17 Temmuz 2025 Perşembe

Kuş Köprü

 

Kuş Köprü, Geçemediğimiz Sınavlar, Seçemediğimiz Hayatlar ve Kıramadığımız Tuğlalar

Sencer Olgun’un ilk romanı olan Kuş Köprü’ye sonunda başlayabildim. Uzun süredir aklımdaydı aslında ama en azından şöyle bir hafta gibi kafamı tamamen toplayabileceğim bir zaman dilimini beklemiştim. Ancak bitirdikten sonra o kadar etkilendim ki, kendimi toparlamam da iki, üç günümü aldı diyebilirim.


Bu yazı kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Yazarımızın ilk romanı ama hiç de ilk roman gibi değil. Yaklaşık 400 sayfalık bu kitabı bir haftada okudum. Çok güzel başlıyor, tam Türk filmi tadında ve kıvamında ilerlerken sonra birden işler sarpa sarıyor.

Zaman zaman o kadar büyük olaylar, trajediler yaşanıyor ki gözyaşlarınıza hakim olamıyorsunuz. Ya da ben kitaplarda çok ağlıyorum, bilmiyorum bana denk geliyor herhalde ama gerçekten üzücüydü. Bazı yerleri özellikle şu an hatırladığımda bile… Bu kitap tamamen böyle, olay örgüsü harikası.

O yüzden bu kitaplardan bahsetmek de çok zor. Mesela o kadar etkileyici bir sonu var ki, o sondan şimdi nasıl bahsetmeyeceğim? Ama söylersem de kitabı okumamış olanlar için yazık olacak.

Dört tane alıntım var zaten. Beşti aslında, bu beşinciyi dediğim gibi çok fazla spoiler olacaktı. O yüzden onu paylaşmayayım dedim. Hem de belki biraz yolda karar veririz nasıl ilerleyeceğimize.

Ben bu kitabı Mihrabad Yayınları’nın 2018 tarihli birinci baskısından okudum. Aslında iki ana karakterimiz var. A’dan Z’ye bütün olaylar onların başından geçiyor diyebiliriz: Ali ve Zeynep. Bunların hikayesine lise sonlarından şahit oluyoruz ve onların bütün sınav süreçlerini, üniversite tercih zamanlarını, dönemlerini, sonrasında iş hayatına ve aile hayatına atılma süreçlerini izliyoruz.

Aile hayatı derken — şimdi evet, bu iki karakter tabii birbirine sırılsıklam aşık oluyor ve kısa sürede evlenmeye karar veriyorlar — ama Ali’nin başına öyle olaylar geliyor ki… Her şeyin kıvılcımı da aslında, başlangıç noktası, Ali’nin hem kendi istediği bölümü kazanamaması hem de babasının özellikle “işte doktor olsun, avukat olsun” her ana babanın belki de hayali olan o bölümlerden birini kazansın istemesi ve orada işte kaybediyor oğlunu.

Ali’nin babası Yusuf Bey’di sanırım. Evet, Yusuf Bey. Zaten Ali ile husumetleri böyle daha öncesine de dayanıyor. Çocukluğunda da onu hep zorlamış namazlarını kılsın falan diye. Bu sefer dinden de soğutmuş çocuğu. İşte çok hassas dengeler bunlar. Onu yapamayacaksan hiç dokunmaman lazım belki de. Ama o da çözüm değil tabii. Kendi başına bırakırsan şu çağda özellikle çocuğu iyice de kaybedebilirsin. Bilmiyorum. Çok, çok zor ya.

Bu kitabı da zaten okurken sık sık şeyi düşündüm: Öyle bir yaşta okudum ki neredeyse iki tarafı da anlıyormuş gibi hissettim. Yirmili yaşlarında okusam mesela kesinlikle babaya sinir olurdum. Ali’den yana olurdum ve belki de işte kırklı, ellili yaşlarda okusam da bu sefer Ali bana çok yabancı gelecek. Babadan yana olacağım sürekli. Şu an ama tam dediğim gibi denge noktasındayım— ikisinin arasında bir yerde. İkisini de anlıyor, ikisinden de zaman zaman rahatsız oluyor ve ikisinin de uçlara kaçtığını düşünüyorum.

Hemen ilk alıntımla başlayayım. Ali’nin neden böyle yalnız kaldığının da biraz göstergesi bu alanda, Zeynep’le olan diyalogları:

“ — Kafana takılan şeyleri benimle paylaşabilirsin.
— Gerek yok. Hayatı sorgulamadan yaşamak istiyorum.
— Ateistler ve deistler gibi gerçeklerden kaçıyorsun yani!
— Hayır canım, ne gerçeği?
Zeynep, bu sözler karşısında biraz üzüldü. Sonra da Ali’nin gözlerinin içine bakarak:
— İnsan olma gerçeği, akıl sahibi ve diğer canlılardan farklı olduğumuz gerçeği… Daha sayayım mı? Düşünerek yaşamak zorunda olduğumuz gerçeği… Aksi hâlde hayvanlardan bir farkımızın olmayacağı gerçeği… Doğrusu hakkında yanılmışım. Senin gibi birine hiç yakıştıramadım böylesi bir başıboşluğu ve sorumsuzluğu…
— Bence biraz abartıyorsun.
Evet, inanç noktasında olgunlaşmış biri değilim. Ama bu, hayatı başıboş yaşadığım anlamına gelmez. Üstelik az çok sen de biliyorsun ki genel olarak hayatı dolu dolu yaşayan birisiyim.
— Hayatın her aşamasında bir şeyler yapmış olman hayatı dolu dolu geçirdiğin anlamına gelmez! Birinin bize yaptığı iyiliğe nasıl ki anında teşekkür edip karşılık veriyorsak bizi yaratana karşı da aynı teşekkürü sunmak zorundayız. Düşün bir kere: Yoldan geçerken ezilmek üzere olduğun bir anda seni ezilmekten kurtaran birine karşı ne yaparsın?
— Kendisine teşekkür ederim edip ona bir hediye sunmak isterim.
— Sadece bu kadar mı?
— Ne yapalım yani kölesi mi olalım?”(s.83)

Zeynep artık oradan sonra zaten konuyu kapatıyor, değiştiriyor. Zeynep çünkü aldı ipleri eline. Zeynep’in arkadaşları… Ben onlara sinir olmuştum. Fatma var bir tane mesela ama sonradan ona da üzüldüm. Düşündüğüm gibi hastaymış yani kız. Çünkü hastalıklıydı düşünceleri de. O aşırı kıskançlık. Ve orada mesela Zeynep’e “Niye böyle arkadaşların var senin? Bu arkadaşlarından da bağını kopar, uzaklaş” dedim yani. Ama işte çocukluk arkadaşı biraz öyle bir şey değil. Arkadaşlıklar zaten belki de en son seçebildiğimiz şeyler. Çok seçimlerimizle olan şeyler değil gibi geliyor bana bazen. Sadece iş arkadaşları da değil yani bu. Tamamen çevrenle alakalı. Çevreni belki de değiştirmen lazım. Biraz düşüncelerinle, yaşadığın hayatla alakalı.

Burada da biraz Zeynep’le Ali’nin yaşadıkları hayat arasındaki uçurum var. Birbirlerini o kadar seviyorlar ama iş böyle ciddiye binince manevi bir denge de olması lazım belki de.

Bölüm bölüm yazılmış bu kitap. Dört ana bölümden oluşuyordu sanırım ama böyle başlıkları yok bölümlerin ve ara ara böyle önemli yerlerde yine bir paragraf başı, bir sayfa boşluk falan oluyor. Ben genelde oralarda molalar verdim ama tabii çok uzun sürmedi bu aralar. Yine heyecanlı bir yolculuk hikayesi de aynı zamanda.

Ali’nin bir de süt kardeşi var: Serdar. Hikayede ve gönüllerde çok ayrı bir yeri var Serdar’ın. Ali’ye de benziyor aslında karakter olarak ama o çok daha genç atılmış hayata. Okuyamamış. Hemen liseden sonra evlenmiş. Düzenini kurmuş yani aslında ama işte askerliğini yapmamış. Tam evliyken askere gidiyor. Karısı hamile iken.

Şimdi Ali ile Serdar’ın diyaloglarından bir bölüm geliyor:

“Doğa hayranı olan Ali, bu yemyeşil ortama bayılmıştı. Her evin etrafı geniş bahçelerle çevriliydi. Bahçeler fındık ağaçlarından geçilmiyordu. Evlerin seyrek dokuda olması Ali’nin dikkatini çekti. Bunun nedenini Serdar’a sordu. O da:
-Bu bölge biraz engebeli. Üstelik su kaynaklarımız oldukça fazla. Ayrıca halkın önemli bir bölümü fındıkla uğraştığı için ailelerin birçoğu belli bir yerde yoğunlaşmayıp kendi bahçelerine yakın yerlerde evlerini inşa ettikleri için seyrek bir yerleşim tipi ortaya çıkmış.
-Maşaallah kardeşim! Sanki bir coğrafya öğretmeni gibi anlattın! Kendimi bir an coğrafya dersindeymişim gibi hissettim.”(s.188)

Yazarımız artık kendini tutamamış sanırım. Kitap aslında Amasya’da geçiyor ilk başta ama sonra Serdar’ın yanına gidip Karadeniz turu yapıyorlar. Amasya’nın çevre illerini geziyorlar tek tek böyle. Sonra tabii Mardin’e de yolları düşüyor.

Ali bir tekvandocu aynı zamanda sporla uğraşıyor ve bir beden eğitimi öğretmeni olmak istiyor aslında ve durumları da iyi. Kırtasiyeleri, dükkanları var. Babası ona her türlü imkanı sağlamış yani aslında. O yüzden de biraz o kendi komşularının dolduruşuna da gelip oğlunun böyle çok daha büyük yerlere gelmesini istiyor. Hatta siyasete falan bile atılmasını istiyor. Yani o derece artık, o güç hırsı — bir şey olsun da ne olursa olsun mantığı. Birbiriyle hiç alakası olmayan doktor ya da işte mühendis ya da avukat, seç al sanki pazardan karpuz alıyorsun. Zaten bunları da böyle altın tepside sunuyorlarmış gibi, derece yapman gerekiyor belki o babayı tatmin edebilmek için ama o da yeterli değil. Sonra o okulu da belki yine derecelerle bitirmen lazım ve hiç istemeyeceğin ya da istemediğin bir meslekte ömür boyu çalış dur. Ne oldu? Sırf babanı mutlu etmek için hayatını feda ettin.

Ali biliyor yani bu gerçeği ve kendi istediği bölümü okumak, kendi istediği mesleği yapmak ve sporla uğraşmak istiyor. Tekvando’da da iyi gerçekten. Neredeyse Türkiye şampiyonu olacak. Turnuvalara falan katılıyor.

Bu ilk Karadeniz’e gittiğinde aslında Serdar’ı tanımıyor o zamanlar. Süt kardeşi olduğunu bile bilmiyor. Onunla da hatta ilk bir müsabakada karşılaşıyorlar. Orada öyle haberi oluyor ondan. Onu yeniyor ama ondan sonra finalde talihsizlik — sakatlanıyor. Hem de tam böyle mezun olmalarına yakın. Beden eğitimi öğretmenliği için de sanırım fiziksel de bir sınav varmış. Kolu kırık olduğu için ona katılamıyor. Bir senesi yanıyor yani sırf bu yüzden.

Ve bir sene daha da hazırlanmak gibi bir lüksü de yok. Babasını zaten o sınav sonuçlarına kadar ertelemiş gibi bir şey. Yani babasının sesi çıkmıyor ama “Dur” diyor yani, “Hele şu sınavlar gelsin göstereceğim ben sana.” Ve bu şekilde kazanamayınca ipler kopuyor tamamen. Çok aşırı bir tepki veriyor babası. Zaten yani kitabın sonlarına kadar neredeyse baba hep böyle hiç istediği tepkileri de veremiyor. İçi içine yiyor. Hep böyle mesafeyi korumaya çalışıyor. Ya satranç oynuyor gibi bir şey yani kafasında, zihninde. Ama hep yanlış hamleler. Hep böyle her hamlede bir taşını feda ediyor. Bir yandan da kazanmak istiyor. Öyle de bir durum.

Ali de hazır Serdar’ı bulmuşken “en kötü” diyor “giderim onun yanında bir hafta, on gün yatıya kalırım, evden biraz uzaklaşırım, hem abam sakinleşir.” Çünkü bu arada Zeynep’le olan ilişkilerini de söylüyorlar. Ciddi olduğunu, evlenmek istediğini. İyice bu sefer iki taraf da “Önce bir okullarınızı bitirseydiniz” diyor ama yani o da haklı, okulu kazanamadı ne yapsın? Zeynep çalışkan tabii, o kazandı üniversiteyi ama onlardan da çok bahsetmiyor yazar orada. Biraz böyle tamamen Ali ve onun ailesi adımlarına odaklanıyoruz ilk başlarda.

Çünkü Ali kahraman ya, kitabın kahramanı yani bütün şey hep onun başına geliyor ve o hepsinin altından kalkabilecek güçte, meziyette gibi bir duruşu var ilk başta. Ama neredeyse her attığı adımda bunu görüyoruz ki çok da aciz aslında, çünkü bir insan. Yani aslında neye gücün yetebilir? Belki o bir gösteri vardı mesela orada tuğlaları kırıyordu.

Taşı tuğlayı kırabilirsin ama işte kaderin karşına çıkardığı o ısrarlı engeller her zaman öyle fiziksel engeller değil ki. Kırasın, yıkasın işte insan kalbi çıkıyor karşına. Nasıl kıracaksın? Kırarsan, onun ahını alırsan nasıl ondan sonra arkana bakmadan ilerleyebileceksin?

Ve ben aslında bunları, şey diyecektim ya… Coğrafya öğretmenliğinden bağlayacaktım. Kitapta o gezdikleri yerler, yöreler o kadar güzel anlatılıyor ki, yazarımız burada coğrafya öğretmeni kimliğini de tamamen açığa çıkarmış. Artık daha fazla dayanamamış gibi hissettim ben okurken böyle. Ben zaten çok severim böyle insanların gezip gördüğü güzel yerleri anlattığı yazıları. Kendim çok gezemediğim için o okuyan tarafta kaldığım için daha çok “Bari” diyorum “öyle istifade edeyim.”

O açıdan da bir gezi rehberi tadında, Mustafa Kutlu’nun kitapları gibi ayrı bir köşede bekletilebilir bu kitap. Bir Karadeniz turu yaptığında, bir Mardin turu yaptığında tekrar açılıp karıştırılabilir sayfaları. Ve Serdar, Serdar dediğim gibi karısı hamileyken askere gitmek zorunda kalıyor. Oralar işte çok zordu ya benim için okuması. Çünkü benim babam da ben daha 4 yaşındayken gitmişti askere ve hatırlıyorum o ilk işte hayatımdaki hatıralar hep o dönemden…

“Serdar akşam yemeğinden sonra birkaç arkadaşı ile birlikte kantinde oturup çay içerek vakit geçirmeye çalıştı. Zaman bir hayli ilerledi. Arkadaşları uyumak için koğuşlarına gittiler. Serdar ise her zaman olduğu gibi nöbet öncesi abdestini aldı ve 01.00- 03.00 nöbeti için diğer hazırlıklarını yaptı. Silahındaki mermileri kontrol ettikten sonra besmelesini çekip nöbet alanına doğru yürüdü.”(s.291)

Artık üç yüzlü sayfalara da yaklaşıyoruz ve korkulardan korku beğenmeye başladığımız zaman, bir-üç nöbeti de en zor nöbettir askerde. Şimdi benim askerliğimde ben en fazla koğuş nöbeti tuttum yani. Karargâhın içinde, içeride zaten kırk tane asker, dışarıda komutanlar falan. Her taraf asker yani. Hiçbir tehlike yok. İzmir’desin zaten! Orada nöbet tutsan ne olacak, tutmasan ne olacak? Sırf böyle işte insan “nöbette tutmadı” demesinler, “nöbet nasıl tutulur bilin, görün” diye yapılan bir uygulama. Ve o bile çok zordu yani. Zaman geçmek bilmiyor, insanın orada içi içini yiyor. Başka hiçbir şey yapamadığın, müzik dinleyemediğin, kitap okuyamadığın… Sivil hayatta böyle iki saatin olmuyor neredeyse. Ve benim gibi o iç sesi yoğun olan insanlar… Kim bilir kaç kere dünyayı kurtarmışımdır o nöbetlerde.

Ama işte şimdi hatırladım. Hiçbir nöbet öncesi böyle “abdest alayım da” işte… Zaten o postalları falan giymek, giymesi çıkarması ayrı bir iş yani. O günleri hatırladım ama işte dediğim gibi, ben öyle tehlikeli bölgelerde yapmadım ki askerliği, karakollarda falan. Öyle yapsan belki de her nöbetine o bilinçle gideceksin: “Son nöbet olabilir” diye. O zaman evet tabii ki alırsın abdestini de alırsın, besmeleni de çekersin.

Ve bu nöbet, Serdar’ın baba olacağını öğrendiğinden sonraki tutacağı ilk nöbet. Hatta izin de alacak, mazeret izni falan alacak. On günlüğüne evine gidecek o günün sabahı. Ama şehit oluyor burada.

Dediğim gibi benim babam da ben dört yaşındayken askere gitmişti. Bizi köye bırakmıştı annemle. Babaannelerle, dedemlerle işte… O on sekiz ay, -bir buçuk sene- benim bütün köy hayatım oydu yani. Ve biraz da bir yetim çocukmuş gibi böyle, baban asker ama başında yok sonuçta. Diğer insanların bakış açısı biraz öyleydi.

Bir keresinde -onu ben çok sonradan öğrendim- bana o zaman söylememişlerdi. Cep telefonu yok, internet yok. Böyle bir çağ, 1994 yılı. Kitapla benim o çocukluğum, o yıllar hep kesişiyor zaten. O yüzden de ekstra bir empati yaptım belki de. Ve bir haber geliyor bizim köydeki eve. Babamın adı böyle işte Ali, Ahmet, Mehmet kadar olmasa da biraz kullanılan bir isim. Soyadımız da neredeyse işte bu Türkçedeki Yılmaz falan gibi bir şey olduğu için bir haber geliyor. İşte tam da Bingöl’de… (Babam da Bingöl’de yapmıştı askerliğini.) Aynı bölgede aynı isimde bir şehit haberi. Hemen işte muhtara mı gitmişler, oradan mı gelmiş haber? Öyle bir değişik, saçma sapan da bir durum. Çok orasını hatırlamıyorum gerçekten. Annem falan da bir yıkılmış. Çok ağlamış. Sonradan onun babam olmadığını öğrenmişler galiba. Bir aramışlar. İletişim kurabilmişler. İsim benzerliğiymiş.

Ben o dönüşte, ondan sonra öğrenmiştim. Daha doğrusu bana hiç o zaman, o yaştayken söylememişlerdi bunu, hissettirmemişlerdi. Sonradan öğrendim bunları. İyi ki de söylememişler yani, iyice travma olacaktı.

Bir de bunlar o kadar yani… şey haberler ki tabii böyle bir şey duyarsanız sonrasında yani kendi babanız olmadığına sevinirsiniz ama bir yandan da insan o zaman başka biri… yani şehit oldu. Yine, yine çok çok acı bir haber. İnsanın böyle sevinmeye utandığı anlar olur. Öyle bir şey.

Ve dediğim gibi yazarımız artık o coğrafya öğretmenliği kimliğinden sıyrılıp kitapta da çıkıyor karşımıza. Tekrar kitabın da aslında sonlarına doğru önemli de bir karakter.

“ — Geçmiş olsun kardeş! Bu arada ben Ali Yılmaz, deyip elini uzattı.
O da üstübaşı dağılmış bir vaziyette Ali’ye gülerek:
— Sana da geçmiş olsun kardeş. Benim yüzümden kendini riske attın. Sen olmasaydın o levye demiriyle sakatlanabilirdim. Sana minnet borçluyum. Bu arada adım; Sencer Akın, Midyat Lisesinde coğrafya öğretmeniyim, dedi.
Ali, bu sözleri duyunca hem çok şaşırdı hem de çok mutlu oldu. Konuşmasını şöyle sürdürdü:
— Vay be! Demek o meşhur Sencer Hoca sizdiniz ha! İnanın çok sevindim sizi tanıdığıma!”(s.314)

Ben de biraz geç de olsa Sencer Bey’i tanıdığıma çok sevinmiştim. Burada Sencer Akın adını kullanmış. Keşke Sencer Olgun diye kendi adıyla kullansaydı. O kadar da kitabın içine girmek istemedi herhalde.

Ali ile fiziksel olarak da benziyorlarmış. Ben orada dedim: “Acaba böyle iki şehrin hikayesi gibi birbirinin kılığına girmeler falan olabilir mi?” Böyle iyice kafam gerilere, geçmişlere gitti. Öyle bir şey olmadı ama.

Ali o kadar yalnız kalıyor ki kitap boyunca, çok büyük trajediler geliyor başına. Serdar askere gittiğinde… Hani bir meşhur şarkıda var ya “Ali Ayşe’yi seviyor” diye. İşte bu Ali, Ayşe’yi sevmiyor. Bunun tam tersi: Ali Zeynep’i seviyor burada. Ama bir Ayşe çıkıyor karşısına Ali’yi çok seven. Böyle hastalık derecesinde ona aşık ve onunla evlenebilmek için türlü oyunlar, iftiralar, yalancı şahitlikler… Derken Ali kendini birden Midyat’ın çok da önemli bir aşiretinin, bir ağanın damadı olarak buluyor.

Ailesine de resti çekiyor. Zeynep’e de yalan söylemek zorunda kalıyor. O büyük aşkı bitiriyor. Tam da Zeynep kendi ailesinden oluru almışken oluyor bütün bunlar. Sonra bir de Serdar’ın şehit olma haberi… Çok çok zor ya.

Ali dediğim gibi o kadar yalnız kalıyor ki, yazarımız artık böyle dayanamamış sanki. Öyle hissettim ben. Ve gelmiş Ali’ye demiş: “Sen yalnız değilsin. Biz varız yanında. Sadece okurlar da yok, bak yazar da var, ben de varım.” O açıdan burası da çok güzeldi. Yine o Kinyas ve Kayra’daki Hakan Günday’ın yaptığı gibi belki de: üst kurmaca. Üst kurmacayı ben seviyorum ya.

O kitapta da Sencer Bey’in “Beyaz ve Kara”sından bahsetmiştim mesela. Çünkü o zaman okuduğum tek kitabı oydu. Meğer asıl ilgili kitap buymuş yani, yazarımızın ilk kitabı. Ondan sonra “Arayış” var. Bakalım ona başlayacağım, onu da merak ediyorum. Sonra bir de tarihi belge romanı var, onu henüz bulamadım. İşte onu almıştım, yanlış kitap geldi onun yerine. Hiç alakasız bir kitap gelmişti. İade etmiştim ben de. “Stoklarımızda yok” falan diye cevap yazdılar. Madem yok, niye gösteriyorsun sayfanda?

Neyse… İyice hem kitabın atmosferinden çıktık hem duygudan çıktık ama… Çok çok ağır duygular ya bunlar. Dünyada ne kadar zor hayatlar yaşanıyor diye düşünürken, burada işte dediğim gibi tam o çocukluk yıllarım tekrar tekrar gözümün önüne geldi. Ve bir tarih… Böyle bazı tarihler vardır maalesef, o büyük olaylarla anılır. Hemen irkildim yani. Daha okuyunca böyle bir düğün tarihi ama dedim: “Tabii nereden bilsinler?” Daha henüz gerçekleşmedi ki o olay. Öncesinde normal, sıradan bir tarihti yani.

Ve hep de üzülürüm o 17 Ağustos doğum günü olanlara. İnsan kutlayamaz yani böyle bir felaketten sonra. İşte son, bu büyük… Büyük demeyelim gerçi. Allah’tan kısa sürmüştü ve çok da yüksek şiddetli değildi bu İstanbul’da da hissedilen 23 Nisan depremi. İyi ki dedim yani. 23 Nisan böyle bir felaketle, böyle büyük bir depremle anılmıyor.

İşte 11 Eylül Amerika’sı bütün dünyaya o İslamofobiyi de biraz yaydı yani bu sayede. Böyle günün sanki o içinden ruhunu çekip çıkartıyoruz, alıyoruz, öldürüyoruz gibi bir şey. Maalesef dediğim gibi 17 Ağustos da öyle bir gün ve onu görünce… Bir böyle gece vakti de okuyorum. Tam kitabın sonları, işte bitireyim diyorum artık. Sabahın da yaparım yani bölümünü.

Ama tabii öyle bir bitti ki yapamadım. Aradan kaç gün geçti, bak daha ancak toparlıyorum ben. En iyisi dört alıntı dedim ama beşinciymiş bu. Altıncıyı almamışım demek ki. Son alıntımı paylaşayım sizlerle:

“Yusuf Beyler büyük bir heyecanla düğün hazırlıkları yapıyorlardı. Alilerin oturması için Yeşilırmak Vadisi’ne bakan cadde üzerinde güzel bir ev kiralamışlardı. Dört katlı binanın üçüncü katı onlar için oldukça uygun bir daireydi. Yeni yapılmış bina içerisinde her şey düşünülmüştü. Evin nehre bakan cephesinde büyükçe bir salon ve hemen onun önünde güzel bir balkon vardı. Nehrin, insana huzur veren şırıltısı evden duyuluyordu. Ayrıca nehrin diğer yamacında sarp kayalara yüzlerce sene önce oyularak yapılmış olan Kral Mezarlarının gizemli görüntüsü evin konumuna ayrı bir nostalji katıyordu. Böylece Ali ile Zeynep’in yıllar öncesi hayallerinden biri daha gerçekleşmiş oluyordu.
Düğün salonu tutulmuş ve düğün tarihi olarak da 17 Ağustos pazar günü belirlenmişti.”(s.393)

İşte burada 17 Ağustos Pazar günü, 1997. Gayet uygundu yani bir düğün için. Nereden bileceksiniz öncesini? Ben işte o şeyleri de çok, o zamanlarda daha küçük olduğum için bilmiyorum. Zaten büyük bir travma olduğu için artık unutmak değil ama en azından o ayrıntılarını çok kafada tutmamaya çalışıyorum. Ve zaten kitabın böyle biteceğini düşünmemiştim artık, çünkü bir mutlu sonu hak etmişlerdi ya Ali ile Zeynep.

Şuna da şaşırabilirsiniz: Hani Ali, Ayşe ile evlenmedi mi? Evlendi, evlendi. Hatta ondan bir çocuğu da var, Serdar adında, oğlu. Ona da o şehit olan süt kardeşinin adını veriyor. Oralar da çok duygusaldı ama yine Ali’nin başına öyle olaylar geliyor ki, o “her şerde bir hayır” dediğimiz bir şekilde buradan tekrar Zeynep’le evlilik de doğabiliyor. Ama sıfırdan bir hayat kurmak zorunda kalıyorlar.

Mardin’deki akrabaları Ali’nin başına gelen kazaya çok inanmıyorlar. Trafik kazası geçiriyor Ali, Ayşe’yi hastaneye yetiştirmeye çalışırken. Ve Ayşe o kazada ölüyor. Ama öncesinde de yani zaten Zeynep’le tekrar yolları karşılaşmış.

Şimdi bunları böyle söyleyince de zaten o yaptığı buluşmalarda biraz sinir olmuştum ben Ali’ya. Yani hâlâ mı Zeynep? Bak kaç sene olmuş, evlenmişsin, çocuğun var. Artık o defteri kapatması lazım yani. Ama demek ki işte gönle zincir vurulmuyor. Onu da böyle dışarıdan doğru eleştirmemek lazım. Belki de gönül bu yani, söz geçmiyor, lafa söze gelmiyor. Ama yine de yanlış yaptıkları aslında. Zaten Zeynep’i de ilk başta rahatsız ediyor ve buradan yani daha nasıl kavuşabilirler artık? Olmuş bitmiş yani diye düşünüyorsunuz ama işte bir kazayla bile bazen yepyeni hayatlar kurulabiliyor.

Tarihten de kaçamazsınız. Her şey çok güzel. Son hazırlıklar tamam. Evler tutulmuş. Çeyizler, şeyler işte o düğün kıyafetleri… Kaç kere zaten sürekli de düğün olduğu için kitapta, o süreçleri de böyle hızlı hızlı okudum. Ne kadar yorucu ya! Hepsinin altından kalkıyorlar ama bazen hayatta insanın da öyle her şeyin altından kalkmaya gücü yok işte.

Hiç böyle bir kitap ummuyordum, böyle gideceğini beklemiyordum. “Kuş Köprü” o yüzden öyle beni yaralayan kitaplar arasına girdi. Belki yıllar sonra tekrar okurum ve bu sefer Ali’in babası olan Yusuf Bey’e daha da hak veriyor olabilirim. Şu an tam ikisinin arasında kalmış, ikisini de hem çok iyi anlayan hem çok anlayamayan bir vaziyetteydim. Muhtemelen gelecekte Yusuf Bey’e daha yakın olacağım. “Ali de ne saçmalamış” falan diyeceğim belki de.

Ama keşke işte dediğim gibi 20'li yaşta okusaymışım. Belki kendi üniversite tercih hatalarım… Oralarda da ben biraz aslında Ali’ye de benziyormuşum. Kimseyi böyle dinlemeden, inatla falan bayağı hakikaten bölümler seçtik, insanlardan işte böyle laflar yiyerek sinir olduk. Ve biraz da işte bir puan aldık, kullanalım boşa gitmesin mantığı. Hiç öyle işte “ben şu mesleği yapacaktım, şunu olacaktım” değil, çünkü zaten onu bilmiyorsun. Ve bizde bütün bölümler bir mesleğe yönelik olmadığı için üniversitede hoca demişti ya zaten “genel kültür için” dedi yani, üniversite okunur.

Hele bizim bölüm, kamu yönetimi. Ne olacaksın yani, kamu… Belediye başkanı mı olacaksın, başbakan mı olacaksın yani? Hangi kamuyu nasıl yöneteceksin? Görünürde bir yerlere seçimle geliniyor, onun haricinde de atamayla işler bitiyor ya. Bütün kamu yönetimi mezunları kaymakam olabilir mi? Yani onun hayaliyle olmak istiyorlar.

Üniversite tercihi çok zorlu bir dönem ya, hele o yaşta tam böyle… Yapılmayacak zaman işte, insanın kanı kaynıyor bir yandan. Sen bu çocuğu böyle sınavlarla zincirlermişsin gibi bir şey. Diyorsun ki bir de derece yap! Bunlar hikâye, sıralama sınavı bunlar. O %1'e, %2'ye gireceksin, yoksa kaybettin. Böyle bir şey olabilir mi? Yani balıklar ağaca tırmanamıyor, maymunlar yüzemiyor diye başarısız oldu diyoruz bütün hayvanlara. Böyle bir sistem bu.

Neyse, oraya girersek zaten benim de artık kitaba karakter olarak girmem bunları söylemem lazım bunlardan bahsedebilmek için, o yüzden daha fazla uzatmayalım.

Yazarımızın da ilk kitabı olmasına rağmen bu kadar derin, bu kadar büyük bir roman yazması… Onu da tebrik ederim. Hayallerini de katmış içine, kendi hayallerini yani Sencer Hoca olarak. Onun da çünkü bir tayini oluyordu İstanbul’a. Bak o da Mardin’de, Midyat’ta mesela o kadar öğretmenlik yapmış ama ne kadar güzel hikâyeler çıkarmış yani oradan. Ve bunları da böyle iyi ki yapmış diyelim, iyi ki yazmış.

Siz de iyi ki buraya kadar gelip vakit ayırdınız. Sizlere de çok teşekkür ediyorum.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder