24 Temmuz 2025 Perşembe

İmajınızı Nasıl Alırsınız

 

İmajınızı Nasıl Alırsınız, Mülakat Tüyoları, Sunum Teknikleri ve Beni Şikayet Eden Gıcık Kız

Suna Kabadayı’nın “İmajınızı Nasıl Alırsınız?” kitabı aslında bbiraz daha uzun bir başlığa sahip. Sığmaz diye bu kadarını yazmıştım. “İçten Dışa Kişisel İmaj Yönetimi” alt başlığını taşıyor.

Şimdi görenler belki “Ne alakası var, sen niye bu kitabı okudun?” diyebilir, beni biraz tanıyanlar. İhtiyacım varmış gibi hissettim kütüphanede görünce… Böyle uzun zamandır kütüphanede kitap da okuyamıyorum. Bu kitap uzunca olmasına rağmen (yaklaşık 200 sayfa) “Dedim okurum ya ben bunu şöyle hızlı hızlı” ama o kadar çok not çıkarmışım ki! On bölümden oluşuyor. İçindekilerin de tamamını yazdım.

Bir de benim zaten kişisel imajla ilgili komik bir anım da vardı zamanında, yıllar önce. Ne kadar zaman geçtiğini aslında şuradan da kestirebilirim: Tarihler işte… “29 Şubat’ta Başlamanın Yararları” ilk bölüme… 2023 yılının son ayları olduğunu kestirebiliyorum.

O zamanlar podcast sınıfının ilk dersine gidecektim ve yine böyle biraz geç kalmışım. Bir baktım, bir sınıf daha tam kapanıyor, hoca gelmek üzere. Gerçi yok, podcast değildi galiba… Neyse işte bir sınıf — şu an podcast diye hatırladım ama kapıda da yazıyormuş zaten. Ben kapıda yazıyı okuyamadım işte, o telaşla girince. Bir de böyle eşofmanla falan gelmişim.

Sınıfa bir girdim, sınıf zaten bir değişik. Böyle herkes… Nasıl desem, herkes değil de birkaç kişi dikkatimi çekti hemen. U şeklinde bir düzende oturmuşlar, birkaç kişi öğrenci böyle takım elbiseli yanlış hatırlamıyorsam, herkes belli yani çok özenli giyinmiş. Böyle kot, tişört falan bir iki tane genç vardı yani, neredeyse böyle fularlar, bir şeyler işte o ceket cebinde mendiller… “Vay be” dedim, “nereye düştüm!”

Kendimi daha orada kötü hissettim yani. Ve sonra da zaten hoca geldi. Hoca da çok şık. Hemen işte bir ufak tanışma faslı. Sorduğu sorular arasında da “Neden kişisel imaj? Buradan beklentiniz ne?” falan gibi şeyler sordu ve ben anladım ki yanlış sınıftayım.

Sıra bana gelince sormuştum galiba, o şeyi de yapamamıştım -araya da girip iyice yani çıkıntılık yapmayayım dedim- ilk fırsatta acaba işte gittiğim dersin adını söyledim. Podcast diye hatırlıyorum ama değildi galiba. “O sınıf değil mi?” dedim. “Hayır” dediler ve o zaman izin isteyip çıkmıştım.

Yani benim kişisel imaj yönetimim bu kadar, bu kadar eksik. Yani farkında olmadan dersine bile girebilecek kadar bilinçsizim bu konuda.

Ama Ahmet Şerif İzgören’in mesela kitaplarını severim. Elma Yayınevi’nden çıkmış. Çok seviyorum o yayınevini de. Şubat 2011 tarihli 2. basımından okudum ben de. Hemen içindekileri sıralamak istiyorum:

“Bölüm 1: Yola Çıkarken
Bölüm 2: Ben Kimim Biliyor muyum?
Bölüm 3: İçten Dışa İmaj
Bölüm 4: Stilimi Kaybettim, Hükümsüzdür
Bölüm 5: Bana Biraz Renk Ver
Bölüm 6: Bana Yakışır mı?
Bölüm 7: Eyvah, İmaj Danışmanı Dolabımda
Bölüm 8: Profesyonel İmajım: İşte Giyim
Bölüm 9: Seyahatim Var, Bavulum Hazır. Değil
Bölüm 10: İşte, Görgü Dedikleri
Sonsöz
Tavsiye Ederim”

Evet, bu “Tavsiye Ederim” bölümü yazarın yaklaşık iki sayfa boyunca yine kişisel imajla ilgili yerli ve yabancı kaynaklardan tavsiyelerinden oluşuyor. Orada da yazıyordu. Kitabın içinde de var: Ahmet Şerif İzgören. Ben onun kitaplarını çok severim. Okumuştum daha önce. Hepsini de okuyamadım ama birçoğunu okumuştum.

Bir de neyi okumuştum bu imajla ilgili? Heh, Marie Kondo! O da aslında imajla ilgili sayılır mı bilmiyorum ama onun da katlama teknikleri hoşuma gitmişti yani.

Ve ilk bölüm de göz teması ile ilgili. Hepimizin eminim ki zorlandığı bir konu. Göze bakacağız da yani hangi göze bakacağız, o da var. Öyle bir sorun çünkü aynı anda ya sağ göze bakabiliyorsunuz ya sol göze. Birini seçmek mi gerekiyor? Kafa biraz burada kalınca zaten iyice telaş yapıyorsunuz. Zor ya, göz teması çok kolay bir konu değil.

Bununla ilgili yazarımızın sözleri şöyle. İlk önce o da bir alıntıyla başlamış.

“”Gözlerin konuştuğu dil her yerde aynıdır.”
Herbes
Bir gün bir bankanın genç yönetici adaylarıyla birlikteyiz, profesyonel yaşamda imaj üzerine konuşuyoruz, bir tanesi sordu: “Hocam ben göz teması kurarken zorlanıyorum, sürede de problem yok, zamanın dörtte üçü kurallarını biliyorum da hangi göze bakacağımı şaşırıyorum! Bu durumda ne yapmalıyım?” O an düşündüm ki bu durumu ben de bazen karşımdakinde fark ediyorum. Bana olmasa da karşımdaki odaklanma problemi yaşadığında, iki gözüm arasında gidip gelmeye başladığında fark etmemek mümkün değil. O gün Serhat’a söylediğim gibi, bu durum- da iki kaş ortasına, burnu merkeze alarak bakmayı deneyebilir kişi ama burada amaç karşınızdaki bireye ya da gruba ilginizi, saygınızı aktarabilmek. Seni dinliyorum, seninle konuşuyorum mesajını aktarabilmek; çok da takılmamak lazım sağ göze veya sol göze. Grup demişken aklıma geldi. Topluluğa konuşurken kimin gözüne bakacaksınız? Salonun içinde “M” harfi çizeceksiniz bakışlarınızla. O zaman herkese bakmış kadar olursunuz. Benden söylemesi… Daha küçük gruplardaysa baktığınız kişinin göz rengini fark kadar…(s.28)

Ama o M harfini de duymuştum ben. Bak gene bir yerlerde hatırlıyorum. O M harfi çizerseniz, topluluğa konuşmakla ilgili. Çünkü ne kadar az yapsam da o kadar çok şey biliyorum ben. Bu da büyük bir korkum olduğu için belki de bir hazırlık.

Ama bırakın bir gruptan kişilerin göz rengini — ben normalde konuştuğum insanların göz rengine bile hiç dikkat etmem ya. Çok ayıp aslında. Bundan sonra en azından… Ama o zaman da sanki “Ne bakıyorsun kardeşim?” falan demez mi diye. Çok göz göze gelmek… Hele bir de insan böyle çekingen olunca özellikle bunlar hep problem. Ne yapacağını bilemiyorsun.

Bu kitaptan çok farklı şeyler de öğrenebiliyorsunuz bence. Yazar hayatla da dolu güzel hikayelerle paylaşıyor. Kendi tecrübelerini de çok güzel anlatmış, açıklamış. Yani hiç böyle “Şu bilgi bende kalsın, aman!” gibi düşünmemiş. O samimiyeti de hissediyorsunuz. Güzeldi yani o açıdan.

Ama işte böyle olunca da hem alıntılarım çok uzun olmuş hem de nelerden bahsettiğini — biraz üzerinden de zaman geçtiği için — hatırlamıyorum. O yüzden okuyup okuyup gidelim artık.

“Yerine, zamanına, moda kimliğinize, yaşam tarzınıza, hedeflerinize, yaşınıza, mevsime, saate, gündeme ve diğerlerinin beklentilerine uygun… Uygun giyinmek kendinize ve başkalarına gösterdiğiniz özen ve nezakettir.
Konumundan dolayı giyimle ilgili genel kuralları izlemesine gerek olmadığını düşünenlere çok rastlarım. İş hayatına yeni başladığı ve henüz yöneticilik seviyesine gelmediği için böyle davrananlar olduğu gibi artık yönetici olduğundan giyim konusunu aştığını ve özen göstermesine gerek olmadığını düşünenler de vardır. Her iki grup da son derece yanlış noktadalar. Böyle yapmak istiyorsa kişi kendi bilir ama bedelini ödemeye hazır olmalıdır. Benden yardım istiyorsa o vakit tarafsız ve bazen acımasız geri bildirimlerime ve önerilerime kulak vermeyi baştan kabul etmiştir.
Bir de rahat giyime izin verilen sektörlerde rahatlığın sınırlarını sorgulamadan özensiz giyinmek konusu var. Bu konu en sık sorgulanan konu. Serbest giyim seçenekleri artırıyor ama artan seçenekler karışıklığı ve beraberinde yanlış seçim riskini de getiriyor. Serbest giyim; özensiz, ütüsüz, uyumsuz giyim demek değildir. Serbest giyim; evde dinlenirken, maça giderken, piknik yaparken, plaja giderken giydiğiniz giysilerle işe gidebilmek demek değildir. Kişisel bakıma boş vermek demek hiç değil.”(s.55)

Yok yok aman, ama aralarda bana yazdığını düşündüğüm bir bölüm vardı. Konumundan dolayı özenli giyinmesine gerek olmadığını düşünen… Yani benim eski işlerimde biraz böyle serbest giyimi geçtim, daha böyle özenli giyim zorunlu gibi bir şeydi yani. Gömlek giyeceksin, ütülü olacak. Şöyle olacak, böyle olacak, mümkünse işte ceket… Kravat yok ama! Kravat da bu sefer aşırı oluyor. İşte ayakkabılar boyalı olacak falan filan. Böyle biraz takıntılı bir yöneticimiz vardı.

Ve o tabii bana ters geliyordu yani, bu kadar… Çünkü verdiğin orada ücret belli. Sen asgari ücretten hallice bir maaş verip böyle gıcır gıcır giyinsin elemanlar diyemezsin. Komik oluyor yani öyle bir şey isteyince. Herkes yönetici gibi takılsın, olmaz. İşte öyle herkes bilmem ne “birim amiri” gibi altında hiç çalışan yok veya bir kişi var, iki kişi var. Göstermelik böyle amirmiş gibi insana gaz vermeleri.

Şu anda da mesela kimse bir şey demiyor. “Rahatım” gibi düşünüp bu sefer gene böyle takım elbiseyle falan gidesim gelmiyor. Hele yazın yani şu havalarda… Temmuzun ortalarındayız şu an ve dışarı işte öğle saatleri “işiniz yoksa çıkmayın” diye uyarı yapılan bir dönem yani. Burada artık hâlâ şıklık mı arayacağız? Hâlâ kravat?

Bu kitapta da mesela şu kravat işinde yazar, beni de ikna edemedi bence. Neden takılıyor? Neden takıyor insanlar bu kravatı, bilmiyorum.

Okullarda da şimdi şey kalktı galiba: serbest kıyafet. Tekrar üniformaya mı dönülmüş? Ne olmuş? Çok da haberim yok da kulaktan dolma bilgilerle duydum bunu, haber seyretmediğim için. Kimileri de işte savunuyor, gelir eşitsizliğinden dolayı falan. Zaten serbest dediklerinde de yani aynı tişörtü giymiyorlar mıydı? O da bence bir üniforma gibi bir şeydi. Biz serbest giyimi biraz yanlış anlıyoruz.

Ve yine benim hassas olduğum konulardan biri… Beslenmeye de değiniyor yazar. Burada tamamen katılıyorum ona.

“Doğru beslenme diyorum, çünkü diyet, rejim kelimeleri günümüzde anlamlarını yitirdi. “Diyeta” kelimesi Latincede yaşam biçimi, yaşamaya dair anlamına geliyor aslında. Bugün bilinen anlamından ne kadar uzak. Oysa şimdi her şeyin bir diyeti var. Akdeniz diyeti, Amerikan diyeti, Eskimo diyeti… Bana bu kelimenin hissettirdiği ise bazen yapılan sonra bırakılan tutarsız bir durum… “Diyet” kelimesi benim gibi pek çok insanda rahatsızlık uyandıran, önce zorunluluk, sonra da caydırıcı anlamlarla yüklü kelime olduğu için arada diyet yapmak yerine, kişisel beslenme ilkelerini düzenle- mek daha doğru bir yaklaşım. Her öğün yediklerinin içeriğine, kalitesine özen göstermek… Bunu yaşam biçimi hâline getirmek… Kaldı ki sihirli formüller peşinde koşarken renkli, boyalı yiyecek katkı maddelerinin ya da içecek tozlarının doğadan, topraktan gelen besleyici gıdaların yerini tutabileceğine de inanamıyorum. Destekleyici olabilirler ama yerini tutamazlar. Ayrıca beslenme deyince içine sıvı tüketimi de alınmalı kesinlikle. Sık sık “Kuru cildim için hangi kremi kullanmalıyım?” diyenlere bol su içip içmediklerini sorduğumda, öğrendiklerim beni hep şaşırtıyor. Günde iki bardak su içerek cildin nem dengesini bir kremle düzeltmeyi nasıl umduklarını anlamakta zorlanıyorum.”(s.102)

Evet, ben de zorlanıyorum gerçekten. Günde iki litre su içmekte de zorlanıyorum. Çay da sayılmıyormuş, diğer içecekler falan da. İlla su içeceksin ve yazında işte, bak su da kaynar su gibi oluyor. Soğuk suya da zararlı diyorlar. Bu havalarda da işte, gazlı içecekler zaten zararlı, maden sularını da artık hep meyveli yaptılar. Daha doğrusu insanlar onlara yöneliyor. Sadeyi içeceksin de işte meyveli de varken…

Neyse, gördüğünüz üzere bunlara göre bu kitapta — diyette aslında yani yediğimiz, içtiğimiz şeylerin içerikleri de sizin kişisel imajınıza dahil. Bence önce düzeltecekseniz zaten bunları düzeltin. Aslında maalesef şöyle de bir acımasızlık var bu işlerde: Ne yaparsanız yapın, iş biraz fizikte bitiyor. Lost’ta mesela şöyle bir sahne vardı, benim hatırladığım ilk sezonlarında olması lazım. Sawyer’la Charlie miydi? Sawyer biri tamam ama diğerinin ismini Charlie diye hatırlıyorum. Adamın adı bile bak kalmamış. O da tabii ki orada herkes başrol olduğu için önemli bir karakterdi. Böyle çelimsiz, işte kısa boylu, çok da yakışıklı bir tip olmadığı için bir gömlek giyiyor orada -birilerinin üstünden çıkardığı bavuldan bulduğu upuzun böyle şey- o kadar komik duruyor ki üstünde. Babasının gömleğini giymiş gibi olur ya. Vücuda da oturmamış, hem bol hem uzun. Kendine yakıştırmaya çalışıyor. İşte pantolonunu çekiştiriyor, kombinlemeye çalışıyor diğer şeyle. Bir de biraz orada artık önemli olan üstünü örtmek — yani örtmek amaçlı giyiniyor biraz, benim gibi.

Ve Sawyer görüyor bunu. Sawyer da böyle uzun boylu, yapılı, dizinin yakışıklısıydı zaten. Karizmatik, Kıvanç Tatlıtuğ gibi bir şey. Görüyor bunu, böyle, çağırıyor yanına, istiyor ondan o gömleği “Ver,” diyor “şunu bana. Sana olmamış” mı diyordu artık, zorla mı alıyordu. Bir şey yapıyordu. Ondan sonra giyiyor kendisi ve tabii ona cuk oturuyor. Gömlek aynı gömlek. Şu böyle Hawaii tarzı, saçma sapan renkler de vardı ama işte, adam yakışıklı olunca, tam oluyor ona.

Bu yani biraz haksızlık değil mi? Şimdi Charlie gibi olanlar ne yapacak? Hayat böyle işte, biraz acımasız. Kimisine çuval giyse yakışıyor zaten! O yüzden böyle bu ünlüleri kullanıyorlar reklamlarda, şeylerde. Sen hiçbir zaman onlar gibi olamıyorsun.

E o zaman işte: yediğine dikkat et, sporuna dikkat et. Sürekli bir de yaşam biçimi, diyet yani… zorluyorlar seni. Bu kadar, bilmiyorum, gerek var mı?

Asıl bence gerekli olan şimdi size söyleyeceğim bu altın kural. “Alışverişin Üç Kuralı” başlıklı bu paragrafta bence çok önemli. Hemen ona geçeyim:

“Alacağınız herhangi bir parça sahip olduğunuz kıyafetlerden en az üç kıyafetle uyumlu olsun, en az üç mevsimde ve en az üç farklı ortamda bu parçayı kullanabilir olun. Böylece gardırobunuz birbiriyle uyumlu parçalardan oluşur, her şey kolaylıkla birbiriyle giyilebilir.”(s.120)

En az üç kıyafetle uyumlu olacak. Üç mevsimde giyilebilecek ve üç farklı ortamda kullanılabilir olacak. Yani sadece böyle kışlık, çok kalın işte montlar… Ya zaten İstanbul’da ne kadar kış oluyor ki? Üç ay bile olmuyor.

Bu kapsül dolaplardan da zaten biraz bahsediyordu. Çok onlara da karşı değil gibi geldi bana. “Yapabiliyorsanız yapın” gibi bir yerde yazar sanki. Ama tabii bunu yapabilmek için de böyle “her şeyini at, en baştan sıfırdan al” gibi bir mantık çok sağlıklı değil.

Şimdi okuyacağım satırlar benim dile getirmeye korktuğum… Yani yazarımız yazmasa söyleyemeyeceğim şeyler. Özellikle ilk madde, ama biraz ona sığınarak paylaşacağım:

“Oryantal değilseniz işyerinde belinizi ve göbeğinizi sergilemeniz gerekmiyor, etek boyunda sınırları zorlayarak bacaklarınızı ön plana çıkarmak da uzun vadede kazandırmıyor. Düşük belli pantolonlar da iç çamaşırınızın görünmesine sebep olacak, farkında olmadığınız anlarda istenmeyen bölgelere dikkat çekecektir. İç çamaşırı hataları ile birleştiğinde de görüntünün profesyonellikten çok uzaklaşacağı kesin. Dikkati çekmek istediğiniz noktayı yukarı, yüzünüze yakın alırsak iletişim daha sağlıklı ilerleyecek, emin olun.
4. Parmak Arası Terlikler, Sandaletler
Sahil güvenlikte çalışmıyorsunuz, değil mi? Ya da plaj cafede? Parmak arası terliklere bayılıyoruz, çok rahatlar, çok şekerler ama ofis içi giyim için hiç uygun değiller.
5. Mesaj İçerikli Tişörtler
İşle bağdaşmayan, anlatmak istediklerinizin önüne geçen mesajları üzerinizde taşımayın, dikkat dağıtıyor, size odaklanmayı zorlaştırıyorlar.”(s.150)

Son iki maddede biraz Acun’a özel gibi olmuş ama burada böyle 5 dediğime göre, başta almadığım iki madde daha varmış. Sonrasında da devam ediyor muhtemelen — böyle giyim hataları, özel uyarılar, böyle püf noktalar vardı. Bunlar üzerine yani ben artık daha fazla bir şey söylemeyeyim bence.

Ama aa evet şöyle, benim başımdan geçen: İlkokulda sandaletle okula gitmiştim ben bir kere. O sandaletleri ilk gördüğümde aslında bildiğin terlik ama arkadan da böyle ayağına takılabiliyor ya, değişik bir mekanizması oluyor onların. Hem terlik oluyor arkadaki şey öne takınca, hem de onu kaldırıp arkaya doğru şey yapınca işte ayakkabı gibi topuktan yakalayan model… Ne kadar kötü anlatsam da böyle bir şey işte, gözünüzde canlanmıştır. İlk gördüğümde kaç… 3'üncü veya 4. sınıftayım daha, yani 8–9 yaşlarındayım. Bunu tabii görünce “aa” demiştim. “Süper bir şey bu!” Ben mi istemiştim? Annemler mi almıştı böyle kendiliğinden? Gelişmişti işte bir şekilde, beğenmiştim yani. Hafta sonu falan dışarılarda giyiyorum ama yani dedim ki: “Ben bunu neden okulda giymiyorum? Çok rahat, çorapla giyersem yani fark edilmez. Kim benim ayağıma bakacak?” gibi düşünmüştüm. Pantolon işte onu kapatır falan bir yere kadar nasılsa diye ve gerçekten de öyle oldu. Düşündüğüm gibi. Yine çünkü okulun kapanmasına doğru mayıs-haziran ayıydı. Havalar yine çok sıcak. Normal ayakkabı yani yakıyor insanı. Ve hakikaten hiç dikkat çekmemişti. Ne hoca bir şey demişti. Okuldan girişte böyle müdürler falan dikkat ederdi aslında o zamanlar. Ama bir de ilkokulun da artık en küçük sınıfları. Bir şey demeden böyle güzel giriyorum sınıfa. Sonra bir tane kız en ön sıradan böyle “aa” dedi beni parmaklıyla göstererek, “Terlik giymiş!” diye bağırdı böyle. Yani o zaman da sanki bir suç işlemişim gibi parmağıyla gösteriyor beni. Ama teneffüsteyken demişti onu.

“Evet” dedim, “ya ne var bunda? Niye yani yaygara yapıyorsun?” O da “Terlik giymek yasak” falan yapmıştı böyle. Hiç de yani öyle bir yasak da bir yerde de yazmıyor. “Yok” dedim, “ne yasağı, neden? Hem bu terlik değil” dedim. “Bak arkası kapalı, ayakkabı gibi.” “Hayır” dedi. “Seni öğretmene söyleyeceğim” falan yaptı. Ben de “ne yaparsan yap” dedim yani. Ondan sonra baktım baş edemeyeceğim kızla ve hakikaten gitti söyledi ders başlayınca.

O kadar sinir olmuştum ki… Hoca ondan sonra “kim dedi ya, öyle terlik giymiş” falan işte, gösteriyor beni tekrar. Şöyle kafasını çevirdi. Baktı şöyle sıranın altına doğru. “Tamam, bir daha giymez” dedi, kapattı konuyu.

Yani kızmadı da tabii hiç onun beklediği gibi… Kız da o zaman muhtemelen sinir olmuştu da. Ne istiyor zaten artık? Beni dövsün mü istiyor hocam? Ne psikopat insanlar ya! İnsanlar işte böyle bir hedefi, bir amacı olmayınca başkalarıyla uğraşıyorlar. Boş insanlar var diyeceğim. Bak, olayı hala hatırlıyorum bu kadar saçma sapan bir olay olsa da. Neyse.

Ve bu ceketlerdeki ceplerin boş olması ile ilgili burada da hemen bir not gördüm. Pantolonlar için bile diyor bunu yazar.

“Oturup kalktığınızda düzeltmeniz gereken bir etek ya da yaka dikkat dağıtacaktır. Bir de unutmadan ceplerinizi boşaltın. Dikkat dağıtan bir diğer unsur da yanlış seçilmiş aksesuarlardır. Hareket ettikçe ses çıkaran bilezik ya da küpeler, uzun kolyeler profesyonel yaşamda tercih edilmemelidir. Eğer yüzünüzde piercing varsa iş görüşmesine sizinle gelmemeli.
Kişisel bakım her zaman özen gösterilmesi gereken bir konu ancak güzel kokmak için parfüm kullanımını abartmayın. Parfüm çok kişisel bir seçim ve görüşeceğiniz kişi sizin kullandığınız parfümden hoşlanmayabilir. Siz en iyisi çevredekilerin duyacağı herhangi bir şey kokmayın iş görüşmelerinizde.
Ayakkabıların mutlaka burnu kapalı, topuğu ise orta boyda olmalıdır. Beyler takımlarla bağcıklı ayakkabıları tercih etmeli, makosenleri ceket pantolon kombinlerle giymeliler. Son on yıldır Donna Karan sayesinde lacivert kıyafetlerle de siyah ayakkabı giyiliyor artık, siz de lacivert ayakkabı bulmak için zamanınızı boşa harcamayın. Ayakkabı seçiminde genel kural, ayakkabının etek ya da pantolonla aynı ya da daha koyu tonlarda olmasıdır ki bu da siyah ayakkabıyı lacivertle giyilebilir kılar. Beylerin çoraplarına gelirsek, pantolonla aynı renkte ya da ayakkabılar siyah ise siyah renkte diz boyu çoraplar tercih edilmeli. Lütfen itiraz etmeyin, bacağınıza kan falan oturmuyor hiç, bu sebepten bacağı tutulan, kanama geçiren görmedim ne olur abartmayın!”(s.163)

Demiş en son. Çünkü o babet çorapları… Allah’ım, ben de cumalarda falan görüyorum. Çok yani… rahatsız değil mi yoksa rahat mı? Belki de rahat. O yüzden de giymek de istemiyorum. Belki giyeceğim ve seveceğim. Gerçi o babet de değil galiba. Daha da onun böyle sadece parmakları kapatanı var ya. Bilmiyorum onun adı ne.

Bunlar ama daha çok iş görüşmesiyle ilgili gençlere verdiği tavsiyelerdi. Abartılı işte parfümler ya. Abartılı her şey yani aslında. Ve lacivert ayakkabı konusu… Siyah en iyisidir ya. Ben spor ayakkabı bile zaten siyah alırım hep. Beyaz falan böyle… bilmiyorum belki de okuldaki travmadan kaynaklı, şikayet edeceklermiş gibi hissediyorum. Ama işte bu sıcaklarda da insan ne yapacağını şaşırıyor.

O üç mevsim falan kuralını demiştik ya az önce. Sadece yaz içinde giyilecek ayakkabılar, tişörtler, pantolonlar almak zorunda kalıyoruz yani. Ne yapalım? Yoksa yaz geçmeyecek. Eriyip gideceğiz bu sıcaklarda. Bir de o kadar yazı seviyoruz, “yazın insanıyız” falan diye kendimizi tanımladık. Kötü bir şey de söylemek istemiyorum.

Yine bu kitapta denk gelebileceğinizi zannetmediğiniz çok önemli bilgiler. Ben bunları böyle işte yıllarca farklı farklı kaynaklardan, iş hayatına dair şeylerden okuyup kesin yine böyle notlarımı almışımdır ama burada da yine görünce yine aldım.

“Sihirli Değnek” diye mesela bu kitapta böyle bölümler var. Tam böyle hap bilgi niteliğinde. Bu anlatımda ona da yer vermişim. Sunum yapanlar için — özellikle öğrenciler, proje yapanlar falan — çok önemli bunlar.

“Benim ilk hatırladığım ve fakat tam günlük eğitimlerde pek uygulayamadığım temel prensip Guy Kawasaki’den. Onun 10–20–30 diye bir sistemi var. Sayfa sayısı 10'u, sunum süresi 20 dakikayı geçmemelidir ve kullanılan harflerin boyutu 30 puntodan küçük olmamalıdır. Bir diğer kural 6x6 kuralı, yani bir sayfada 6 satır, her satırda 6 kelimeden fazla olmamalı. Aklınızda olsun!
SİHİRLİ DEĞNEK
Madem başladık, gelin sekiz adımda sihirli sunumların formülüne de dokunalım. Daha az sayfa, daha çok etki yaratabilir, sayfa sayısına takılmayın. Sayfaları azaltınca hâliyle kendinizi daha öne çıkarma şansınız var, bunu kullanın. Minimum yazı, her sayfada 3–6 arası satırdan fazlasına gerek yok, tekrar hatırlatıyorum! Lütfen ama lütfen sayfaları okumayın ya da daha kötüsü arada izleyici okuyor mu kontrolüne girişmeyin. Zira sunum siz ve dinleyiciniz arasında bir sohbet tadında geçmeli, dinleyiciniz ve ekran arasında değil! Her fırsatta resimlerin, grafiklerin hatta animasyon ve filmlerin etkisini kullanın ama anlamlı olmasına özen gösterin, yani gerçekten gerekli mi?”(s.168)

Yazarken de buna benzer öneriler verilir. Her kelimeye “gerçekten gerekli mi?” diye dönüp bir bakmak gerekir. Atabiliyorsan atman en iyisi. Ve bu “10–20–30 kuralı”, “6x6 kuralı”… Bunlar bir sayfada hepsini birden görebileceğiniz kurallar değil. Bunlar çok çeşitli kaynaklardan taramalarla öğrenebileceğiniz ve uygularken ne kadar doğru olduğunu anlayacağınız şeyler.

Okurken de çok mantıklıymış gibi gelmeyebilir. Çünkü paralı eğitimlerde bile koca koca profesörlerin resmen bir A4 kadar yazıyı olduğu gibi okuyup sunum yaptığını zanneden insanlar var — inanılmaz!

En son bizde iş sağlığı güvenliği eğitimleri vardı, onu almıştım. Onların sunumları fena değildi aslında. İnteraktif yapmaya çalışmışlar, sizi de katmaya çalışıyorlar. Hatta bazı yerlerde oyunlar, aktiviteler… Tabii çok basit konular artık saçmalamaya başladığı için sıkıyordu insanı ama en azından eskiden üniversitelerdeki hocalar gibi değil.

Ve şimdi gelelim çok güzel bir hikâyeye. Yine bu kitapta “iyi ki okumuşum” dediğim bir bölüm:

“Bir hikâye dinlemiştim, Çinli bir Amerikalı imaj danışmanı arkadaşım yıllık kongrede anlatmıştı. Aslında konuyu çok güzel Özetliyor. Amerikalı elinde bir buket çiçekle akrabalarının mezarını ziyarete gidiyor. Duasını ediyor, çiçeğini bırakıyor, dönüş yolunda Çinli bir adamın da bir mezar üzerine yemek koyduğunu görünce şaşırıyor. Olayı garipsemekle kalmıyor biraz da küçümseyen bir dille Çinli adama “Sence ne zaman kalkıp bu yemeği yerler, acıkınca mı?” diye soruyor. Çinli de “Senin akraban ne zaman kalkıp çiçeklerini koklarsa benimki de o zaman bu yemekleri yiyecek” diye cevaplıyor. Sözün bittiği yer bu olsa gerek… Önemli olan karşılıklı saygı duyabilmek, farklı kültürden geleni tanımak, kabul etmek ve buna göre iletişim geliştirmek.”(s.191)

Evet, bu güzel hikâyeyle de bitirelim. Bunları okuyunca çiçek bırakmaktansa yemek bırakmak bana daha mantıklı gibi geldi. Tabii o yemeğin bozulmayacağını, evsizlerin ya da hayvanların gelip orada o yemeği yiyeceğini düşünüyorum. Böylece hem mezarlıklar daha çok ziyaret edilmiş olur.

Hiç mezar taşı yaptırdınız mı? O mermerci ustalar şey sorarlar. Onun da ayrı bir adı vardır kesin ama bilmiyorum. “Kuşlar içebilsin diye suluk gibi bir oluk yaptıralım mı?” derler. Bunun için ekstra para da alıyorlar ama değer, yapılması lazım bence. Yaptığınızda yağmur yağdığında, siz oraya su koyamasanız da hayvanlar, kuşlar oradan su içebilirlermiş.

Siz gidemeseniz de en azından hayvanlar ziyaret etsin, değil mi? Burada da o Amerikalı işte, içi boş özgüveni, kapalılığı… İlla orada bir laf sokacak, espri yapacak kendince. Hazır cevaplılık da aslında imajının içine giriyor. Karşı tarafı kabul etmek, saygı göstermek, tanımak girdiği kadar, yeri geldiğinde cevabı da yapıştırmanız lazım.

Kısaca bu kitap… Kısaca diyorum, yine upuzun oldu. Bu aralar yazılara yoğunlaştım. Ne kadar çok olmuş gerçekten! Bunları tek tek yazıya çevirmeye çalışmak da ayrı bir mesai. Mesai gibi gelmiyor bana gerçi, çünkü hiç ummadığım kadar okunuyor. Yorumlar falan alıyorum — hoş bu da. Ama işte ben bunları “aynen böyle yaptım” diyemiyorum. Anlıyorlardır herhalde orada bahsedilen konulardan, şeylerden ya da bunların tamamen yazı dili olmadığından, bir konuşmanın çevrildiğinden anlaşılıyordur umarım. Biraz da böyle üç kâğıtçılık yapıyormuş gibi hissediyorum ama neyse. Sizlere de çok teşekkür ediyorum. Buraya kadar geldiniz, vakit ayırdınız.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder