Ceza Sömürgesi, Distopyanın Görevi, İnsanlık Suçu ve Dip Noktası
Franz Kafka’nın daha önce okuyup okumadığımı hatırlamadığım ve o yüzden tekrar okuduğum Ceza Sömürgesi’nden bahsedeceğim bugün sizlere.
Sadece kırk dokuz sayfa ve kütüphanede böyle bakarken, ben bunu okumamış mıydım acaba diye bir tereddüte düştüm. Çünkü Kafka rafını böyle bir yenilemişler mi ne yapmışlar. Sırasını değiştirmişler, bazı yeni eklenen kitaplar olmuş. Kafka dedim acaba yeni kitaplar mı yazdı?
Mavi Oktav Defteri’yle Ceza Sömürgesi’ni bir alayım, bakayım dedim ve bu kısa olunca hemen orada okudum. Okurken de hatırladım, evet ben bunu üniversite yıllarında falan okumuştum. Ama farklı bir yayınevinden. Şimdi çevirisi daha bir değişik geldi. Yapı Kredi Yayınları’nın Haziran 2021 tarihli 3. baskısından okuduğum Ceza Sömürgesi’ni çeviren İlknur Özdemir olmuş ve Kafka bu kitaba şöyle başlamış:
“‘Tuhaf bir aygıt’ dedi subay, araştırmacı gezgine ve bir bakıma hayranlık dolu denebilecek bakışlarını iyi bildiği aygıtın üzerinde gezdirdi. Gezgin itaatsizlik ve amirine hareket nedeniyle hüküm giymiş bir askerin idamında hazır bulunmasını istemiş olan komutanın davetini salt nezaket gereği kabul etmiş görünüyordu. Bu idama, ceza sömürgesinde de pek fazla ilgi duyulmamıştı.”(s.7)
Yine distopik, karanlık bir evren. “Ceza sömürgesi” diye bir ada var ve bu adada mahkumların idam edildiği özel bir yöntem bulunuyor. Öyle bir ceza sistemi ki, bu mahkumlar ne bir savunma yapmışlar, ne suçlarını biliyorlar, ne de bir ifade vermişler. Saçma sapan bir durum yani.
Makine tırmık gibi bir şey ve mahkumların üzerine suçları değil, bundan sonra yapmaları gereken şeyler yazılıyor. Bu adamın mesela “amirine itaat et” yazılacaktı. “Amirine hakaret etme, saygı duy” gibi.
Böyle bir dişçi aletine de benziyor. Bir yandan çizerken öbür taraftan su püskürtüyor. Pamuk geliyor bir yerden, kanamayı durdurmaya çalışıyor. Bağırmasınlar diye ağızlarına bir keçe koyuyorlar falan. İğrenç. Daha fazla başka bir kelime de bulamıyorum. İğrenç yani, insanlık haysiyetine sığmayacak.
Ceza sistemi bu durumu anlatıyor ve böyle birkaç sayfa süren bir anlatımla bitiyor.
“Böylece on iki saat boyunca yazı gitgide derine iniyor. İlk altı saatte mahkûm eskisi gibi yaşıyor, sadece acı çekiyor. İki saat sonra keçe çıkarılıyor, çünkü artık adamın bağıracak gücü kalmıyor. Başucundaki bu elektrikle ısıtılan çanağa sıcak pirinç lapası konuyor, adamın canı isterse diliyle alabildiği kadar yiyebilir onu. Fırsatını kaçıran olmaz. Hiç rastlamadım kaçırana, gördüğüm bunca olayda. Ancak altıncı saatte yediğinden tat almamaya başlar.”(s.21)
Burası da biraz insanların o açgözlülüğünü gösteriyor. Kafka insanları hiç sevmiyor belli ki, artık neler görmüşse… Bu durumda bile hala yemek peşinde olan, yemek derdinde olan mahluklar mıyız biz gerçekten? Bilmiyorum.
Benim orada, orada insanın hiç aklına yemek gelmez gibime geldi. Ama artık bunları da kaç gün aç bıraktılarsa… “Gün” diyorum yani, artık saat meselesi. Çünkü 20 saat, 30 saat bile aç kalsa insan… Öleceksin zaten orada, hala yemek derdinde olur musun? Bir de yani ağzına o keçeyi koymuşlar. Orası da gerçekten çok, çok kötü.
İnsan okurken… Kaç sayfa o mekanizmayı anlattı. O kadar eğlenmedim de, şurayı söylerken asıl ceza dediğim bu yani!
“… üç aydır istememe rağmen yeni bir keçe sağlamıyorlar? Yüzden fazla kişinin ölürken ağzında emdiği ve ısırdığı bu keçeyi insan tiksinmeden nasıl ağzına alabilir?”(s.26)
Diye isyan ediyor burada oradaki komutan. Ya, isyan ettiğin şeye bak! Arda bu kadar şey varken, insanlık dışı bir durum varken… Gerçi burada da haklı yani. Kitap boyunca belki söylediği tek doğru şey olabilir.
Peki nasıl bitiyor yani bu kitap? Bu adada ne oluyor? Oraları da çok anlatmayayım zaten. Kısacık bir kitap. Böyle benim gibi zaman zaman unutup tekrar tekrar okuyabilirsiniz. Son cümleleri alayım. Zaten spoiler da değil:
“Gezgin aşağıda bir sandalcıyla kendisini gemiye götürmesi için pazarlık ederken askerle mahkûm koşarak merdivenden indiler ama konuşmuyorlardı, çünkü seslenmeye cesaret edemiyorlardı. Aşağıya vardıklarında gezgin sandala binmişti bile, sandalcı da halatı kıyıdan çözüyordu. Sandala atlayabilirlerdi ama gezgin, sandalın dibinden düğüm atılmış ağır bir halat aldı, onunla o ikisini tehdit etti ve sandala atlamalarına engel oldu.”(s.49)
Diye bitiriyor Kafka. Zor ya. Ben “Kafka okuyorum bu ara” dediğimde bir arkadaşım “dayanamıyorum Kafka okumaya” falan demişti. Şaşırmıştım o zaman ama evet, şimdi hak verdim ona. Kafka okumak kolay değil gerçekten ama ara ara okumak lazım.
Var mı şu anda böyle işkence gören mahkumlar? Ya umarım yoktur ama olabilir. Hatta vardır ya, maalesef. Yani dünyayı düşününce savaşlar, işkenceler, özellikle savaş esirleri… Kim bilir neler geliyor yani onların başına. Düşünmek bile istemiyorum.
İnsanın dip noktası yok gerçekten. Aşağıya doğru kuyunun içinde yuvarlanır gider. Ne kadar düştüğünü bilemezsin. O yüzden işte bu bunların gerçek olmaması için distopyanın görevi de o zaten. Seni öncesinde uyarması. “Bak, dikkatli ol. Böyle böyle bir şey olabilir” demesi. “Olacak” diye bir şey yok. Olmasın da zaten.
Biz de bunları okuyarak psikopat değiliz. Yani kendimizi acı çektirmek istemiyoruz. Sadece o “gözünü aç, uyanık ol” diyor. Yani o açıdan önemli bence diyeyim ve bugün burada bitireyim. Çok kısa olsun. Zaten kısa bir kitap. Daha fazla üzerine konuşmak için kendimi zorlamayayım. Bir ceza sömürgesine dönüşmesin bu yazı da sizler için. Çok sağ olun yine beni yalnız bırakmadığınız için.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder