İlmihal Yahut Arzuhal, Sonradan Yapılan Eklentiler ve Çelme Takma Dönemi
Mustafa Kutlu’nun İlmihal Yahut Arzuhal kitabından bahsedeğim bugün sizlere. Bir deneme kitabı ve uzun süredir de Mustafa Kutlu okuyamıyordum. Onu da özlemişim. Bu vesileyle hazır böyle bir boşluk bulmuşken onun denemelerine de başlayayım dedim. Bizim de o yoğun dönemimiz geçti artık. O yoğun dönemimiz, Kurumlar, Geçiciler falan derken artık biraz soluk alabilecek hale geldik.

Dergâh Yayınları’nın Mart 2022'de basılan 10. baskısından okudum kitabı. Kitabın kapak tasarımını yine Mustafa Kutlu yapmış ve rengarenk çiçekler sanki bir ebru tablosundaymış gibi duruyor. Yine çok başarılı bir çalışma olmuş. Yapanların ellerine sağlık diyelim ve İsmail Kara’nın “Bir İki Söz” başlıklı girişinden sonra yanlış saymadıysam tam 49 denemeden oluşan “İlmihal Yahut Arzuhal” kitabımızın tam 173 sayfa olduğunu da belirtmek istiyorum.
Normalde pek huyum değildir böyle kitapların kapaklarından bahsedeyim ama bu kitap gibi özellikle “tam hediye etmelik” diye nitelendirdiğim kitaplar oluyor bazen. O yüzden bu kitap için özellikle bahsetmek istedim. Özellikle gençlere ve kendini genç hissedenlere hediye edilebilecek bir kitap. Keşke böyle bir kitabı ben de on sekizimden önce okuyabilseydim diye geçti içimden. Benim bir Kur’an kursu geçmişim olmadığı için kendimi bu konularda hep eksik hissederim zaten. Çünkü okullarda da öğretilmiyor böyle şeyler. Cuma’dan Cuma’ya camiye giderek de öğrenilecek şeyler değil bence. Neyse ben daha kitaba başlamadan kendimden bahsetmeyeyim daha fazla.
Bu arada okulların da hakkını yemeyeyim. Kitabın daha başında Fuzulî’nin o çok sevdiğim “Su Kasidesi”nden bir beyit yer alıyor. Fuzulî’yi biz çok ayrıntılı görmüştük edebiyat dersinde. Neredeyse her beyitini tek tek açıklamıştı hocamız. Gerçi o zaman da anlamıyordum çoğu şeyi ve şu an burada o beyiti not almadım çünkü bırakın anlatmayı, okumasını bile beceremeyeceğimi biliyorum maalesef. Ama gözünüz hiç korkmasın, kitaptaki denemeler çok anlaşılır ve yalın bir dille anlatılıyor. Zaman zaman iğne ve çuvaldızın ahenkle dans ettiğini de görebiliyorsunuz. Mesela Zekât başlığında şöyle bir sayfa var ki tamamını okumak istiyorum:
“Yol çizilmiş, kılavuz verilmiştir.
Gün geçer, küçük büyür, ağaç meyve verir, kimi zengin olur, kimi fakir.
Âdemoğlu şükür ve sabır bâbında imtihan içindedir.
Zengin verecek, fakir alacak.
Ama güç ve zenginlik; mevki, makam, konfor nefsi kamçılayan unsurlardandır.
Şöyle etrafa bakıyorum da, insanoğlunu önüne katıp, sürüp götüren en güçlü rüzgar ‘mal-para kazanma hırsı’. Nefis dokuz kolu ile sarılır bunlara, bırakmaz, kimseye zırnık koklatmaz.
Zenginin malından mal istemek, etinden et kesmek gibidir.
Zordur, zor.
Dolayısıyla ilk hareket, ilk cehd (cihad) zenginden geliyor. Bu sebeple ‘veren el’in bir önceliği vardır.
Evet… Hayat her an bir alış-veriş içinde devinip duruyor. Dost-dost ile ana-baba-çocuk ile konu-komşu ile, hoca-tabele ile, alan-satan ile âmir-memur ile insan-tabiat ile, âşık-mâşuk ile güneş-bulut ile çiçek-arı ile deniz-kara ile, her bir zerre-her bir zerre ile alış-veriş yapıyor.
Kimi artıyor-kimi eksiliyor. Bu sünnetullahın zuhurudur. Az ile çok itibâridir. Bunda ne kâr, ne zarar vardır. Bu bir imtihandır.”(s.31)
Ve kitaptaki hac yazısı. Zaten şu anda olsam hac mevsimi, hac zamanı. Bizim patron da hatta ona da çıkmış hac. Bu sene daha önce umreye de gitmiş zaten o kutsal topraklarda. Bizlere de dua etmesini diledik ondan. Aynı şekilde Sencer Bey de, yanlış bilmiyorsam, o da şu an hactaymış. Allah kabul etsin diyelim. Bizlere de nasip etsin.
Bu hac yazısı da Dergâh dergisinin 128. sayısında Ekim 2020'de yayınlanmış ve bu yazıya hacca gidip geldikten sonra okumak vardı demiş yazarımız. Ben de aynı duyguyla hacdan gelip okumak isterdim ama nasip inşallah o da olur. Ama kendisi bakın sonradan şöyle bir eklenti yapmış:
“2006 yılının başında Hac nasip oldu.“(s.37)
Demiş ve bir ek yapmış o yazıya. Ben de bazen böyle işte vizyon tahtası mı derler, vizyon panosu muydu? Böyle sahip olmak istediğin şeylerin resimlerini, fotoğraflarını to-do list gibi, görsel bir yapılacaklar listesi gibi bir şey yani aslında. Onu daha bir görünür kılmak, hedeflerini hem belirlemek hem de işte gerçekten çok istediğin bir şeyse onu sürekli görerek motive olmak adına yapılan çeşitli uygulamalar, çalışmalar vardı ve bence yazmak da bu kategoriye girebilir.
Böyle çok istediğiniz şeyleri bazen yazın, kağıda dökün. Kimseyle paylaşmasanız bile o sizden artık çıkması, görünür kılmak onu hem zihninize daha çok, daha iyi işliyor hem de sonradan ona böyle gerçekten eklemeler yapmak istiyorsunuz. Çünkü onlar bir şekilde gerçekleşiyor. Çok çok ilginç bir deneyim bu da. Umarım biz de bu yazdıklarımıza, söylediklerimize bir gün eklemeler yapabiliriz.
Bir de unutmak için yazdığımız şeyler var. Onu da ben çok dile getiririm. Böyle işte okul yıllarında falan anılar anlatarak… Özellikle bakın yazarımızın da böyle bir anısı varmış.
“Korktum. Bir ucu belki bana bulaşır diye korktum. Bir iki kez fısıltı ile ‘Yapma oğlum yakalanacaksın’ dedim, tınmadı. Sonra hiç olmayacak bir şey oldu. Ayağa kalktım, ben kalkınca hoca bana döndü: ‘Ne var’ dedi. Ben kekeleyerek ‘Arkadaş kopya çekiyor hocam’ dedim. Hoca geldi, onu kaldırdı, kitabı gördü, kağıdını aldı, kendisini sınıftan attı.
Bütün sınıf bana bakıyordu.
Sanki hepsi birden yüzüme tükürmüş gibi, terden sırılsıklam olmuştum.
Hoca yanıma geldi ve beni sınıfa göstererek: ‘Hepinizin böyle dürüst olmanızı isterim’ dedi, sonra bana döndü, ‘Aferin’ deyip gitti.
Bu muhbirliği ne için yapmıştım?
Kıskançlıktan mı, dürüstlükten mi?
Onun beni alacağı notla geçebileceği korkusundan mı? Hocanın onu yakalarsa bana da aynı gözle bakacağı endişesinden mi?
Bilmiyorum. Olan olmuş, adım muhbire çıkmıştı. Bu utancı ömür boyu taşıdım.
Kısa süre sonra başka bir şehre gittiler. Onu bir daha hiç görmedim. En yakın arkadaşıma reva gördüğüm bu muamele vicdanımda onulmaz bir yara açtı.
Kanıyor.
Hâlâ kanıyor.”(s.61)
Demiş burada o pişmanlığı zaten hissediyorsunuz. Çocukken yaptığımız hatalar gerçekten bazen çıkmıyor akıldan, diyeceğim ki ben de şimdi düşündüm, böyle bir şey vardır mutlaka. Kim bilir neler neler vardır bizim oyunlarda falan… Mesela böyle tam zorbalık ya. Yani çelme takma şeyi vardı, dönemi vardı bizde.
Böyle oyunların da zamanları olur ya işte. Misket oynarsın, hop onun zamanı geçer. İşte başka bir şeyler, onlar geçer. İşte taşlar, onlar geçer. Hep böyle zamanları sanki bir sezonu belirleniyormuş gibi… Bir yerden ben tam onları böyle toplardım. Hep de yenilerinden alırdım. Böyle para harcardım onlar için.
Böyle kumar gibi kazanıp kaybetme olunca oynamaya izin vermezdi babam. “Yapma” derdi. Gerçeğine oynamazdık yani. Oynarsak yine herkes kendi oyuncağını alıp gidecek gün sonunda. O yüzden işte ben hep yenilerimi parayla alıyorum, onlara yetişmeye çalışıyorum. Çünkü böyle en aymaz çocuklar falan herkesten böyle kazandıkları için onların çok fazla oluyordu. Onlarla yarışmak çok mümkün değil yani.
Yavaş yavaş tam onlara yaklaşırken hop derlerdi ki “Onun zamanı geçti artık. Şu an misket oynuyoruz!” Misket biriktiriyorsun biraz. Hop o geçiyor. Başka bir şey… Çok sinir olurdum yani. İşte aynı bunun gibi. Aslında bunu anlatmayacaktım. Başka bir şey söyleyecektim.
Bir de böyle eşek şakalarının yani zamanı oluyordu sınıfta. Böyle işte enseye vurma, o el kızartmaca oyunları. Parayla işte üç taş-beş taş gibi düşürüp böyle tokat falan atmalar yüze, ele. Tam geri zekalıymışız yani hakikaten.
Ve çelme takma şeyi dönemi bir arada böyle. Herkes birbirine çelme takıyor işte arada bir düşürüyorsun genelde de. Herkes gördüğü için anlıyor çoğunlukla. O an zaten işte onun biraz dönemi olduğundan herkes ihtiyatlı, tedbirli. Kimse düşmüyor yani kolay kolay. Ve arada bana da takıyorlar. Ben zaten çok zor düşerim. Ağırlık merkezimin yere yakın olunca böyle Messi gibi kolay kolay düşmem yani.
Arada ben de işte biraz da o ortama girebilmek için, kabul görmek için yani yaptığım çoğu haylazlıklar da, insan çevresinden gördüğünden yapıyor. Biraz kopyalıyor yani. O yüzden arkadaşlar çok önemli.
Neyse hafif böyle kilolu bir arkadaşa, çok da bariz yani. Ayağımı koymuştum önüne yürürken çelme takacağım ama o görecek onun üstünden atlayacak diye düşünüyorum. Çocuk görmedi. Bir akıldı ayağı bir düştü yere! Ayağımın üstüne de gelmişti biraz. Hatta benim de ayağım acımıştı. Ve güm diye böyle acayip de bir ses çıkmıştı ki, herkes bir döndü baktı ne oluyor diye. Çocuk ayağı kırıldı ya! İnanabiliyor musunuz?
Kaç hafta okula gelmedi ondan sonra yani hoca da şaşırdı. “Sen mi” dedi “kırdın çocuğun bacağını?” Nasıl olabilir yani? Bir yandan da ben küçücük çocuğum. O böyle kalıplı kocaman kilolu bir arkadaş. Sonra onun hatta ziyarete evine de gitmiştik. Annesi falan hiç kızmamıştı ya bize. Böyle güzel yemekler falan hazırlamıştı. Ondan sonra onunla zaten iyi arkadaş olmuştuk. Çok o zamana kadar samimi değildik ama yani çok utanmıştım böyle bir şey yok. Çok şanssızdım ya ben. Olmayacak şeyler hep benim başıma gelirdi.
Neyse bu da böyle bir anı. Burada da gerçi ben mi şanssızım o çocuk mu şanssız? Karşılıklı belki de iki şanssız bir araya gelince yaşanan talihsizlik… Gerçi bir şey de olmadı yani. Ondan sonra dediğim gibi daha büyük bir dostluk başlamıştı ama daha kötüsü olabilirdi işte böyle şakalarda.
O yüzden ben artık hiç kimseye böyle el şakası falan zaten hiç yapmam. Korkutmaktan falan da çekinirim. Ne olacağını bilemezsin yani. Bir yumruk atıyorsun adam ölüyor bir şeye çarpıyor, düşüyor, kolu bacağı kırılıyor. Ne bileyim yani korkutmak kalbi durur falan. Allah korusun. Yok yok yani hiç gerek yok iki güleceksin diye.
Neyse neyse devam edelim. Şimdiki bölüm öyle bir başlıyor ki zaten yani sizin de alıp başınıza gidesiniz geliyor.
“Modern hayatın cenderesi hangimizi sıkmıyor ki? Beton yığınlarına dönmüş şehirler, geçim sıkıntısı, tüketim toplumu, kalabalık, şiddet, trafik, bürokrasi, havanın-suyun kirlenmesi, tabiattan kopuk yaşamanın stresi, saymakla bitmeyecek hastalıklar, güven bunalımı, hemen herkesin içinde ‘kaçıp gitme’ duygusu uyandırmaktadır.
Ben de yıllarca içinden duru soğuk suların geçtiği serin ve küçük bir köyde bir bahçe kurmak hayali ile avundum. Sonunda rahmetli Mehmet Çınarlı’nın dediği gibi ‘gerçek hayali aştı’ : Açıkçası yaş geçti, bahçeyi kuramayacağım kafama dank etti. Bahçeyi kuramadık bari kitabını yazalım diyerek Beyhude Ömrüm’ü kaleme aldım.
Uzlet, bir köşeye çekilip toplumdan, insanlardan uzak, yalnız başına yaşamak demek. Bunun karşıtı ülfet. Yani insanlarla birlikte olma, alışma, dostluk, arkadaşlık, iyi geçinme.”(s.142)
Diyor uzlet bölümünde ve bu ikisini karşılaştırıyor. Biraz da günümüz şartlarıyla. Hangisi bizim için daha hayırlı? Onu seçebilmek de çok kolay değil.
Biraz eldeki imkanlarla, size sunulanlarla belki mutlu olmak gerekiyor. Öyle kendini dolduruşa da getirmemek lazım. Yani mesela işte güzellik, çirkinlik kavramlarında da böyledir bu.
Hemen onunla da ilgili son bir alıntım var. Onu da paylaşayım sizlerle ve gideyim artık. Ben de geç kalacağım. İşe yetişmem lazım.
“Çirkinlik bir insanın uydurması. Öyle ki her devir ve düzende güçlü olanın dayattığı bir moda-yaşam tarzı ve ölçünün adı güzellik olmuş. Her kadının 90–60–90 formunu tutturması mümkün mü? Ama böyle bir kıstas konulmuş ve insanlar bununla şartlandırılmış. Günümüzde sadece dış güzelliğe bağlanan bu zihniyet bir sanayi ürünü hâline gelmiştir.
Sanayi inkılabının moda-kozmetik ve tıp ile el ele verip kotardıkları bir serap bu.
Bu formun güzel olduğu dayatılmış. Eğer bu forma ulaşamıyorsanız toplumdan neredeyse dışlanıyorsunuz.
Sadece vücut ölçüleri de yetmiyor. Ayakkabınız İtalyan, kazağınız İngiliz, parfümünüz Fransız olacak. Giyim-kuşam, tatil şekli, yaşam biçimi, hep sistem tarafından dikte ettiriliyor.
İnsanın içine, ruhuna, ahlâkına bakan kalmadı. En büyük sorun fazla kilolardan kurtulmak. İnsanlar Allah vergisi yüzünü, vücudunu ameliyatlar yoluyla değiştiriyor.
Kendi dış görüntüsünü sun’î olarak yeniden inşa ederken, etrafını da yalancı cennete çevirmeye çalışıyor.”(s.168)
Yani benim de altına imzamı atacağım düşünceler. Biraz da böyle şeylerden sanırım çok besleniyorum. O yüzden bana daha da bir tuhaf geliyor. Şu yaşadığımız çağ daha da bir yabancı gibi hissediyorum.
Daha da bir köşeye çekilip işte toplumdan insanlardan uzak yalnız başına yaşamaya mı çalışıyorum? Çalışmıyorum da aslında. Kendiliğinden öyle bir sonuç oluşuyor ama bu dayatılan şeylere yani bence siz de arkadaşlar boyun eğmeyin. İlla öyle olacak diye bir şey yok.
Ya bu kilo problemleri falan sağlık için şey de çok yanlış bence. Şimdi böyle vücut olumlama diye bu sefer işte aşırı kiloları falan savunan, olsun siz de yiyin boş verin “bir daha mı geleceksiniz dünyaya” falan deyip yine sana aslında bir şey satmaya çalışıyorlar.
Zamanında işte o sigaraların “kadınlar da içsin işte kadınlar da özgür, onların ne eksiği var” falan deyip böyle gaza getirip yine bak amaç sigara satmak. Onu görmek lazım, o yolun sonu nereye gidiyor. Diyagramlar olur ya böyle oklar evet mi hayır mı diye en son bir yere gider, en son gittiği yere bir bakın %99 size bir şey satacaklardır.
O satılan şeyin tüketicisiniz siz de. Yani o sonucu gördüğünüz zaman, onlara inanmayın kanmayın. Orada sizin iyiliğinizi düşünmüyorlar yani. Kimse sizin vücudunuzu falan olumlamıyor. Daha çok bir şeyler satmaya çalışıyor. “Kendini sev” yalanlarıyla kandırarak cebindeki parayı aslında göz dikiyor. Sağlığına göz dikiyor.
Kilo vermek için değil sağlık için yapın diyette de yapıyorsanız. Sebzelerinizi, meyvelerinizi vs. doğal şeyler yiyip. Ben zaten burada her bölüm işte şeker şöyle kötüdür, hareketsizlik böyle zararlıdır diye. Sanki bir diyetisyen gibi konuşmalarımda komik yani aslında bir yandan, sanki böyle bir eğitimim varmış gibi ve kendime de sanki çok dikkat ediyormuşum gibi.
Neyse neyse yine kitaptan çok uzaklaşmayalım. Gerçi bitirdik kitabı artık anlatmayı da aslında bitirdim. Sizin haberiniz yok tabii onu belirtemediğim için. Söylemiş olayım en azından. Şimdi nasıl kapatacağımı da bilemedim. Buraya kadar gelip vakit ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder