21 Temmuz 2025 Pazartesi

İnsanlığımı Yitirirken

İnsanlığımı Yitirirken, Hediyeyle Şekil Verme ve Yorumlarda Gerçekten Bilmeyerek Yanlış Anlaşılmam

Osamu Dazai ve onun yıllardır okumaya korktuğum kitabı İnsanlığımı Yitirirken ile karşınızdayım. Hiç de öyle normal bir insanı bile depresyona sokabilecek bir kitap değilmiş aslında. Boşu boşuna bekletmişim bu zamana kadar diye düşündüm bu romanı bitirdikten sonra.

Bu yazı kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Başlamadan önce biraz daha heyecanlandım. Bilmiyorum neden böyle oldu. Daha önce bir arkadaşımın bu kitap hakkında “çok çok karamsar, çok karanlık bir atmosferi var, okurken depresyona girebilirsin” gibi şeyler söylediği için bu kitabı kolay kolay okuyacağımı sanmıyordum açıkçası. Ya da doğru zamanı bekliyordum. Belki Dazai’nin okuyacağım en son kitabı olabilir diye düşünüyordum.

Ama Tokyo Manga yayınlarında görünce bu kitabı, hiç düşünmeden aldım. Zaten bu serinin de ilk kitabıymış. Temmuz 2024 tarihli 5. baskısını okudum ben. Japonca aslından çeviren Burhan Reyhani olmuş. Hemen merakla başladım ve başladığım gibi de iki gün içinde bitti.

Çünkü hiç de o kadar… bilmiyorum -ben mi fazla olumlu bir insanım- ama o kadar karamsar bir kitap gibi gelmedi bana. Tabii ki üzülüyorsunuz zaman zaman. Bu otobiyografik bir kitap gibi bir şey zaten, çok belli. Bahsedilen karakter Yozo diye bir isim taşıyor ama bu aslında yazarımızın kendisi. Biraz onun da hayat hikayesini bildiğimiz için — o intihar girişimleri ve sonunda yine intihar etmesi…

Ben zaten okurken şöyle düşündüm: “Yozo herhalde Osamu’nun farklı bir telaffuz hali veya yazarın lakabı olmalı” diye. Meğer bambaşka bir karaktermiş, hiç öyle değilmiş. Ama o kadar çok kendini anlatıyor gibiydi ki, üzülüyorsunuz okurken. Biraz böyle hayatı da sorguluyorsunuz — insanları, ana babaları, belki kendi annenizi, babanızı…

Ben böyle kötü hikayeler okuyunca şöyle oluyor bana: daha çok ibret oluyor. Nasıl diyeyim… “Ne hayatlar var!” diye okuyorum. Karamsarlığa kapılmaktansa bir şükür vesilesi gibi bir şey oluyor. “İyiyiz ya” diyorum şu anda. Her şeye biraz farklı bir yönden bakmaya çalışmam belki de bundandır. Çok çok güzel alıntılar var kitaptan. Şöyle bir bakıyorum, benim de bayağı bir not aldığım kısımlar var. En iyisi bir an evvel başlayayım.

“Kısaca, benim iki şey arasında seçim yapabilmek gibi bir gücüm yoktu. Bu durum, gelecek yıllarda benim ‘utanç verici’ hayatımın temelini oluşturan en büyük etmenlerden bir tanesi olacaktı.
Susup utanmaya başlayınca, babam huzursuz bir yüz ifadesiyle “Tahmin ettiğim gibi, kitap değil mi?” dedi. “Asakusa’daki tapınağın oradaki mağazalarda, yeni yıl aslan dansı için tam da sana göre, oynayabileceğin aslan kıyafetleri satılıyor, istemez misin?”
“İstemez misin?” denildiği anda, artık geri dönüş yoktu. Bir soytarı olarak bile cevap veremezdim. Soytarılığım, burada başarısız olmuştu.
“Kitap iyi olurdu,” dedi abim, ciddi bir yüz ifadesiyle.
“Öyle olsun,” dedikten sonra, babam ilgisini yitirmiş bir yüz ifadesiyle, not bile almadan, defterini kapattı,
Bu büyük bir hataydı. Babamı kızdırmanın bedeli elbet fazlasıyla ağır olacaktı.”(s.20)

Şimdi belki çok anlaşılmadı bu anın ne kadar önemli olduğu, ama şöyle hatırlıyorum… Okuyalı bir haftayı geçti sanırım, bir haftadır böyle hazırlanmaya çalışıyorum. Hatta diğer insanlar ne demiş, ne konuşmuş diye bakacaktım ama çok fırsatım olmadı. Sadece Medium’da diğer yazıları okudum. Bu arada İngilizce’de çok şey yazmışlar Osamu hakkında. Bu kitap hakkında çok değildi ama yazar neredeyse Dostoyevski falan kıyaslanıyor. Seveni çok anladığım kadarıyla, ama artık biraz geç kaldık dünya olarak Osamu Dazai’yi sevmek için.

Kendi babasıyla ilişkisi burada fark edeceğiniz üzere çok çok sıkıntılı. Aslında zengin bir ailenin çocuğuymuş ama babası mesela şöyle diyor: “Ne alalım sana hediye olarak? Yeni yıl için…” Japonların da çeşitli festivalleri, kutlamaları oluyor. “Aslan dansı için bir aslan kıyafeti alalım mı sana?” diye soruyor.

Orada beklediği tabii “Hemen alalım,”, işte çocuk sevinecek, “sağ ol baba!” diyecek. Halbuki o kitap istiyor ve buna da kızıyorlar. Ne biçim insanlar! Bir yandan da buradaki karakter — şimdi o değil belki ama dediğim gibi ben hep oymuş gibi okuduğum için yazarımız diyesim geliyor — karakterimiz diyelim artık, bu yanılgıdan da çıkayım.

Bir çocuktan aslında burada o aslan kıyafetini istemesini bekleriz, biraz garip gibi gerçekten. Ya da şöyle de geliyor aklıma: “Rol yap, tamam onu iste. Kitabı her zaman alırsın. Sana orada bir şey sunulmuş hevesle, karşı tarafın da hevesini kırma.” Ama o zaman da kendin olmuyorsun.

Ben de bir yandan ne kadar acımasız olduğumu gördüm. Hep böyle fedakarlık bir şey yapılacaksa karşı taraftan değil de kendim yapmaya meyilliyim daha çok. Biraz da onlar yapsın fedakarlığı! Burada mesela onlar anlasın çocuğu. Niye surat asıyorsun, tavır yapıyorsun? Bir de hediye alacaksın bari karşı tarafın istediğini al.

İnsanlar hep kendi istedikleri olsun istiyor. O ilk adımı karşıdan bekleme hastalığımız var. Hediye üzerine bak, o kadar kitap okuduk, yazılar yazdık, başka yazıları okuduk ama yok, bu hediye işi çözülmeyecek. Çok kolay bir şey değil.

İnsanlar bazen bilse bile karşı tarafın ne istediğini, biraz da kendi beğendiği, kendi sevdiği şeyleri hediye etmek istiyor. Bu aslında karşı tarafı biraz şekillendirme, onun karakterine kadar nüfuz edip kendi istediği gibi bir insan olmasını dilemek gibi bir şey. Ne kadar acımasız! “Kendini geliştir, kendini değiştir” başka insanlarla uğraşma… Ama çocuğunu da insan ister herhalde. O da bir yetiştirme şekli mi? Bilmiyorum ki, çok zor.

Mesela bir çocuk hiç oyun oynamıyor diğer çocuklarla, iletişimi kuvvetli değil, sadece kitap okuyor. Bir gariplik var dersin, düşünürsün. Oyuncak istemiyor mesela, aslan kıyafeti istemiyor…

Bu içe kapanık, içe dönük insanları şu an günümüzde bile ne kadar anlayamıyoruz. Zor onları anlamak, geçmişte tabii ki çok daha zordur.

Bu arada bir başka arkadaşı kitap önerisi istiyor burada, onu da hemen tabii not almışım. Natsume Söseki’yi zaten ben de artık seviyorum, onun bu kitabında görmüştüm bir ara. Ben de okuyayım, unutmayayım diye yazdım burada.

“Güzel bir kitabın var mı? Varsa versene,” dedi.
Kitaplığımdan Sōseki’nin Ben Bir Kediyim kitabını seçip vermiştim.
“Hurma için teşekkürler,” deyip, utanmış bir gülümsemeyle odamdan çıktı. Sadece Anesa’nın değil, yaşayan bütün kadınların ne gibi şeyler hissederek yaşadıklarını anlamaya çalışmak, bana, bir solucanın düşüncelerini anlamaya çalışmaktan çok daha karmaşık zahmetli ve ürkütücü geliyordu.”(s.40)

Örneğin de biraz belki çeviriyle alakalıdır ama “solucanın düşüncelerini anlamaya çalışmak” belki bir deyimdir Japonca’da. Bilmiyorum, çok da bilgi sahibi olmadan söylüyorum. Ama tabii kadınları anlamak zor… Genel olarak insanların bir başkasını anlamasının imkansızlığı söz konusu.

Biri de bu kitap için öyle yazmış, çok güzel ifade etmiş. Aslında benim burada çözümüm de biraz yine klişeye kaçarak: belki de anlamaya çalışmamak lazım. Her şeyi de anlayacağız diye bir şey yok çünkü.

Bazen zamanla oluyor anlamak. Anladığınızı fark ediyorsunuz aradan yıllar geçince, eski bir olayı, eski bir anıyı düşünürken. “Aa, bak burada demek ki şunun için yapmış bunu” diyorsunuz. O anladıklarınız da gerçi çoğu zaman yanlış çıkıyor ama olsun.

Anlamaya çalışmak, anlaşılmaya çalışmak… Bunları bazen biraz geleceğini yaşamak lazım. Ama niye bunları söylüyorum? Sırf mutlu olmak için mi? O da bir varılacak liman değil, bir sonuç değil. “Mutlu oldum, oldu bitti, tamam artık hep mutluyum” değil bu.

Bunlar hep yoldayken kısa süreli konaklayacağımız duraklar. Mutluluk bence öyle bir şey — bir varılacak yer değil. Kısa süreliğine mutlu olacağız ve sonra o geçecek. Sonra tekrar, sonra tekrar belki şanslıysak mutlu olacağız ve sonra tekrar üzüleceğiz.

Bunun bir an evvel farkına varmak lazım. “Şunlar şunlar olunca, o istediğim evi, arabayı alınca mutlu olacağım. O hayalimdeki evlilik, şu üniversiteyi kazanınca…” Bunlar hep yanlış. Eğer körü körüne bağlanırsanız, sizi kör kuyularda yalnız bırakacak düşünceler bunlar. Neden söylüyorum bunları? İşte şimdiki anlattığım yüzünden.

“Zayıf bir insan için mutluluk bile korkutucudur. Pamuk bile onları yaralayabilir. Mutluluk da onlara zarar verebilir. Zarar görmeden önce hemen oradan uzaklaşıp, her zamanki soytarılığımın arkasına saklandım.
‘Paranın bitmesi bağları da köreltir,’ tabirinin tam tersi durumlar da vardır.”(s.69)

Bu cümle birkaç kere geçiyordu: “Paranın bitmesi bağları da köreltir.” Evet. “Para mutluluk getirmez ama parasızlık mutsuzluk getirir” diye bir şey de okumuştum daha önce. Ama onunla ilgili galiba yeni bir araştırma yapılmış. Buna Finans Podcasti’nde denk gelmiştim.

O podcast de yüz küsur bölüme ulaştı. İlk yüz bölümünü her hafta bir bölüm yaparak tamamladı. Neredeyse iki senedir inanılmaz bir istikrarla çok faydalı bir podcast. Burada yeri gelmişken söyleyeyim: Para deyince aslında hiç kitapta bahsetmeyi düşündüğüm bir podcast değildi ama çok iyi. Sıfırdan insana ekonomi ve finans konusunda çok şey öğretebilecek bir podcast. Çok güzel tadında kısa bölümleri de oluyor. Son dönemlerde artık biraz uzunlaştı. Yirmi dakikalık, yarım saatlik bölümler koymaya başladı çünkü her hafta yapmayacakmış artık. Yüz bölümden sonra “artık her hafta değil de hazır olduğumda yüklemek istiyorum” diyordu.

Onun bahsettiği yeni yapılan araştırma şöyle: o meşhur çalışmada yılda belli bir miktar doların üstü insana daha fazla mutluluk vermiyor gibi bir sonuç vardı. Onu okumuştum ben mesela ve inanmıştım da. “Demek ki para bir yerden sonra…” demiştim.

Ama hayır, zaten mutluysanız para arttıkça daha da mutlu oluyormuşsunuz. Mutsuzsanız evet, para bir yere kadar etkili oluyormuş. Bazı insanlar var ki para harcamalarına gerek yok, sadece o rakamların artmasını istiyor, öyle bir motivasyonla yaşıyor. Doğru.

Bu sefer de bunu öğrenince bu bana mantıklı geldi. Bu araştırmaların etkisi o — biraz bilim katılınca işin içine daha inandırıcı oluyor. Ama paranın artması değil de bitmesi, azalması, parasızlık gerçekten zordur. Bazı insanlar o güvenlik hissini hep duymak ister. Cebinde para yokken dışarı çıkamayan insanlar var. Ben de tanıyorum ve ben de bazen o kategoriye girebiliyorum.

Ben aslında ilk cümleye odaklanmıştım yazarken. Şu an daha çok son cümle çerçevesinde dönüyoruz: Zayıf bir insan için mutluluğun bile tehlikeli olması, korkutucu olması.

O zaman bu cümleyi öğelerine ayırmaya çalışırsak, zayıf insan olmaktan kurtulmamız lazım. Aslında her şeyden yara almaya çalışmak da bence problemli. “Mutlu ol be!” diyesi geliyor insanın, değil mi? Şu an mutluyum ama bu da geçecek diye düşünmektense…

Ama o zaman da sanki yazarın “soytarılık” dediği o sürekli neşelilik hali, diğer insanları güldürmeye çalışmak, hep yüzünde sahte bir tebessüm… O da mutluluk değil işte, yazarın dediği gibi soytarılık. Bunu da insanın yüzüne çok sert bir şekilde çarpıyor bu kitapta.

Ben de diyorum: “Acaba bu gülmelerim, esprilerim bir soytarılık mı?” Öyle algılanabilir. Zaten çok ciddi insanlar vardır, onlar bana tahammül edemez muhtemelen. “Ne anlatıyorsun kardeşim? Biraz ciddi ol. Kitapla ne alakası var bu senin saçma sapan esprilerinin?” diye düşünebilirler.

Ben onlarla zaten çok anlaşamam. Bir de onları düşünmüyorum. Her şeyi düşünürsen adım atamazsın ki. Şu an bu söylediklerimi kimler dinleyecek? Onlar nasıl insanlar acaba? Konuşurken incitir miyim? Verdiğim örnekler yanlış anlaşılabilir mi?

Daha dün tam böyle ofisten çıkacağım, yine başka bir şey için yazdılar. Öğlen arayıp durdular sürekli. Anlatıyorsun bir şeyi, yok yetmiyor. Onun da altında dayanakları istiyorlar, daha önceki yapılan işlerle kıyaslıyorlar.

İnsanlara bir şey anlatmak çok zor ve herkes o kendi çalıştığı zamanda karşı tarafın da çalışmasını istiyor. Kimisi dokuz dedin mi hemen başlıyor yazmaya, aramaya. Tamam, eyvallah. Ben de biraz o kafadayım. Senin mesain dokuz-altıysa, dokuza kadar yazmam kolay kolay. Dokuzu beş geçe, on geçe yazınca da çok belli oluyor o saati beklediğin ama o da bir saygıdır bence.

Öğle aralarında da çok yazmamaya, aramamaya çalışırım. O da mesela anlaşılmıyor bazen. Herkesin öğle arası olmuyor, ikide üçte yemeğe çıkanlar da olabiliyor. Ben de biraz öyleyim ama bu karşı taraftan anlaşılmıyor.

İlla her aradıklarında açman lazım, hemen yazıyorlar sonra gruptan: “Aradım açmadın, arayacağım birazdan” falan. “Tamam ne arıyorsun? Yaz iki dakika bakayım ben ona.” Bazen çok basit şeyler için bile arıyorlar ama bazen de evet, saatlerce yazarak çözülmeyecek bir şey iki dakika konuşmayla çözülebiliyor.

Orada müsaitlik durumu olması lazım ve altıdan, yediden sonra da hâlâ çalışanlar olabiliyor. Tamam çalışın, çok güzel. Bizim onlardan istediğimiz şeyleri o saatten sonra müsait olup atabilenler atıyor. Eyvallah ama ona da benim sonraki gün dokuzda bakmam lazım. Mantıklı olan o aslında… Hiç beni zorlayan, “hemen buna cevap ver” diyen yok ama biraz da benim bir an evvel aradan çıksın diye -unutabilirim çünkü- sıcağı sıcağına “dur eve geçeyim bakayım” yapmamam lazım ama dün de yine yaptım, bilgisayarı açtım.

İş yaptırmak da zor. Onu kontrol edene kadar, aynısı hatta belki daha çok zaman geçiyor. Daha çok vakit kaybediyorsun, bir an evvel olsun bitsin şu işler diye. Bu arada neden bunlardan bahsediyorum? Biraz onu düşünmeye başladım, başka bir şey anlatacaktım aslında.

Heh, tamam. O arada bir yorum gelmiş, ona cevap yazmıştım ve hemen bir saat sonra bambaşka bir cevap geldi hiç ummadığım. O kadar yanlış anlaşılmışım ki…

Ben insanlardan bahsediyordum arada yazarken ama o kadar kapalı bir anlatımda bulunmuşum ki “müşteriler bana biraz zaman hediye ederse” gibi bir şey yazmışım orada. Kitap da hediye etmek üzerineydi, o kitapta geçiyordu ‘zaman hediye etmek’.

Ben zaman hediye etmeyi geçtim, herkes zamanınızı alma peşinde. İşleri kolaylaştırmaktan çok zorlaştırıyorlar. Zihnimde o düşüncelerle öyle bir cevap yazmıştım. Ama tabii bunu karşı taraf nereden bilecek? Nasıl anlayabilir? Çok dolaylı anlatıyorum bazı şeyleri. Bu kadar gerek yok, net- açık olmak lazım.

Orada “müşteri” deyince — o da Atlas Fench nickli Medium yazar, çok güzel yazılar yazıyor — “siz de benim yazılarımı okursanız ben de okurum sizinkini” gibi bir anlam çıkmış sanki. Hiç hayatta yapmayacağım bir tavır. Ne kadar kötü, pazarlık gibi!

Ben o yüzden tekrar cevap yazmaya çalışmıştım. Anlaşılmak bir lüks ve her kelimeyi herkes farklı anlam yüklüyoruz. Renk körlerinin anlaşılmaması gibi. Adam kırmızı görüyor mesela ama mavi diyor ona, öyle öğrenmiş. Bütün dünyanın da kırmızıya mavi dediğini sanması gibi. Ve evet, kitapta beni en çok etkileyen bölüm:

“Ancak o nostaljik zamanların içinde, soğuk terler dökmeme neden olan bir anı var ki hayatım boyunca asla unutamayacağım bir felaketti benim için. Savcılıktaki loş odada, basit bir sorguya çekildim. Savcı kırklı yaşlarında, sakin, kasıntı davranmayan bir karaktere sahipti (eğer ben iyi görünüyor olsaydım bile, fazlasıyla yapmacık dururdum ama bu savcı gerçekten de düzgün görünen bir adamdı. Bilgeliğinden gelen bir dinginliğe sahipti). Ben de tamamen gardımı indirmiş olduğumdan, dikkatsiz bir şekilde ifade verdim ve aniden öksürmeye başlayınca, kolumdan mendilimi çıkarıp, orada gördüğüm kanla, bu öksürüklerin yardımının dokunabileceğine dair acınası bir his içimde uyandı. İki kez abartılı bir şekilde öksürürken, mendille ağzımı kapatmış vaziyette savcının yüzüne bakıyordum.
“Gerçekten mi?”
Sakin bir şekilde gülümsemişti. Soğuk terler dökmüştüm. Hatta şimdi bile hatırlayınca panik oluyorum. Ortaokul döneminde, o aptal Takeiçi’nin arkadan dürterek “Bilerek yaptın,” demesinin, bana yaşattığı cehennemden daha çok korktuğumu söylersem abartmış olmam. Bu iki olay, hayatımda yaşadığım en büyük başarısızlıklardı.”(s.81)

“Gerçekten mi?” sorusu, hele de savcıdan gelince ne kadar etkili oluyor! Bir de çocukluğunda “bilerek yaptın” demesi… Bilerek yine şaklabanlık yaptığı bir anda — soytarılık yazarımızın tabiriyle — çocukken bilerek düşüp insanları güldürmeye mi çalışıyordu?

Öyle bir şey yaparken, bu Takeiçi dediği kişi “bilerek yaptın” diyerek onu rezil ediyor. Bunu anlatıyor daha önceki sayfalarda. Sonrasında diğer insanları kandırıyor mendilindeki kanla. Aslında tam anlamıyla bir kandırmaca değil. O gerçekten kötü bir durumdaydı orada ama o kadar da kötü bir durumda değil. Biraz “bana acısınlar” istiyor, böyle çok belli olmasın diye uğraşırken sanki belli de olsun istiyor içten içe.

Ama tabii savcıyı kandıramıyor. Bu bahsettiği o bilgelik, dinginlik onu da sökemiyor ve o zaman da çok utanıyor. Yaşadığı en büyük başarısızlık olarak görüyor bunu. Bunlar yaralıyor maalesef karakterimizi. Halbuki ne kadar basit bir şey deyip geçebilirsin, değil mi? Öyle değil işte.

Bir de bunun Horiki diye bir arkadaşı var. O da nasıl bir arkadaş? Kusursuz dost arayan da dostsuz kalır” demişler ama neyse… Bana pek arkadaş gibi gelmemişti. Bir tanıdığı diyelim:

“Horiki daha da tatmin olmuş bir şekilde, “Hızlı yükselen yetenekler er ya da geç bir hata yaparlar,” dedi.
Hızlı yükselen yetenekler. Acı bir şekilde gülümsemekten başka yapabileceğim bir şey yoktu. Ben, yükselen yetenek ha! Ancak benim gibi insanlardan korkan, kaçan ve aldatan biri için bu, “Dokunmadığın Tanrı tarafından cezalandırılmazsın” atasözündeki kurnaz ilkeleri benimsemekle aynı şey değil midir? Ah şu insanlar, birbirlerinden ne kadar da bihaberler. Olayları tümüyle yanlış değerlendirdikleri için, sadece yakın dostluklar kurmaya çalışarak hiçbir şeyin farkına varmıyorlar. Sonunda da o dostları öldüğünde ağlamaktan ve taziye mesajı yayımlamaktan başka bir şey yapmıyorlar.”(s.104)

Büyük büyük sözler burada karakterimize çok yakışmıyor belki ama o da böyle beylik laflar edebiliyor. İşleri iyi giderken mesela yazarlık yapmaya çalışıyor. Daha doğrusu çizerlik — manga çizerlik. Mangaka deniyormuş galiba onlara.

İstediği tarzdan gittikçe uzaklaşıyor, daha çok verilen siparişlerle çalışıyor. Sonra hiç istemediği şekilde, sırf para kazanmak için gittikçe daha kalitesiz işler yapmaya başlıyor. O ilk tavizi verdikten sonra çorap söküyor gibi geliyor. O zaman yaptığın iş de tatmin etmez seni. Belki para kazanabilirsin ama mutlu olamazsın hiçbir şekilde. Gerçi burada daha kitabın ortalarındayız ve o ilk çalışmaları daha çok seviliyor, popüler oluyor.

Orada bile bu arkadaşı, moral verecek yerde “hızlı yükselen yetenekler er ya da geç hata yaparlar” diyerek… Doğru söylüyor belki ama böyle mi söylenir? Kutlaması, tebrik etmesi gerekirken… İnsanlar gerçekten garip, çok garip arkadaşlar.

Sonrasında iyice buhranlara kapılıyor karakterimiz. Kelimelerin eş anlamlarını, zıt anlamlarını tartıştığı bir bölüm var. Bunlar birbiriyle aynı anlama geliyor diyor. Bazen karşıt kavramların bile aynı anlama geldiğini… Bilmiyorum, siz de fark eder misiniz? Öyle bir aydınlanma yaşıyor burada:

“‘Suç ve açlık. Açlık ve fasulye. Hayır, bu eş anlamlısı.’ Öylesine konuşurken ayağa kalktım.
Suç ve ceza. Dostoyevski. Bir an aklıma gelince ürktüm. Ya Dostoyevski, Suç ve Ceza ismini koyarken, bunların eş anlamlı değil de zıt anlamlı olduğunu düşünerek koyduysa? Suç ve ceza tümüyle birbirine ters. Buz ile kömür gibi. Suç ile cezayı zıt gören Dostoyevski’nin yeşil yosunlu nehrinin dibi… Ah, çözdüm. Hayır, henüz değil. Kafamda bunlar dönüp duruyordu.
‘Hey! Fasulyeler pişmiş, gelsene!’”(s.131)

Sonunda da yemeğe çağırıyorlar burada. Onu niye almışım ben de? Evet… Alıntıları paylaşırken bazen böyle çok eksik kalıyor, yarı yerde kalıyor. Bazen de fazladan cümleler yazıyorum.

Burada gerçi anlamsızmış gibi gelebilir size ama o akışı da biraz belli etmeye çalıştım bir yandan. Başta da veriyor açlık ve fasulye örneğini — çünkü fasulye yiyecekler birazdan.

Suçla ceza zıt mıdır birbirine? Eş anlamlı mıdır? Suç cezayı getirmez her zaman. Bazen doğru şeyler yüzünden de cezalandırılabilirsiniz. Hatta çoğu zaman mı acaba? Eyvah, eyvah… Yine tehlikeli sular.

“‘Onlara gerek kalmadı.’
Aslında pek alışık olduğum bir durum değildi. Bana verdiği şeyleri istememiştim. Hayatımda ilk kez, sadece bir sefere mahsus böyle bir şey yaptığımı söylersem abartmış olmam. Benim sefaletim, kimseyi reddedecek gücümün olmamasından kaynaklanıyordu. Eğer bir teklifi reddedersem, karşımdaki kişinin kalbi ile kendi kalbim arasında onarılamaz bir çatlağın oluşacağı korkusu yüreğime pompalanıyordu.”(s.150)

İşte bu yanlışlar, yanlışlıklar, yanlış düşünceler için belki büyük konuşacağım ama çok hatalı bir varsayım bu. Birinin size söylediği bir şeyi reddedince onu reddetmiş olmuyorsunuz aslında. Bunu çok erken yaşlarda öğrenmek lazım: Hayır demeyi.

Kimseye reddetme gücünüz olmayınca gerçekten güçsüz oluyorsunuz. Bu güç gerektiriyor, bir kas gibi aslında — yapa yapa öğrendiğiniz bir şey. Ben kimseye sürekli evet demem. Bazen evet diyesim olsa bile demiyorum. Dememen lazım gibi hissediyorum. Bir bak bakalım karşı taraf ne diyor hayır deyince. Çünkü bazen çok şaşırabilirsiniz. Birine hayır dediğinizde onun değişen tavrını görünce… Sanki sürekli evet demek zorundaymışçasına her şey iyi giderken, kusursuza yakın bir ilişki sürüyor gidiyor. Öyle zannediyorsunuz ama o ilk çatlakta görüyorsunuz aslında ne kadar sağlıksız bir ilişkide olduğunuzu.

Bunu bir an evvel görmek lazım. Biraz da yeni insanlarla tanışırken onları reddetmek — bakalım ne diyor. Mülakatlarda da böyle cevabı olmayan sorular ya da çok absürt, zor durumlar sorulur ki “bakalım ne yapacak?” Orada verdiğiniz tepki aslında önemli olan. Doğru cevap yok zaten bu soruların ya da var da böyle uzun uzun teknik şeyler… Orada ölçülen aslında sizin verdiğiniz tepkiler.

Ben tabii bunu biraz genelleyip “çoğu zaman asıl önemli olan sizin tepkilerinizdir” diyebilirim. Hayatta da her zaman bir mülakatta değiliz belki ama biraz da sınanıyoruz — hem insanlar hem olaylar tarafından.

Biraz da bizim sınamamız lazım belki insanları, dostluklarımızı, arkadaşlıklarımızı. Bir bak bakalım ne olacak? Bir şey istediğinde mesela bütün o ilişkinin dinamiği değişebilir. Hep sen istenilenleri yapmayacaksın, bazen bir şey isteyeceksin. Bakalım aynı fedakarlığı karşı tarafta gösteriyor mu? Aynı inceliği? Çünkü bazen iyilik yapmayı da beceremez insanlar. Öyle yüzüne vururlar ki, yapmasa daha iyi dersin.

Bunları ne kadar erken fark edersen o kadar iyi diyeceğim. Yolun sonunda tek başınıza da kalabilirsiniz o zaman. Hiç eşiniz, dostunuz kalmayabilir — böyle bir yan etkisi de var. İnsanlığınızı belki yitireceksiniz, insanlıktan çıkacaksınız o iki yüzlülüğü, sahte tavırları görünce.

Ama işte o da genelleme yüzünden oluyor. Bu sadece karşılaştığınız bir örnek, bütün herkes böyle değil. Bunu da anlamak lazım. “Papaza kızıp oruç bozulmaz” derler ya…

Ben 230 sayfa falan demiştim galiba ama o kadar uzun değildi bu kitap. Çok konuştuk sadece, alıntılarımın çokluğunu, uzunluğunu görünce abartmış olabilirim. Farklı baskılarda tabii daha uzun olabilir ama 160–170 sayfa kadardı bu kitap. Ve son alıntım şu şekilde:

“Eğer bunların hepsi gerçekse, bu adamın arkadaşı olsam, ben de kendisini akıl hastanesine götürmek isteyebilirdim.’
Soğukkanlı bir şekilde ‘Tüm bunlardan onun babası sorumlu,’ dedi.”(s.159)

Bunu karakterimiz için diyorlardı. Onun da babasıyla olan ilişkisi biraz Kafkavari — “Kafkaesk” denir mi acaba? Daha çok yazı üslubuyla ilgili söylenir bu ama bilmiyorum.

Daha ilk alıntılarda o aslan kıyafeti mevzusu vardı ya, orada zaten sinyalini vermişti: babasıyla anlaşamaması, ondan korkması, çekinmesi. Kitabın sonunda da yine karşımıza çıkıyor bütün bunlar.

Belki de “o sorumlu” diyerek biraz da sorumluluğu atıyoruz üzerimizden. Hayır, tabii ki bu kadar basit değil ama kuşkusuz onun da etkisi var.

Öyle bir denge kurmak lazım ki ne kimsenin hayatını zehirleyeceksiniz, zindan edeceksiniz ne de kendi hayatınızın bu kadar etkilenmesine izin vereceksiniz. “Herkesin hayatına kimse karışamaz” denilen o sokak röportajındaki gibi -farkında olmadan çok doğru bir şey söyleyen o abi gibi- belki de… Hem karışmaması lazım hem karıştırmamak lazım gibi hissediyorum şu an.

Bilmiyorum ama “İnsanlığımı Yitirirken” başlarken daha olumlu gibi gelmişti ama yok, zor bir kitap gerçekten. O kadar da “aman okumayın, depresyona girersiniz” gibi değil ama biraz da hazırlıklı olmak lazım. Etkileyebilir sizi, kötü etkileyebilir belki.

Bu arada bir saat olmuş, bir saattir konuşuyoruz. Daha bunu yarım saate falan indirmek gerekecek. Ben onunla vakit kaybedeceğim, belki o ara insanlığımı yitirebilirim. Bu işin de en zor kısmı bu.

Bırakırsam bu yüzden bırakacağım şu podcast işini. O yüzden bir an evvel şu 2. sezonun — yüz değil, ben 99 diye hedef koymuştum — 99 olmasını bekliyorum diyebilirim. Ondan sonra ben de belki Finans Podcasti gibi haftada bir, belki ayda bir bölüm yapmaya geçebilirim. İstediğim zaman yani ,belli bir takvim değil de. Daha iyi olmaz mı acaba? Bilmiyorum. Benim için daha iyi olur gibi hissediyorum en azından. Sizleri bilemem ama onu da çok düşünmek istemiyorum. O yüzden daha çok kendimize odaklanmamız lazım, karşı tarafı düşünmektense kendi akıl sağlığımız için.

Ne çok “kendi” dedim… Evet, kendi kendine konuşunca biraz benim podcastlerim self servis gibi şu an, onu fark ettim. Çok da sevmem ben aslında bu self servis işini. Kuyruk bekliyorsam falan, özellikle hiç katlanamıyorum.

Bazen tabii daha pratik olabiliyor ama sırf sana birileri yemek getirsin diye birini istihdam etmek de saçma olabilir. O konuda da karışık düşüncelere sahibim.

Neden şu an bu konuyu açtım? Kendi kendimize konuşmaktan öyle bir çağrışım yaptı herhalde. Neyse, neyse… Yine teşekkür ederim sizlere vakit ayırdığınız, buraya kadar geldiğiniz için.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder