28 Temmuz 2025 Pazartesi

Gölgeye Övgü

Gölgeye Övgü, Podcast Nasıl Dinlenmeli ve Ortaya Karışık Medeniyet

Cuniçiro Tanizaki’den okuduğum ilk kitap Gölgeye Övgü oluyor. Çünkü bu hafta kütüphane ziyaretimde karşıma çıkan o oldu. Orada her zamanki koltuğuma yerleştim ve bir saat içinde bitirip notlarımı çıkardım.

Bu yazı kitap hakkında tat kaçıracak bilgiler (spoiler) içerebilir.

Bugün Jun’ichirō Tanizaki’nin “Gölgeye Övgü” kitabından bahsedeceğim. İthaki Yayınları’nın Japon Klasikleri serisindeki bu kitabı Japonca aslından çeviren Burcu Erol olmuş. Yine benim kütüphanede bulup başladığım ve orada bitirdiğim kısa bir kitap. Yaklaşık yetmiş sayfaydı, yanlış hatırlamıyorsam.

“Gölgeye Övgü” kitabı bir deneme niteliğinde diyebilirim. Çok çeşitli konulara temas ediyor yazar. Japon kültürünü, onların Batı’dan ne kadar farklı olduklarını, gölgedeki güzelliği görmek konusunda — özellikle o sade hayatlarının sırları — biraz ifşa ediliyor bu kitapta.

Çok güzel alıntılarım var. Bence güzeldi yani bu kitap. Bu kadar iyi olacağını düşünmemiştim. Ancak şu an çok fazla vaktim yok. Bir an evvel bitirmem gerekiyor. O yüzden hemen başlamak istiyorum.

“Ufak bir örnek verirsem, bir keresinde “Bungeişuncu” adlı bir yayınevi için dolma kalemle yazı fırçasını kıyasladığım bir yazı yazmıştım. Şayet dolma kalemi Japonlar veya Çinliler icat etseydi, ucunu kesinlikle kalem ucu gibi değil, fırça ucu gibi yaparlardı. Ayrıca mürekkebi de mavi olmaz, Çin mürekkebine yakın siyah renkte olurdu ve mürekkep, kalemin sapından fırçanın uç tarafına sızacak şekilde tasarlanırdı. O zaman Batı kâğıdına -seri üretimle imal ediliyor olsa bile- yazmak zahmetli olacağı için en çok talebi Japon kâğıdıyla kaligrafi kâğıdı görürdü. Kâğıt, Çin mürekkebi ya da fırça bu şekilde gelişim gösterseydi, kalem ve mürekkep bugünkü gibi popüler olmazdı. Biz de romajiyi icat etmeye gerek duymazdık. Kanji ve kanalardan oluşan yazı sistemimize de daha bağlı olurduk. Sadece bu kadar da değil. Belki görüşlerimiz ve edebiyatımız Batı’yı bu kadar taklit etmez ve daha yaratıcı alanlara yönelirdi. Düşünüyorum da, önemsiz bir yazı yazma aletinin bile etkilediği alanlar uçsuz bucaksız.”(s.21)

Bu örneklerle zaten beni hemen içine çekti bu kitap. Uzun zaman olmuştu gerçi, ama en son yine böyle bir deneme tarzında okuduğum Rasim Özdenören’in “Yumurtayı Hangi Ucundan Kırmalı” isimli kitabında da muhteşem örnekler vardı. Özellikle yine bu icatlarla ilgili — işte arabanın Batı’da icat edilmesi. O yüzden trafik kurallarına bile sirayet eden o farklı kültürleri… Bizde arabaya duyulan saygı, yayaların daha ikinci planda olması… Bunun nedeninin arabayı onların icat etmesi olduğunu — tabii böyle söylemiyordu, çok daha güzel açıklıyordu Rasim Özdenören. Ama benim şu an aklımda bu şekilde kalmış. Bu örneği de ona benzettim.

Kağıdın icadı zaten en büyük icatlardan biri ve Çin’in kağıdın bu formülünü uzun yıllar vermemesi, dünyayla paylaşmaması — daha doğrusu gizli bir sır olarak tutması. Onunla ilgili de bir kitap okumuştum da şimdi hatırlamıyorum. “En Etkili 100” müydü? Yüz insandan bahseden bir kitap. O da kağıdı icat eden adam da yer alıyordu.

Evet, bu şekilde işte kıyaslıyor yazarımız ve sonra o yüzden “böyle Batı’yı taklit ediyoruz” falan gibi yerlere gelip biraz çözüm yolu arar gibi oluyor, ama sonra kendisi de biliyor biraz fazla uçtuğunu. Şöyle devam ediyor:

“Ne var ki bunların bir romancının boş hayalleri olduğunu herkes kadar ben de bilsem de buralara kadar gelmişken geri dönemeyiz. Biliyorum, kendi kendime sızlanmaktan ve imkânsızı istemekten öte bir şey değil yaptığım. Benim esas şikâyetim Batılılara kıyasla ne gibi kayıplar verdiğimiz üzerine ki bunu düşünmemizin bir sakıncası yok. Batılılar aşamalardan geçerek günümüze ulaşmışken, biz üstün bir medeniyetle karşılaşıp onu kabul etmek zorunda kaldık. Bedel olarak binlerce yıllık gelişimimizin çizdiği yoldan ayrılmamız gerekti. Bundan dolayı pek çok bozulma ve sıkıntı cereyan etti. Gelgelelim daha fazla kendi hâlimize bırakılmış olsaydık bile-beş yüzyıl önce veya günümüzde- elle tutulur bir ilerleme kaydedemeyebilirdik.”(s.22)

Bu tespit de bence çok önemli. Yani şikâyet ediyoruz belki, işte bize de biraz benziyor bu: Osmanlı’nın son döneminden, Islahat Fermanı’ndan, Tanzimat’tan itibaren sürekli o Batı’yı taklit etme… Ama hiçbir şekilde o aşamalardan geçmeden, direkt böyle hazır almaya çalışma. İşte kanunlarımıza kadar sirayet eden, hep böyle sağdan soldan bir şeyleri toplayıp kopyalayarak ortaya karışık bir medeniyet… Yani olmuyor. Çok kolay değil. O öyle oluşan bir şey değil, aşama aşama olması gerekiyor bazı şeylerin.

Direkt o basamakları atlayıp son basamağa göz dikince olmuyor. Oturmuyor. Halkta da çok karşılığı olmuyor. O zaman biraz o “tepeden inmeci” zihniyet aslında sağlıklı değil. Sonuçları yani, en azından istediğiniz kadar verimli olmuyor. Ama yani çözüm de ne? Kendi haline bıraksan da, yani belki o kısa süredeki gelişmeyi de bu sefer yüzyıllar içinde bile alamayabilirsin. Uyum sağlamak önemli. Yani dinozorlardan farkımız odur, derler ya.

“Film izlerken bile Amerikan yapımı filmlerle Fransız ve Alman yapımı filmlerin gölgelendirme ve renklendirme biçimlerinin farklı olduğunu görüyorum. Oyunculuğu veya senaryoyu bir kenara koyarsak sadece görüntünün kendisinden dahi ulusal karakterlere dair farklılıklar bir şekilde ortaya çıkıyor. Aynı makineleri, kimyasalları ve filmleri kullanmamıza rağmen böyle oluyorsa, kendimize ait bir fotoğraf teknolojimiz olsa kimbilir tenimizle, görünüşümüzle, iklimimizle ve doğamızla nasıl da uyumlu olurdu. Eğer gramofon ve radyoyu biz icat etseydik, bunlar kendi ses ve müziğimizin meziyetlerini daha fazla yansıtacak türden buluşlar olurdu. Bizim müziğimiz aslen mütevazı ve duygusal bir müzik olduğu için kaydedilince veya hoparlörde yüksek sesle çalınınca büyüsü- nün büyük bir kısmı kayboluyor. Konuşma sanatına gelince; kısık bir ses tonu, az sayıda kelime kullanımı ve her şeyden önemlisi duraklamalar bizim için önemliyken, gramofon ve radyolar bu duraklamaları bütünüyle öldürüyor. Böylece makinelere yaranmak adına kendi sanatımızı çarpıtıyoruz. Bu aletleri icat edenler Batılılar olduğu için kendi sanatlarına uygun yapmaları oldukça doğal. Bu yönden bizim gerçekten pek çok kayıp verdiğimiz söylenebilir.”(s.23)

Buna da sonuna kadar katılıyorum. Sessizliklerin, boşlukların… Daha geçende hatta bununla ilgili bir yazı yazmıştım. Medium’da, ilk defa yıllar sonra kitaplar haricinde bir yazı yazdım.

Bu podcast’te de mesela ben hiçbir zaman böyle hoparlörden açılacak, ses dışarıya verilecek ve dinlenecek gibi bir şey düşünmemiştim. Bunu hatta çok istemediğimi de daha önce söylemiştim ama tabii ki artık sizden çıktıktan sonra hiçbir şekilde ona müdahale edemiyorsunuz. Ve bu sesimin kısıklığı, az ses… Çünkü ben bunu tamamen sessiz bir ortamda, kulaklıkla dinleyeceğinizi varsaydığım için çok problem olmayacağını düşünüyordum başta.

Ama öyle değil tabii ki. Şimdi açıp ailecek, ortada benim bir konuşmamı dinlemek… Yani hayal bile edemiyorum o ortamı. Çok çok utandırıcı bir şey aslında bu benim için. Kesinlikle böyle bir şey böyle olacak deseler yani, yapmazdım ben bu işi. Yapamazdım. Ya da şu an bu söylediklerimin de mesela öyle dinlenebileceğini düşününce geriliyorum, rahat olamıyorum.

Bence podcast kulaklıktan dinlenmeli, tek başınıza. Kimseye bahsetmemelisiniz yani bu duyduklarınızdan. Bunlar özel şeyler. Her ne kadar her bölüm sonunda “paylaşın” bile desem… En azından şu kitapları aslında orada paylaşmanızı söylüyorum aslında. Kitap okuma sevgisini çocuklara kazandırmamız gerekiyor. Alışkanlığı bir yerde… Okuduğunu anlamak, en azından minimum şeylerden başlayıp, sonra zaten herkes o sevdiği kitabı keşfedince, denk gelince okumayı da sevecektir diye düşünüyorum. Ama bunun şu an bu konuyla hiçbir alakası yok. O yüzden devam edelim.

“Kyoto’da Varanciya isminde ünlü bir lokanta var. Bu lokanta, yemek odalarını elektrikle değil de eski tip şamdanlarla aydınlatmasıyla ünlüydü. Ancak bu bahar uzun bir aradan sonra tekrar gittiğimde gördüm ki artık ahşap fenerlerin içine yerleştirdikleri elektrikli lambaları kullanıyorlar. Ne zamandan beri böyle olduğunu sorduğumda geçen seneden beri olduğu yanıtını aldım. Mum ışığının fazla loş olduğunu söyleyen müşteriler çoğunlukta olduğu için mecburen böyle bir değişikliğe gitmişler fakat eski hâlinin daha iyi olduğunu söyleyen müşteriler için ellerinde hâlâ şamdan bulunduruyorlarmış. Buraya mum ışığında yemek yemenin keyfine varmak için geldiğimden, lambayı şamdanla değiştirmelerini rica ettim. Ve fark ettim ki verniklenmiş ahşap objelerin güzelliği ancak böyle loş bir ışığın altında bütünüyle ortaya çıkıyordu.”(s.28)

Ben ayrıca öğrenmiştim ki aslında asıl nedeni, o loş ışıkta göz bebeklerinin daha da büyümesi ve karşımdaki insana ondan daha çok etkilendiğin izlenimini vermesi en azından. Çünkü bilinçaltı düzeyinde de olsa çok dikkat ediyoruz, o göz bebekleri büyüyor mu? Daha da büyüdü mü? Bizle ilgilendi mi yani aslında karşımızdaki? O yüzden o romantik yemekler mum ışığında.

Ben de mesela daha gençken bunları böyle bilmediğimden -biraz o cahillikten- saçma gelirdi. Karanlıkta yani niye yiyoruz gibisinden. Ama işte gölgeler, gölgeler çok önemli ya. Karşındakine odaklanabilmek.

İşte yemek yediğim bir yerde mesela benim için televizyon açık olmamalı. İlgim hep kayıyor çünkü o zaman. Bu hem yemeğe de bir saygısızlık, hem karşındakine de, hem de seyrettiğin şeye de. İşte mesela podcast de — bak yine konu oraya girecek — bir yandan bir şeyler yerseniz dağılacaksınız yani, ne yaparsanız yapın. Yemeyin içmeyin demiyorum tabii ki ama en güzeli yürüyüş. Ya yürüyüş yaparken bence sizin yanınızda bir arkadaşınız, dostunuz konuşuyormuş gibi. Ben yürüyüşlerde çok dinlerim podcast ama yemek yerken de dinlerim bazen.

Yemek yerken Medium okuyorum bu aralar. Öğle aralarını en azından öyle değerlendiriyorum. Eğer yalnızsam tabii… Karşında biri olunca işte o da biraz saygısızlık gibi oluyor. Kalkıp telefonda yazı okuyamazsın yani. Zaten yemek demişken, evet yemeklerle ilgili de tabii ki pek çok bölüm var. Ben bir tanesini almışım:

“Bir kâse çorbayla her göz göze gelişimde; kâsenin usulca kulağımın dibine nüfuz eden, uzaklardaki bir böceğin sesini andıran tiz mırıltısını dinler, birazdan yiyeceğim yemeğin tadıyla ilgili derin düşüncelere dalarken kendimi transa geçmiş hâlde bulurum. Bu deneyim, tıpkı bir çay ustasının çaydanlığın çıkardığı ses karşısında efsanevi Onoe çamları arasından esen rüzgârı duyumsuyormuşçasına kendinden geçmesi gibidir.
Japon yemeklerinin yemek için değil, bakmak için yapıldığı söylenir. Fakat ben bu deyişi daha da ileri taşıyarak bakmaktan da öte, derin düşüncelere dalmak için yapıldıklarını öne süreceğim. Bu aynı zamanda, karanlıkta titreşen ışıkla lake kâsenin bir araya gelerek oluşturduğu sessiz bir müziğin işbirliğidir. Soseki usta, Üç Köşeli Dünya’da geleneksel yokan tatlısının renginden övgüyle söz eder. Gerçekten de bu rengin -ve nicesinin- tefekküre sürükleyen bir tarafı vardır.”(s.32)

O yediğimiz yemekleri sadece yemekle kalmasak, öncesinde biraz zaten seyretsek. O verilen emek… Ben gerçi biraz uğraşlara karşıydım eskiden. Anlamazdım yani. Yine ya saatlerce uğraşıp da onu öyle 10 dakikada yemek ayıp gibi geliyordu bana. Hâlâ da biraz o düşüncedeyim ama hızlı yememek lazım zaten ya. Kesinlikle yavaş yavaş, böyle tadına çıkara çıkara… O da bir yemeğe de bir saygı, kendine de. Hem zaten o zaman gerçekten doyduğunu da hissediyorsun. Hızlı yediğin anda çok çok zararlı.

Ve Japon yemeklerinin “yemek için değil, bakmak için yapıldığı”nın söylenmesi. Bu Kore mutfağında da var böyle, hemen karşınızda pişiriyorlar. O şefler, ustalar falan. Yani aslında güzel bence. En azından temiz olur, taze olur. Karşınızda görürsünüz, dondurulmuş şeyleri yağa koyup kızartıp koymazlar önünüze.

Yani aslında olabildiğince az ve yavaş yemek lazım. “Yeme de yanında yat” derler ya, biraz öyle… Bakmak, üzerine düşünmek, tefekküre dalmak… Kesinlikle çok aydınlık bir ortamda da değil. İşte bu imajla ilgili kitapta da mesela geçiyordu. Ben onu galiba almadım, çok bahsetmedim orada ama işte o deneme kabinlerinde, ışıkların altında denediğiniz kıyafetleri mutlaka çıkın bir gün ışığında da bir bakın üzerinizde nasıl duruyor diye söylüyordu. Zaten böyle çok aydınlık yerler hep insanı kandırmaya yöneliktir. Size bir şeyler satmaya çalışılan… İşte kuyumcularda belki gözünüze çok güzel görünebilir o takılar. Ama bir çık, bir bak bakalım dışarıda da aynı ışıltı olacak mı? Olmayacak. Ozaman da almazsın.O yüzden esnaf esnaf, işini biliyor ya… Esnafa bakmayın, ağlarlar sürekli zaten hiçbir zaman ben “işler güzel” diyen bir esnaf görmedim. Neyse hiç alakasız konulara geçiyoruz. Vakit de daralıyor. Ben son uzun notuma geçeyim.

“Seneler önce, Paris’ten henüz dönen yazar Musoan Takebayaşi, bana Tokyo ve Osaka gecelerinin Avrupa şehirlerine kıyasla bariz şekilde aydınlık olduğunu söylemişti. Şanzelize Caddesi üzerinde bile gaz lambası kullanan evler olduğundan, buna rağmen Japonya’da ücra dağlık alanlara gitmediğimiz sürece bir tane bile böyle bir ev göremeyeceğimizden söz etmişti. Ardından, ‘Büyük bir ihtimalle dünya üzerinde elektriği en çok kullanan ülkeler Amerika ve Japonya’dır. Zaten Japonya, Amerika’nın her davranışını taklit eden bir ülke,’ diyerek devam etmişti. Bu konuşma dört ya da beş yıl evvel, daha neon ışıklar moda olmadan önceydi. Bugün dönse ve her şeyin daha da parlak olduğunu görse muhakkak hayrete düşer.”(s.62)

Ben de o böyle rengarenk ışıklandırılmış gökdelenlere falan çok sinir oluyorum. Hem bana da çok büyük bir israf gibi geliyor hem de çok çirkin. O ışıklar, hele bir de bazılarını böyle fosforlu yeşiller, morlar… Değişik değişik renkler yapıyorlar.

Geçenlerde gece vakti yine bir minibüse binmiştim. Ben minibüsü çok nadir kullanırım normalde, sevmem zaten. Öyle bir ışıklandırılmış ki o led ışıklarla, düğün salonuna girmişsin gibi. Çok çok çirkindi. İnsanlar buna nasıl katlanıyor, bunun için bir de nasıl para harcıyorlar?

Şu an zevkleri ve renkleri, biraz ışıkları tartışıyoruz. Bunlara “tartışılmaz” derler ama bilmiyorum, başka da ne tartışacağız? Ve Japonlara göre de Japonya’nın Amerika’yı taklit etmesi… Tokyo deyince benim de aklıma zaten hemen o ışıklar, gökdelenler, koca koca ekranlar, reklamlar geliyor.

Kim bilir, 5 yıl diyor ama yazdığında 5 yıl… Şu anki zamandan bir de kaç sene öncesinden bahsediyorlar ama gittikçe dönüşecek. Mesela ben o şeyi de görüyorum: Böyle biraz daha kuzey kültürüyle ışıklandırılan, aydınlatılan evler de yaygınlaşıyor. Işığın derecesi ayarlanabilen yerler ya da işte abajurlar mesela daha çok tercih ediliyor sanırım şu an. Biraz daha masraflı olduğu için tercih edilmiyor ya da ama o eski koca koca avizeler falan kalmadı.

Hiç de sevmem zaten o kadar aydınlatmayı. Beyaz ışık bile kendini hastanedeymişsin gibi hissettirir beni ama alışan insanlar işte vazgeçemiyor. Ben çok mesela böyle ışık altında okumayı da sevmem. Masa lambası gibi hafif, loş… Etrafım hatta karanlık olacak, sadece o kitap aydınlanacak olsa en güzeli öyle bence.

Bir de tabii gün ışığında… Şu gün ışığını, güneşi şu çağda neden bu kadar az kullanıyoruz? Gerçekten inanılmaz. Gelecek nesiller anlayamayacak bizi. Ben daha şu an anlayamıyorum.

“Son zamanlarda elektrik ışığıyla öyle bir uyuşturulduk ki fazla aydınlatmanın yarattığı tüm sıkıntılara kayıtsız hâle geldik.”(s.63)

Diyor yazar. Haklı da… Bu kayıtsızlığın bir nedeni de zaten farkında olmamamız. O uyuşturulma, alışkanlık… Diğer alternatifi bilmiyoruz ya da ona hiç alışkın olmadığımız için, karanlık yerlerden hemen rahatsız olan insanlar da vardır.

Gece lambası diye bir şey var ya. Halbuki sen gece zaten karanlıkta uyuman lazım. Eskiden çocukken, çocuk odalarında çok yapılırdı benim zamanımda; böyle prize takılan ampuller falan… İnanılmaz yani, çok kötü şeyler bunlar. Çok kötü icatlar.

İcadın kötüsü oluyor mu? Olur, olur tabii. Hatta genelde o bile dengededir. Yani bütün icatlar yarı yarıya faydalı ve zararlı gibi ayrılabilir. Bütün iş aslında kullanımda bitiyor diyelim.

Kısa olacak dedik ama yine nereden baksan yarım saati geçti. Ben bunu yine 10–15 dakikaya inşallah kısaltırım, daha dinlenilebilir hale getiririm o boşlukları, karga seslerini falan atınca. Ama yine ses çok kısık olacak muhtemelen. Aslında mikrofonum o kadar kötü değil ama ortam kötü, çevre kötü derler ya, biraz onun gibi.

Ben de biraz böyle fısır fısır konuşan, sessiz bir insan olduğum için içimden de gelmiyor o bağırıp çağırmak. Şu an bir de sabah… Sabahın ilk ışıklarıyla böyle yeni uyandım. Çok uyanamadım da. Öyle bir yapıda bir insan değilim. O yüzden mazur görün beni, size bu sessizliğe ve gölgelere maruz bıraktığım için diyeyim.

Podcast bence bir de ayrıca karanlıkta dinlenmeli. Böyle bol ışıkların altında çok bir anlamı olmaz. Yine ne alakası var bilmiyorum… Kitaptan biraz fazla etkilendim sanırım. Güzel bir kitaptı. Yazarın adını bak, tekrar söyleyemeyeceğim ama yazar da zaten Japon edebiyatının önemli isimlerinden biriymiş. Her ne kadar ilk defa duyup bir kitabını okusam da, denk gelirsem bundan sonra onun kitaplarını da okumaya çalışacağım. Çok teşekkür ederim beni buraya kadar gelip vakit ayırdığınız için.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder