İletişim Donanımları, Günlük Hediyeler ve O mu Bu mu Zihniyeti
Doğan Cüceloğlu’nun İletişim Donanımları’ndan bahsedeceğim bugün sizlere. 200 sayfayı biraz geçiyordu sanırım bu kitap ama o kadar güzel örnekler hayatın içinden böyle anılar hatıralar vardı ki okurken sık sık dedim yani benim bu kitapları bitirmem lazım.

Doğan Cüceloğlu’nu zaten çok severim, bu kitaplar hem böyle gerekirse elden ele dağıtarak yaymamız, içindeki örnekleri uygulamamız gerekiyor. İnsanın sırtına biraz yük de bindiriyor yani aslında. O yüzden bu kadar çok okuyamıyorum bu tarz kitapları, roman okumak bana çok daha kolay geliyor. Çünkü bu da öğrendiklerimi uygulamam lazım. Benim yoksa rahat da edemiyorum böyle, burada öğrendiğimi, kafama yatan çok mantıklı dediğim — aynı zamanda gönlüme de yatan — yapabileceğime inandığım noktalarda mutlaka bir sorumluluk almak, harekete geçmek istiyorum.
Bu kitaptan da yine çok şey öğrendim ama hangi birinden bahsedeceksin? O yüzden ben hemen kitabın künyesinden ve içindekilerden bahsedeyim.
Remzi Kitabevi’nin birinci basımından okudum ben bu kitabı, Ağustos 2002 tarihli ve 23 bölümden oluşan bu kitabın içindekiler şunlar:
“İçindekiler
Teşekkür
Sunuş
1 Bilincim Donanınca Ne Olacak?
2 İnsan, Muhteşem Bir Potansiyeldir
3 İnsanoğlu Algı Dünyasında Yaşar
4 Sürekli İletişim İçindeyiz
5 Ortamın Verdiği Mesajlar
6 İletişim, Çok Kanallı Bir Süreçtir
7 İletişimin İki Düzeyi: İç Dünya ve Dış Dünya
8 İç ve Dış Dünya Farkı Stres Oluşturur
9 Can, Hem Ait Hem Bağımsız Olmak İster
10 Varoluşun Beş Boyutu
11 Can, Kaale Alınmak, Umursanmak İster
12 Can, Kabul Edilmek İster
13 Can, Değerli, Vazgeçilmez Olmak İster
14 Can, Yeterli Olmak İster
15 Can, Sevilmek ve Özlenmek İster
16 Karşımızdakini Dinleyerek Var Ederiz
17 Varoluş Matrisi İçinde Büyürüz
18 İletişim Matrisi
19 İki Yaşam Felsefesi: Korku Kültürü ve Değerler Kültürü
20 Sevgi Yaşamdır
21 Aile İçi İlişkilerdeki Bilinç
22 Hangi Değerlerin Temel Alındığı Önemlidir
23 Kısa Bir Gözden Geçirme: Nelerle Donandık?
Kavramlar Sözlüğü
Kaynaklar”
Evet, şu son bölüm kısa bir gözden geçirme aslında, orası da çok güzeldi ama ben onun yerine içindekileri paylaşmak istedim. Dikkat ettiyseniz teşekkür bölümüyle başlıyor. Yine son zamanlarda okuduğum en güzel teşekkür bölümlerinden biri ve kitabın en başında yer alıyor.
Doğan Cüceloğlu, tek tek kitapta emeği geçen herkese yaptıklarını da yazarak teşekkür etmiş ve sonuç bölümünde de bu kitabı babasına adadığından bahsetmiş.
Yedinci ya da sekizinci kitabıymış, yanlış hatırlamıyorsam. Ancak sıra geldi ona diye o yüzden bir özür maiyetinde ona adıyorum, gibi şeyler söylüyordu. Ve babasının o kadar güzel bir alışkanlığı varmış ki, işte yeri geldikçe ben de mesela hediyelerden, güzel bir hediye bulmanın zorluğundan bahsediyorum. Ama bir babanın herhalde oğluna verebileceği en güzel hediye, ona oğlunun günlüğünü vermek.
Hani eskilerden hep şikayet ederler ya bizim zamanımızda kameralar yoktu, telefonlar yoktu, böyle bu kadar kolay fotoğraf çekemiyorduk diye. Şimdi olsa her halini fotoğraflarız. Videolar falan işte yeni yeni meslekler çıkıyor. Düğün fotoğrafçıları falan mesela her zaman vardı belki ama yani daha doğrusu yıllardır ama doğum fotoğrafçılığı diye bir meslek çıktı mesela. Çıkmış daha doğrusu ben de çok bilmiyorum gerçi bu işleri ama o fotoğraflardansa bence böyle yazıya dökmek daha anlamlı gibi geliyor bana, bilmiyorum.
“Babamın on birinci ve en son çocuğuyum. Her bir evladı için siyah kaplı bir okul defteri almış ve bu defterlere, her bir çocuğunun doğumundan itibaren hastalıklarını, okula başlamalarını ve onlarla yaşadığı gülünç olayları kaydetmiş. Evlenen her çocuğuna kendi defterini verir ve, ‘Artık sen kendi çocukların için defter tut,’ derdi.
Benim siyah kaplı defterimin üstüne kırmızı bir etiket yapıştırılmış ve üstüne “11 Doğan Cüceloğlu” yazılmış. Defterimin ancak on sayfası dolu. En küçük olmanın kaderi bu olsa gerek. Doğum tarihim yazılmış. Aylar sonra, 5–3–939 tarihini düştüğü sayfaya şunları yazmış:
“Yürür, gezer, gendi gendine oynar. Kimseye yük olmaz. Ben hatırasını yazarken defteri okşar. Donuna işemiş. Ayakkabısının teki ile donu yok. ‘Hani bülük?’ derim; ‘Eh, eh,’ diye gösterir. Hiç darılmaya gelmez. Kötülükten almaz, eyiliği sever. ‘Anne, anne,’ deyişi pek sevimli. Ben hatırasını yazarken bana üzüm veriyor. Uğurlu evlat.” (imza)
Her namazından sonra ettiği duada, vatanın selametini ve Türk ordusunun muzaffer çıkmasını, evlatlarının hayrını dilediği kadar dilerdi.
Zorba filmini gördüğüm zaman, babamı daha iyi anladım. Akdeniz insanı.
Keşfedilmemiş şair.
Keşfedilmemiş müzisyen.
Dünyaya merhabayı hiç bırakmayan ve yaşlanmayan iç çocuk; gönül adamı.”
Hangisi daha güzel yazmış, burada kararsız kaldım ama ne kadar güzel bir alışkanlık ve Doğan Cüceloğlu’nun belki, belki değil kesinlikle yani hayatına çok büyük katkıları olmuştur.
Yedi adımda liderlik sırları, iyi yönetici nasıl olur, on adımda muhteşem yönetici olmak, işte koşar adım patron olmak, adım adım terfi almak falan gibi kitaplardan okuyacaksınız, böyle yaşamdan örneklerle bezenmeyeceği için ya da daha çok işte Amerikan kültürüne uygun, oralarda yaşanabilecek olaylardan örnek verildiği için bize etkisi çok olmayacak.
O kitaplardansa bence böyle kitapları okuyun ama onları da okuyun tabii. O zaman bu kitapların değeri daha iyi anlaşılır ve benim de daha önce duyduğum ama yine de paylaşmak istediğim, yazarımızın da dediği gibi fıkra tadında ve aşırı genelleme ama daha yeni Trump demedi mi geçen, “Çok aç görünüyorlar” diye açıklama yapmıştı. Hadsiz böyle neyse, neyse hiçbir şey demek istemiyorum.
“Bütün dünyayı kapsayan bir araştırmanın konusu olarak dünyadaki tüm ülkelerde insanlara şu soru soruldu: ‘Lütfen, dünyanın diğer bölgelerindeki ‘gıda kıtlığı’ konusundaki fikrinizi söyler misiniz?’
Birçok nedene bağlı olarak, çalışma tam bir fiyaskoyla sonuçlandı. Çünkü:
-Afrika’da kimse ‘gıda’ kelimesinin anlamını bilmiyordu.
-Batı Avrupa’da kimse ‘kıtlık’ kelimesinin anlamını bilmiyordu.
-Doğu Avrupa’da kimse ‘fikir’ kelimesinin anlamını bilmiyordu.
-Güney Amerika’da kimse ‘lütfen’ kelimesinin anlamını bilmiyordu.
-Birleşik Devletler’de kimsenin ‘dünyanın diğer bölgeleri’ olduğu konusunda en ufak bir fikri yoktu.
Çok abartılı ve aşırı genellemenin bulunduğu bu fıkra, milletlerin değişik zeminlerden olaylara bakabildiğini göstermektedir.”(s.37)
Evet, önce o zeminde anlaşmamız gerekiyor, insanın sınırsız potansiyeline geçmeden önce o iletişimi doğru kurabilmek. Peki iletişim yani ne zaman başlar? Bununla ilgili de mesela sahilde yürüyorsunuz ve karşıdan bir insan geçiyor. Ne yaparsınız onu görmezden gelerek ilerler misiniz? Bu mu doğru olan, gibisinden yaklaşıp şöyle devam ediyor yazarımız:
“İçinde yetiştiğiniz aile ve yörenin gereği siz karşıdan gelen bu insana hiçbir şey söylemediniz; hatta rahatsız olmasın diye yüzüne bile bakmadınız.
O da size bir şey söylemedi ve yüzünüze bakmadı.
Birbirinize bir şey söylemeden ve birbirinizin yüzüne bakmadan geçip gittiniz.
Önemli soru: Karşıdan gelen bu kişiyle aranızda iletişim var mıydı?
Bu soruyu sorduğum çoğu kişi, ‘Hayır, iletişim yoktu!’ diyor. Niçin? Çünkü onlar farkında olmadan, kafalarında, söze dayalı bir iletişim tanımı yapmışlar. ‘İki insan birbiriyle konuşursa iletişim vardır,’ diye düşünüyorlar.
Halbuki, iki kişi arasında, mesaj alışverişinin olduğu her zaman iletişim vardır.
Peki mesaj nedir?
Anlamı olan her şey mesajdır.
İki insanın birbirine bir şey dememesinin, birbirinin yüzüne bakmamasının anlamı yok mu?
Tabii ki var. Anlam alışverişinin olduğu her durumda iletişim gerçekleşir. İletişimi, anlam alışverişi olarak tanımlayabiliriz.
Evet, sahilde yürüyen bu iki kişi arasında iletişim vardı!
İki insan birbirinin farkına vardığı andan itibaren iletişim başlar. İki insan birbirinin farkına vardığı andan itibaren:
• Söylediği,
• Söylemediği,
• Yaptığı,
• Yapmadığı her şeyin anlamı vardır.”(s.45)
Bir sabah ben de tam böyle ofise geçerken, biraz da erken gelmişim. Bizim işyerinin de iki farklı girişi var. Ben genelde böyle parkın olduğu taraftan doğru giriyorum. Oradan doğru yürüdüğüm için daha yakın hem de bir o ağaçların arasından geçmek falan iyi geliyor bana. Ama bir de ana kapı var aslında ve bir arkadaşımız da oradan geliyor evi o tarafta olduğu için. Neyse işte yani ben öyle giderken genelde ben açarım ofisi, işte uzakta oturmanın faydaları var artık veya geç kalacağım yani benim iki seçeneğim var.
O yüzden erken geldiğim bir gün baktım karşıdan da böyle bizim arkadaşa benzer birisi yürüyor. Böyle bana bakıyor falan ama emin olamadım işte onun olduğundan, merdivenin başına geldim biraz mesafe var ya, ilerledim ilerledim, bekleyemedim de bekleyesim gelmedi. Yok dedim ya, o değildir, ne işi var yani bu saatte! O biraz çünkü son dakikaya doğru gelirdi hep, çıktım yukarı böyle kendi kendime işte açtım kapıyı.
Bir baktım sonra geldi hakikaten peşimden, ya dedi “Görmedin mi beni?” falan. Gördüğüm de belli yani bir yandan baktım çünkü şöyle, uzun uzun kestim ama hiçbir işaret, hareket yapmadım. O değildir deyip çıktım ya, dedim “Ben seni göremedim. Yüzünü tam olarak seçemedim.” Ama ne kadar yanlış bir şey yaptığımı orada farkına varmadım.
Daha öncesinde buna benzer hiç tanımadığım insanlarla selamlaştığım olmuştu arkadaşım zannedip, onlar da böyle bir garip bir tavırlar, kimisi selamı aldı yani kimisi almadı. O almayanlar işte beni özellikle rahatsız ettiği için ben de bundan çözüm yolunu tamamen yanlış bir eylemde bulmuşum. Direkt görmezden gelmek, ne kadar çirkin hâlbuki.
Ama aynı şekilde böyle yanından geçtiğim insanların da ben hiç yüzüne bakmam ya, yani sanki işte o da içinde yetiştiğiniz ailenin, ortamın gereği gibi, yani bilmiyorum. Bizde böyle önüne bakacaksın, insanları incelemek, yüzüne bakmak biraz yanlış bir şeymiş gibi öğretildi mi? Öyle bilinçaltı düzeyinde belki, çünkü hiç öyle bir şey söylendiğini de hatırlamıyorum.
Bu konuyu da evet çok, çok eksiğim selamlaşmalar, karşılaştığında o ayak üstü sohbetler, asansör konuşmaları, bununla ilgili de hatta bir kitap almıştım geçen, onu çok daha önceden almıştım ama işte aldığım kitapları da böyle hep geç okumak gibi bir huyum oluştu bu aralar. Çünkü kütüphaneden aldığım kitaplarım belli bir süresi var. Sonuçta onu okuyacaksın iki hafta içinde ama satın aldığım kitaplarda öyle bir sınır olmadığı için onlar öyle kalıyor bir gün okuruz diye.
İnşallah bir gün okuruz ve dediğim gibi çok bölüm bölüm bu kitap, her bölümde böyle ayrı ayrı örnekler, hayatın içinde yer yer fıkralar. Her bölüm zaten böyle bir özlü sözle, bazen bir şiirle başlıyor. O da çok güzeldi. “Can, Hem Ait Hem Bağımsız Olmak İster” başlıklı 9. Bölüm şöyle başlıyor:
“İnsan olarak birçok gereksinmelerle doğarız. Bu gereksinmelerden biri bağımlı olmak, diğeri bağımsız olmaktır. Bu iki gereksinim birbirlerine iki zıt kutup oluşturur. Bağımlı olmak kutbun- da insanoğlu aileye, derneğe, spor kulübüne, dine, millete, bayrağa ait olmak ister. Bağımsız olmak kutbunda ise birey olarak tüm bağlardan uzak kendisi olarak var olmak ister.”
Demiş bu zaten, en böyle zor konulardan biriydi yani hem ait olmak istiyoruz hem de bağımsız olmak, ait olmak da bak sıkıntı yok bizim kültürümüzde. Herkes hep o aitliği hem yansıtıyor hem istiyor, dayatıyor sana yeri gelince ama bağımsız olmak konusu da aykırı gibi oluyor. Biraz kolay değil yani nasıl anlatacağımı da bilemedim ama ben mesela işte sürekli bahsediyorum. Benim bağımsız olma isteğimi babam o kadar küçük yaşlardan çok o kadar ustaca keşfetmiş ki, Doğan Cüceloğlu’nun babası gibi belki de, hep böyle anneme karşı beni korurdu. Her şeyde fikrimi sorardı isteyip istemediğini, böyle hiçbir zaman emreder tonda konuşmazdı. Bir şeyi benim yapmam için önce onun nedenini anlamam gerektiğini, o isteğimi çok iyi anlardı yani.
Ben o yüzden yeterince bağımsız olabildiğimi düşünüyorum ama bu mesela bana iş hayatında, askerlik hayatında sıkıntılar da çıkardı. Oralarda çünkü her zaman böyle istediğiniz gibi bağımsız olamıyorsunuz. En gereksiz konularda bile böyle önünüzü tıkayıp sizi kurallarla boğabiliyorlar ama insanın işte ihtiyacımız bu. Yani hem ait olmak istiyoruz hem bağımsız olmak yine aslında bu konuyla ilgili çok, çok zor konular olduğu için ben de hep bu konuda kalmışım. Şöyle uzunca bir bölüm var, son son zaten alıntım:
“Birey olmanın ağır bastığı aile ortamında, ‘ben merkezli’, kendinden başkasını düşünmeyen, karşıdakini önemsemeyen, dinlemeyen insanlar yetişir. Bu insanlar ise karar verirken diğer insanların düşüncelerini hiç hesaba katmaz. Yani bu insanda da sınırlar ve sorumluluk bilinci gelişmemiştir.
İşyerinde ait olma ağır basıyorsa, yönetici güçsüzdür, herkesi memnun etmeye çalışır; bu olanaksız olduğu için karar veremez hale gelir ve sonunda işi batırır.
Birey olmanın ağır bastığı işyerinde yönetici diğerlerine danışma gereği duymaz, kendi bildiği biçimde karar verir ve sorgulamadan herkesin bu kararlara uymasını bekler. Yöneticinin kendinden başka kimseyi adam yerine koymadığı bu tür işyerlerinde yaratıcılık kaybolur ve bir süre sonra şirket piyasanın gerisine düşer.
Ait olmanın ağır bastığı toplumlarda iş bulmak için bir ‘ilişkiye’ gereksinim vardır; böyle toplumlarda, ‘Hamili kart yakınımdır,’ yazılı güçlü birinin kartı, sizin yıllarca emek vererek aldığımız diplomadan daha güçlüdür.
Birey olmanın ağır bastığı toplumlarda kişi, kendini ‘destek- siz’ ve ‘yapayalnız’ hisseder, geleceğiyle ilgili sürekli kaygı için- dedir. Böyle toplumlarda aile yapısı, dostluk ilişkileri, arkadaşlıklar yüzeysel ve yapaydır.
Ait olmanın ağır bastığı toplumlarda birey devlet için vardır; devlet bireyin hak ve hukukunu gözetmez; teba zihniyetiyle milletini yönetir.
Birey olmanın ağır bastığı toplumlarda devlet güçsüzdür ve devlet, toplumun çıkarlarına duyarsızdır, onun yerine belirli bireylerin çıkarlarının hizmetindedir.
Değişik ortamlarda ve zamanlarda ait olma ve bağımsız olma farklı önemler kazanabilir.”(s.85)
Böyle devam da ediyordu, açıklıyordu bunları çok güzel. İki taraf da aslında ne kadar gerekli ve ne kadar yanlış kullanılıyor? İkisinin de o uç noktaları işte o mu bu mu zihniyeti olmayacak? İkisi de ikisi de lazım. Yani biz bir de böyle ayrışmaya, kutuplaşmaya çok meyilli olduğumuz için hemen bir tarafı iyi, diğerini kötü diye etiketleyip öyle devam ediyoruz hayata o ezber düşüncelerle. Ne kadar yanlış halbuki? İkisi de lazım ve bu kitapta bazı kitaplardan çok böyle yazıyor. Kesinlikle alıntı yapılamaz, yayın evinden yazılı izinler gerekir, falan diye böyle insanı korkutuyorlar.
Ben de hiç anlamadığım, bilmediğim için bu konulardan bir avukat arkadaşıma da sormuştum gerçi, böyle benim bunlardan bahsetmem, bunları okumam sorun olur mu diye, olmayacağını söylemişti bana. Yine de çok emin değilim, insan bir tedirgin oluyor. O yüzden mesela Medium da şey de yapmıyorum. Yazıları bütün herkesin okuyabileceği bir link koyabiliyorsunuz aslında üstte falan. O zaman hiç üye olmayanlar bile okuyabiliyor rahatlıkla ama işte yani yarın bir gün sonra bu yayınevleri çıkıp, vay efendim sen bizim kitabımızdan alıntı yapmışsın, deyip başımı ağrıtmasınlar istiyorum.
O yüzden de biraz hem bu kitaptan böyle bu kadar az alıntım var hem de Medium’u neden o şekilde kullandığımı da söylemiş olayım yeri gelmişken. Gerçi bu uyarı da olmasa bu kitabım belki tamamını da okumak isterdim. Burada aslında öyle de bir işte, yan etki ben de o dengeleri çok kuramıyorum. Denge dediğim gibi her zaman çok çok önemli.
İletişim Donanımları kısaca böyle bir kitaptı. O yüzden başlarken de az yazdım dedim ama şu günlük fikri bak hala aklımda aslında sadece çocuğunun olmasına da gerek yok. Hayatımıza her kattığımız yeni insan için böyle bir günlük tutsak, sonra da onu ona çıkartıp hediye etsek, ne kadar güzel bir hediye olmaz mıydı değil mi? Bana buraya kadar gelip zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder