıcık oldum. “Ressamın kızına aşık olacak kadar aşağılık biri değil” falan. Ne demek yani? Allah’ım ya Rabbim.

Neyse, daha bu zaten hemen hikayenin başlarında geçiyor. Daha çok sinir alacağınız yer var yani, merak etmeyin. Ve ressamımızın adı da Yoshihide şimdi geçecek.

“Oysa Yoshihide’nin resimlerindeki ürkütücü tuhaflık dilden dile yayılmıştır. O, bu şekilde tanınmıştır.
Mesela Ryuugaiji Tapınağı’nın kapısına çizilen ‘Yaşam ve Ölümün Beş Aşaması’ eserinin önünden geçildiğinde, oradaki insanların acı çığlıklarının, iniltilerinin ve ağlama seslerinin duyulduğunu söylerler. Bunun dışında, efendimizin isteği üzerine portresini çizen bütün kadınlar, ağır bir hastalığa yakalanmış, 3 yıla kalmadan kendilerini ölüm döşeğinde bulmuşlardır. Bunlar ne yazık ki Yoshihide’nin eserlerinin pek de kaliteli olmadığının kanıtı olarak gösterilebilir.
Biraz önce bahsettiğim gibi, o kural tanımaz biriydi ve bu özelliğiyle de böbürlenirdi. Hatta bununla ilgili ona ‘Sen çirkinlikleri sevesin,’ diye şaka yapıldığında, kırmızı dudaklarını büzüp zoraki gülümseyerek ‘Aynen öyle! Ressamlığın özü, çirkinliğin içindeki güzelliği görebilmekte gizlidir,’ şeklinde kibirle yanıtlardı.”(s.25)

Yani gerçekten bu bakış açısı ya… ne kadar sığ bakıyorlar hayata. Bu ressamın portresini çizdiği kadınların üç senede ölmesi… Ressamın eserlerinin kaliteli olmamasıyla ne alakası var bunun ya? Nasıl bir mantık kurdunuz acaba?

Bu arada bu ressamın dudakları hep böyle normalden daha fazla kırmızı gibi görünüyor insanlara. Çok da emin değiller ama fırçasını zaman zaman emdiğinden, dudaklarına sürdüğünden öyle olduğunu düşünüyorlar. Her şey aslında bu hikayede bir ön yargıyla, halkın böyle düşünceleriyle bezenmiş. Çok gerçekçi değil yani aslında — fantastik bir hikayeyi her gün yaşanan bir şeymiş gibi anlatıyor yazar.

Şimdi de hemen ressam yine bir resmi yaparken o atmosfere girebilmek için kullandığı… yanındaki çıraklardan biri gibi bir şey. Genç bir çocuk var burada. Onu yani neredeyse bir baykuşa yem edecek.

“Oğlanı şaşırtan şey baykuşun saldırısına uğramak değil, o bunları yaşarken hocasının gamsız ve ciddi bir şekilde izlerken kâğıtlarını önüne dizip, kıza benzeyen oğlanın çektiği işkenceyi resmetmesiydi. Bunu gördüğünde tarifsiz bir korkuya kapılıp, hocasının işi uğruna ölümü göze aldığını hissettiğini söylemişti.”(s.49)

Demiş burada çocuk. Çünkü evet saldırıya uğruyor. Puhu kuşuydu galiba. Onun saldırısına uğruyor ve da o an çiziyor yani onu. Zaten o çocuğun kıza benzemesi aslında… bir kadını mı çizecekti orada neydi böyle? Önceden işte kraldan şeyden siparişler oluyor. “Şunu çiz, bunu çiz” gibi saçma sapan da böyle durumlar, konular ve onları aynı burada olduğu gibi mesela gözünün önünde canlandırıp öyle resmedebiliyor. Değişik de bir tarzı var yani. Hayal gücüyle çizmiyor aslında tamamen.

Tabii ki bir gün kral gene olmaz bir şey isteyecek. Onların o lordu cehennem manzarasını çizmesini istiyor bu adamdan. İşte böyle şeytanlar, bir şeyler olması lazım yani resminde — ateşler. Ve ressam artık o mükemmeliyetçiliği de var bir yandan, çizmesi lazım yani gerçekten. Ama tabii takılıyor burada yine. Bunu nasıl artık canlandıracak gözünde, nasıl bir senaryo uygulayacak ve hikayenin sonuna zaten yaklaşıyoruz artık, hissediyoruz.

Burada evet o lordun adı da yazıyormuş. Horikawa gıcık adam… Hangisi? İkisi de gıcık gerçi bunların. Neyse biz alıntıya geçelim.

“Yoshihide rahatsız edici bir edayla gülümseyerek devam etti:
‘Cehennem bekçileri defalarca benim rüyalarıma girdi. Bazen sığır bazen at başlı, üç suratlı, altı kollu, şeytan silüetinde, sessizce elleriyle alkış tutan, ağzını kocaman açan ve bana işkence yapmaya gelenler… Neredeyse gece gündüz benimleydiler. Benim çizemediğim şeyler onlar değil.’
Duydukları Horikawa’nın hoşuna gitmemişti. Yoshihide’nin suratına uzunca bir süre baktıktan sonra kaşlarını çatarak ‘Ee, ne diye çizemiyorsun o hâlde?’ diye sordu.”(s.63)

Burada aslında bu manzarayı ilk istediğinde zaten çizemeyeceğini düşünüyor. Bence çok belirtmemiş oraları yazar ama yani onu köşeye sıkıştırdığını hissediyor sonunda. Çünkü ne istese de yapıyor bu adam, çiziyor. Bu sefer diyor “zebanileri bakalım nasıl çizecek”. Beklediği gibi de çizemiyor. Ondan bir istekte bulunmaya geliyor. Çünkü kendi imkanlarıyla artık sağlayabileceği bir şey değil bu.

Ve onu dinlerken de meğerse hiç umduğu gibi… o bekçileri, zebanileri falan çizemeyecek durumda değilmiş. Eğer onları zaten sürekli rüyalarında bile görüp onlarla yakın tanışan bir insan yani bu psikopat adam. Bu yüzden de üzülüyor. “Ulan” diyor yani, “nasıl bir ressama denk geldik. Bunu da mı çizecek?” falan diye hayal kırıklığına uğruyor yani. Çünkü aslında yapamasın diye verdiği bir görevmiş bu ona. Ama Yoshihide de bir iki sayfa sonra artık itiraf ediyor istediği şeyi:

“Fakat Yoshihide kırmızı dudaklarını ateşi varmış gibi titreterek, sanki rüyada gibi bir tavırla çizemediğini dile getiriyordu.
Sonra birden bir şeyleri ısıracak gibi bir edayla ekledi.
‘Size yalvarıyorum, önümde bir aracı ateşe verin. Buna şahit olursam resmi çizebilirim.’
Horikawa, suratı tam asılacaktı ki birden gülmeye başladı. Kahkahalarına biraz ara verip şunları söyledi.
‘Tamam. Her şey istediğin gibi olacak. Yapabilir misin yapamaz mısın, çok da önemli değil. Ben söylediklerini yapacağım.’
Bunu duyunca içim bir tuhaf olmuştu. Kötü bir şey olacağı malum gibiydi.”(s.66)

Diyor burada yazar. Yazar aslında dışarıdan anlatıcı gibi tüm bu hikaye boyunca. Kim olduğu da çok belli değil. Yani oradaki bir asker mi, halktan sıradan birisi mi, saray görevlisi mi böyle anlatıyor yani sadece. Ama burada onun nasıl içi bir tuhaf oluyor, biz de hemen anlıyoruz aslında bu kralın ne yapacağını.

“Suratı tam asılacaktı ki kahkahalara gömüldü.” Çünkü şeytanca bir plan geliyor yani aklına. Şimdi diyor “elime geçirdim ressamı”. Orasını söyleyemeyeyim zaten. Siz de anlamışsınızdır zannediyorum benim gibi. Ve ressam da o manzarayı yaşıyor. Yani artık cehennem manzarası. Onun için gerçekten bir cehennem manzarası oluyor ve ona rağmen de orada öylece seyredip sonrasında çiziyor o resmi.

Böyle karanlık bir hikaye bu kadar. Dorian Grey’in portresi gibi bir şey olacak zannetmiştim başta ama yani neredeyse onunla yarışacak kadar korkunç bir hikaye bu da.

Gelelim ikinci ve son hikayeye. “Örümcek İpliği”nden tek alıntım var. Zaten sadece sayfa ama bu alıntım tüm hikayenin de özeti gibi bir şey. Buradaki karakter de Kandata. Aslında o da zalim, günahkar bir insan ama nedense bir gün böyle hiç de yapmayacağı bir şey… hiç umurunda da değil. Bir hayvanın canını bağışlıyor. Aslında canını da bağışlama değil. Öldürecekken vazgeçiyor. Bakıyor çok küçük diyor. “Bu ne, öldürmeyeyim ya” diyor. Devam ediyor ormanda ilerlemeye. Böyle de bir tuhaf da bir adam yani. Zaten niye öldürüyorsun durduk yerde hayvanı? Oraları hiç sorgulamıyoruz.

Bu öldürmemesi onun tabii ki cehenneme gitmesini engellemiyor ama karşısına da çıkıyor cehennemde. Yani bizde de vardır ya öyle bir inanç. En yaptığın en küçük bir iyilik bile çıkacak karşına. En ufak bir kötülük nasıl çıkacaksa bütün iyilikler de çıkacak.

Burada da o ona bir kurtuluş gibi bir şey oluyor. Onun sayesinde bir örümcek ağı çıkıyor karşısına ve ona tırmanıp cennete gidebileceğini görüyor. Biraz tırmanıp yukarı çıktığında bir bakıyor ki bunun ucu cennete kadar gidiyor. Çok seviniyor tabii ama bir yandan o kibre de kapılıyor. Ne olduğunu da zaten ben de anlatmışım. Öyle bir alıntı almışım ki:

“Kandata, yaşadığı dehşet ve korkuyla sersemlemiş bir şekilde ağzını kocaman öylece bakakaldı. Yalnızca kendisini bile zor taşıyan bu incecik örümcek ipliği, nasıl oluyordu da bu kadar insanı kaldırabiliyordu? Eğer ağ koparsa, cennetin yollarını yarılamış olan bu adam yeniden cehennemin kanlı sularıyla buluşacaktı. Bunu düşünmek bile istemiyordu.
O, zihninden bunları geçirirken sayısını bilmediği kadar günahkâr, kanlı gölün karanlık sularından çıkıp sıraya girerek yukarıya doğru tırmanmaya devam ediyordu. Ağ biraz daha incelirse hep beraber cehennemin dibini boylayacaklardı. Kandata ‘Pis günahkârlar! Siz ne yaptığınızı sanıyorsunuz? Bu benim ipim. Yukarı çıkarken kimden izin aldınız? Çabuk aşağı inin! Defolun buradan!’ diye avazının çıktığı kadar bağırdı.
Bu arbede arasında, şimdiye kadar sapasağlam olan örümcek ağı aniden kopuverdi. Kandata da tutunamadı hâliyle. Kısa bir süre sonra rüzgâr kesildi ve Kandata havada topaç gibi dönüp karanlığın dibini gördü. Ay ve yıldızların olmadığı gökyüzünde geride kalan yalnızca incecik ve ışıl ışıl parlayan örümcek ipliğiydi.”(s.93)

Diye bitmiyor aslında. Bir bir sayfa daha var ama Kandata için bitiyor hikaye. O insanlara böyle bağırmasın. Sanki kendisi çok ulvi bir insanmış gibi. Hiç günahkar değilmiş gibi. E sen de cehennemdesin! Sen de yani onlardan birisin. Ne ara yani kendini böyle onlardan bu kadar ayrı görüyorsun, üstün görüyorsun. İşte insan bu da çok ibretlik bir hikayeydi yani.

Bence biraz da şu şey deneyi vardı ya bu yengeçler mi, yengeç sepeti miydi? Kimsenin kurtulmasına izin vermiyorlar. Alttan ayaklarını tutup indiriyorlar. Bunun çeşitli işte fıkraları falan da hatta anlattılar. Biraz bizim Türk insanına da benzetirler ama yani görüyorsunuz Japonya Japon edebiyatında da işlenmiş, anlatılmış. Her yerde her yerde var böyle insanlar.

Bu insanlardan olmamak lazım. Aynı ilk hikayedeki o işkolik, mesleğiyle kafasını bozmuş çok çok iyi bir ressam olmaya, kusursuz olmaya çalışan mükemmeliyetçi ressam gibi de olmamak lazım. Çok iyi gibi görünen ama aslında aşağılık bir insan olan, insanları böyle kukla gibi oynatan, yöneticiliğinin altına sığınarak keyfi emirler veren o hükümdar, o lord gibi de olmamak lazım. Böyle bir iyilik yaptığında onu çok büyük görüp diğer insanları da dışlayan, yok sayan bu Kandata gibi de olmamak lazım.

Bu arada o ışıl ışıl parlayan örümcek ipliği deyince örümcek ağlarının aslında rengarenk olduğu, diğer hayvanları biraz o yüzden çektiği ve bizim onu sadece gri gördüğümüz. Çünkü bizim görebildiğimiz spektrumda yer almıyor. Mor ötesi bir renk mi artık kızıl ötesi mi? O ikisinden biri ya. Görebildiğimiz skalada değil. Yani artık nasıl ifade edilir çok bilmiyorum ama okumuştum ben bunu bir yerde. Hatta alıntısını da almıştım. Çok o zamandan beri ilginç gelen bir şey bana ne zaman bir örümcek ağı görsem işte baktığımız ve gördüğümüz şeyler aynı değil bu hayatta her şey aslında böyle duyduğumuz şeyler için de geçerli. Çok ben odaklıyız. Kendimizden ibaret zannediyoruz her şeyi. Öyle olmadığını işte görmek lazım. Böyle bir örümcek ağından bile ibret almak. Çünkü onu diğer hayvanlar rengarenk görüyor. Işıl ışıl görüyor ve o yüzden de kapılıyorlar.

Bir yandan burada şöyle de bir ibret var. O rengarenk ışıl ışıl parlayan şeylere de çekinmek lazım. Zaten doğada da hep böyle değişik renkler şeyler zehirlidir. Dikkat etmek gerekir. Yani hayvanlar için de geçerli. Bu yılanların falan da en zehirlisi. Böyle acayip değişik renklerde olanlar. E bu yani günlük hayatta da neden öyle olmasın? Bir şöyle bir güzel bir söz yine denk gelmiştim bir yerde. Işılda ama göz kamaştırma diyordu. Göz kamaştırmak çünkü o kadar iyi bir şey değil. Parla ama yani rahatsız da etme karşı tarafı. Çok güzeldi bu söz aslında da tam doğrusu gelmedi şimdi aklıma.

Bu kitabı da dün okumuştum aslında ama kısa olduğu için 93 sayfa yani sadece ve işte 80 küsur sayfası “Cehennem Manzarası”ndan zaten kısacık yine Japon edebiyatından.

Kısa öykünün babası mıydı: Ryünosuke Akutagawa. Bir daha da söylemeyeceğim dedim ama yine bir analım yazarımızı çok genç yaşta da intihar etmiş. Yazdığı bu karanlık hikayelerden de sinyalini vermiş sanki hatta ilkinde önce intihar girişimi demişler. İntihar etmeyi de becerememiş yani. Başarısız olmuş onda da. Ve sonra tabii tekrar denemiş. Bu sefer başarılı olmuş mu? Aslında asıl başarısız ikincisinde olmuş da diyebiliriz.

Neyse bu intihar konularına hiç girmeyelim ve bu karamsar kitabı da böylece bitirelim. Çok teşekkür ederim beni buraya kadar yalnız bırakmadığınız için.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder