Virginia Woolf’tan Yazarlık Dersleri ve Benden Yazarlık Denemeleri
Danell Jones yirmi yıldır yazarlık dersleri veren bir akademisyenmiş. Virgina Woolf üzerine yaptığı çalışmalarla çeşitli ödüller de kazanmış ve iyi ki yazmış dediğim bu kitapla benim de karşıma çıktı: Virginia Woolf’tan Yazarlık Dersleri

140 sayfalık kitabın içindekiler şu şekilde sıralanmış:
Önsöz, Yazma Alışkanlığı Kazanmak, Çalışmak, Üretmek, Yürümek, Okumak, Yayımlatmak, Şüphe Duymak, Önerilen Okumalar, Notlar, Kurmaca Notları, Hatırat Notları, Şiir Notları ve Kaynakça.
Timaş yayınlarının Ekim 2017 de çıkan 4. baskısından okudum ben bu kitabı ve çeviri de Ebru Kesen ve Merve Ön’e aitti. Neredeyse her sayfanın altında yer alan çok güzel açıklayıcı dipnotlarla çok güzel bir iş çıkartmışlar. Kitabın zaten son iki sayfası da tamamen kaynakçadan oluşuyor. Yani sadece 140 sayfalık kısa bir kitap gibi dursa da kesinlikle çok büyük bir emek ürünü. Her satırda yazarın Virginia Woolf külliyatına ne kadar hakim olduğunu anlıyorsunuz. Yani ben öyle hissettim en azından. Hatta bir ara dedim acaba önce Virgina Woolf’un okumadığım ve okumaya korktuğum o büyük romanlarını mı okusam acaba diye. Ama sonra başlamışken bitireyim dedim, bir yandan da korkuyorum umarım büyük bir spoiler gelmez o kitaplardan diye. Neyseki öyle bir şey yapmamış yazar, çok ufak bahsediyor sadece, giriş cümlelerinden falan.
“Çok saygılı, yaşlıca bir beyefendi, ‘Geçiminizi sağlamak için mecburen gazetecilik yapmak karşısında tavrınız neydi? Bu işin sizin seviyenizin altında olduğunu düşünmemiş miydiniz?’ diye sordu.
‘Hayır, bir arkadaşım beni Vogue gibi dergilerde yazmamın, saygınlığıma zarar vereceği ve sanatımın değerini düşüreceği konusunda ikna etmeye çalışmıştı. Tabii ki ona bunun çok gülünç olduğunu, yazılarımın popüler kadın dergilerinde yer aldıkları için değerlerinden hiçbir şey kaybetmeyeceklerini anlattım. Ayrıca parası iyiydi!..’ dedi gülerek. ‘Evet, teslim tarihleri, sıkıcı konular ve dar görüşlü editörler canını sıkıyordu.’ Fakat gazeteciliğin yazma becerisini perçinlediğini şimdi anlıyordu. Dergi ve gazeteler için yazdığı eleştiri yazıları, az kelimeyle çok şey ifade edebildiği, renkli bir yazım tekniği kazandırmışı ona. Anlayarak ve öğrenerek okumaya da o günlerde başlamıştı. Roman, şiir, tarih, anı gibi akla gelebilecek her türden kitabı nasıl eleştireceğinin de bir yolunu bulması gerekiyordu. En yoğun olduğu zamanlarda bile yılda elliye yakın kitap eleştirisi yazıyordu. ‘Hayır,’ dedi iç çekerek, ‘gazetecilik bir roman yazarı için iyi bir eğitim fırsatıdır.’
Anlaşıldığı üzere Woolf, kişinin yeteneğiyle, zekâsıyla ne kazanabileceğini biliyordu. Neticede hiç şüphesiz para kazanılır; ama en büyük ödül, gücün, özgürlüğün hissedildiği zaman elde edilirdi. Yılda beş yüz sterlinle kastettiği şeyin de bu özgürlük olduğunu açıkladı.
‘Yılda beş yüz sterlin ve kendine ait bir oda derken asıl söylemek istediğim, bir özgürlük alanına sahip olmak ve ne düşünüyorsak cesurca yazmayı alışkanlık haline getirmekti. Sembolizmin de yardımıyla söyleyebilirim ki yılda beş yüz sterlin sayesinde boş sayfalar üzerinde derinlemesine düşünebilirsiniz. Kapıya asacağınız bu kilit, kişinin kendini düşünebilme kudretine sahip olmasının garantisidir. Ama tabii ki gerçek bir kilidin de bir zararı olmaz.’ dedi gülerek. ‘Sembolik ifadeler bir yana, gerçek bir kapısı olan gerçek bir odaya sahip olmak önemlidir. Rahatsız edilmek, işinizi telafisi mümkün olmayan bir şekilde baltalar bazen.’”(s.30,31)
Bunun öncesinde o 500 sterlinle ilgili de bir soru vardı. O da… yani bunlar da gerçi kurgu. Virginia Woolf’u yerine koymuş gibi hissettim ben. Yazarımız kendisini böyle özel ders veriyormuş gibi, insanları toplamış ama kurduğu cümlelerin çoğu da yani ona ait. Hep böyle dipnotlarda yazıyor: “Şu cümle şurada geçiyor. Bu cümle bu eserinde, şu denemesinde, şu makalesinde” gibi.
Ya neredeyse aslında Virginia Woolf konuşuyor ama toplanmış, derlenmiş. Biraz böyle bana şu an günümüzdeki yapay zekanın da yazabileceği, yapabileceği bir şey gibi geldi ya. Ölmüş gitmiş bir insanın bile ağzından çıkan yazdıklarından, çizdiklerinden böyle bir… bana derli toplu şöyle bir hocaymış gibi bir kitap yaz desen yazabilir mi? Kesinlikle. Tabii burada yanlış anlaşılmak istemiyorum. Yazarın yaptığı işi küçümsemek gibi değil bu ya. Çok fazla emeği var bir kere. O açıkça görünüyor. Güzel yani, bence başarılı.
Ve Virginia Woolf’un da işte senede elliye yakın… neredeyse işte her hafta bir kitap hakkında ciddi ciddi eleştiriler yazması. Ben de bazen diyorum işte “bir kitap yazma, yayınlatma hayalim var” diye ama belki de hiç olmayacak ve bu kitaplar üzerine yazmaya çok alışacağım. Benim konfor alanım haline gelecek ve sadece onlar üzerine yazacağım. Belki bir kitap eleştirmeni olacağım ileride. Hiç öyle bir hayalim yok ama hayat bazen sizi farklı yönlere götürebilir ve yapa yapa da alıştım.
Yani artık böyle okuduğum bu kitap hakkında konuşmak bana zor gelmiyor. Tabii ki bunlar bir eleştiri niteliğinde değil ve eminim yani eleştirinin kesinlikle çok önemli net kuralları vardır. Ben o yüzden kurmacadan yanayım her zaman. Öyküler, romanlar bana daha çekici geliyor. Çünkü kurmacada bir kural yok gibi hissediyorum. Bunun da en büyük zaten temsilcilerinden biri Virginia Woolf. Hemen o bölüme geçeyim.
“‘Kurmacanın kurallarını kimse bilemez. Bu yolda yalnızca içgüdülerimize güvenebiliriz. Bizler gerçekten yazarsak, söylemek istediklerimizi ifade edebildiğimiz her yöntem mubahtır. Hiçbir metot, hiçbir deneysel çaba -en çılgını olsa bile- yasaklanmamıştır. Şunu unutmayın, dedi hararetle, daima dürüst olun, sonuç hayret verici olacaktır muhakkak.’
Hayatını sayısız biçim ve yöntemi denemeye ayırdığını hatırlattı öğrencilerine. Ve gerçek şu ki, ona çok satan yazar sıfatı kazandıran eserleri Orlando, Bir Köpeğin Hikâyesi ve Yıllar gibi geleneksel romanlarıydı; Mrs. Dalloway, Dalgalar ve Deniz Feneri gibi şimdilerde popüler olan deneysel çalışmaları değil. ‘Kimse sonunda ne olacağını, neyin ayakta kalacağını bilemez. Öyleyse neden kendinizi başkalarının düşüncelerine göre kısıtlayasınız?’ Elbette kendisi de dille oynamayı her zaman sevmiş ve basmakalıp romanları daima eleştirmişti.
Ama her şeyden çok, açık sözlülüğe önem verdiğini söyledi. Onları özgün görüşlerini ortaya koyarken, ‘yıllar boyunca mı, yoksa sadece birkaç saatliğine mi önemli olacağını’ düşünmeden yazmaları için yüreklendirdi. ‘Başkalarının iyi yazmaya dair fikirlerini benimseyip ona göre yazmak en alçakça ihanettir. Kendiniz olmak her şeyden daha mühimdir.
Fakat eleştirel bakış açısı pahasına yaratıcı özgürlüğün avukatlığını yapamazdı. ‘Her gün yazın, özgürce yazın, ama daima büyük yazarların eserleriyle mukayase edin yazdıklarını.’ Ödevin bu kısmının her zaman hoş olmayacağını çok iyi biliyordu. ‘Bunun aşağılayıcı olduğunu biliyorum,’ diyerek kabul etti, ‘ama olmazsa olmaz.’
‘Jane Austen’ın diyaloglarındaki keskin dönüşlere dikkat ederek muğlaklığı öğrenin. John Donne’un şiirindeki ruhsal karmaşayı keşfedin. Thomas Hardy’nin alabildiğine bireysel olmakla birlikte yoğun sembolik anlamlar taşıyan karakterlerini anlamaya çalışın. Güç, ahenk ve akıcılık için Charlotte Bronte’ye başvurun. Thoreau’nun tutku dolu bir duygu yoğunluğu ile doğal hayatı nasıl aktardığına bakın. Ve her şeyiyle Shakespeare’i örnek alın…’”(s.41,42)
Diye böyle devam ediyor. Ben Shakespeare’i görünce tabii kestim burada. Aslında bu son kısımlar değil de ben bu başlar için not almıştım bunları ama sonra yazarken bırakamamışım tabii ki devam etmişim ve günün sonunda neyin ayakta kalacağını bilememek. Hem bir fırsat hem bir lütuf hem bir lanet. Bilseniz belki o şekilde yazamayacaksınız. O yüzden iyi tarafından bakmak lazım bence de.
Ve çok sevdiğim bir bölüm olan… ya hem yürümeyi de severim hem de bu bölümdeki yürümek. Bu da güzel değil. Yine yazarımıza soru soran bir karakter çıkıyor karşımıza ve o günlerde henüz Yürümenin Felsefesi yazılmadığı için olacak saçma sapan bir soru soruyor.:
“Genç bir adam oldukça kaba bir tavırla, ‘Bunun yazmakla ne ilgisi var?’ diye sordu.
‘Yazmakla mı?’ diye adamın sorusunu tekrarladı Woolf, ‘Yazmakla çok ilgisi var…’
Masanın başındaki sandalyesine çöktü. Pencereden giren ince bir ışık huzmesi odayı aydınlattı.
‘Şehrin sokaklarında yürümeyi severim. Uçsuz bucaksız çimenlerde yürümek, gümüş sürülere dalmak… Bunlar hiçbir şeyin başaramadığı kadar besliyor, dinlendiriyor, mutlu ediyor beni. Yürümenin, kutsal bir yanı var benim için.’ Solundaki üç kadın hayallere dalan bakışlarla kendini bu düşünceye bıraktı. Ama o genç adam ikna olmamıştı:
‘Ama bu pek elverişli değil. Etrafta dolaşıp harcayacağımız zamanı yazarak geçirsek daha iyi değil mi? Buna bir anlam veremiyorum.’
Woolf, uzun ve ince ellerini büküp çenesine dayadı ve yürümenin kendisi için üretme zamanı -hatta üretim sürecinin en hayati parçası- olduğunu söyledi. Birçok kitap, sahne ve dersi bu yürüyüşler esnasında kurgulandığını anlattı. ‘Beni, sokaklarda hikâyeler kurgulayarak yürürken görmelisiniz… Yürürken adeta puslu bir yoldaymış gibi hisseder, rüyadaymış gibi kendimden geçer, enfes cümleler kurup sahneler canlandırırım hayalimde.’ diyen yazar, anımsadığı hatıralarına gülümsedi.”(s.47,48)
Böyle değişik insanlar olabiliyor. Çok yüzeysel, o sığ bakış açılarıyla… Sorudan çok, yani eleştirmek onların niyeti. “Ben anlamıyorum” demiyor da, ya da kendi anlayamayacağını, anlayamadığını düşünemiyor da, hayal edemiyor da. İşte o hayal gücünden de eksik.
Yıllar önce, işte bir Barış Manço’nun katıldığı bir programda ona da böyle bir soru soran bir adam vardı. İşte “Niye politik bir söylemde bulunmuyorsunuz ya da siyasete girmiyorsunuz?” diye öyle bir saçma sapan eleştiride bulunuyordu yani. Ve Barış Manço kadar yani toplumsal olaylara şarkılarında değinen sanki başka bir sanatçı varmış gibi. Ve o da yine çok güzel bir cevap veriyordu. “Sen” diyordu, “benim param olmadığı için berbere gitmediğimi düşünmüyorsun herhalde, değil mi?” diyordu.
Barış Manço’nun duruşu bile zaten bir şeyler anlatır insana ama tabii görebilene diyelim. Ve babasından da örnek veriyor burada Virginia Woolf. Orası da güzeldi.
“‘Yürümeyi çok seven, saygıdeğer bir Viktoryenin -ki kendisi babam olur- yürüyenlere verdiği şu tavsiyeyi aklınızdan çıkarmayın:’ derken güldü ve ekledi, ‘Ne zaman -bu araziye izinsiz girenler cezalandırılır- yazılı bir uyarı levhasını görseniz derhal oraya girin.’ Edebiyat kimsenin özel mülkü değildir; edebiyat herkes içindir.’
Elinde tuttuğu Kral Lear’dan, ‘Bizi krallardan uzak tutun, çünkü bir halktan insanlarız.’ bölümünü tekrarladı. Onlara, kütüphaneye gitmelerini, Aeschylus, Shakespeare, Dante ve Virgil kitapları ödünç almalarını, okumalarını tavsiye etti. Bu isimlerin fildişi kulelerdeki profesörlere ait yazarlar olmadıklarını, eserlerini hepimiz için kleme aldıklarını anlattı. Her biri adeta, ‘Beni oku, beni kendin için oku.’ diyordu. ‘Klasiklerin tamamını kendinizi vererek okuyun, ama sadece iyi kitaplar okumakla da kendinizi sınırlandırmayın.’ diye uyardı. ‘Edebiyat sevgisi iyi kitaplar değil, kötü kitaplar sayesinde kazanılır çoğunlukla.’ diyerek muzipçe devam etti sözlerine. ‘Kütüphanedeki çöplük damgasını yemiş kitaplara ilgi gösterin; özellikle hatıratları, biyografileri, otobiyografileri, gündelik hayatın sırlarını ifşa eden hacimli kitapları, insanların yaşayışları, yemekleri, kıyafetleri, hayalleri ve aşk hayatları hakkında tasvirlerle dolu olanları okuyun. Hayatın bu geçiciliği heyecan vericidir aslında; geniş bir kumsaldaki dağınık, küçük deniz kabukları gibi her hayat hikâyesinin de kendince bir etkileyiciliği vardır.
Kim bilir, bu okumaların sonucunda belki siz de hayatınızı gözden geçirecek, kendiniz hakkında ummadığınız gerçeklerle karşılaşacaksınız. Belki de bir gün kendi yaşam öykünüzü sayfalara dökme ihtiyacı duyacaksınız.’ 1930'lar kişinin hayat hikâyesini yazması için bulunmaz zamanlardı şüphesiz, diye düşündü. ‘O günlerde otuz yaşına gelmiş ve hayat hikâyesini yazmamış birini bulmak pek mümkün değildi.’ dedi şakayla karışık. Şimdi anılarla çevriliyken geçmişi olduğundan da net canlanıyordu gözünün önünde.”(s.55,56)
Otuz yaş ile ilgili de “otuz yaşından önce bir şey yayınlamayın” gibi bir önerisi de vardı. Ona da hatta karşı çıkıyordu öğrencilerinden biri, “neden” falan diyerek. Onu da çok güzel açıklıyordu.
Ve ben de şunu fark ettim: İlk yazılarımı aslında internette yayınlamaya 30 yaşında başlamıştım. İstemsiz bir şekilde… Daha önce çok kısa bir blog deneyimim olmuştu ama onu hemen üçüncü gün kapatmıştım, anlatmıştım bunu daha önce. Çünkü o zaman, yani insan 20'li yaşlarında bilmiyorum, eleştiriden biraz korkuyor. O kadar çok açık olmuyorsunuz. Daha çok etkileniyorsunuz ama otuzdan sonra sanki daha kolay başa çıkabiliyorsunuz ya da farklı bir özgüven duygusu mu? Artık o hayatın geçiciliğini belki de daha iyi anlıyorsunuz.
Genelde de kitabı okurken “Ah, şunları da yapmam lazım. Bunlar da önemli” diye aldığım notların haricinde bir tane daha “bunu yapabiliyorum” dediğim aslında en zor tavsiyelerden biri. Yıllar önce düşünsem “nereden olacak, nasıl yapacağım bunu” diye… Belki hiç not bile almayacağım bir şeydi bu imkansızlığı yüzünden. Ama şimdi mesela böyle bir grubum benim de var. Şöyle diyor yazar:
“Ayda en az bir kere toplanacak bir kulüp veya grup oluşturun. Kafeler toplantılarınız için ideal mekânlar.”(s.96)
Okuma grubu, okuma kulübü gerçekten önemli. Olabilir, yapılabilir ama her ay o buluşma imkansız gibi bir şey gibi tutuyor kulağa. Ama işte biz bunu neredeyse iki senedir yapabiliyoruz. Ben en azından bunun bir senesinde bulundum. Gayet de oluyor. Hiçbir şey olmasa 12 kitabı onlarca farklı kişinin gözünden görebiliyorsunuz. Bu da kesinlikle her yazar adayının belki sahip olması gereken bir şey.
Bizim de yine o okuma grubunda tartıştığımız Virginia Woolf kitabı da “Mrs. Dalloway”di. Onun hakkında bakın, şu bilgiyi bilmiyordum. Ya da konuşmuş muyduk bunun? Çok üzerinde durmamıştık belki de. Hatırlamıyorum orasını ama şimdi tekrar görünce not aldım hemen.
“Yazmaya başlamadan önce bir hikâye hakkında her şeyi bilmeniz gerektiği düşüncesinden vazgeçin. Hatırlayın, Woolf, Mrs. Dalloway adlı romanı için uzun bir müddet The Hours (Saatler) ismini düşünmüştür. Hatta daha şaşırtıcısı, bu kitabın ana karakterlerinden biri olan Septimus Warren Smith, kitaba daha sonra eklenmiştir.”(s.96)
Evet. “The Hours” kısmını öğrenmiştik, konuşmuştuk hatta üzerinde. Ama Septimus’un sonradan eklendiğini konuşmuş muyduk? Kitabın sonunun değiştiğini söylemiştik ama galiba bunu bahsetmiş de olabiliriz. Ya zaten burada önemli olan bu bilgi değil. Bunu nasıl uygulayacağınız, nasıl hayata geçireceğiniz…
Stephen King de mesela hiçbir zaman başladığı hikayenin sonunu bilmezmiş. Yazarken çıkar nasılsa diye devam edermiş. Kimisi de ama işte en azından o sorunu, bir olay örgüsünü kafasında oturtup öyle başlıyor yazmaya. Ben buraya daha yakınım bence de bilmeye gerek yok. Önemli olan o başlangıç. Sonra o şekillenir yazarken zaten, değişecek yani. İlla o kafanızda tüm hikayeyi bilmenize gerek yok.
Ve evet son olarak şöyle bir iki tane notum var. Tek alıntıda… Hatırat notlarında geçen deneme bölümünde yazarın tavsiyelerini maddeler halinde veriyor. Aslında tıpkı diğerlerinde olduğu gibi ama ben özellikle bu iki maddeyi not almak istedim. Diğer bölümlerde böyle her başlıktan sonra Virginia Woolf sanki öğrencilerine ders veriyormuş gibi onun cümleleriyle anlatmış yazar. Belki de aslında o kendi verdiği derslerde karşılaştığı sorular bunlar. Ve sonra da madde madde çıkarımlarda bulunmuş.
O açıdan aslında hem bir çırpıda okunabilecek hem de sık sık dönüp bakılacak bir kitap. Özellikle yazmakla uğraşanlar için. Bu maddeler de şu şekilde:
“2. Woolf’a göre, Max Beerbohm’un deneme sanatına en büyük katkısı yazıya kişisellik katmasıdır. Beerbohm’un, yazılarında direkt olarak okurla konuştuğunu düşünür. Woolf’un gözlemine göre ne nutuk çekme meraklısı ne de dogmatiktir; ‘salt ve dosdoğru kendisidir.’ Kişiliğinizi denemelerinize aktarıp aktaramayacağınızı görün. Denemede, okurla sanki tanışıyormuşsunuz gibi samimi bir üslupla konuşun; dostane, yakın ve kişisel bir ses yaratın.
3. Woolf, okurda heyecan uyandırmak için metafor ve teşbihleri çok iyi kullanmıştır. Örneğin, kişinin yazısını fazlaca süsleme eğilimi, Woolf’a göre ‘kelimeleri, yılbaşı ağacı üzerinde bir gece parlayan, ancak ertesi gün tozlu duran dallarda ağdalaştırır.’ Daha sonra da ‘bize konuşma sesinin doğal zenginliği ile değil de kalabalığa rüzgârlı bir günde mefagon ile bağıran bir adamın sesi gibi sahte, zayıf, tekrarcılık ve yapmacıklıkla dolu gelen’ denemelerden bahseder. Yazdığınız deneleri gözden geçirin; düşünceleriniz daha çok hakim olmanıza yardım edecek metafor ve tasvirler bulmaya çalışın.”(s.123)
Diye böyle hap bilgiler gibi biraz tavsiyelerde bulunuyor. Virginia Woolf’un değil de yazarın çıkarımları gibi daha çok kitabın adı. Yani aslında ben onlara demek ki çok itibar etmemişim. Son alıntımı almışım sadece ama onlar da biraz bana hitap ettiğinden belki de. Bence bu zaten bölümler de biraz deneme niteliğinde. Öyle düşünüyorum demiştim daha önce.
Ve işte onları kişiselleştirmek… Yani maksat sadece bir kitabı okuyup ondan notlar çıkarıp onları anlatmak değil. Biraz kimsenin anlatamayacağı şeyler de anlatmam lazım gibi hissediyorum bazen. Ama o bir zorunluluk gibi olursa da tabii olmaz. O sürecin de kendiliğinden oluşması gerekiyor. Zaten kendiliğinden oluşuyor yani. Bende hikayeler geliyor. Anılar geldiğinde de çok sansürlememeye çalışıyorum ama o da kolay değil.
Yani “ne anlatırsanız anlatın kendi bir dokunuşunuz olsun” derdi bir hocamız. Ben de şimdi bu kitapları okuyunca yazarlık atölyelerimi özlüyorum. Aslında hafta sonları yine tekrardan bir bakmam lazım, araştırmam lazım. Okumaya işte çok daldık bu ara. Yazmaya yoğunlaşamıyoruz. Biraz da işte işler güçler ama işin sonu yok. İş bitmez, ömür biter, yol bitmez. Bir şekilde yazmak da lazım bunları.
Ve o zaman da insan bir şey yapınca daha iyisi olsun istiyor. Ama ilginç bir şekilde bu kötü olanları işte yazdıkça iyileşiyorsunuz. Bir anda böyle bir şey öğrendim ve artık hep bunu uygulayacağım. Ondan sonra “tamam her zaman güzel yazacağım” diye bir şey yok.
Mesela kitapta geçiyordu. Hatta bak orayı almamışım. Virginia Woolf’ta yazmaya dair en çok sevdiğiniz, en önemsediğiniz kuralı belirleyin diyor. bir kural belirleyin diyor yani aslında kısaca. Ve sonra da o kurala uymayın!
Harika bir tavsiye. O kuralı yıkın geçin. Öyle olmayacak şekilde bir şeyler yazın diye salık veriyor. Yani bu kitapta kısaca böyleydi. Kısa bir kitap olmasına rağmen yazarlıkla ilgili olunca benim yine kendimi tutamadığım uzun bir bölüm oldu. Yazmakla ilgili yine ara ara böyle karşıma çıkan kitapları okuyacağım, okurum diye düşünüyorum. Siz de bana yazabilirsiniz. Bu konudaki her türlü tecrübeniz, deneyiminiz… Onları da seve seve okumaya çalışırım.
Beni buraya kadar gelip dinlediğiniz için çok teşekkür ediyorum. Zaman ayırdınız. Çok çok önemli bu benim için. Buldunuz bir şekilde ya da takip ediyorsunuz belki. Nereden çıktım karşınıza onu da bilmiyorum ama çok sağ olun. İyi ki varsınız.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder