10 Temmuz 2025 Perşembe

Kayıp Arkadaş

 

Kayıp Arkadaş, Günümüzün Gözetleme Kuleleri, Tarihi Yazanlar ve Hesaba Katılmayan İnsanlar

Bu kitabı okuyalı aslında yaklaşık bir hafta kadar oldu ve o bir hafta içinde başka herhangi bir şey okuyamadım. Bu kitabı da oldukça uzun bir sürede bitirebildim. Uzun zamandır böyle bir okuma tıkanıklığı yaşamamıştım — bazen böyle durumlar olabiliyor tabii.

Bu yazı kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Bayram sonrası benim için de bir tatil dönemi gibiydi. Bu kitabı alıp okumaya başladığımda henüz savaşlar da başlamamıştı. Bir anlamda denk geldi yani. Nedense kütüphanede gördüğümde dikkatimi çekmişti bu kitap. Kemal Sayar’ı zaten çok severim ve ara ara okumak gerekiyor.

Ancak bu kitap oldukça ağırdı; içeriği sertti. Ben bu kitabı Kapı Yayınları’nın Şubat 2016'da çıkan birinci basımından okudum. İçindekiler bölümünü de buraya not aldım, çünkü çok fazla konuya değindiği için bu başlıklar bir anlamda “bir yazıya nasıl başlık konur?” ve “başlığın önemi” gibi konularda da sizi aydınlatabilir. Ayrıca yazarımızın değindiği konulara aşina olabilmeniz için de faydalı olacaktır.

Tabii ki uzun uzun birçok alıntım var, ancak bu başlıkların bazılarına hiç değinmeyeceğim. Bu nedenle önce içindekiler bölümünü paylaşmak istiyorum:

“Büyük Kulak, Acının Aritmetiği, “Büyük Turp”u Beklerken, Homo Politicus’un Yükselişi, İçimizdeki Karanlık, Kalbi Çürümüş Bir Uygarlık, Barbarlıklar Çatışması, Kötülüğü İyilikle Sav, Var Olmayan Ev, İyi Müslüman, Kötü Müslüman, Unutuş ve Hatırlayış, Kalpten Kalbe Bir Yol Vardır Görülmez, İnsan Sığınaktır İnsana, Haysiyet, Konuşma Zamanı, Aşk ve Nefret, Uyaran ve Tepki, Yasımızı Birlikte Tutacağız, Memleket Meselesi, Güzel Ölme Sanatı, Fıtrat, Yalnızız, Kalbin Zamanı, Hatırasız ve Kimliksiz, Dini Şiddet Efsanesi, Nereye Bakıyorsun?, Can Sıkıntısı, Merhamet, Daha Fazla Merhamet!”

Bu kitabı geniş kapsamlı denemelerden oluşan bir eser şeklinde düşünebiliriz. “Kayıp Arkadaş” kitabının sanki “Düşman Kayıp Arkadaştır” gibi bir alt başlığı da vardı sanırım. Böyle bir şey hatırlıyorum.

Daha önce okuduğum bir kitapta geçen “Yabancılar henüz tanışmadığımız dostlarımızdır” sözünü de Zorba’da geçtiğini sanıyordum. Arkadaşlara da öyle söylemiştim ama sonradan başka bir kitaptan çıktığını öğrendim. Kitaplar bazen böyle karışabiliyor.

Bu kitap hem psikolojik derinliği olan hem de günümüzle alakalı bir eser. Günümüzden bahsederken, şu an belki çok büyük bir savaşın, belki de Dünya Savaşı’nın başladığı bir dönemi yaşıyoruz diyebilirim. Türkiye tam anlamıyla bir abluka altında; dört bir tarafımız savaş.

Tarih… Kim bilir bunları nasıl yazacaklar? Belki onlarca yıl geçtikten sonra bugünü anlayacağız. Şu an içinde yaşarken anlamıyorsunuz tabii. Bir de tarihi kazananlar yazacağı için, kimin kazanacağı da önemli. Aslında kazanan da yokmuş gibi geliyor bana bazen. Olan yine masum sivillere oluyor. Neyse, ben hemen ilk alıntımla başlayayım:

“Otorite gücünü berkittiğinde, Milgram deneyinin bize eşsiz bir biçimde gösterdiği gibi, onun sözünden çıkamaz oluruz. Bu tarz bir itaat toplumunda insanlar bir süre sonra kendilerine sansür uygulamaya ve kendi kendileri gözetlemeye başlar. Her ortamda her konuyu konuşamaz, kendi görüşlerimizi rahatlıkla ifade edemez ve telefonlardan ürker hale geliriz. Ne de olsa büyük ve küçük biraderler bizi izlemektedir ve konuşmak risklidir. Oysa demokrasilerin temel ödevi muktedirin şeffaflığını sağlarken güçsüzün mahremiyetini de korumak olmalıdır. “Hükümetler Afrika’da önce beslenme ve barınma sorununu çözmeli; özgürlükleri sağlamak sonra gelir,” diyen bir Batılı diplomata, Afrikalı bir kadının verdiği cevap çok manidardır: “Konuşma özgürlüğüm olmazsa, ekmeğimi kimin çaldığı hakkında nasıl konuşacağım?” Özgür bir toplum için konuşabilmek şarttır. Konuşamadığımızda giderek yalnızlaşır, içe kapanır ve komplo teorilerine itibar eder hale geliriz.”(s.13)

Bir örneğin gücünü görüyor musunuz? Burada bu Afrikalı kadının verdiği cevabı eminim unutamayacaksınız. Benim gibi uzun bir süre etkisinde kalacaksınız. Özgürlük önemlidir. “Konuşmak şarttır” demekle hayatın içinden böyle bir örnek vermek arasında ne kadar büyük bir fark var!

Konuşmak, konuşabilmek… Ben de aslında bunu biraz fark ettim. Ara verdiğim süreçte en rahat konuştuğum yerlerden biri bu podcast. Bu bana biraz yüzsüzlükmüş gibi mi hissettirdi, bilmiyorum. “Ben bu kadar konuşan, hele bir de yabancı insanlarla, hiç tanımadığım insanlarla rahat rahat konuşabilen bir insan değilim ki” dedim kendi kendime. Hatta kitapların altlarını çizip başka yerde bırakamam bile.

Bir yazarın sözüydü bu — kimdi, unuttum şu an. “Yaralarını paylaşmak gibi bir şey” diyordu. Çünkü kendi altını çizdiği kitapları kimseyle paylaşamazmış, gösteremezmiş. Doğru, evet. Üzerine her not aldığın…

Ama burada aslında tek yaptığım şey altını çizdiğim satırları okumak. “Sen manyak mısın? Niye böyle bir şey yapıyorsun? Kendini niye böyle ifşa ediyorsun? Hiç mi korkmuyorsun?” Konuşmak da öyle kolay değil bazen.

Ben tabii bu işi iş gibi de yapmadığımdan, çok amatör bir ruhla ilerlediğim için, aslında tam anlamıyla konuşmak da sayılmaz ama yine de “Yürek mi yedin be adam” dedim kendi kendime. “Nedir bu özgüven?” Pervasızlık da bu, patavasızlık… Eskiden böyle hissederdim. “Bu tempoya yetişemeyeceğim, alışamayacağım. Hayatın yoğunluğu… Bırakırsam o yüzden bırakırım bu podcast’i” gibi.

Ama aslında bunun psikolojik bir yanı da var. Korkuyorum. Art niyetli insanlar mesela dinlediğinde — dinlerse beni — bunu kötüye kullanamaz mı? Her şeyi anlatıyorum burada. Düşmanlarımın eline geçerse… Düşmanım da var mı? Hiçbir zaman hayatta düşmanım olmadı. Onu bile anlayamayan, biraz saf bir insanım aslında.

Ama konuşma özgürlüğümüz de olmazsa ne kalacak geriye? Bu çok önemli değil mi? Belki de bu kaldı elimizde. Bu zaten açlıktan, susuzluktan bile daha önemli.

Bu ilk bölümden alıntıydı sanırım. “Büyük Kulak”, bu telefonların dinlenmesi, o teypler dönemi… Ben bu kitapları biraz geç okuduğum için, aslında sevdiğim yazarları en azından güncel takip etmem lazım gibi hissediyorum. Ama bunun için çok okunacak şey var ve bazen böyle kurgu dışı bir kitaba takılıyorsunuz, artık kurgu okuyamaz da oluyorsunuz.

Roman okuyamıyorum. Kaç hafta oldu? Yine böyle kısa bir öykü kitabım var, her gün iki-üç sayfa okuduğum. Bu son bir haftada özellikle yaptığım okuma bu. Kendi kendimize nazar mı değdirdik, ne yaptık?

Bayramda bir arkadaşla konuşurken haftada dört kitap okuyabildiğimi söylemiştim ama yok tabii ki. Aslında anladım ki o, ritme kapıldığın en zirve noktası oluyor bazen. Bu 50 sayfalık kitaplar biraz beni yanılttı sanırım. Onlara denk gelince tabii dört-beş tane de okursun ama genel olarak mümkün değil. Bazen böyle arada uzun molalar olabiliyor.

Gilbert Achar, Barbarlıklar Çatışması adlı kitabında kendimizden saydığımız, “bizim gibi olanlar”a duyduğumuz abartılı ve gösterişli sempatiye narsistik merhamet adını veriyor. Batı Avrupalıların, dünyanın pek çok bölgesinde insanların ölümüne bigâne kalırken, 11 Eylül saldırıları sonrası Amerika ile yoğun bir özdeşim kurmasını bu kavramla açıklıyor. Bilinen bir durum, mazlum bize benzemediğinde onunla özdeşlik kurmamız zorlaşıyor. Mazlum, benim kılık kıyafetimden, dünya görüşümden çok uzak bir noktada kendini konumlamışsa, dünya görüşünü anlamsız ve tutarsız bulabilirim; hatta kendime tehdit olarak algılıyorsam, onun çektiği acıyı anlamam zorlaşır.”(s.17)

Bunları okurken hiç aklımda değildi. Bu İsrail-İran savaşı — savaş denir mi artık bilmiyorum ama savaş gibi bir şey artık. İsrail kim bilir buradan ne filmler çekecek, karşımıza çıkaracak. İran aleyhinde…

Bu kitapta çok güzel kavramlar var. Narsizm, merhamet… İleride yine not aldığım özellikle dikkat çekici kavramlar daha vardı. Bunlar aslında hepimizde var. Oradan da dikkat etmek lazım.

İki uzak kelime gibi görünüyor: narsizm ve merhamet. Ama aslında bazen iç içe de geçebiliyor. “Çoğu zaman” dersem yandık zaten o zaman. Kendimizi belki merhametli hissettiğimiz, empati yaptığımızı sandığımız anlara da bir mercek tutmak, kendimizi tekrar sorgulamak gerekiyor belki de.

Şimdi böyle uzunca bir alıntım var ve evet, içinde İsrail de geçiyormuş. Bunu bir okuyalım bakalım…

“Geçtiğimiz on yıllarda Batılı liderler dış politikalarında değerlerin öncelik kazanacağını, başka ülkelerde yaşayan yurttaşlar için de insan hakları ve özgürlük eksenli etik ilgilere çok daha fazla vurgu yapılacağını ilan etmişlerdi. Bu herkes için “evrensel bir ahlaki uzam” fikri anlamına geliyordu ve değer eksenli yeni bir uluslararası politikayı müjdeliyordu. Ortak kurallar, karşılıklı kazanımlar ve evrensel değerler üzerine kurulu bir dünya toplumu oluşturma projesi Batı dünyasının ahlak ve sorumluluğu sahiplenmesini mi gösteriyordu, yoksa içi boş bir retorikten mi ibaretti?
İki araştırmacı, Richard Perkins ve Eric Neumayer bu sorunun cevabını araştırmışlar ve Fransa, Almanya, İngiltere ve ABD’nin silah satış verilerine bakmışlar. Sonucu kestirmeden söyleyeyim, elbette organize riyakârlık düsturunca hareket etmişler ve çıkarları için değerleri feda etmişler. Otokratik, zalim, baskıcı rejimlere silah satışlarında en ufak bir azalma olmazmış. Yani etik, lafta kalmış! Sayısı iki bine yaklaşan sivil katliamından sonra CNN neredeyse bütün gün kayıp bir işgalci askerine dair yayın yapıyor, Fransız ve Alman televizyonları İsrail’de hayatın zorlukları üzerine program üzerine program yayınlıyorlarsa Batı kurumlarına nüfuz etmiş bir organize riyakârlıktan bahsedebiliriz.” (s.58)

“Organize riyakarlık” — evet, bahsettiğim diğer kavram da buydu. Benim bu haberleri izlememe, seyretmeme nedenlerimden biridir zaten. Farkında olmadan organize riyakarlığı keşfetmiş olmam…

Bu herkesin kendi tarafından bakışı, taraflı bakış açısı, eğip bükmesi. Bir sonraki anlatımda da sevdiğim bir yazar ve hiç okumayı düşünmeyeceğim bir kitap yan yana geçiyor. O yüzden özellikle bu bölümü aldım.

“George Orwell, Kavgam’ı değerlendirdiği yazısında şöyle demişti: ‘Bay Hitler insanların sadece huzur, emniyet ve rahatlık istemediğini fark etmiş. İnsanlar macera, zafer ve kendini feda etmek de istiyor.’”(s.77)

Aynen öyle. Bunu keşfeden, bunu anlayan ve gücü yerindeyse, liderler kitleleri peşinde sürükleyebiliyor — çok tehlikeli yollarda.

Lisedeyken bizim bir arkadaş bu “Kavgam”ı okuyordu. Hoca da kızmıştı: “Niye böyle bir caninin yazdığı kitabı okuyorsunuz?” diye. O zaman ben çok ilgilenmemiştim aslında, çünkü okuyan arkadaşın çok ciddi siyasi görüşlerle okumadığını biliyordum o kitabı. Biraz elde taşımalık, göstermelik bir kitap gibiydi. Öyle kitaplar da var maalesef.

O yaşlarda kitapla hava atmak gibi bir şey de var ne yazık ki. Bu podcast dışında da “İşte bak, ben ne kadar çok kitap okuyorum” gibi bir gösteriş olarak algılanıyor mu, algılanır mı diye düşündüm bu süreçte. Bu da kötü bir şey. Bilmiyorum… Bir yandan da… Neyse, devam edelim.

“Kültür, bazı verileri muhafaza ederken işimize yaramayan malumatın da unutulmasına izin vermektir. Borges’in Funes ve Sonsuz Bellek adlı öyküsünde anlattığı kahraman, her şeyi en ince detayına kadar hatırlayan ve unutamayan bir kişiliktir. Funes, bütün bu hatırlama yeteneğine karşın detaylarda o kadar boğulmaktadır ki analiz etme yeteneğini yitirmiştir. Borges şöyle söyler: ‘Buna karşın düşünme yeteneğine sahip olduğundan şüphe ediyorum. Düşünmek ayrılıkları unutmak demektir, genellemek, soyutlamak demektir.’”(s.81)

Evet, ayrıntılar çok önemli ama büyük resmi de görmek lazım. Genelden, dış çerçeveden bakmak gerekiyor.

Geçen öyle bir firmada mizan kontrolü yapıyorum. “Yine terslik, bir yanlışlık var mı? Daha doğrusu ne kadar yanlışlık var?” diye cari kontrolleri falan yapıyorum. En son bir baktım, dip toplam tutmuyor. Daha doğrusu bunu sonradan fark ettim; başka bir arkadaşım söyledi.

“Nasıl?” dedim. Biz hep normalde farklı bir programla çalışıyoruz. Dip toplamın tutmaması gibi bir ihtimal yok. Normalde borçlar-alacaklar her zaman eşit olur. Ama burada bu şirket farklı bir program kullanıyordu ve söylediğimizde de “parametreler, marameterler” böyle bir şeyler söyleyip geçiştirdiler. Program yanlış veriyor. Böyle değişik, aslında pek kullanışlı olmayan muhasebe programları da var.

Ben ilk başta belki de ilk bakmam gereken yer orasıyken, diğer hesapların, alt hesapların ayrıntılarında asıl özü kaybetmişim. Bakmam gereken şeyi… Hayata da böyle bakmak gerekiyor belki de. Çok ayrıntılarda kaybolmak da iyi değil, doğru değil.

Yine haydut devletlerden… Aslında bu kitabı aldığımda “Ne alaka? Niye böyle bir kitap seçtim?” demiştiniz biraz. Bitirdikten sonra “Nasıl bu kadar gündeme uygun bir kitap seçmişim?” diye şaşırıyorum.

“Geçmişi susturmak sadece bugünü zehirler. ‘Yeryüzünün kodamanları’nın Eskimolara, Cezayirlilere, Japon kökenli yurttaşlarına, Kızılderililere, Afro Amerikalılara, Aborijinlere, Maorilere karşı dilediği özür ancak ve ancak bugün Ortadoğu’yu bombalamadıkları ve sınırlarımızı yeniden çizmek için milyonlarca insanın hayatını harcanabilir bulmadıkları sürece anlamlıdır. Mültecileri taşıyan botları imha etmekten bahsedebilenlerin geçmişe dönük üzgünlüğü veya başka milletleri geçmişlerinden utanmaya davet etmeleri, hiçbir maliyeti olmayan bir retoriktir. Bugün süregiden katliamlarda payı olan “haydut devletlerin” kendi geçmişlerindeki terör ve ayrımcılıklardan utandıklarını ancak bugün sömürgeci emellerinden vazgeçmeleriyle anlayabiliriz. Ötesi laf ü güzaf ve organize riyakârlığın devamından ibarettir.”(s.105)

Obama mıydı bu? İlk çıkıp da Afroamerikalılardan özür dileyen… Orada da “zenci” deyince biz… Bizde o İngilizcedeki “n word” gibi kullanılmadığından sorun oluyor mu bilmiyorum ama bu da biraz ırkçılık gibi de algılanabiliyormuş. O yüzden ben dikkat etmeye çalışıyorum.

“Siyahi” diyorum çoğu zaman ama bazen bazı kitaplarda da geçiyor. Eski basım kitaplarda özellikle. Doğrusunu da çok bilmiyorum aslında. Hatta aynı şekilde “Kızılderili” demek de mesela ırkçılık olarak algılanıyormuş sanırım. Halbuki kesinlikle öyle bir niyetimiz yok. Onları “yerli” veya “yerliler” demek gerekiyormuş.

Neyse, ben oraya da girersem hiç çıkamam zaten. Çok uzun notlar almışım. O yüzden devam edeyim en iyisi.

“İnsanı insan kılan, insan olmayı mümkün kılan şey haysiyettir. Ancak ahlaki bir vicdanladır ki haysiyet sahibi oluruz. Evet haysiyet. Çabuk unuttuğumuz, eprimiş ve sanki artık bize bir şey söylemeyen kelimelerden biri daha. Evet, haysiyet. Bir insanım ben, istatistik hesaplarına gelmem, siz beni hesaba katmasanız da tarihi ben yazarım. “Allah ikbal sahiplerine ait evlerin duvarını, bazen, uçup oynayan bir küçük serçenin yuvasının korunması için yıkmadan tutar,” demiş bir ehl-i irfan. Ursula Le Guin, ‘Dünyadaki bütün umut, hiç hesaba katılmamış insanlardadır,’ diye yazmış.
Hepimiz farkında olmadan seçimlerimizle tarihi yazarız. Bir insanım ben, hayatımın bir anlamı var. Ben içindeyim diye tarihin bir anlamı var. Biriciktir benim hayatım, kimsenin hayatıyla değiş tokuş edilmez, benim rüyalarım ve acılarım bir başkasının acısıyla ve rüyalarıyla kıyaslanamaz. Tarihin görünmez gölgesiyim ben, öldüğümde gazetelere haber olmam. Geniş kitlenin meçhulüyüm belki ama haysiyetimle ‘varlığın kökleri’ne değerim. Benim haysiyetimi yok sayan her kimse, onunla bir meselem var. Ve benim biricikliğimi teslim eden her kimse ona verecek bir armağanım var. Bir oy, bir vergi numarası, nüfus kütüğünde bir sayı değilim. Bana da doğruları fısıldayan bir vicdanım var.
İnsana yapılacak en büyük kötülüklerden biri ona karşı kayıtsız kalmaktır. Kayıtsız kalmak onun insanlığını azaltmak, onun haysiyetini zedelemek demektir.”(s.124)

Ne kadar önemli, ne kadar büyük dersler içeriyor şu küçücük sayfa! Haysiyet ve onun üzerine yazarımızın söyledikleri… Biraz böyle bana da cevap vermiş gibi oldu yazar. Sanki öyle hissettim.

Daha demin ben “Tarihi kazananlar yazıyor” demiştim. Ama aslında hepimiz de yazıyoruz — hiç o hesaba katmayan, katılmamış insanlar. O yüzden “Bana ne?” diyemeyiz, dememiz lazım. Bu ne kadar büyük bir sorumluluk omuzlarımızda, ne kadar büyük bir yük!

Bundan sonra da sanki yazarımız biraz benim gibi duygusal insanlar için — artık ne diyeyim, okuduklarından fazla etkilenen insanlar için — sanki onlarla konuşur gibi, yine bir psikolog edasıyla şu satırları yazmış:

“‘Dünya çok karanlık ve insanlar çok kötü…’ diyor. ‘Dur!’ diyorum ona, ‘Seçtiğin kelimeler sadece dünyayı tarif etmez, onu değiştirir de.’ Var olmak konuşmaktır. Duyulmayan, tanınmayan ve hatırlanmayan yokluğa bırakılmıştır. Var olmak ancak öteki için ve öteki sayesinde mümkün. Varlık ancak ötekinden bir yankı bulduğunda anlamlanıyor. Sesimiz ve varlığımız önce öteki, sonra kendimiz içindir.”(s.131)

Yine ilaç gibi gelen bir bölüm daha. Seçtiğimiz kelimeler dünyamızı şekillendiriyor. O yüzden çok da umutsuzluğa kapılmamak lazım — hatta hiç umutsuzluğa kapılmamak lazım.

Neyi nasıl ifade ettiğimiz, aslında insan psikolojisine dair eğitimli insanlar için ne kadar büyük deşifreler, ne kadar büyük ipuçları saklıyor… Biraz da ondan korkuyorum ben.

Benim bu konuşmalarımı eğitimli bir insan — bu konuda uzman bir psikolog mesela — dinlese, belki “Bu bir akıl hastasının, bir delinin podcast’i” diyecek. O benim arada gülmelerim… Kim bilir ne anlamlar ifade ediyor.

“Çocuk babaya “Senden nefret ediyorum!” dediğinde aslında şunu der: “Senden istediğim sevgiyi alamıyorum…” Nefret konuşmaları örtük arzu ve korkuları temsil eder. Nefret ideolojisi, Niza Yanay’ı izleyerek söylersem, bir arzu belirtisidir. Kişi sevdiğinden incinir. Nefret bağımlılık korkusundan da türeyebilir: Biz ve onlar arasındaki kutuplaşmış dil negatif karşılıklı bağımlılığa dayanır. Biz iyilerizdir onlar da kötüler. Hegel’in köle-efendi diyalektiğinde olduğu gibi biri diğerini inşa eder.”(s.143)

Nelerden nefret ettiğimize de bir dönüp bakmamız gerekiyor belki de. Ben de hiç… yani hem sevmem hem çok kullanmam nefret kelimesini. Kimseye yani “senden nefret ediyorum” dediğimi hatırlamıyorum. Ve kin de tutamam zaten o kadar. O bana işte bir yük gibi geliyor.

Hani bazen birilerine işte bir tavır alırsın, küsersin falan. Sonra da neden küstüğünü, neden onunla konuşmadığını unutursun ya, işte o… o insan benim.

Ama bir yandan da çok böyle… çok çabuk suratım düşüyor mesela, bir kötü bir şey olduğunda. Bu da iyi değil. Biraz daha az etkilenmek isterdim ya da kendimi o açıdan geliştirmem gerekiyor belki de. Çok böyle hemen modum düşebiliyor. Tez canlı mı derler? Yok yani… biraz olumsuz durumlardan özellikle çabuk etkilenebiliyorum. Hemen böyle canım sıkılıyor mesela, moralim bozuluyor.

Böyle böyle olmaz yani, hele iş hayatında falan. Bu hiç kabul gören de bir şey değil. O hep zirvede ama… hep de böyle olağanüstü işte neşeli, mutlu olamazsın ki yani. Ne kadar sağlıklı bilmiyorum ama nefret yok yani. Nefrete, kine, kesinlikle bu kutuplaşmalara kapılmamak gerekiyor.

Yine… yine çok önemli bir noktaya parmak basıyor yazar burada.

“Artık ölüm başka bir varoluşa açılan kapı değil, def edilmesi gereken bir beladır. Bir insanlık durumu değil, tıbbi bir sorundur. Pek azımız sevdiklerimizin ölümüne tanık oluyoruz artık, ölüm anı itina ile gözlerden uzak tutuluyor. “Ölümün binlerce kapısı var, insanlar çekip gidebilsin diye,” demişti John Webster. Şimdi o kapıları hastane odalarında sıkı sıkıya kapamanın derdindeyiz.
Bir istatistiğe göre ABD’lilerin yüzde sekseni ve İngilizlerin üçte ikisi modern seküler hastanelerde can veriyor. Batı dünyasında ölüm gibi ölüm sonrası hizmetler de giderek sekülerleşiyor ve cenaze törenleri, öte âleme göçen kişinin ruhuna dua edildiği bir mecra olmaktan ziyade onu anlatan, onunla ilgili anıları paylaşan bir tür anma merasimine dönüşüyor.”(s.177)

Evet. Hastanede ölmek de çok acı bir durum yani. Ekstra geride kalanlar için özellikle. Bununla ilgili de şimdi aklıma gelen anılarım var ama onları anlatmaya çok hazır değilim. Biraz korkuyorum. O yüzden devam edeyim. Okurken de gelmişti aklıma ama “bunları anlatamam ki” de demiştim kendi kendime. Haklıymışım. Evet.

“Yalnızız ama yakınlıktan da korkuyoruz. Bir arkadaşlığın bizden istedikleri olmaksızın yoldaşlık duygusu verebilecek teknolojiler istiyoruz. Siber âlem bir kaçış yeri, bir inziva mekânı. Orada hakikati istediğimiz kadar eğip bükebilir, kendimizi kılıktan kılığa sokabilir ve denetimi elimizde tutarız. Bedenlerinin egzersiz, gün ışığı, sağlıklı gıda ve insani temas ihtiyacını yok sayan birçok genç, artık hayatlarını ekran karşısında geçiriyor ve gerçek dostlukların yerine sanal olanları koyuyor. Gece yaşayan bu gençlerin en sevdikleri roman kahramanlarının vampirler, hayaletler ve başka gece yaratıkları olmasına şaşmayalım. Japonya’da hikikimori olarak bilinen bir durum var: Ergenler kendi odalarında yıllarca münzevi yaşıyor, bütün gün bilgisayar oyunu oynuyor ve sadece kapılarına kadar getirilen yemek için mola veriyor. Uzun yıllar sürebilen bu durum anne babayı adeta çocuğun kölesi haline getiriyor: Onunla ne iletişim kurabiliyor, ne de onu dışarı çıkarabiliyorlar. Ekran köleliğinin ete kemiğe bürünmüş hali.”(s.190)

Evet, bu Japon kültürüne ben de Japon edebiyatı okuyarak biraz aşinayım. Bazı şeyler gerçekten de hoşuma gidiyor aslında, ama böyle gerçekten tehlikeli yanları da var. “Hikikomori” de onlardan biriymiş. Evet… “Otaku”lar mıydı? Bizde de “giyik” deniyor sanırım. Bir şeye böyle çok fazla takılan, belli konularda tutkuları olan, genelde böyle oyun bağımlıları… Artık “gamerlar” falan deniyor. Bunlar artık bu sektörden para da kazanabildikleri için çok ses çıkarılmıyor artık onlara. Çok normal bir şeymiş gibi karşılanıyor.

Ama böyle bir çocuğunuz olmasını ister miydiniz? Bir yandan da kendinize öyle sorun. Birçok evlilik de bu “gamerlik” sorunu yüzünden çatırdıyormuş. Öyle de bir durum var günümüzde. Hiç, yani hiç daha önce böyle bir şey gelir miydi insanın aklına? İşte günümüzün, çağımızın problemlerinden biri. Ve hemen bundan sonra aslında asıl tehlike bir sayfa sonrasında geçiyor.

“Bir gözetleme kulesi olarak internet. Çevrimiçi araştırma zahmetine giren bir kimse, kolaylıkla her birimiz hakkında pek çok malumata ulaşabilir. Bu da giderek görünmez veya namevcut olmayı zorlaştırıyor. Neil Postman, Teknopoli adlı kitabında yeni teknolojik araç gerecin hayata dair önceliklerimizi değiştireceğini, kültürün o derin anlamından koparılarak sadece araçlarla ilişkilendirileceğini yazmıştı. Bir tıkla bize bilgi sunan protez belleğimizin yapıtaşlarından biri de Google. Ancak hayatın “google”laştırıldığı bir zamanda, arama motoru bizim neyi ne kadar bilmemize müsaade ediyorsa o kadarını biliyoruz. Biz Google’ın müşterileri değil ürünleriyiz: Eğilim, merak ve tercihleri reklam verene satılan ürünleriz. Biz onu kullandığımızı sanırken, o bizi kaydeder ve hakkımızda profil oluşturur. Biz onun hakkında pek az şey bilsek de o bizim hakkımızda çok şey bilir. Bu yönüyle panoptikonu da aşan bir gözetim mekanizmasıdır. Başka bir örneği sosyal paylaşım ağı Facebook üzerinden verebiliriz: Facebook ütopik bir ihtimali ayakta tutar. Geçmişte kaybedilen şimdi bulunacaktır. Bu gezegenin sakinleri, canları hangi yüzlerini sunmak istiyorlarsa, dünyaya onu sunarlar. Bukalemun benlikler. Facebook giderek bir hafıza silici olarak işlev gösterir. Sınırsız yüzümüzün olması, bağlanma gücünde bir azalmayı ve insan yaşamında bir daralmayı ifade eder. Sosyal medyada sahte kimlik ve sınırsız yüz üretilebilmesi, kişiyi hem kendini tanımaktan, hem de sosyal yaşa- içine girebilmekten uzaklaştırır. Medya doygunluğu çağında birey hayatını bir bütün olarak değil, parçalar ve epizodlar toplamı olarak yaşamaktadır.”(s.191)

Evet. Meta… Meta faturaları geldi hemen gözümün önüne. Bizim şirketlerin de bazılarının önemli bir gideri yani bu reklam harcamaları ve inanamayacaksınız yani harcanan paralara, sırf bu Google’da üstte görünmek için. Artık ilk iki sayfa neredeyse tamamen reklam gibi bir şey ve hangimiz zaten bir şey aradığında üçüncü sayfaya kadar gidebiliyor?

Bak ben de şimdi örnek verecektim. Kendimden örnek verecektim ama doğru, ben de gitmedim yani. Üçüncü sayfada da belki vardır reklamlar. Her sayfada mı oluyor yoksa o üst satırlar? Hep mi rezerve edilmiş? Biraz da benim cahilliğim, insan bir bakar ama…

Yok, o reklamlar beni o kadar… İşte geçen bir radyoda bir şeyde duymuştu. Cem İşçiler anlatıyordu. Hatta o evet, “servis” diye aramış Google’dan. En üste çıkan o reklam verenlerden biri. Adam gelmiş televizyonu hiç diyor, arızasını da sormamış. Almış götürmüş. Tabii adam da onu servis zannediyor. Hiç şüphelenmemiş. Ondan sonra kayıplara karışmış. Yani bir hırsızlık çeşidi olmuş.

Çünkü sen oraya reklam verdiğinde “televizyon servisi”, “tamiri” vesaire diye Google bakmıyor ki senin işletmenin gerçekten bir işletme olup olmadığına. Yani onun için önemli değil. Aldığı paraya bakıyor sadece ve “en güvenilir servis” yazınca mesela en tepede onu çıkartabiliyor. Bu da aslında belki hukukun, adaletin oturduğu ülkelerde bir problem olabilir. Dava falan açılsa başı ağrıyabilir yani. Ama bizde rahat yani, bu işler çok suiistimale açık.

Reklam dediğin zaten ya biraz da öyle bir şey değil mi? Karşılıklı biraz insanları kandırma sanatı gibi de bir şey. Ve artık hepimiz reklam yapmak zorundayız. Her platformda ayrı bir insanız yani belki de. Ben de öyle.

Şimdi podcast için mesela ayrı bir kitle var orada. Kitle kitle diyorum bak. 100–200 kişi dinleyen, üç beş kişi arasında ama ayrı bir topluluk yani gerçekten. Onu YouTube’dan dinleyenler daha farklı. Orayı… Yazıları okuyanlar çok çok daha farklı. Beni arayıp böyle telefonda konuştuğum arkadaşlarım daha farklı. Yüz yüze bu kitaplar üzerine konuştuğum arkadaşlarla çok daha farklı sohbetler olabiliyor.

Ve yine kulağımıza küpe olması gereken birkaç cümle: sürekli “carpe diem”, “anı yaşa”, “anda kal” denilen bir çağda onu da aslında ne kadar yanlış anladığımızın, zaman zaman bize ne kadar yanlış aktarıldığının bir göstergesi. Çünkü hafıza olmayınca aslında o anda yaşamak da çok yanlış yerlere götürebilir sizi. O zaman da bilinçli olmak gerekiyor. Yani şunları unutmamak gerekiyor:

“Görünen o ki ağ toplumunun hızıyla hareket ettiğimizde sadece ruhlarımız değil, hatıralarımız da geride kalıyor. Ancak yavaşlayarak ruhumuzun derinlere kök salmasına izin verebiliriz. Sadece anda yaşamak bizi hatırasız ve kimliksiz bırakır. Belleğimiz olmadan hepimiz birer hiçiz.”(s.208)

Ben de son olarak bu notları almışım. Aslında üzerinden çok zaman geçti ve dediğim gibi uzun süredir de bu verimli okumalar yapamıyorum. Bu kitap üzerine de çok araştırma yapamadım. Hatta bitirdiğim çoğu kitap için ciddi bir araştırma yapamıyorum artık. Sadece altını çizmek isteyeceğim cümleleri yazıyorum ve çıkıp burada üzerine aklıma ne gelirse paylaşmaya çalışıyorum.

Bu bir yandan çok yetersiz gibi de geliyor bana. Ama ne yapayım yani, her kitap için böyle saatlerce araştırma yapmak… Öyle bir vaktim de yok ama işte bazı kitapları da o yüzden mesela okuyamıyorum. İşte Sencer Bey mesela, o diğer romanlar… Daha önce okuma listeme almışım demiştim. Kitapları da aldım hatta ama yok, başlayamıyorum bir türlü. Çünkü onları öyle sadece okuyup geçmek istemiyorum. Üzerine daha ciddi çalışmam lazımmış gibi hissediyorum. Öyle olunca da gittikçe erteleniyor. Araya böyle kısa kitaplar giriyor.

Kurgu dışı hiç okuyamıyorum neredeyse. Böyle nadiren okuyabildiğim zamanlarda da hayattan kopuyorum. Bu sefer kurguya hiç dönemiyorum. Anda kalamıyorum. Belki de çok böyle hatıralarda kalmak da iyi değil aslında. O denge… Dengeyi bulmak lazım. Denge çok önemli.

Çok çok uzun sürdü yine… Daha ben kahvaltı falan yapacağım ve işe gideceğim. Yine bu uzun yaz günlerinin erken doğan güneşinden faydalandım ve artık okulun da son haftasıymış galiba bu hafta. Bundan sonra böyle sessizlikleri de çok kolay bulamayacağım gibi görünüyor. O yüzden değerlendirmek lazım.

Birkaç gündür de beni zaten rahatsız ediyordu bu kitap. O kadar okuduk, bitirdik, notlar çıkardık sayfalarca ama yok yani, bir gün kalkıp böyle konuşamıyorum üzerine ve bu tek seferde bitirme isteğim… Sanki ikiye üçe bölününce olmayacakmış gibi düşünüyorum, hissediyorum. Hâlbuki ya onar dakikalık şöyle kısa kısa bölümler halinde yapsam çok daha güzel olmaz mı? Olur. Olabilir. Yaparsan olur. Yaparsan, bakarsan bağ olur.

Kapanış yapmak da bir sanat ya. İşte bak yapamıyorum yani. Çok teşekkür edeyim, kısa yoldan hemen. En büyük kurtarıcı, sizlere şükranlarımı sunmak, teşekkürlerimi iletmek. Çok sağ olun buraya kadar gelip zaman ayırdığınız için.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder