14 Temmuz 2025 Pazartesi

Bir Budalanın Yaşamı

 

Bir Budalanın Yaşamı, Berbat Eşler, Hayırsız Evlatlar, Kötü Babalar, Hayaller ve İnançlar

Bugün Ryunosuke Akutagawa’nın “Bir Budalanın Yaşamı” kitabından bahsetmek istiyorum. Daha önce “Cehennem Manzarası”nı okumuştum ve kendisiyle o kitap sayesinde tanışmıştım. Şimdi ise sanki biraz da beni anlatıyormuş gibi hissettiğim “Bir Budalanın Yaşamı” ile karşılaştım.

Bu yazı kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Bu kitapla birlikte artık kendimi bir Akutagawa hayranı olarak tanımlayabilirim. Onun bulabildiğim bütün kitaplarını okumayı planlıyorum. En azından bu kitabıyla, gerçekten kısa öykünün Japonya’daki en önemli temsilcilerinden biri olduğunu anladım.

Onu daha da iyi tanıdım ve yazarlık üzerine, yazma sanatı üzerine çokça kafa yorduğu için biraz münzevi bir karakter olduğunu fark ettim. Sanırım bu yüzden onu sevdim. Osamu Dazai’nin de en çok etkilendiği yazar olduğu biliniyor.

Kısa bir kitap olmasına rağmen benim bayağı alıntılarım var. Ancak çok fazla zamanım olmadığı için kitabı bitirmem bir haftayı geçti. Hem sindire sindire okumaya çalıştım hem de güncel olaylar beni biraz okumaktan uzaklaştırdı.

Okuduğum baskı, Sel Yayıncılık tarafından Haziran 2023'te çıkarılan birinci baskı idi. Çeviri Zeynep Ebru Okyar tarafından yapılmış. Şimdi içindeki hikayelerden de bahsedeyim:

“ÇEVİRMENİN ÖNSÖZÜ, BENDEN SONRA, YAZARLIK ZANAATI, SHİNSUKE DAİDŌJİ’NİN YAŞAMININ İLK YARISI -Bir Ruhsal Manzara Resmi-, ÖLÜM KAYDI, ÇARKLAR, BİR BUDALANIN YAŞAMI, ESKİ BİR DOSTA MEKTUP”

Çevirmenin önsözünde özellikle bu son bölüm hakkında dikkat çekici bir anekdot yer alıyordu. “Eski Bir Dosta Mektup” başlıklı yazı, Akutagawa’nın intiharından hemen önce kaleme aldığı vasiyetname niteliğinde bir metin olarak tanımlanıyordu.

Yazarın okuduğum ilk kitabı olan “Cehennem Manzarası”nda da onun intiharından bahsetmiştim. Bu yüzden şimdi tekrar o konulara girmek istemiyorum. Bu kitap zaten yeterince karanlık.

Kitabın beni ilk vuran kısmı, yazarlık ve yazma üzerine düşüncelerini anlattığı bölümlerdi. İnsanlar neden yazar, yazarken neler düşünür gibi sorular üzerine kafa yormuş. Bu konular sanırım “Benden Sonra” bölümünde yer alıyordu.

“Nesiller sonra bir dost beklemeyişimin, sorgulamaya gerek duyulmayacak kadar açık olduğunu düşünüyorum. Bazen yirmi yıl sonra, elli yıl sonra, hatta yüz yıl sonra, benim varlığımın bile bilinmeyeceği bir dönemin geleceğini gözümde canlandırıyorum. O zaman eserlerim toz yığınının altına gömülmüş halde, Kanda civarındaki bir sahafın rafının bir köşesinde boş yere okurlarını bekliyor olacak. Yok, belki de bir yerlerdeki bir kütüphanede kalmış tek bir nüsha insafsız bir gümüşçüne yem olmuş, harfleri bile okunamayacak kadar lime lime dökülüyor olabilir. Fakat…
İçimden fakat diyorum.
Fakat acaba birisi tesadüfen eserlerimin bir derlemesi- ni bulup, içindeki kısa bir öyküyü ya da o öyküden birkaç satırı okur mu? Dahası, abartılı olan hayalimi söyleyeyim, acaba o öykü ya da birkaç satır, tanımadığım gelecekteki okurumun biraz da olsa güzel bir rüya görmesini sağlar mı? Nesiller sonra bir dost bekliyor değilim. Dolayısıyla hayallerimin inançlarımla nasıl çeliştiğinin de farkındayım.
Ancak ben yine de hayal kuruyorum. Issız geçen seneler- den sonra öykü koleksiyonumu eline alan bir okurun hayalini… Bunun üzerine okurunun zihninde benim hayalimin belli belirsiz de olsa görüneceğini…
Bilge kişilerin aptallığıma dudak bükeceğinin farkındayım. Fakat iş kendi aptallığıma gülmeye geldiğinde kimsenin gerisinde kalacak değilim. Ancak aptallığıma gülerken bir yandan da bu aptallığın beraberinde getirdiği kendime güvensizliğime acımadan edemiyorum. Ya da kendimle birlikte özsaygısı olmayan tüm insanlık için üzülmeden duramıyorum.”

Ben de tam bu satırları okurken Akutagawa’nın bütün kitaplarını okumaya karar vermiştim. Ne kadar güzel, değil mi? Bakın, şimdi siz de hiç alakasız bir yerden yazarımızın satırlarını dinliyorsunuz, bu kadar vakit ayırıyorsunuz. Hâlâ insanların hayatına dokunuyor. Hayalleri gerçekleşmiş aslında. Hiç de aptallık değil bu, ama kim bilir yazarken neler düşünüyordu.

Hakan Günday’ın “Kinyas ve Kayra”sını bitireli çok oldu ama bu aralar onun röportajlarını izliyorum. Yazmak hakkında çok güzel şeyler söylüyor. Hatta düşünmenin en iyi yönteminin yazmak olduğunu belirtiyor.

Ben de bu yüzden artık bu podcast’i böyle doğaçlama yaparak belki hata yaptığımı, biraz yazıp hazırlanmam gerektiğini düşünüyorum. Bunları yazıya dökmek de bir iş tabii. En azından baştan yazarak aklımı toparlayabilirim.

Aslında bir işin en kolay yolunu bulmakta iyiyimdir ama bazen bunu takıntı haline getiriyorum. Mükemmeliyetçilik hiç istemediğim ama biraz var sanki bende.

“Ancak o her şeyden önce emekli bir memurun oğluydu. Alt sınıfın yoksulluğun dan ziyade, yalanlarla yetinmek zorunda olan alt orta sınıfın yoksulluğuyla büyüyen bir insandı.”

Alt-orta sınıf belki daha da zor durumda. Bizde de “orta sınıf kalmadı, hepimiz fakirleştik” diyorlar. Bunun doğruluk payı olsa da, alt sınıfın durumunu da düşünmek gerekiyor. Acaba onlar ne oldu?

Yoksulluk sınırı, açlık sınırı… Bir yanda asgari ücretler, vergisiz kazançlar, kayıt dışı ekonomi; diğer yanda milletvekili maaşları ve hemen emekli olmaları. Hatta hiç para harcamak zorunda kalmamaları. Geçenlerde bir yerde duymuştum: “Zenginlik, para harcamak zorunda kalmamaktır.”

Gerçekten de bütün ikramlar, hediyeler hep zenginlere yapılır. Çünkü orada bir çıkar, rüşvet benzeri bir beklenti vardır. Ama fakire, ihtiyaç sahibine üç kuruş sadaka verirken iki saat düşünürler insanlar.

O üç kuruştan ziyade, bu yalanlarla yetinmek sanki yoksulluğa daha da yaklaştırmış gibi geliyor bana. “Umut fakirin ekmeği” derler ya. O umut da biraz yalan gibi bir şey oluyor aslında. Kurulan hayaller ve hayal kırıklıkları, yoksulluğun en büyük zorlukları belki de.

“Kavrayışı hızlı olan Yüzbaşı Fujita, Yasukichi’den önce ‘Taziye konuşmasını hazırlarken kaynak olsun diye sana dosyasını göndereyim birazdan.’
‘İyi de nasıl biriydi peki? Ben Binbaşı Honda’yı simaen tanırım o kadar…’
‘Yani… Kardeşleriyle arası iyiydi. Sonra… Sonra, sınıfının birincisiydi hep. Gerisini de senin usta kalemine bırakıyorum işte.’”

Bu bölüm artık bir hikaye. Yazarın daha çok deneme türündeki serzenişlerinden sıyrılıp bir öyküye geçiyoruz. Ama bu öykü de yine bir yazarın öyküsü. Böyle taziye yazıları yazmak zorunda olan bir yazarın hikayesi.

Bir gün böyle bir yazı istiyorlar ondan. Çok da tanımadığı birisi için. “İşte bu gün başı öldü. Al, yaz bakalım.” “Ee, ne yazacağım?” “Dosyasını göndereceğim sana. Dosyada da zaten pek bir şey yazmıyor: sınıfının birincisiydi, kardeşleriyle arası iyiydi. Gerisini sen uydur.”

Acaba burada da istemeden düşündüm: Biz ölsek, bizim arkamızdan böyle bir yazı yazılacak olsa ne yazarlardı? Ne yazarlar? Bu soruyu sormak bile insanı düşündürüyor.

Bu bizim ilk podcast maceramızdı bu arada. Böyle birinci sezonunda kaldı ama güzel bir hatıraydı benim için de. Ayrıca önemliydi. Çünkü bu hesap, kitap incelemesi, podcast belki de biraz onun sayesinde çıktı. Güzeldi yani, sadece bunu düşündürmesi bile.

“”Dört Azılı Düşman: Şüphe, Korku, Gurur, Şehvet” şeklinde sıralanmıştı kelimeler. Bu kelimeleri görür görmez ruhumda. ki isyanın daha da şiddetlendiğini hissettim. Bu “düşman” denilenler, en azından bana göre, hassasiyet ve zekânın farklı isimlerinden başka bir şey değildi. Tıpkı modern ruh gibi, geleneksel ruhun da beni mutsuz etmesine tahammülümü iyiden iyiye yitirmiştim.”(s.68)

Burayı da özellikle aldım. Okurken çok anlamamıştım ama “belki siz daha iyi anlarsınız” dedim. Bu da başka bir kitapta geçiyordu galiba.

“Şüphe, korku, gurur ve şehvet, hassasiyet ve zekanın farklı isimleridir” diyor. Bu duygulardan kaçınmak mümkün mü? Ve bir duyguyu diğerinden ayırabilir misiniz? O kadar kolay mı? Bu matematiksel bir işlem değil. Burada çarpıp bölmüyoruz. Toplama çıkarma hiç değil zaten. O yüzden ben de biraz yazar gibi düşünüyorum burada.

Buradan sonra da “Bir Budalanın Yaşamı” bölümünden alıntım var. Arkadaşına yazdığı mektuptan yokmuş galiba alıntı. Onu da şimdi fark ettim. Kitapta bir mektup var ve ben ondan alıntı yapmamışım. Bu da olmayacak iş.

Normalde düşünün artık… Böyle intihar edince yazarlar… Ben de biraz tahammülsüzlük gösteriyorum, üzülüyorum. Her ne kadar daha başından itibaren o kadar empati yapsak da yazarla — onun gibi hissedip düşünüp aynı duyguları paylaşsak da — insan üzülüyor bir yazar intihar edince. Gerçi bu da aslında o mektup gibi sanki, ama bilmiyorum orada mı yer alıyordu.

Neyse, ben direkt okuyayım. Bundan sonra sürekli “şu alıntı, bu alıntı” diye bahsetmek istemiyorum. Ona da bu kitapla başlayacağım. Yazıya dökmeye çalıştığımda konuşmalarımı o zaman fark ettim: Hem bu kelime tekrarları hem de sürekli “alıntı şu, alıntı bu”… Vay efendim! Sanki tamamen alıntılardan ibaretmiş gibi.

Gerçi biraz öyle ama, bazı şeylerin böyle olduğunu sürekli söylemenin hoşuma gitmediğini fark ettim.

“BİR BUDALANIN YAŞAMI
Dostum Kume MASAO’ya,
Bu metin yayınlansın mı kararı başta olmak üzere, yayın zamanı ve yayıncısının seçimini sana bırakıyorum.
Metinde adı geçen çoğu kişiyi tanıyorsun. Fakat senden ricam şudur ki, eğer yayınlanacak olursa, onları tanıtacak bir dizin eklenmesin.
Ben şu anda son derece mutsuz bir refah içinde yaşıyorum. Yine de gariptir ki hiçbir şekilde pişman değilim. Sadece benim gibi berbat eş, hayırsız evlat, kötü babaya sahip olan kişiler için çok üzülüyorum. Evet, artık veda vakti. Ben bu metni, en azından bilinçli olarak, kendimi savunmak niyetiyle yazmadım.
Velhasıl, bu metni özellikle sana emanet etmem, senin beni muhtemelen en iyi tanıyan insan olduğunu düşünmem- den ötürü. Umarım ki bu metinde (büründüğüm o “şehirli” kimliğini soyup çıkarabilirsen) nasıl da budala olduğumu görüp gülersin.
20 Haziran 1927 Ryunosuke AKUTAGAWA”(s.91)

Evet, “Bir Budalanın Yaşamı” diye başlayınca o bölüm sandım ama bu mektup olmalı. Kitabın kapağında da zaten böyle kara bir kuş var. Kargalar, karga sesleri eşliğinde… Tahmin etmiştim zaten. O zaman da “kesin ben bu kitaptan bahsederken gelir bu kargalar” dedim. Biraz oradan da bir bağ kurdum kitapla.

Bu zaman, para ve sağlık meselesi. Öyle bir diyagram yapmışlardı, internette görmüştüm. Yani üçünü birden seçemiyorsunuz — en fazla ikisi. Üçüncüyü seçtiğiniz anda biri gidiyor. Hayat gerçekten böyle bir şey.

Belki yaş ilerledikçe refahınız artıyor, biraz para kazanabiliyorsunuz ama bu sefer o parayı harcayacak ne zamanınız oluyor, ne gençliğiniz, ne sağlığınız. Ne anladım ben o zaman o paradan? Para kazanmak için sağlığını feda edip sonra sağlığını düzeltmek için para harcayan insanlardan biri oluyorsunuz. O şehirli kimliği de belki bu anlama geliyor.

Ben de üzüldüm gerçekten bunu okuyunca. Ne kadar zor… Bir arkadaşım demişti bana: “Sen şanslısın. Senin ailen, annen baban seni sevmiş. Ben böyle bir aileden gelmedim.” O zaman da çok üzülmüştüm.

Berbat eş zaten hayatı zindan eder. Bir de hayırsız evlat… Bunu tahayyül bile edemiyorum. Çok yaralıyor insanı. Ama bütün bunlar hayırsız ana babadan doğuyor. Doğrusunu bilmeyince insan, görmeyince uygulayamıyor da. Ve sonra ortaya böyle “budala yaşamlar” diyebileceğimiz hayatlar çıkıyor.

“Bir Budalanın Yaşamı” da böyle madde madde ilerleyen bir biyografi gibiydi ve ben de ondan sadece bu maddeyi almışım. Hemen onu da paylaşıp bitireyim artık.

“41. Hastalık
Uykusuzluk hastalığına tutulmuştu. Üstüne üstlük dermanı kesilmeye başlamıştı. Kim bilir kaç doktor, her biri birkaç farklı teşhiste bulundu. Gastrit, mide atonisi, kuru zatülcenp, sinir argınlığı, kronik konjonktivit, beyin yorgunluğu…
Oysa o, kendisi, hastalığının sebebini gayet iyi biliyordu. Kendinden utanması ve onlardan korkmasıydı sebep, bunlardan, yani onu aşağılayan toplumdan!
Kar yağacak hissi veren bulutlu bir öğleden sonra, Avrupai bir kafede oturmuş, yaktığı purosu ağzında, karşısındaki gramofondan gelen müziğe kulak kesilmişti. Garip bir şekil- de gönlüne nüfuz eden bir müzikti. Müziğin bitmesini bekleyip gramofona doğru yürüdü ve plağın etiketini inceledi.
Magic Flute — Mozart
Bir anda anladı. On Emir’i çiğneyen Mozart’ın çok acı çektiğine şüphe yok. Ama kesinlikle onun kadar değil… Başını önüne eğip sessizce masasına döndü.”(s.108)

Burada Murakami esintisini de görüyoruz. Daha doğrusu Murakami aslında Akutagawa esintisiyle yazıyor. Belki de ondan ilham almıştır, ondan etkilenmiştir mutlaka. Akutagawa bu kadar kısa hayatına bu kadar öykü sığdırarak aslında Japon edebiyatını da çok derininden etkilemiş. Dünya edebiyatını da hatta kesinlikle etkilemiştir.

Uykusuzluk hastalığı, değişik değişik teşhisler… Ama aslında asıl sebep onu aşağılayan toplumdan korkması, belki de utanması. Linç kültürü. Şu an o insanlar nasıl yaşıyorlar, bunu bilmiyoruz. Şu an bütün dünya bir sosyal deneyin içinde gibi. O YouTube yorumları, Twitter’lar… İnsanların hiç tanımadığı, hiç yüz yüze gelemeyeceği insanlar tarafından taşlanması, yerin dibine sokulması, psikolojilerinin bozulması… Kim bilir ilerleyen yıllarda bunların etkisi nasıl çıkacak. Şu an belki çok farkında değiliz. İki taraf da bilmiyor bunun sonucunu ve bunlar on yıllar sonra çıkacak, belki gelecek nesillere aktarılacak. Gençlerden çıkacak yani — bunların hiçbirinin farkında değiliz.

James Joyce’un bir hikâyesi vardı, o “Bizimle Konuşan Öyküler”de. Patronu adamı aşağılıyor, bağırıyor çağırıyordu ve adam en son evine gittiğinde çocuğunu dövüyordu. Aynen öyle. Bütün bu aile içi şiddet de aslında — kadına şiddet dediğimizde, çocuğa şiddet — güçlünün güçsüze olan şiddeti aslında toplumsal şiddetten kaynaklanmıyor mu? Böyle deyince bu sefer bütün suçu da topluma atmış gibi oluyoruz ama payı var. Payı var diyelim en kısa yoldan.

Ve bu kitap da böyleydi. “Bir Budalanın Yaşamı” hiç de öyle bir budalanın yaşamı değil aslında. Bizden bahsediyor — şimdi korkuyorum — benden bahsediyor diyelim. Sizi de töhmet altında bırakmayayım.

Benden de zaten bıkmadınız mı artık, dinleye dinleye böyle sürekli aynı şeyler, aynı espriler, aynı uykulu ses tonu ya da uykusuz? Uykusuz deyince de uykulu deyince de sanki aynı şeyden bahsediyormuş gibi olmak da tuhaf değil mi? Çok uykusuzum şu an. Ya da çok uykuluyum. Hangisi doğru acaba? Karar veremedim. Çok uykuluyum galiba… Uykusuz sanki daha doğru. Uykulu olunca fazla mı uyumuş oluyorsun?

Neyse, daha fazla saçmalamadan burada bitirelim. Çok teşekkür ederim yine bana katlandığınız için.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder