15 Ağustos 2024 Perşembe

Göğü Delen Adam

 

Göğü Delen Adam, Düşünce Hastaları, Son Ütücüler, Ev Sevdası, Fransız Balkon Çirkinliği ve Geride Kalan Ruhlar

Erich Scheurmann’ın yazdığı bu kitabın asıl adı “Papalagi” olarak geçiyor.




Kitabın arka kapağında bununla ilgili şu açıklama yer alıyor:

“Papalagi denince beyazlar ya da yabancılar anlaşılır. Ama sözcüğü sözcüğüne çevrilirse ‘göğü delen’ anlamına gelir.
Samoa’ya ilk misyoner bir yelkenliyle gelmişti. Yerliler bu beyaz yelkenliyi ufukta bir delik olarak gördüler, beyaz adamın içinden çıkıp kendilerine geldiği bir delik. O, göğü delip geçmişti.”

Diye açıklanıyor Papalagi’nin tanımı. Bunu özellikle hemen en başta söyleyeyim dedim çünkü alıntılarımın çoğunda Papalagi geçiyor. Her seferinde onu tekrar tekrar açıklamak iyi olmayacaktı. Zaten kitabın adı da Göğü Delen Adam olduğu için bence bunu bilerek yola çıkalım.

Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan bu kitap Lacivert Kitaplar Dizisi’nde yer alıyormuş ve benim okuduğum 2020 yılındaki otuz altıncı basımıydı. Almanca aslından çeviren de Levent Tayla olmuş. Ben bu kitabı Murakami sayesinde keşfettiğim “Zeynep ile Zülfikar” youtube kanalında görmüştüm. Üç sene önceki ilk videolarından biriydi. Kitabı bitirince ne kadar doğru bir seçim yaptığımı anlamış oldum.

Yaklaşık yüz sayfa olan ve vaktiniz varsa bir oturuşta rahatlıkla bitirebileceğiniz bu güzel kurgu dışı kitabın içindekilerden bahsetmek istiyorum. Kitap önce Erich Scheurmann’ın ön açıklamasıyla başlıyor ve sonra üzerimize giydiğimiz elbiselerden bahsedilen bölümle devam ediyor. Ardından “Taştan kutular” diye tanımladığı evlerimizden bahsediyor ve sonra en etkileyici kısım olan paraya dair bölüm geliyor. Sonra zamana dair güzel ve anlamlı bir bölüm var ve kitabın yarısı bu şekilde ilerliyor. Bundan sonra Büyük Ruh diye tanımladığı Tanrı’dan bahsediyor, onun makineden daha güçlü olduğunu savunuyor ve bizim mesleklerimize dair kendi bakış açısını paylaşıyor. Ondan sonra da yine kitabın en güzel kısımlarından biri olan “Yalancı yaşamlar mekânı ve bir sürü kâğıda dair” bölümü geliyor. Burada “yalancı yaşamlar mekânı” dediği neresi olabilir bunu da o bölümle ilgili alıntıma gelene kadar bir düşünün bakalım, bulabilecek misiniz? Çünkü bence çok güzel bir tanımla olmuş o.




Hemen sonra da başlığıyla tam tersini savunsa da beni düşüncelere sevk eden “Düşünmenin ölümcül hastalığı” bölümü geliyor ve “Papalagi, bizi kendi karanlığına çekmek istiyor.” bölümüyle bitiyor. Bir de kitabın sonunda yazarın bir biyografi denemesi yer alıyor. Sadece onun da başlığına bakarak Erich Scheurmann’ın 1878–1957 arasında yaşamış olduğunu görüyoruz.

“Yerliler, genellikle çocuklar gibi yalnızca duyularıyla algılayabildikleri alanda, geçmişi ve geleceği düşünmeksizin, ne kendine ne de uzak ya da yakın çevresine bakma gereği duymadan yaşarlarken, Tuiavii bu kuralı bozuyordu. Onda, ilkel halklarla aramızdaki en temel ayrım olan bilinç denen içsel güç vardı ve bu yanıyla bütün çevresinden bariz olarak farklıydı. Sanırım Tuiavii’nin o uzak Avrupa’yı tanıma isteği de bu olağanüstü yanından kaynaklanıyordu. Tuiavii, Maristen’deki misyoner okulunda öğrenciyken doğan bu özlemini ancak yetişkin bir adam olduktan sonra giderebildi. O sıralar bütün Kıta’yı dolaşan bir ‘halkları seyretme grubu’na katıldı ve büyük bir öğrenme açlığıyla birbiri ardına bütün ülkeleri gezerek bu ülkelerin sanat ve kültürleri hakkında ayrıntılı bilgiler edindi. Birçok kez, gözle görülemeyecek denli küçük ayrıntılar hakkındaki bilgilerinin sağlamlığı karşısında şaşkınlığa düştüm. Tuiavii, duygusallıktan ve önyargılardan tamamen uzaktı. Hiçbir şey onun gözünü kamaştıramaz, hiçbir söz onu gerçeklerden saptıramazdı. Gözlemlerinde kendi platformunu terk etmeden olguların özüne inmeyi biliyordu.”(s.13)

Yazar buradan sonrası da zaten tamamen hep Tabi’nin görüşlerini içeriyor. İşte Papalagi diye başlayan o cümleler zaten anlayacaksınız ne kadar farklı, ne kadar özgün bir insan olduğunu. Bilge bir insan olduğunu, bakış açısının gerçekten çok farklı, çok sade ve çok yalın olduğunu göreceksiniz. Hiç anlatmaya çalışmayıp, başlayayım ondan da bir anıyla.

“Papalagi, geceleyin döşeğine yatmazdan önce üstünde ne var ne yoksa hepsini çıkarır, ama hemen ardından, bu kez tek parçadan oluşan ve ayaklarını açıkta bırakan yeni bir örtüye sarınır. Kadın ve kızların örtülerinin boyun kısımları, onları o halde görecek pek kimse olmadığı halde oldukça süslü püslüdür. Papalagi döşeğine yatınca da, içi büyük bir kuşun karın tüyleriyle doldurulmuş bir örtü çeker başına kadar. Bu örtü, kuşun tüyleri ortalığa saçılıp savrulmasın diyedir. Bu tüyler Papalagi’yi terletir. O da, güneş olmasa bile kendisini güneşin altında yatıyormuş gibi hisseder. Çünkü Papalagi, güneşin kendisine o kadar önem vermez.
İşte böylece, Papalagi’nin bedeninin neden mutluluğun renginden mahrum kaldığı, böyle beyaz ve soluk olduğu anlaşılmış oluyor.”(s.24–25)

İşte böylece Papalagi bedeninin neden mutluluğun renginden mahrum kaldığı, neden böyle beyaz ve soluk olduğu anlaşılmış oluyor diyor. İşte o elbiselerimizden bahsettiği bölümde tek tek bütün gömleklerden, ayakkabılardan, pijamalardan, yorgandan, yataktan ne kadar farklı olduğunu başka görecek kimse olmadığı halde oldukça süslü püslü olmamızı anlatıyor. Ben mesela bir arkadaşım ile ütüden bahsediyorduk. Ben de ütüyü hiç sevmem, yani ütü bana göre işkence gibi bir şeydir. Kaynar buharlar, sıcak son ütücü diye bir meslek var. Yani bu benim için inanılmaz bir şey. Tellerim bir de, yani onun başının düz görünsün diye. Yani niye bu kadar üst üste giyiniyoruz? Bir tişört ve kot giyip çıkmak varken her yerde o dres kodlar. Ben işte rahat da edemiyorum, zaten o resmi kıyafetlerde neyse. İşte arkadaşıma bunu da benim kafada zannettim, bütünün gereksizliğini konuşuruz şeklinde söylerken o da dedi ki, ‘Ben evde kendi normal yatarken giyeceğim şeyleri bile ütülüyorum’ dedi bana. Yani gerçek mi söylüyordu, beni etkilemek için mi söylüyordu, onu da o an anlayamadım. Ama o kadar zıt olduğumuzu görünce şaşırmıştım. Kimse seni görmeyecekken o kadar süslü püslü olmanın ne gereği var? Serin yerde uyumak gerekirmiş, o yorganlar, şeyler… Gel de anlat bunu tabii insanlara. Ama durun, daha yeni başladık. Şimdi burada bir yol ayrımına geldik aslında. Hatta geçtik o yol ayrımını. Size çok uyabilir bu Tuiavii’nin söylediği, ‘Ne kadar doğru söylüyor’ gibisinden ya da ‘Ne saçmalamış’ da diyebilirsiniz belki. Umarım o yol ayrımındaki diğer yolda değilsinizdir. Ama öyleyse de biraz daha şans verin, kaç alıntı sonrasında. Umarım düşünceniz değişir. Değişmezse de sağlık olsun, yapacak bir şey yok. Siz diğer uçta hayatınıza devam edin, mutlu mesut bir şekilde bize çok bulaşmayın, bize karışmayın, bize dokunmayın diyorum ve kitaba dönüyorum.

“Papalagi, tıpkı bir midye gibi, sert bir kabuğun içinde oturur. Bir çıyan gibi, taşların arasında lavların çatlaklarında yaşar. Sağı, solu, altı, üstü hep taşlarla örtülüdür. Barınağı dikine duran taş bir sandığı andırır, çok sayıda gözü olan delik deşik bir sandığı.
Bu taş kabuğa yalnız tek bir yerden girilip çıkılır, Papalagi bu yere, içeri girerken ‘giriş’, dışarı çıkarken de ‘çıkış’ adını verir, oysa ortada tek bir delik vardır.”(s.27)

Sanırım evden ve evin dış kapısından bahsettiğini anlamışsınızdır. Sonra bir de odalardan ve pencerelerden söz ediyor ki orası da çok çarpıcı:

“Bunlardan içeri ışık girer. Bu delikler camlarla kapatılmıştır. Eğer içeri temiz hava girsin istenirse -ki bu çok gereklidir- camlar kaldırılır. Ama hava ve ışık deliği olmayan birçok kutu vardır buralarda.
Bir Samoalı bu kutularda hemen boğuluverir, çünkü hiçbir yerinden içeri bizim kulübelerimizde olduğu gibi taze hava giremez. Sonra aşevinin kokuları da çıkacak delik ararlar kendilerine. Ama çok zaman dışarıdan gelen havanın daha iyi olduğu söylenemez. İnsan bunların nasıl olup da ölmediğine ya da kuş olmaya, kanat takıp hava ve güneş olan yerlere yükselmedikleri için hayıflanmadıklarına şaşırıyor. Ama Papalagi, bu taş kutuları sever ve artık zararlarını ayrımsamaz.”(s.29)

Gerçekten işte bir ev sevdasıdır bizde. Özellikle ‘Aman evin olsun, başına sokacak bir yerin olsun’ anlayışı var. Ne kadar çok oda olursa o kadar iyi. Hep o beton kutuların arasında ömrümüz geçiyor yani. Artık balkon da yapmıyorlar yeni evlere. O Fransız balkon denen çirkin yapı var. Onun da mesela yine başka bir yerde okumuştum, Fransız balkon mantığı balkon değil zaten, onun ne balkonu? Bir korkuluk camın önünde. Fransızlarda evdeki hizmetçi evin içinde dolanırken, odadan geçerken dışarıdan o korkuluklar üzerinden diğer odaya geçsin diye icat edilmiş bir şeymiş bu. Yani bir utanç vesikası aslında ve biz bunu bilmeyince hiç rahatsız olmadan yeni evlere uyguluyoruz. Havaya, dışarıya ulaşan tek bir şeyimiz var. Koskoca evlerde küçücük bir balkon, on bile işte çıkarıyoruz hayatımızdan. Taş kutular konumuzu getirecek. Bu hastalıkların da sebebi aslında. Yavaş yavaş kitabının şiddetinin ve çarpıcılığının arttığını görüyorsunuz. Şimdi şimdiki alıntıma bakıyorum. Galiba evet, parayla ilgili olan. İşler karışacak. Vaziyet alın diyeyim. Çok da uzun, buraya bütün sayfayı yazmışım galiba. Ama madem yazdık, okuyacağız.

“Bir Avrupalı’ya sevginin tanrısından söz edecek olsan, yüzünü buruşturur ve güler. Senin düşüncenin yalınlığıyla alay eder. Ama pırıl pırıl bir yuvarlak metal ya da koca bir ağır kâğıt uzatacak olursan, o an gözleri parıldar ve dudaklarının arasından salyalar akar. Onun sevgisi paradır, tanrısı paradır. Onlar, yani beyazların tümü uykularında bile bunu düşünürler. Öyleleri vardır ki, ha bire yuvarlak metal ve ağır kâğıt tutmaktan elleri kanca gibi olmuş, duruşları orman karıncasının bacakları gibi yamulmuştur. Kimileri vardır, para saymaktan gözleri körelmiştir. Para uğruna mutluluklarını, vicdanlarını yitirenler; gülmekten, onurundan, sevincinden, hatta karısından, çocuğundan olanlar vardır. Çoğu, sağlığını bile bunun uğruna feda eder. Yuvarlak metal ve ağır kâğıt uğruna. Bunları giysilerini içinde, ikiye katlanmış sert derilerin arasında taşırlar. Geceleyin, kimse almasın diye yastıklarının altına saklarlar. Her gün, her saat, her an onu düşünürler. Hepsi, ama hepsi. Çocuklar bile! Çünkü düşünmek zorundadırlar. Analarından öğrendikleri, babalarından gördükleri budur. Avrupalıların öğrendikleri, tümü. Samlonis’te (Almanya) bir taş aralığın içine girsen hemen şu sesi duyarsın: ‘Mark!’ Bir an sonra yeniden ‘Mark!’ Bu, parlak metal ve ağır kâğıdın adıdır. Falani’de (Fransa) ‘Frank’, Peletania’da (İngiltere) ‘Şiling’ İtalya’da ‘Liret’. Mark, Frank, Şiling, Liret, hepsi aynı kapıya çıkar. Hepsi de para demektir. Para, para… Papalagi’nin gerçek tanrısı yalnızca paradır.
Ama, beyazların ülkesinde, güneşin doğuşundan batışına kadar parasız hiçbir şey yapamazsın. Paran olmadı mı ne açlığını, susuzluğunu giderebilirsin ne de yatacak bir döşek bulabilirsin. Paran olmadığı için seni Fale pui pui’ye (cezaevi) atarlar ve kâğıtlar (gazete) senden söz eder. Hep para ödemek zorundasın. Yani yürüdüğün yol için, kulübeni yaptığın yer için, gece yatacağın döşek için, odanı aydınlatan ışık için para vermen gerekir. Güvercin avlamak, ırmağa girmek için bile. İnsanların şarkı söyledikleri, dans edip eğlendikleri bir yere mi gideceksin, ya da kardeşinden bir öğüt mü isteyeceksin, bunun için de avuç dolusu yuvarlak metal ve ağır kâğıt vermen gerekir. Her şey için para ödemelisin. Her yerde bir kardeşin durup sana elini uzatır. Eğer içine bir şey koymazsan seni aşağılamaya ve azarlamaya hazırdır. İçten bir gülüş ya da dostça bir bakış onu yumuşatmaya yetmez. Açıp ağzını bağırmaya başlar: ‘Sefil, serseri, soyguncu!’ Bütün bunlar aşağı yukarı aynı anlama gelir ve bir insanın yapabileceği en büyük rezilliklerdir. Daha doğar doğmaz para ödemeye başlarsın. Öldüğünde de, öldüğün için ailen para ödemek zorunda kalır. Ayrıca bedenin toprağa verildiği için ve mezarına senin adına dikilen taş için de para ödemek gerekir.
Avrupa’da, para vermeden herkesin yararlanabileceği tek bir şey buldum: Hava. Havanın da yalnızca unutulduğu için parasız olduğunu sanıyorum. Hani Avrupalının biri bu dediklerimi duysa, hemen hava için de yuvarlak metal ve ağır kâğıt istemeye kalkar. Çünkü her Avrupalı, para istemek için yeni yeni nedenler arayıp duruyor.”(s.36–37)

Yani bunun üzerine zaten ne söylenir, bilmiyorum. Ne kadar haklı olduğunu görüp üzülmem mi gerekir kendimize? Hiç bu açıdan bakabiliyor muyuz, onu anlayabiliyor muyuz? Sorgulamak lazım. Sağlığımızı veriyoruz gerçekten para için, sonra o sağlığı geri kazanmak için o parayı harcıyoruz ve ömür gidiyor. Bu arada Mark nedir bilmeyenler için, Almanya’nın eski para birimiydi. Gerçekten sonradan euroya geçti. Bütün İtalyanlar, Almanlar euroya geçti, İngiltere geçmedi ama zaten çıktılar sonundan. Bunlar da benim ekonomik bilgilerim. Para deyince aklıma gelen biraz da Tuiavii’nin açısından bakarsanız, işte ne kadar etkilenmiş paradan, gerçekten her şeye para istenmesi çok zorluk çekmiş. Anlaşılan benim de burada parayla ilgili anladıklarım okumakla bitecek gibi değil. Şöyle bir göz atıyorum da, evet, şöyle devam edeyim.

“Paranın sağladığı güçle mutlu olurlar. Tropik yağmur altındaki tembel meyveler gibi, kibirle şişinip dururlar. Kendi bedenleri yağ bağlasın, gelişip serpilsin diye, kardeşlerinin en kötü işlere koşmasından zevk alırlar. Bunu yaparken de vicdanları zerre kadar sızlamaz. O güzelim, soluk parmakları temiz kaldığı için mutlu olurlar. Başkalarının gücünü sömürüp, kendi işlerinde kullandıkları için ne başları ağrır, ne de uykuları kaçar. Bu paranın bir kısmını başkalarına verip onların işlerini kolaylaştırmak akıllarının ucundan bile geçmez.
Böylece Avrupalıların bir bölümü bütün pis ve ağır işleri yaparken, diğer bölümü de ya çok az çalışır, ya da hiç çalışmaz. Daha kalabalık olan ilk gruptakilerin güneşin altında uzanıp yatmaya hiç zamanları yoktur.”(s.40)

Doğru söze ne denir? Paranın icadıyla -Lidyalılar mı bulmuştu parayı- para da aslında bir hikayedir, bir hayaldir. İnsanının hayal kurma gücünü gösterir mi diyordu Yuval Noah Harari. Böyle bir şeyin varlığına inanıyoruz. Aslında gerçek olmayan, tamamen devletlerin güvencesi olan bir kağıt parçasına ve bütün işleri onun için yapıyoruz, yaptırıyoruz. O büyük kalabalığın da gerçekten güneşin altında uzanmaya zamanları yok. Bir de ne kadar naif duygularla, yani bu paranın bir kısmını başkalarına verip onların işlerini kolaylaştırmak akıllarının ucundan bile geçmez diyor mesela, orası da çok acı. Peki, hiç mi Avrupa’da bu paraya önem vermeyen insan yok diye geliyorsa aklınıza, merak etmeyin, var. Hemen onunla ilgili…

“Sizin gözlerinizdeki parıltıyı yalnızca, henüz konuşmayı beceremeyen çocuklarda gördüm orada. Çünkü daha paradan haberleri yoktu. Şükredelim ki Büyük Ruh bizi aitu’ya (kötü ruh) karşı korudu. Para bir aitu’dur. Onun yaptığı ne varsa kötüdür çünkü. Elini paraya değdiren onun büyüsüne kapılır, onu seven tüm yaşamı boyunca gücünü ve mutluluğunu paraya hizmet etmek için harcar. Biz, konukseverliği, uzattığı her meyve için bir alofa (karşılık) bekleyenleri hor gören geleneklerimizi sevelim. Birinin her şeyi varken, diğerinin hiçbir şeyi olmamasına izin vermeyen geleneklerimizi sevelim. Sevelim ki, Papalagi gibi, kardeşi yanı başında keder ve acı içindeyken mutlu ve neşeli olmayalım.”(s.42)

Burada biraz onların geleneklerinden de bahsetmem lazım. O satır aralarında yazıyordu. Mesela, Samoa dilinde ‘benim’ ve ‘senin’ demek aynı kelimeymiş. Bunlar, yani bir mülkiyet anlayışları da yok. Her şey herkesin gibi bir şey. Nasıl olduğunu gözümde canlandıramıyorum da, biz o kadar alışmışız ki sürekli ‘hep benim, benim’ demeye, bu mülkiyete, bu yerleşim çatlarına. Ama onlar da öyleymiş. İşte o yüzden de bu farklılıklar onu daha çok rahatsız ediyor. O daha saf bir şekilde görebiliyor bizim ne kadar bu kötülüğe bulaştığımızı. Şöyle diyor yine başka bir bölümde: Bu sefer…

“Papalagi de yoksuldur, çünkü o tam bir ‘şey’ düşkünüdür, ‘şey’leri olmadan yaşayamaz. Saçlarını düzeltmek için, kaplumbağa kabuğundan bir alet yapsa ve saçlarını yağlasa, o alet için de bir kılıf yapar, sonra o kılıf için küçük bir kutu, küçük kutu için de büyük bir kutu. Her şeyi kılıfların ve kutuların içine yerleştirir.”(s.47)

Diyor ve gerçekten o bizim her şeyi hep muhafaza etmemiz, hep her şeyin yedeği olsun, fazlası olsun, onun güzel kılıfı olsun anlayışımız var. Bunun sonu da gelmiyor, bizi tüketen bir şey bu aslında. Sahip olduklarımız gerçekten bize sahip olduğu zaman, işte bir belgesel de vardı minimalizmle ilgili, onu da öneririm, seyredebilirsiniz. Güzeldi, biraz bazı yerler abartıya kaçıyor gibiydi ama ‘Eşyaları kullanın, insanları sevin, tam tersini yaparsanız mutsuz olursunuz’ diyordu. Yani eşyaları bizim kullanmamız lazım gerçekten. Ama biz eşyaları sevdik, o şey dediği Tuiavii’nin şeyleri sevdik ve insanları kullanmaya başladık. Bu çok tehlikeli. Bunlar işte bizi bitiren, bizi insanlıktan çıkartan şeyler. Şöyle devam ediyor o sayfada:

“Kardeşlerim, bilirsiniz ben yalan söylemem, her şeyi, ne bir eksik ne bir fazla gördüğümce anlatırım sizlere. İnanın bana, Avrupa’da ‘şey’siz yaşamaktansa, ölmek için ateş borusunu alnına dayayan insanlar vardır. Çünkü Papalagi türlü türlü yolla zihnini bulandırır, sonra da kendi kendine, insan nasıl yemeden yaşayamazsa ‘şey’siz de olamaz der.”(s.47)

İşte burada intihar eden insanlardan bahsediyor sanırım, alnını ateş borusuna dayayan insanlar onlara da belki demek şahit olduysa ya da gördüyse haberlerden, gazetelerden. O da onun için ne kadar saçma gelecektir Samoa gibi bir yerde. İşte bütün insanların hep mutlu, dans edip eğlendiği, diledikleri, çalıştığı, güneşin, suyun, havanın hep tadını çıkardıkları bir yerden insanın bir maddiyatçılık yüzünden intihar etmesi ne kadar saçma. Ama işte bizde öyle olmuyor, borcum var diyor insan, mesela, çok fazla borcum var diyor, atlıyor binadan aşağıya. Bütün zenginlerin, zaten zengin görünenlerin de borcu var. O da ayrı bir durum. Neyse, bu da biraz içimizi kararttı. Sanırım ben de böyle negatif bir kitap değil aslında, bu sadece para ve materyallerle ilgili bölümler biraz böyleydi. O yüzden hemen yaşla ilgili bölüme geçiyorum. Burası çok güzeldi yine.

“Kaç yaşındasın demek kaç dolunay boyunca yaşadığın anlamına gelir. Oysa dolunayları saymak, bunun hesabının peşine düşmek pek tehlikelidir, çünkü böylece insanların genellikle kaç dolunay yaşadığı ortaya çıkar. Kişi buna çok dikkat ederse ve yeterince çok dolunay geçmişse, ‘Artık yakında öleceğim’ demeye başlar. Ondan sonra ne keyfi kalır ne de başka bir şeyi ve kısa süre sonra da gerçekten ölür gider.
Avrupa’da zamanı olan çok azdır. Belki de hiç yoktur. Bu yüzden herkes yaşamın içine fırlatılmış birer taş gibi koşuşturur. Hemen hepsi yürürken yere bakar ve daha hızlı ilerleyebilmek için kollarını ileri savurur. Eğer durduracak olursan isteksizce, ‘Niye beni rahatsız ediyorsun?’ derler. ‘Kaybedecek zamanım yok, sen de kendi zamanını değerlendirmeye bak.’ Sanki hızlı yürüyen insan daha değerli, yavaş yürüyenden daha yürekliymiş gibi davranırlar.”(s.55)

Bunları okurken de şöyle bir anekdot gelmişti aklıma. Yine bir Kızılderili sözü müydü, hikayesi miydi, bir rehber miydi; zaten çeşit çeşit versiyonları anlatılmıştır mutlaka, belki duymuşsunuzdur. İşte o rehber eşliğinde ilerliyorlar. O onlara bir yerleri tanıtıyor ve biraz fazla hızlı gidiyorlar. Rehber durup dikilmeye başlıyor, hiçbir şey söylemeden. İşte onları takip eden insanlar şaşırıyorlar, yani neden devam etmiyoruz gibi sorgulamaya geçiyorlar. Rehber de diyor ki, ‘Ruhumuz geride kaldı, onu bekliyoruz. Çok hızlı gittik.’ Şimdi burada ne kadar saçma, işte ruh geride mi kalır, bu insanların da hiçbir şeyden anladıkları yok gibi düşünenler de olabilir. Ama aslında biz de koşturunca ruhumuz geride kalıyor, birçok şeyi unutuyoruz, birçok şey gözümüzden kaçıyor gidiyor. Bir de ben böyle çok telaşlı, aceleci insanları da hiç sevmem. ‘Acele işe şeytan karışır’ sözüne inanırım. Yani gerçekten o iki ayağını bir pabuca sokmaya gerek yok. Sürekli pimpirikli insanlar, işte hadi hadi zorlayan seni, başında dikilenler falan, beni çok rahatsız eder. Bu yüzden de mesela eski iş yerimde bir olay olmuştu. Yeni masa telefonları, sabit telefonlar mı, alınmıştı. Böyle kocaman ekranı var, arayan numara görünüyor, büyük bir devrim yani, çok eski bir zaman da değil. Ama iş yerlerinde hala sabit telefonlar kullanılıyor, ayrı bir sektör olmuş. O da artık mecbur. Bütün her yerde, şu 21. yüzyılda herkesin cep telefonu var, her taraf kameralar dolu ama hala kablolu telefonlar kullanıyoruz. Neyse, ben de o telefonu biraz oynamıştım ayarlarıyla, bakınca ekrana böyle bir şeyler yazabiliyoruz. Bunu fark edince, kaç karakter yazabiliyoruz oraya uygun bir cümle bulayım dedim. Yazayım dedim, işte her baktığımda göreceğim bir şey olduğu için, beni motive etsin gibisinden. Böyle saçma sapan huylarım da vardır. Yine gençler bilmez belki ama eski tuşlu telefonlarda açılırken ekranında çıkan bir yazı olurdu ya, onun gibi bir karşılama notu yazdım. Sonra geldi aklıma, yazdım oraya: ‘Koşturanı Allah sevmez.’ Bunu her gören de ‘Aa, bunu nasıl yaptım?’ falan, nasıl yazdın, bir de iki saat onlara anlatmak zorunda kaldım. Pişman oldum sonra. Sonra baktım herkes farklı farklı bir şeyler yazıyor telefonlarına. Ama boş duranı da Allah sevmez, bir şeylerle hep meşgul olman gerekir. Ama böyle saçma sapan, ne yaptığın belirsiz, sürekli oradan oraya koşturup duran insan da aslında bir şey yapamaz zaten. Bu biraz gösteriş gibi geliyor bana da iş hayatında. Özellikle bu tarz insanlar, iş yapıyormuş gibi görünmek, iş yapmaktan daha zor bence. Yani bu insanlar ama varlar maalesef ve sanki daha değerliymiş gibi, daha yürekliymiş gibi davranıyorlar. Tuiavii’nin de dediği gibi, şimdi şöyle bir kısa bir alıntı var…

“Doğru düşünseydi, elimizle sıkı sıkıya tutamadığımız hiçbir şeyin bizim olmadığını bilmesi gerekirdi. Aslında hiçbir şeyi sıkı sıkıya tutamadığımızı da.”(s.61)

Sadece sıkı sıkıya tutabildiğimiz şeyler bizimdir, diyor ve aslında hiçbir şeyi bu şekilde sıkı sıkıya tutamayız. Ölüp gittiğimizde zaten kefenin cebi yok, anca o zaman anlıyoruz. Ama o da sadece ölümü hatırladığımızda geçerli. Mesela hazır iş hayatından örnek vermişken, bankacılar için de bu çok geçerlidir. Böyle memurlar, ofis çalışanları, beyaz yaka dediğimiz kişiler zaten beyaz yaka adı üstünde, kahverengi giyemez mesela, yasak gibi bir şeydir. Peki neden? Çünkü toprağı hatırlatır, toprağın rengidir, ölümü hatırlatır diye yasak derecesinde yazılı olmayan bir kural gibi bir şeydir. Bazı yerlerde de belki de yazılıdır, yani yöneticiniz sizi uyarır: ‘Hemen bunu giyme’ gibisinden. Sanki ölümü hatırlamak kötü bir şeymiş gibi. Çünkü o çarkın içinde sen ölüm yokmuş gibi çalışmak zorunda olduğun için ölümü hatırlamak ekonomik açıdan işletmeler için kötüdür. Ve çok sevdiğim bir bölüm vardı oraya geldim sanırım. Tuiavii, bizim yaptığımız şeylerle, bizim yaptığımız makinelerin aslında ne kadar içinin boş olduğunu anlatıyor burada.

“Papalagi’nin hiçbir bel örtüsü bir örümceğin ağı kadar ince değildir. Hiçbir makine, kulübelerimizde yaşayan kum karıncaları kadar becerikli değildir.
Papalagi’nin kuş gibi bulutlara uçabildiğini söylemiştim. Ama büyük martı daha yükseklere uçar. Fırtınalı havalarda bile. Üstelik onun kanatları kendi bedeninden çıkar, oysa Papalagi’ninkiler bir aldatmacadır, kolayca kırılır, dökülür.
Yani bütün mucizelerin, gizli de olsa, kusursuz olmayan bir yanı vardır. Koruyucuya ve çalıştırıcıya gereksinim duymayan tek bir makine bile yoktur. Hepsinin içinde bir bela saklıdır. Çalışırken, her şeyin içinde var olan, ellerimizle yarattığımız sevgiyi indirir midesine. Bir makinenin yonttuğu kanoyu, balyozu ne yapayım ben? Makine, yaptığı iş üzerinde konuşamayan, gülümsemeyen; bitirdikten sonra yaptığın işe, onlar da sevinsinler diye annene ve babana götüremeyeceğin soğuk, kansız bir nesneden başka nedir ki?”(s.70)

Bu Henry Ford’un geliştirdiği üretim bandı süreci, herkesin uzmanlaştığı tek bir işi yaptığı bir sistemdir. Çalışanlar, sonradan psikolojik sorunlar yaşıyor. Önceden, mesela bir saat ustası varmış ve işi sadece saat yapmak değil, her şeyini bilirmiş, en ince ayrıntılarına kadar. Ama şimdi bir kişi tek bir vidayı sıkıyor, öbürü öbürünü. Ortaya tek bir kişi tek bir şey çıkaramıyor. Herkes farklı işlerle uğraşıyor ve sonucunu da göremiyorsun. Böyle olunca, senin görevin günde 50 kere bir vidayı sıkmak olabilir. Bu insan tabii ki o iş sonucu mutlu da olmuyor, tatmin de olmuyor. ‘Ben neyle uğraşıyorum, ne saçma sapan iş yapıyorum burada?’ gibi bir algıya sahip. Bunun farkında. Aslında bu da tabii ki onun psikolojisini kötü etkiliyor. Bu insansız metrolar falan bizde de varmış galiba, şu an kullanılıyor mu bilmiyorum. Ama zaten bu metro makinistleri, dümdüz yolda birçoğu kanser oluyormuş diye okumuştum. Yabancı ülkelerde, çünkü ileri gitmek geri gitme de yok. Dur, kapıyı aç, tekrar git, dur. Böyle bir işe bir insana vermek yazık. Günah, o insana da yazık yani. Metrobüs şoförleri dümdüz yolda bence ondan. Zaten arada bir kazalar yapıyorlar, şey yapıyorlar, atraksiyon. Hepsinin zaten kulağında bir kulaklık var. Fark ediyorsanız yasaktır muhtemelen ama ne yapsın, dümdüz yol, insan taşıdığının da farkında değil artık, kendinden geçmiş. Yani makinenin yaptığı işte. Evet, bir duygu, bir hassasiyet yok ama zaten biz de öyle işlerle uğraşıyoruz ki biz de makineye döndük diyorum buradan. Ah, Tuiavii bugünleri görse kim bilir neler derdi ve hemen ardından şöyle bir cümle varmış, onu paylaşayım.

“Papalagi hiçbir şeyi sevemez, makine her şeyin aynısından bir daha yapabilirken nasıl sevsin ki?”(s.70)

İşte bu, benim demek istediğim o üretim bandından çıkan aynı şeyden 50 tane, 100 tane, 1000 tane yapılması. Bir özgünlük yok, o zaman bir değeri de olmuyor. Ve o hızla ilgili aslında şu bölüm, ‘Koşturanı Allah sevmez’ dememin çok daha güzel açıklaması Tuiavii tarafından yapılmış. Şöyle demiş:

“Bir köyden atla geçsem, çok daha hızlı giderim, ama yürürken çevrede olup biten her şeyi görürüm, dostlarım kulübelerinden seslenirler bana. Bir hedefe hızla varmak nadiren gerçek bir kazanç sayılır. Ama Papalagi her zaman bir an önce varmak ister hedefine. Makinelerinin hemen hepsi, onu hedefe daha hızlı götürmeye yarar. Ama bir kez hedefe vardı mı, yeni hedefler çağırır onu bu kez. Böylece Papalagi, yaşamı boyunca durup dinlenmeksizin koşuşturur durur. Yürümeyi, adım atmayı unutur, aramadan gelip bizi buluveren hedeflere doğru ilerlemenin mutluluğunu tadamaz.”(s.70–71)

“Kervan yolda düzülür” deyiminin daha iyi bir versiyonu bu aslında; yani farklı bir boyutu. Ve bunu işte o yola çıkmadan bilemiyorsun. Onun da ayrı bir mutluluğu var zaten ama sürekli koşturup durursan, yaptığın işten de keyif alamıyorsun. Biz zaten hiçbir şeyi hakkıyla yapamıyoruz. Neden peki? İşte bunu da şöyle açıklamış; mesela bunu doğrudan açıklamamış ama bu açıkladığı durum da ona neden oluyor bence. Tuiavii’nin şu sözleri:

“Erkeklik çağına gelmiş Papalagi’lerin çok azı bir çocuk gibi hoplayıp zıplayabilir. Sanki sürekli engelleniyormuş gibi yürürken bedenini havanın içinde zorlukla sürükler. O, bu güçsüzlüğü yadsıyıp mazur göstererek, saygıdeğer bir adamın koşmasının, hoplayıp zıplamasının doğru olmadığını söyler. Ama bütün bunlar salt kuru bahanedir. Meslekleri onları uykuya ve ölüme mahkûm ettiğinden kemikleri katılıp hareket edemez olmuş, kasları sevinçlerini yitirmiştir.”(s.75)

Hakikaten kaslarımız sevinçlerini yitirdi. Sürekli otur, otur; o masa başı işler. Hoplayıp zıplamayı geçtik, yürüyemiyoruz. Yürüyen merdivenler bozulsa, o merdivenleri çıkamıyoruz. Asansöre bir şey olsa, evine gitmekten vazgeçecek insanlar var yüksek katlarda oturan. Neden böyle olduk? İşte o nedene de şimdi geliyoruz. Meslekler, modern insanın hayatına devam edebilmek için uydurduğu zorunluluklar. Bakın, bunu nasıl açıklıyor:

“Bir sefer gidip gölden su çekmek keyiflidir, hatta belki günde birkaç sefer bile. Ama güneşin doğuşundan batışına kadar, her gün, tüm saatler boyunca gücünün sonuna kadar tekrar tekrar su çekmek zorunda kalan biri, sonunda sinirinden isyan edip elindeki kovayı, bedenini saran zincirleri savurur. Çünkü, sürekli aynı şeyi yapmak kadar hiçbir şey zor gelmez insana.”(s.76)



 

Geldik içindekilerde size sorduğum sorunun cevabına. Tuiavii’nin “yalancı yaşamlar mekânı” dediği yer tabii ki sinemaydı. Doğru tahmin edenleri kutluyorum ve bizler için birçok ders barındırdığını düşündüğüm o satırları paylaşmak istiyorum:

“Ama Papalagi’nin gözleri böylesine güzel ya da korkunç şeyleri görürken, kendisinin sus pus oturması gerekir”(s.82)

Burayı zaten o kadar güzel açıklamış ve betimlemiş ki, işkence türü gibi bir şeydir. İşte benim makinistler örnek verme nedenim oydu. Hep aynı iş gibi aslında, ama bakınca bir yandan çoğumuzun meslek dediğimiz şey bu oluyor. Bunu değiştirmek mi lazım, nasıl bir çözüm bulunabilir? Bununla ilgili mesela bazı memurluklarda vardır; 3 yıl kalırsın bir yerde, en fazla sonra orayı değiştirirsin, sonra oradan gidersin. Bu, biraz da güç odaklarını eline almaman için yapılan bir şeydir. Çünkü hep aynı yerde, atıyorum bir komutansın, bir kaymakamsın, artık o mesleğinden kaynaklanan gücünü kötü kullanabilirsin ister istemez. Sen kullanmasan bile sana karşı kullanılır. O açıdan doğru, iyidir o değişiklikler. Bütün meslekler mi böyle olmalı? O da tabii ki olmaz, şimdi kimisi belli sabit bir yerde durmak ister, ama kimse hep aynı işi yapmak istemez bence. Yani düz, monoton, dümdüz bir iş, ister mi? İsteyebilir tabii, isteyen de çıkacaktır. Allah bilir, onlar da hep farklı şeyler yapmak zorunda kalıyordur. Hayat biraz da böyle; ‘İstemediğin ot dibinde biter’ diye bir sözümüz vardı. Neyse, şimdi içindekileri bahsederken size sorduğum sorunun cevabına geldik. Hani Tuiavii’nin yalancı yaşamlar mekanı dediği yer neresiydi, bilebilenleri kutluyorum ve bizler için birçok ders barındırdığını düşündüğüm şu satırları paylaşmak istiyorum:

“Bütün olup biteni, yüreği yokmuş gibi duygusuz bir şehvetle seyreder. Ne korku duyar, ne nefret. Kendisi bambaşka bir yaratıkmışçasına gözler her şeyi. Seyredenlerin kafasında hep tek bir fikir çakılıdır: Kendileri duvardaki göstermelik insanlardan daha iyidir ve karşılarına çıkan bütün ahmaklıkların üstesinden gelebilir. Sessiz, soluk bile almadan gözlerini duvara diker. Soylu bir suret gördü mü de bunu içine çekip, işte bu benim, diye düşünür. Kılını bile kıpırdatmadan tahta oturağında oturur, gözlerini, üstünde aldatan ışık görüntülerinden başka hiçbir şeyin yaşamadığı duvardan ayırmaz. Yalancı yaşam adına ne varsa tümünü içinde yaşatan bu ışığı, arka duvardaki bir yarığın içinde oturan büyücü fırlatır duvara. Papalagi’ye bu denli zevk veren duvardaki sahte suretler ve o yaşamın içinde buluverir kendini. Yoksul zengini oynar, zengin yoksulu, hasta kendini sağlam yerine koyar, zayıf güçlü yerine. Bu karanlığın içinde herkes, gönlü ne çekiyorsa, gerçek yaşamda yaşamadığı, yaşayamayacağı ne varsa sahte yaşamında onları yaşar.
Bu yalancı yaşamın içine dalmak Papalagi için büyük bir acı kaynağıdır. Çoğu kez öylesine büyüktür ki bu acı, neredeyse adama gerçek yaşamını unutturur. Bu bir hastalıktır. Çünkü aklı başında bir insan güneşin altında sıcacık gerçek yaşam dururken, karanlık bir odaya hapsolmuş yalancı yaşamı ne yapsın? Bu acının sonucunda, yalancı yaşamlar mekânından çıkan Papalagi’lerin çoğu, artık yaşamı gerçek yaşamdan ayırt edemez duruma gelir. Kafaları bulanır, kendilerini yoksulsa varlıklı, çirkinse güzel sanmaya başlarlar. Ya da gerçek yaşamlarında yapmayı akıllarının ucundan geçirmeyecekleri rezillikleri yaparlar. Yaparlar, çünkü gerçek olanla olmayanı birbirinden ayıramazlar artık.”(s.82–83)

Ya işte böyle. Bir oturup bir film seyrediyoruz diyoruz ama bunların hepsi de oluyor, ama hiç farkında değiliz. Böyle kendini Pikachu zannedip atlayan çocuk mu vardı bizim çocukluğumuzda? Gerçi o da yalan mı çıkmıştı sonradan? Ama haber de okumuştum, çocuk yıllar sonra yine bir gazeteye çıkmıştı. Kendini Polat Alemdar zannedip türlü saçmalıklar yapan insanlar, dizi karakteri ölünce cenaze namazı kılan insanlar… Bunlar da bir film karakteri gibi. O yüzden biz de zaten bu iyice en uç noktada bir şeyi görüyoruz, onu hem gerçek zannediyoruz hem kendimizi onun yerine koyuyoruz. Ve artık işin kötüsü, o olmaya da uğraşmıyoruz. İlham veren belki bir karakter var ama onu seyretmek yetiyor bize sanki biz de başarmış gibi. Sahte bir mutluluk, yani ne kadar tehlikeli.

Aslında ben de Tuiavii’nin her söylediğini altına imzamı atarım diyemiyorum. Mesela bu kitabı bitirdikten sonra tabii ki benim de katılmadığım yerleri, bölümleri oldu. Çok doğal, olması da gerekir belki. Kitaplarla ilgili de mesela bir bölüm var, oraya da geleceğiz merak etmeyin. Orada bize de kitap severlere de sallıyor. Bir de beni düşüncelere sevk eden bir bölüm vardı düşünmeyle ilgili. İşte orayı hemen okuyayım size:

“Diyelim ki güneş pırıl pırıl parlıyor, ‘Güneş ne güzel parlıyor’ diye düşünmeye başlar o an. Ama bu yanlıştır işte. Büyük bir yanlış hem de. Akıllı bir Samoalı güneşin sıcak ışıkları altında kollarını, bacaklarını gevşetir ve hiçbir şey düşünmez. Güneşi bir tek kafasıyla duymaz, elleriyle, ayaklarıyla, bacaklarıyla, karnıyla, bütün organlarıyla hisseder. Bırakır, derisi, kolları, bacakları kendi başlarına düşünsünler. Kafa gibi olmasa da onlar düşünürler mutlaka. Ama düşünmek Papalagi’nin önünde bir türlü sökemediği bir lav kütlesidir sanki. Belki keyifle düşünür, ama düşünürken gülmez. Belki üzülerek düşünür, ama düşünürken ağlamaz. Açtır belki de, ama kulkas meyvesine ya da palusami’ye (Samoalıların çok sevdikleri bir tür yemek) sarılmaz. Düşünceleri, duyularına düşman olan bir insandır o. İki parçaya bölünmüş bir insan.”(s.89)

Ben de daha ilk bu podcaste başlarken seçtiğim kitapta böyle buna benzer bir alıntı vardı sanırım. Küçük Kara Balık da ‘Hep düşünmek, hep düşünmek gerekmez’ diyordu ya. Yani o açıdan aslında, evet, katılıyorum Tuiavii’ye. Çünkü sadece düşünüyoruz, bazen hiçbir şekilde harekete geçmiyoruz. O zaman da o düşüncelerin çok bir anlamı, hatta hiçbir anlamı olmuyor.

Şu satırlar çok güzeldi: ‘Belki üzüntüyle düşünür ama düşünürken ağlamaz, belki keyifle düşünür ama düşünürken gülmez.’ Yani ne kadar doğru değil mi? Düşüncelerimizde yaşıyoruz bazı şeyleri ve bunlar aslında yüzümüze bile sirayet etmiyor. O zaman işte, ne kadar gerçek bu düşünceler? Ne işe yarıyorlar?

Düşünceleri duyularına düşman olan bir insan diye niteler bizi. Maalesef günümüzde hepimiz az biraz papalagi’yiz. Kitabın burası gerçekten çok etkileyiciydi ve çıkarılması gereken çok fazla ders vardı. Zaten hemen bu sayfada yine bir alıntım varmış, bakalım orada ne diyor.

“Diyelim ki küçük ya da geniş bir koya girdi, gençlerle birlikte deniz türküleri söylemek aklının ucundan bile geçmez ya da genç kızların keyifli şakalarına gülmek. Koyu ve dağ sırtlarını geride bıraktı mı, bu kez yeni bir düşünce sarar onu: ‘Acaba akşama kadar fırtına patlar mı?’ ‘Ya fırtına koparsa?’ Mavi gökte kara bulut arar o. Patlayacak olan fırtınaya takar kafasını. Neyse, fırtına mırtına çıkmaz ve akşamleyin salimen Savaii’ye varar. Ama sanki o yolculuğu hiç yapmamış gibidir.”(s.89)

Evet, birbirini de yolculuk yaparken tanırsınız derler ya. Gerçekten öyle insanlar var, hep olumsuz, negatif bir enerji taşıyan, sürekli kötüyü çağıran. Hep ‘şöyle olacak, böyle olacak,’ ‘havada şöyle, yolda şöyle oldu, yoruldum’ şeklinde konuşurlar. Bu tür insanlarla uzun yolculuk yapmak gerçekten zordur. Bazen ben de kendimi şikayet ederken buluyorum. Yorgunluktan, havaların sıcaklığından, soğukluğundan şikayet ediyorum. Yağmur ve çamur da hoşuma gitmiyor, şemsiye taşımayı da sevmiyorum. Ama aslında yağmur da kötü bir şey değil; asit yağmıyor sonuçta.

Lost dizisinde John Locke, yağmur yağdığında ellerini havaya kaldırır ve suyun altında dua eder gibi dururdu. Herkes yağmurdan kaçarken o yağmurun tadını çıkarırdı. Yağmur aslında bir nimet; şiddetli bir felaket derecesinde yağmadığı sürece neden kaçıyoruz bu yağmurdan? ‘Kirlenmek güzeldir’ diye bir slogan vardı, hatta bir deterjanın reklamında. Islanmak da kötü bir şey değil. Hep bir fırtına, hava bozukluğu korkusuyla güzel havaların tadını çıkaramıyorum.

Bir yerde okuduğum, biraz İslami bir bakış açısıyla ilgili bir şey vardı; kötü hava şartları demenin ne kadar sakıncalı olduğu üzerineydi. Kime göre kötü? Sana göre mi kötü, bana göre mi? Yağmur, kötü bir şey olabilir mi? Doğada yağan yağmur bitkiler için, hayvanlar için ne kadar hayati bir işlev görüyor. Kuraklık olsa, toprak kalmasa ne olurdu? Biz doğanın dengesini bozduk, her taraf taş binalarla dolu.

Bir belgeselde, kutup ayılarının köpek balıklarını avladığını gördüm. Normalde bu hayvanlar arasında hiç yaşanmamış bir şeydi, ama artık aç kalmamak için bu şekilde hayatta kalıyorlar. Buzullar eridikçe yiyecek bulmak zorlaşıyor. Doğa bu hale geldi ve bizim fırtına korkularımız nelere yol açıyor, bunu gösteriyor.

Son olarak, bu güzel kitabı bitirmiş olacağım için biraz üzgünüm, ama aynı zamanda sevinmek de lazım. Kitabı okuyabildim sonunda. Bu kadar uzun alıntılar arasında yazmak zordu, ama doğaçlama gitmek benim için daha kolay oldu. Belki sizin için çok güzel olmayabilir ama, benzer şeylerden bahsediyorum. Vakit açısından daha verimli oluyor. Şimdi son alıntıya geçiyorum.

“Düşüncelerin bir zamanlar iyi ya da kötü olmuş olması fark etmez; ince beyaz hasırlara savruluvermesin, birer bela olup çıkarlar: ‘Basıldı’ der buna Papalagi. Bu söz şu demeye gelir: Bir düşünce hastasının kafasından geçirdikleri, bütün büyük şeflerin binlerce eline ve istencine sahip esrarlı ve olağanüstü bir makine tarafından yazılır. Ama bir kere iki kere falan değil. Defalarca, sayısız kez, hep aynı düşünce. Bu düşünce hasırları bir araya getirilip tomar yapıldı mı, Papalagi buna ‘kitap’ adını verir ve ülkenin dört bir yanına yollar. Bu düşünceler bir kez adamın içine girdi mi bulaşır, kalır. Bu düşünce hasırlarını tatlı muzlar gibi yutarlar, her kulübede kutular dolusu yığılıdır. Şekerkamışına dadanan sıçanlar gibi genci yaşlısı başına üşüşür. İşte bu yüzden, çokları, her aklı başında Samoalının sahip olduğu doğal düşünmeden yoksundur.
Aynı şekilde çocukların kafalarına da doldurabildikleri kadar düşünce doldururlar. Çocuklar her gün düşünce hasırlarını didiklemek zorundadırlar. Bir tek en sağlıklı olanları bu düşünceleri kendilerinden uzak tutarlar, bir ağın deliklerinden süzülürcesine ruhlarından salıverirler. Ama çokları kafalarına, en ufak bir boşluk kalmamasına, ışığın zerresi bile içeri sızmamacasına düşünce yüklerler. Bunun adına ‘ruhu eğitmek’ sonuçta ortaya çıkan çılgınlığa da ‘eğitim’ derler.”(s.93)

Düşünce hasatları ve kitapların öne sürülmesi hakkında düşündüm. Acaba Tuiavii bu kitabı görseydi, 100 yıl sonra bile hala okunduğunu, yazara bir şöhret kazandırdığını, ilk defa banka hesabında bu kadar para olduğunu görseydi ne düşünürdü? Erich Scheurmann, sanatla uğraşan biri olarak zamanında hep yokluklar çekmiş. Mesela kitap var, kitap var ama bazı öğretmenler, ilkokulda bizlere çizgi roman bile olsa okuyun, okuma alışkanlığı kazanmış olursunuz derdi. Çizgi roman okumayı çok sevdiğim için, o yaşlarda bu tavsiyeyi kendime bir şiar edinmiştim. Öğretmenlerin söylediklerini hemen benimserdik.

Eski öğretmenlerimiz, zamanında kitap ve gazete bulmanın zorluğundan bahsederdi. Gazete kağıdını ekmekle sarar, o kağıdı evde okurduk derdi. Bu tür anekdotlar, eğitimin değerini anlamama yardımcı oldu. Birçok arkadaşım farklı çevrelerden geldi ve bu bana farklı gruplarla karşılaşmakta avantaj sağladı.

Podcast ve YouTube konularında da bir şeyler paylaşmak istiyorum. Podcast dinlemeyi sevmeyenler için bazen çok şey kaçırılıyor. YouTube’da 50–60 kanal takip edenler için, bildirimler çoğu zaman gözden kaçabiliyor. Bir arkadaşım, YouTube’da bildirimleri açsa da sık sık yeni bölümleri kaçırdığını söyledi. Podcast’ler de bir araç olarak görmeli ve sadece kitap okumakla sınırlı kalmamalıyız.

Son olarak, eğitim sistemimiz üzerine düşündüklerimi paylaşmak istiyorum. Kitapları bir araç olarak görmeli ve okumakla kalmayıp, insanları ve olayları da okuyabilmeliyiz. Kuzey Kore gibi tek tip eğitim sistemleri, bireyselliği ve yaratıcılığı kısıtlar. Eğitim sistemimizdeki eksiklikler ve eğitim sürecinin uzunluğu üzerine düşüncelerim var. Ahmet Maraşlı’nın “Zekadan Dehaya” kitabı da elimde, onu okumak ve üzerine bir bölüm yapmak istiyorum. Eğitim sistemimizin daha verimli hale getirilmesi gerektiğini düşünüyorum.

Son olarak, bu uzun yazımı buraya kadar okuyan herkese çok teşekkür ediyor ve hakkınızı helâl edin diyorum.




Hiç yorum yok:

Yorum Gönder