Bizimle Konuşan Öyküler, Kitaplardaki Kitap Okuyan Karakterler, Reenkarnasyon ve Nöbetçilik Hikâyem
Uzun zamandır böyle bir derleme okumamıştım. Kısa hikâyeler okumak istiyordum ama bir türlü hangi yazarın kitabını alacağıma karar verememiştim. Sonra Dipnot Yayınları tarafından 2017'de birinci baskısını yapan Bizimle Konuşan Öyküler başlıklı kitabı gördüm. Kapakta yer alan 15 yazarın adını okumak benim için yeterli olmuştu ama merakla içindeki öykülere de göz attım hemen.

On beşte sıfır olduğumu fark etmem kısa sürdü tabii. O utançla hemen kapattım kitabı ve arka kapağına göz attım çünkü bu hikâyeleri okumaya çoktan karar vermiştim. Arka kapakta şunlar yazıyordu:
“Genel kabul gören bir anlayışa göre büyük yazar olmanın başlıca koşullarından biri dünyaya/insanlara/olaylara farklı bir gözle bakmak ve bu farklı bakışa estetik bir ifade/biçim kazandırmaktır. Kısa öykü de bu türden bir ustalığı sergilemede en elverişli ‘araçlardan’ biridir çünkü fazlalığa gelmez o, üstelik ince işçilik gerektirir.
Elinizdeki derleme hepsi de İngilizce dilinde yazılmış, ama kullandıkları üslup, anıldıkları edebi tür, sahip oldukları cinsiyet, milliyet ve art alan bakımından farklılık gösteren yazarların kaleminden çıkma ve de yukarıda belirttiğimiz ölçütü fazlasıyla karşılayan öykülerden oluşuyor. Bu ölümsüz yazarları ‘hakkıyla’ temsil ettiğini düşündüğümüz bu ‘tipik’ öykülerin okurun iç dünyasında izi uzun süre silinmeyecek bir etki yaratacağına inanıyoruz.”
Demişler. Gerçekten bazı öyküler öyle kolay kolay unutulacak gibi
değildi. Arka kapakta yazılanlar sizi de heyecanlandırdıysa hemen Erdal Yüzak’ın çevirdiği bu hikâyeleri sırasıyla yazarlarıyla birlikte sayayım sizlere:
“Bir Olayın Sonu / Arthur Conan Doyle
Sinyalci / Charles Dickens
Duvardaki Kapı / H. G. Wells
Yağmur Altındaki Kedi / Ernest Hemingway
Sarı Duvar Kâğıdı / Charlotte Perkins Gilman
Görünmez Japon Centilmenler / Graham Greene
Suretler / James Joyce
Rahibin Sefası / Roald Dahl
Üç Tepeler’in Çukuru / Nathaniel Hawthorne
Filika / Stephen Crane
Oğul’un Vetosu / Thomas Hardy
İlk Balo / Katherine Mansfield
Aşk, Aşk, Aşk, Yalnızca Aşk / V. S. Naipaul
Sredni Vaştar / Saki (Hector Hugh Munro)
Aynadaki Kadın: Bir Yansıma / Virginia Woolf”
253 sayfalık bu kitabın son beş sayfasında da bu on beş yazarın kısa biyografileri yer alıyor ve bence onu da çok iyi düşünmüşler. Eklemeleri iyi olmuş, yani çünkü ben bu 15 yazarın 10 tanesini neredeyse hiç daha önce okumamıştım. Onların da özellikle okudum, baktım biyografilerine ve aralarda onların öykülerinden bahsederken o bilgileri de vermeye çalışacağım. Not aldım çünkü bunları nasıl yapacağımı da çok bilemedim. Her öykünün ilk ve son cümlelerini özellikle alıp, arada da bana düşündürdüklerinden bahsedeceğim. Fazla uzun olmasın diye uğraşacağım, bakalım. En merak ettiğim öykülerden biri olan “Bir Olayın Sonu’na şöyle başlamış Arthur Conan Doyle:
“O akşam olan bazı şeyleri gayet açık seçik, bazılarını ise belli belirsiz, bölük pörçük rüyalar halinde hatırlıyorum. Bu da bağlantılı bir hikâyeyi anlatmamı çok zorlaştırıyor. Beni Londra’ya çeken ve bu kadar geç geri getiren şeyin ne olduğu hakkında şimdi hiçbir fikrim yok. Yine de Londra’ya yaptığım diğer seyahatlerimle ilgili olmalı. Fakat o küçük taşra tren istasyonundan dışarı çıktığım andan itibaren her şey son derece açık seçik. O anları gözümde canlandırabiliyorum — hem de her anını.”(s.7)
Diye başlamış yazar. Burada hemen sizi hikayenin içine çekiyor ve bir olayın sonu dediğine göre, olayın başlangıcı böyleyse sonu nasıl acaba diye tabii ki ister istemez merak ediyorsunuz. Ve 3–4 sayfa çok kısa bir hikaye bu. Ve sanırım sadece bu hikayenin sonunu almayacağım, son cümlelerini. Ama son sayfadan hemen şöyle bir okuyanlar anlayacaktır zaten:
“Stanley elini omzuma koydu, dokunuşu anlatılamayacak kadar yatıştırıcıydı; her şeye rağmen kendimi çok hafiflemiş ve mutlu hissediyordum.
‘Hiç ağrın yok, tabii ki,’ dedi.
‘Hiç yok,’ dedim.
‘Hiç olmaz zaten,’ dedi.
Ve birdenbire büyük bir şaşkınlığa kapıldım.”(s.11)
Diyor, yani bu şaşkınlığın nedenini okuduğunuzda göreceksiniz, çok şaşıracaksınız zaten. Bu kitabın bir güzel yanı da bu hikayelerin sadece adını yazarak bile ulaşabilirsiniz muhtemelen internette. Hatta seslendirenler de vardır belki, çok kısa sürdüğü için ve çoğunun da tabii telifi vesaire olmadığından rahat olacaktır ulaşması. Güzel, güzel bir hikayeydi yani. Bir de böyle 15 tane farklı yazarın hikayelerini, öykülerini okuyunca, bir de hepsi aynı kitapta toplanınca ister istemez bir kıyaslama gibi bir yanlışa düşüyorsunuz. Ben o yüzden bunların her birini böyle farklı günlerde okumaya çalıştım. Ama özellikle son o 5–6 hikayeyi bir anda okumuştum ve hemen bu hikayeden sonra Charles Dickens da ‘Sinyalci’ye şöyle başlamış:
“‘Hey! Aşağıdaki!’
Kendisine söylenen bu sözü duyduğunda kulübesinin kapısında, elinde tuttuğu kısa sopasına sarılmış küçük işaret bayrağıyla, ayakta duruyordu.”(s.13)
Şimdi bu nedir, ne anlatıyor burada, çok anlaşılmıyor ama yine bir tren, yine bir tren istasyonu. Acaba dedim, bütün hikayeler böyle böyle mi geçecek? Bizimle konuşan öyküler, bu bizimle konuşan kişiler… Biraz o, şimdi filmin adını söyleyince de hemen belli olacak neden bahsettiğim, ama sanki böyle biraz ‘Altıncı His’, o Bruce Willis’in ünlü, en çok spoiler verilen, fragmanında bile yanlış hatırlamıyorsam sonu söylenen güzel bir gerilim filmiydi. Şimdi hemen ardından böyle bir hikaye gelince korktum açıkçası, dedim hepsi böyle mi gidecek? Bir yandan da işte arada Hemingway var, Virginia Woolf var, yani onlardan tam böyle bir şey beklemiyordum. Dickens’tan da beklemiyordum. Bu ilk hikayeye nazaran biraz daha fazla, bir 10 küsur sayfa. Sonu da şöyle:
“‘Ne dediniz?’
‘Aşağıdaki! Dikkat et! Dikkat et! Tanrı aşkına, yoldan çekil!’
İrkildim.
‘Ah! Çok korkunç bir andı, efendim. Ona durmadan bağırdım. Görmeyeyim diye kolumla gözlerimi kapadım ve tüm gücümle bu kolumu salladım; ama hiç faydası olmadı.’
***
Hikâyeyi tuhaf durumlardan herhangi birini diğer herhangi birinden daha fazla vurgulamaksızın uzatmayarak bitirirken belirtmek isterim ki, lokomotif sürücüsünün uyarı sözcükleri de dâhil olmak üzere, sadece talihsiz sinyalcinin bana tekrarladığı ve kendisini ürküttüğünü söylediği sözler değil, fakat aynı zamanda, onun değil, bizzat benim de eklediğim sözlerin birbiriyle çakışmasının, onun taklit etmiş olduğu hareketler karşısında sadece benim aklımda oluşmuş olduğunu belirtmek isterim.”(s.30)
Böyle bir açıklamayla hikayeyi de daha gerçekçi kılıyor, kılmış yani bence yazar. Ama ne anlattığı da biraz, özellikle şu son cümle, bitmeyen bir türlü hikayeyi, ‘tuhaf durumlardan’ diye başlayıp, onun tamamı bir cümle. ‘Belirtmek isterim’ de demiş ama yani neyi belirttin sen? Şimdi iyice kafaları karıştırdı. Ve bundan sonra Herbert George Wells, ‘Duvardaki Kapı’. Hikayenin ismi de çok etkileyici. Yani onun sadece başlangıcını aldım çünkü onu biraz anlatacağım.”:
“Gözlerden uzak, yalnız ikimizin olduğu bir akşam, üç ay kadar önce, Lionel Wallace bana Duvardaki Kapı’nın hikâyesini anlattı. O zaman, bu kadar çok ilgilendiğine göre, demek ki gerçek bir hikâye diye düşünmüştüm.”(s.31)
Diyor ve burada da işte illa yaşanmış bir olay demene gerek yok. Bu şekilde bir başlangıç da yaparsan yine hikayenin içine çekersin insanları. En güzel hikayelerden biriydi bu ve bir bilim kurgu bekliyorsunuz yani ister istemez. Burada da gerçi bilim kurgu denemez sanki ama bir fantastik öğeler vardı. Güzeldi, çok güzeldi bence yani bu hikaye, özellikle ‘Duvardaki Kapı’. Sırf bu hikaye için bile alınır yani bu kitap. Tabii diğer yazarlara da haksızlık olmasın ama burada artık çıta çok yukarıya çıktı. Yani artık 3. yazarla birlikte daha da iyisi gelmez zannediyorsunuz.
Çünkü burada bir duvarda bir kapı görüyor, o bahsettiği Wallace daha çocukluğundan beri. Ve çocukken de giriyor o kapıdan, yani cennet gibi bir yere ulaşıyor; yeşillikler, ağaçlar, çimenler, hayvanlar, jaguarlar falan geliyor böyle yanına. Hatta onları seviyor, onlar bile hiçbir şey yapmıyor. Diğer insanlar, arkadaşları, herkes ona çok iyi davranıyor, çok güzel insanlarla tanışıyor orada. Ve çıktığında da tekrar o kapıdan, bir daha o kapıyı göremiyor, o kapı kayboluyor.
‘Nasılsa tekrar giderim’ diye düşünüyor başta. Ama tabii büyük bir hayal kırıklığına uğruyor. Ondan sonra ‘acaba yanlış yere mi gittim?’ Bir de çocuk o zamanlar, ‘bunlar bir hayal miydi, rüya mıydı?’ derken tekrar görüyor. Yine okula giderken galiba, tam da o öğle arasına mı bir şeye denk gelmiş. Okula gitmek zorunda, dönmek zorunda, yoksa geç kalacak diyor. Dönüşte gelir, bulduğu yeri, gördüğü yeri bu sefer iyice aklına kazıyor ama okuldan dönüşte tabii ki bulamıyor.
Bir de okulda bütün arkadaşlarına söylüyor, ‘böyle böyle bir yer vardı’. Onların da çoğu onu makaraya sarıyor, ‘öyle bir yer mi olur, sen bizi kandırıyorsun, kolaysa işte göster’ gibisinden akran zorbalığı yani yapıyorlar. Onlarla birlikte gidiyor bir de bu sefer, ve onlara açıkladığı için de içinde hep bir pişmanlık. ‘Ya artık bunu söyledim, bu gizli sır yani ortaya çıktı, bir daha göremeyeceğim muhtemelen’ diye de düşünüyor. Ve göremiyor hakikaten, kapı orada yok, çok büyük pişman oluyor.
Ama hayatının bazı evrelerinde yine karşılaşıyor onunla, ama hep de böyle kritik zamanlarda. Öyle bir an ki yani, işte gitse işinden kovulacak, yeni bir iş bulamayacak mı, öyle bir an. Tercih yapmak zorunda yani, gidemiyor, yine gidemiyor. İş o an onun için daha önemli gibi geliyor. Başka bir yerde işte tam evlenecek mi bir kızla mı buluşacak, çok da hatırlamıyorum şu an. Nasıl hatırlamıyorum oralar, demek halbuki de yeni okumuştum, not da almayınca, bir de anlatacağımı şimdi düşünmemiştim ben bu hikayeyi.
Ama kritik bir evrede yani, yol ayrımına geliyor yani. Ve hep o kapıya değil de öbür hayatın o meşgalesini seçiyor. İşte o metrodaki kemancı deneyi vardır hani, dünyaca ünlü bir kemancı bir metro istasyonunda o milyon dolarlık o kemanıyla. Falan işte orada sanki bir evsiz gibi — yok evsiz demeyeyim de — bir sokak sanatçısı gibi, sıradan bir insan gibi yani daha doğrusu orada çaldığı için, o eserini icra ettiği için insanlar hiç dönüp bakmıyorlardı. Yani doğru dürüst para veren, dinleyen bile çıkmıyordu. Bir küçük bir çocuk sadece büyülenmiş bakıyordu böyle, dinlemek istiyordu, annesi ama tutuyordu elinden. Koşuşturan var, işe gitmesi lazım, eve gitmesi lazım, bir hayat meşgalesi içindeyiz, o etrafımızdaki güzellikleri göremiyoruz.
Burada da adam o kapıyı görüyor ama işte yine gidemiyor. Görmek de çözüm değil ve sonrasında karşısına 4–5 kere daha çıkıyor ve üçünde mi giriyordu ve sonu da ayrıca bir güzeldi. Yani bundan sonra da ‘Yağmur Altındaki Kedi’. Bu da çok, yani işte dediğim gibi az önce de belirtmeye çalıştığım, artık görüyorsunuz çok iyi, çok zirveye çıktı diyorsunuz, artık bu daha ne kadar iyi olabilir?
Bu sefer oldukça kısa, bir iki sayfada zaten. Başlangıcı da şöyle hikayenin, hemen onu da okuyayım: ‘Otelde konaklayan yalnızca iki Amerikalı vardı. Odalarına gidip gelirler, ken merdivende yanlarından geçtikleri insanların hiçbirini tanımıyorlardı. Odaları ikinci katta denize bakıyordu.’ diye böyle gidiyor, hep böyle kısa kısa cümleler.
Zaten olay da çok kısa. Yağmur yağıyor ve bir kedi ıslanıyor. Bu iki Amerikalı, tabii ki bir deniz de var. Hemingway denizleri de çok sever. Sonunu da hemen okuyayım da ondan sonra konuşayım. Ya da arada anlatayım mı? Anlatayım biraz. Kadın işte yağmur altında ıslanan o kediyi görüyor ve onu almak istiyor. ‘Yağmurda zavallı kedicik ıslanıyor, hiç hoş değil’ falan diyerek. Adam da kitap okuyor o sırada. ‘Tamam’ diyor, işte ‘git’. İniyor aşağıya falan, ama o inene kadar tabii o kedi gözden kayboluyor. O masanın altında değil artık ve o çıktığında da işte oteldeki o resepsiyondaki adam ‘bir şey mi kaybettiniz, bir şey mi arıyorsunuz?’ diye, orada hizmetçi de soruyor. Hatta yardımcı olmaya çalışıyorlar kadına, ama yok, kedi yok yani. Kaybolmuş, gitmiş oradan, bir sokak kedisi olduğu için.
Kadın iyice üzülüyor artık, ondan sonra çıkıyor oteldeki odaya geri. O üzüntünün de işte Hemingway, yani kadınları da çok iyi tanıyor zaten. Kadın bu sefer başlıyor adama, işte ‘saçlarımı uzatsam mı, işte saçlarım çok kısa, hiç hoşuma gitmiyor’ falan. Saçı da kısaymış herhalde böyle, ensesine kadar falan. ‘Erkek gibi’ diyor hatta kendisi için. Adam da ‘yok’ diyor, işte ‘çok güzelsin, gerek yok’. Ama kadın tabii o öyle bir tepki de istemiyor, istediği orada o iltifat değil yani. İşte dediğim gibi, Hemingway çok iyi anlamış yani orada olayı, kadının o psikolojisini bize çok iyi yansıtıyor. Mesele yani kedi de değil aslında, kadın mutsuz belli ve adam da ilgisiz, umurunda değil.
Kadın bu sefer işte ‘ben gümüş yemek takımları istiyorum, işte mum istiyorum, bahar olsun istiyorum dışarıda, işte uzun saçlarımı ayna karşısında taramak istiyorum’ falan filan. ‘Bir kedi olsun istiyorum yanımda, o kediyi sevmek istiyorum’ falan filan. Uzattıkça uzatıyor konuyu, adam da artık sıkılıyor yani. ‘Bırak da artık al bir şey eline, oku, kitap oku falan’ diye kızıyor.
Yani bu kitaplarda zaten kitap okuyan insanlar bana hep çok yapmacık gelmiştir, bilmiyorum yani bana mı denk gelmiyor gerçek hayatta? Çünkü o kadar çok kitap okuyan yok maalesef. ‘Ev dur, bir şey olsun da kitap okuyayım’. Gerçi eski zamanlar tabii, telefon yok, işte sosyal medya bir şey yok, internet yok o zamanlar. Evet yine, ama ona rağmen tuhaf geliyor. Yani dediğim gibi bütün o karakterlerin hep kitap okuması.
Ve ben en iyisi bu öykünün sonuna geleyim. ‘Affedersiniz’ dedi padrone, ‘bunu senyorite getirmemi istedi’ diyerek bitiyor bu hikaye de. Burada hizmetçi elinde bir kediyle çıkageliyor ve o resepsiyondaki adam, patron göndermiş, anlamış onun o kediyi istediğini. Yine o kediyi mi göndermiş, orası çok belli değil hikayede. Ama en azından böyle kadın mutlu olacak mı acaba? Mutluluğu sadece o kedide mi? Kedi orada başka bir şey mi? Herkes farklı bir şey anlayabilir buradan.
Ve gelelim bundan sonra Charlotte Parkins Gilman’ın yazdığı ‘Sarı Duvar Kağıdı’ öyküsü. Bu da en etkileyici öykülerden biriydi ve hikayenin içinden alıntım olan da tek öykü sanırım buydu. O yüzden onun da başını sonunu almadım. Onun içindeki alıntım da şöyle:
“John gerçekten ne kadar acı çektiğimi bilmiyor. Acı çekmem için hiçbir sebebin olmadığını biliyor; bu ona yetiyor.”(s.65)
Burada işte yine bu sefer kadın bir yazar, ama o da erkeklerin psikolojisini çok iyi anlamış. Depresyonda bir kadın var burada, 3 aylığına bir tatile çıkıyorlar, büyükçe bir ev, ya hizmetçiler, şeyler… Zaten bunlar hali vakti yerinde, belli zengin insanlar. Ama o eve de bir masraf yapmak istemiyorlar yani; orada 3 aylık sadece kirayı vermişler ve çıkacaklar 3 ay sonunda.
Ama o kadının da kaldığı o en geniş, en ferah olan odanın duvar kağıtları böyle sarı, çok kötü. O kadar güzel anlatıyor ki zaten. Yani o sıkılmayı siz de yaşıyorsunuz, sarı rengi görüyorsunuz yani neredeyse okurken. Adamın bir yandan da tabii psikolojisi de bozuk olduğu için daha da etkileniyor mu, yoksa o duvar kağıdı yüzünden mi daha da kötü oluyor, o da biraz bakış açısıyla ilgili.
Ama görünür de işte bu John dediği onun kocası, onun mantığına göre ortada acı çekmesi için maddi bir sebep, bir fiziksel bir etken olmaması adam için yeterli. Ya diyor, artık biraz öyle de bir algı var. O gerek hizmetçiler, gerek onun gözünde, kadında işte ‘abartıyor, bir derdi yok, işte can sıkıntısından böyle canı sıkılıyor, şımarıklık yapıyor’ gibi görülüyor yani kadın. Onu da hissediyor zaten, iyice sinir oluyor o yüzden. Halbuki içinde bir sıkıntı var yani ve sonu da bu hikayenin çok ilginç bitiyor. Onu işte okumanız lazım, onu ben anlatmayayım. Güzeldi yani.
Ama bundan sonrası ‘Görünmez Japon Centilmenler’ isimli garip öykü. Öykünün adı zaten yeterince değişik ve açıkçası bundan umutsuzdum biraz. Böyle ‘Görünmez Japon Centilmen’ deyince kötü bir bilim kurgu hikayesi gibi zannettim, ama hiç öyle değilmiş. Graham Greene çok şaşırttı beni diyebilirim. Başlığını da açıklar nitelikte şöyle başlamış:
“Ünlü Bentley’s balık lokantasında akşam yemek yiyen sekiz Japon centilmen vardı. Çetrefil dillerinde birbirleriyle çok seyrek olarak konuşuyorlardı ama daima nazik bir gülümsemeyle ve çoğu kez hafifçe eğilerek. Biri dışında hepsi gözlüklüydü. Arkalarında, pencere kenarında oturan güzel kızın zaman zaman onlar üzerinde göz gezdirdiği oluyordu ama kız kendi sorunu, kendisi ve arkadaşı dışında dünyada hiç kimseye gerçekten dikkat etmeyecek kadar ciddi görünüyordu.”
Sonrasında da uzun uzun kızı betimliyor yazar. Zaten Graham Greene’nin pek çok romanı ve öyküsü beyaz perdeye taşınmış. The Third Man’i de doğrudan film senaryosu olarak kaleme almış. Yani çok böyle müsait yazdıkları sahnelenmeye. Ben de bu öyküyü okurken, zaten neredeyse her sahne gözümde canlandı. En çok da son sahne. Son sahneyi geçeyim mi? İşte bu bahsettiği kadın aslında orada bir adamla evlenecek ve kadın da bir yazarmış aslında. Ve aralarında da işte konuşurlarken sürekli geçiyor: ‘İşte gözlem yeteneğin çok güçlü, sen işte ileride çok güzel kitaplar yazacaksın.’ Hatta gelecekte değişik bir yere taşınmaları da konuşuluyor, ‘oraya gitmemiz lazım’ diyor kadın, ‘çünkü ancak o zaman orayı gözlemleyebilirim, orası hakkında da bir roman yazmak istiyorum’ falan böyle uçmuş yani artık. Ve öyle abartılı abartılı konuşuyor ki, siz de merak ediyorsunuz gerçekten yazar gibi. “Bu nasıl bir yazar acaba?” diye. Ama işte sonu şu şekilde, sonu da çok ironik:
“Restoranın arkasında, vestiyerde paltolarını ararken konuşmaya devam ettiklerini duyuyordum. ‘Bu kadar Japon burada ne yapıyor, merak ettim,’ dedi erkek.
‘Japonlar mı?’ dedi kız. ‘Hangi Japonlar, sevgilim? Bazen o kadar kaçamaklı konuşuyorsun ki benimle evlenmeyi hiç istemediğini düşünüyorum.”(s.82)
Ya muhteşem, gerçekten bu son! Kızın hiç Japonlardan haberi bile yok, hiç görmemiş onları. İşte gözlem yeteneği çok üst düzeymiş, gerçekten dedirtti bize yazar burada. Biraz da acaba o Cem Yılmaz’ın dediği ‘gözlem yapıyoruz biz, işte rasathanede oturuyoruz elimizde teleskopla’ öyle de bir profil mi çiziyorlar? Ya hem yazarlar için hem komedyenler için, sanki mecburmuşum mu söylüyor? O da biraz bakış açısıyla ilgili. Ama bu hikaye güzeldi yani.
Ve bunu duyunca da işte o kız… Kızı da uzun uzun anlattı çünkü ne kadar şöyle güzel, böyle güzel, istediği kadar güzel olsun; bilmiyorum, hemen bir soğuma geliyor. Bana da olur öyle. Bir keresinde ben de işte mesela şöyle bir değişik bir olay geçmişti başımdan. O zamana kadar da böyle çok hoşlandığım bir kızla konuşuyoruz. Bunu… ya bundan tabii yıllar yıllar önce. Onun da sanmıyorum bu podcasti dinleyeceğini, o yüzden anlatsam da bir şey olmaz herhalde.
Onu artık bir yerde böyle… Saçma sapan erkeğin öyle biraz bir görevi vardır: Arada konu aç, konuşmak için bir şey… Ben de bir yerden bir yere bağlayacağım. Aslında onun cevabını bildiğim bir soru soruyorum, ama o işte ‘Hayır’ diyecek, ben de devam edeceğim oradan. O zaman işte ‘Şunu yapalım, bunu yapalım’ gibisinden sormuştum. Yani direkt o diyaloğun devamını kafamda yazmıştım yani, o yüzden de böyle eminim kendimden.
‘Ya’ dedim, ‘Sen reenkarnasyona mı inanıyorsun yoksa?’ dediğim gibi işte. O da ‘Tabii ki hayır’ diyecek, ‘ne alakası var’ falan diyecek ve devam edeceğim ben diye düşünüyorum. Döndü şöyle bana baktı, bir bozuldu, gözünü devirdi falan. ‘Sen de’ dedi ‘böyle hep değişik değişik kelimeler kullanıyorsun, anlamını bilmediğim garip garip şeyler söylüyorsun, ne çok seviyorsun’ dedi böyle ‘hava atmayı’.
O an ben, o kadar böyle moralim bozulmuştu ki yani! Hiç de farkında da değilim öyle bir şeyin. Ya öyle bir şey yapmak zaten hayatta isteyeceğim son şey olur ya! Bir de hoşlandığın insana niye hava atasın yani? Ama yani nasıl duymazsın reenkarnasyonu? Hiç o zamana kadar nasıl duymamış olabilirsin? Bilmiyorum, tuhaf gelmişti yani bana. Çünkü bazı şeyleri… Tolstoy’u, Dostoyevski’yi mesela hiç okumamış olabilir mesela bir insan, ama hiç duymamış? Adını bile bilmeyen? Bilmiyorum, olmaması lazım gibi geliyor bana. Ama olabilir tabii.
Neyse, bak yine moralin bozuldu… O zaman da soğumuştum yani. Ne kadar karşındaki güzel olursa olsun, tek kriter dış güzellik değil derler ya, işte iç güzellik, ruh güzelliği… Zihinsel bir eşleşme de önemli yani bence. O birazcık benim ‘o ayrı dünyaların insanları’ dediğim… Bazı zevklerin de uyuşması lazım. Neyse, gelelim James Joyce’a. Onun buradaki hikayesinin adı ‘Suretler’ ve şöyle bir başlangıç yapmış:
“Zil öfkeli öfkeli çaldı, Miss Parker konuşma cihazını eline aldığında öfkeli bir ses keskin bir Kuzey İrlanda aksanıyla bağırdı:
‘Farrington’ı buraya gönder!’”(s.83)
Evet, böyle bir başlangıçla… Ya bir zil nasıl öfkeli çalar? Bütün ziller öfkeli mi çalar? Yoksa zil çalması…
Ben de çok sinir olurum öyle ani sesler, gürültüler, telefon sesleri, telefon alarmları… Ya en sevdiğin şarkı bile sabah seni uyandırırsa, bir yerden sonra gıcık olursun. O yüzden ben alarm kurmam genelde, alarmsız uyanmaya çalışırım. Ya da hemen kapatırım, böyle kalkarım hemen. Hiç zaten o ertelemek falan en yapılmaması gereken şey, yani tam bir işkence onun o 5 dakika, 10 dakika sonra çalması. Ama o 5–10 dakikada uyku çok tatlı da geliyor insana. Orada da bazen hatta rüyalar görüyorsunuz.
Neyse, buradaki konu o değil. Burada kahramanımız “Suretler” dediği de… Ben başta şey zannetmiştim, öyle insan yüzü sureti değil. Meğer anlatılan bir meslek, yani orada adamın yaptığı bir iş, bir yazı işleri, fotokopisini çıkarmak gibi bir şey. Aynı şeyden 15 tane tekrar yazıyor. Mesela noktası virgülü çok dikkatli olması gerekiyor, böyle en ufak bir hatada, bir eli kaysa en baştan yazacak. Tam bir rezillik yani, olmaz olsun denilecek bir iş. Böyle de bir iş varmış zamanında fotokopi makinesi olmayınca. Tabii nasıl olacak? Bunları hiç tahayyül edemiyoruz biz belki, ama bir ihtiyaç olabilir. Daha öncesinde bir ihtiyaçtı yani muhtemelen.
Ve bu adam böyle bir işte… Tabii kafayı da yememek için arada böyle patronuna falan taşkınlıklar yapıyor, çünkü sürekli orada mobbinge de uğruyor. Ama bir pasif agresif ona karşı bir direnişi de var orada. Bu arada bir laf sokuyor ve o laf soktuğu günlerden biri… Dışarıda da çıkıyor, işte içiyor son parasına kadar, arkadaşlarını ısmarlıyor, onlar ona ısmarlıyor. Ona anlatıyor, gülüyorlar, eğleniyorlar falan. Sonra hatta bir arkadaşıyla da bir bilek güreşi yapıyor, ona nazaran yaşı genç olan birisiyle ve yeniliyor da. Orada da bir morali bozuluyor.
Berbat bir gün geçiriyor yani. Patronundan azar işitmiş, son kuruşuna kadar harcamış, orada daha çocuk denilecek genç birisine yenilmiş. Bir erkek olarak yani o fiziksel gücü de sorgulanmış yani. Ve uzunca da bir hikaye burada. O Farrington öyle bir şey ki, James Joyce çok güzel yapmış bunu. Başlarda ona acıyorsunuz, kendinizi onun yerine koyuyorsunuz. Ama özellikle son sayfalarda bu sefer de ona karşı çıkıyorsunuz, yani o kesinlikle anlayabileceğiniz bir insan değilmiş meğer. Yani kendinizi yerine koymak isteyeceğiniz birisi değilmiş. Çünkü hikaye şöyle bitiyor:
“‘Ah, baba!’ diye haykırdı. ‘Baba dövme beni! Beni dövmezsen… beni dövmezsen senin için Hazreti Meryem duası okurum baba… Dövmezsen sana Hazreti Meryem duası okurum! Hazreti Meryem duası okurum…’”(s.107)
…diye bitiyor yani. Burada evet, geldiğinde o sarhoş, ayyaş bir şekilde dönüp çocuğunu dövüyor. Aile içi şiddet… Sert, en ağır hikayelerden biriydi bu kitaptaki. Ben James Joyce’dan böyle daha bilinç akışı gibi şeyler bekliyordum, bayağı dümdüz Türk dizisi gibi bir şey yazmış yani ve bize de sorgulatıyor bir yandan.
Şimdi o şiddetin sebebi o adama mobbing yapan patronu mu? Yani onun hiç mi suçu yok? O arkadaşları, içkinin, alkolün zararları… Bir yandan fakirlik, parasızlık… Ama olan işte yine çocuğa oluyor, travmayı o yaşıyor. Ve o çocuk babasından ne gördüyse ya öyle olacak ya da tam tersi bir profil de çizebilir. Kesinlikle o yanlışı da gördüğü için daha insan canlısı birisine de dönüşebilir. Onun da tabii örnekleri var. Ama işte toplumdaki yozlaşma bütün toplumu aslında hem etkiliyor hem etkileniyor. Hepimizin bir payı var yani.
Yaşanmış bir olay duymuştum, bir otobüs şoförü müydü? Metro… metro falan olmaz, yok! Otobüs şoförü olması lazım, metrobüs olabilir belki. O gün bütün yolcularına selam vererek, “Merhaba, günaydın” diyerek karşılamış onları ve o otobüstekilerin o gün hayatı değişmişti. Öyle bir haber duymuştum ben mesela yıllar önce. Bundan o adam o gün onlarca insanın belki hayatına dokundu, hayatını değiştirdi, onun sayesinde birçok insan o mutluluğu paylaştı.
Benim de yine, aa bak şimdi geldi aklıma, ilk defa okul nöbetçisi olduğum zaman hatırlıyorum. 3. sınıfta mıydım, 4. sınıfta mıydım? Çok küçüktüm ama yani ve böyle işte şeyi de bilmiyorum. Orada işte bütün gün ne yapacağız anlatıyorlar… İki kişiydik galiba, sırayla kapıda bekleyeceğiz ve dışarıda gelenlere, velilere… Veliler falan çünkü çok geliyordu o zamanlar okula, öyle müdürlerle, öğretmenlerle konuşmaya. Onlara kapıyı açacağız, öyle bir şey. Çok da hatırlamıyorum görevlerini şimdi.
Ama ben de o kapıda duruyorum, karşıdan böyle çok sinirli sinirli yürüyen bir kadın geliyor okula doğru. Gördüm yani onu, ama ben hemen açtım yine kapıyı sonuna kadar, böyle gülümseyerek “Hoş geldiniz” dedim. Kadın bir durdu, bir şaşırdı, hiç öyle bir tepki beklemiyordu yani. Girdi, geçti ondan sonra müdürün odasına ve ondan sonra da biraz daha sakin bir şekilde döndü gitti.
Ondan sonra da müdür çağırdı beni, “Kimmiş nöbetçi şu an kapıları açan?” falan diye. Öbür arkadaş da işte geldi, işte “Seni müdür çağırıyor” falan. Ben de tabii hem tedirgin oldum, “Ne diyecek acaba?” diye. Müdür, işte “Sen misin nöbetçi?”, falan. “Evet.” “Hangi sınıftasın? Sen hangi öğretmenin öğrencisin?”
Meğer kadın müdüre beni anlatmış. Geçince, “Ben” demiş, “bugün buraya aslında kavga etmeye geldim.” Artık ne için edecekse… O zamanlarda eğitim, yine o zamanlarda sorunlu yani. “Ama” demiş, “o nöbetçi çocuk kapıyı öyle çok güzel sonuna kadar açtı, gülümseyerek bir ‘Hoş geldiniz’ dedi, benim bütün negatif enerjimi aldı” demiş, anlatmış müdüre. Müdür de böyle benim başımı okşamıştı, “Aferin” falan demişti, “böyle devam et.”
Ben de o zamana kadar yine o okula da herhalde yeni gelmiştim, müdürle de öyle bir tanışmamız olmuştu. Ve o güler yüzün, “tatlı dil yılanı deliğinden çıkarır” derler ya, işte o sözün doğruluğunu o küçük yaşlarda anlamıştım yani. Bir de normalde o nöbetçiler, daha sonradan gördüm… Ben de o zamana kadar hiç dikkat etmiyordum nöbetçiler işte nasıl açıyorlar… Hiçbiri böyle… İki saat normalde veliler geliyor, cama tıklıyor, kapıyı burnunun ucuyla açıyor, “Ne oldu? Niye geldiniz? Kimle görüşeceksiniz?” İki saat böyle sorguya çeken tipler de var yani, öğrenciler de var. Kimisi de böyle en ufak bir yetkiyi alınca kraldan çok kralcı olanlar vardır ya, öyle velilerle ters düşen, zıtlaşan. Öyle bir profil de var. Yani tabii hep o zamana kadar herhalde öyle bir tepki görmeye alışmışlar, ben onlara öyle iyi davranınca yadırgamışlardı. Onun da etkisi vardı muhtemelen.
Roald Dahl şu cümleyle başlayarak karakteri hemen olaya katıyor:
“Mr. Boggis rahatça arkasına yaslanmış, bir dirseğini açık pencerenin pervazına dayamış, yavaş yavaş araba sürüyordu.”(s.108)
Roald Dahl’ın ismini de ilk defa bu öykü sayesinde duydum. Onun da ilginç bir hikayesi varmış. Galler’de Norveçli bir ailenin çocuğu olarak doğmuş ve İngiltere’de eğitimini tamamladıktan sonra İkinci Dünya Savaşında savaş uçaklarında pilotluk yaparken başından aldığı darbe sonucu ordudan ayrılmış, ayrılmak zorunda kalmış. Ama ondan sonra çok başarılı çocuk kitapları yazmış. Ya kariyer geçişi inanılmaz! Sanki benzer bir durum bu Küçük Prens’in yazarının da başından geçmişti diye bir şey hatırlıyorum ben, ama çok da emin değilim. O yüzden Mr. Boggis’e dönelim:
“Ağır bir işti yaptığı ve aşağı yukarı bütün konsolun parçalanması birkaç dakika sürdü.
‘Size bir şey söyleyeyim mi,’ dedi ayağa dikilip alnındaki terleri silerek. ‘Rahip efendi ne derse desin; bunu yapan marangoz çok usta bir marangozmuş ve işini çok iyi yapmış.’
‘Tam zamanında bitirdik!’ dedi Rummins. ‘İşte geliyor!’”(s.140)
Burada işte geliyor dediği Mr. Boggis, bir rahip… Aslında emekli bir rahip, böyle antika eşyalar toplayan, ev ev dolaşan, o arabasında… Ve burada muhteşem bir antika buluyor. Ne derler, antika bir masa, çok çok değerli, 100–200 yıllık eski. Ama tabii o aile bilmiyor onun öyle bir değerinin olduğunu, ve onları da kandırıyor.
Yani bunun o kadar eski olmadığına… Ama diyor: “Ben bunun ayaklarını kullanırım. Benim de bir masam var, bu ayaklar ona tam uyar” diyerek, sırf ayakları için alıyormuş gibi bir izlenim, bir hikaye uyduruyor orada. Hemen ayaküstü bu insanları kandırıyor. Ama sonrası işte biraz… Gerçi söylemiş kadar oldum ama, geldiğinde muazzam bir görüntüyle karşılaşacağım.
Uzunca da bir hikaye bu yani, neredeyse 30 sayfa falan sürüyor. Çok güzel anlatıyor, bütün o antikanın hikayesini de anlatıyor ya yazar. Yani bu kadar çok şeyi bu kadar iyi bilmesi de sanki… Herhalde dedim o da uğraşmış antikaya, o derece güzel anlatmış.
Ondan sonra da “Üç Tepelerin Çukuru” diye bir hikaye var. Nathaniel Hawthorne yazmış ve açıkçası ben bu hikayeyi çok anlayamadım. Yani bununla tanışmak çok iyi olmadı benim için. Kısa da bir hikaye gerçi, 5–6 sayfa ama başlangıcı güzel aslında. Şöyle başlıyor:
‘Masalsı rüyaların ve delilerin dalgınlıklarının hayatın olağan gerçeklikleri olarak görüldüğü o eski tuhaf zamanlarda iki kişi önceden kararlaştırdıkları saatte ve yerde buluştular.”(s.141)
Diye başlıyor tek bir cümle bu yani ve bence çok güzel bir giriş cümlesi ama sonra yani ne anlatıyordu bak şu an bile hiç aklımda yok ama son
cümlesini de paylaşayım:
“‘İşte hoşça vakit geçirilen bir saat!’ dedi kartaloz cadı, kendi kendine kıkırdayarak.”(s.147)
Burada iki karakter, o iki kişi hiç beklemediğiniz iki kişi oluyordu, yanlış hatırlamıyorsam. Bundan sonraki hikaye efsaneydi gerçekten, en sürükleyici hikayeydi. Stephen Crane yazmış, “Filika” ismindeki bu hikayenin gerçek bir olaydan esinlendiği söyleyerek başlamış:
“Olayı aslına sadık olarak anlatmayı amaçlayan bir hikâye: Batan Commodore isimli buharlı gemiden kurtulan dört adamın başından geçenler”
Şeklinde uzunca bir başlığın altına şu satırları yazarak bizi denizin ortasında bu dört adamla baş başa bırakıyor:
“Göğün rengini hiçbiri bilmiyordu. Zira bakışları üzerlerine üzerlerine gelen dalgalardan başka bir şey görmüyordu. Bu dalgalar, bembeyaz köpüklenen tepeleri dışında barut renginin çeşitli tonlarındaydı ve bu adamların hepsi denizin bütün renklerini bilirdi.”
Bu yazarla ilgili de şöyle bir anektod var: 24 yaşında hiç savaş görmeden sadece eski askerlerin anılarına dayanarak dünya edebiyatının en gerçekçi savaş romanlarından birini yazdı, demilmiş biyografisinde. İlk romanı da 1893'te yayınlanan Sokak Kızı Maggie’ymiş. Belki merak eden varsa diye not aldım onu da. Kitaptaki hikâye ise şöyle bitiyor:
“Görünüşe bakılırsa sahil bir anda battaniye, giysi, termos taşıyan adamlar, kahve maşrapası taşıyan kadınlar ve işe yarayabileceği düşünülen her türlü eşyayı taşıyan insanlarla dolmuştu. Denizden gelen adamlara karanın gösterdiği karşılama son derece sıcak ve cömertti, ama üzerinden sular damlayan kıpırtısız bir beden yavaşça sahilden yukarı taşıyordu, karanın ona yaptığı karşılama farklıydı, bu ancak mezarın uğursuz misafirperverliği olabilirdi.
Gece olduğunda, beyaz dalgalar ay ışığının altında ileri geri gidip geldi ve rüzgâr açık denizin sesini sahildeki adamlara getirdi ve o zaman onlar sesin tercümanları olabileceklerini hissettiler.”(s.184)
Yani bayağı bir roman olabilecek bir hikaye. Bir sandalda dört tane karakter yaşam mücadelesi verip o kıyıya ulaşmaları… Biraz siz de, dediğim gibi, o denizin içinde onlarla kalmış gibi hissediyordunuz. Bundan sonra da “Oğlun Vetosu” ismi ile nasıl bir hikaye anlatacağını merak ettiğim Thomas Hardy… Aslında çok güzel bir başlangıç yapmış. Hemen onu da paylaşayım:
“Arkadan bakan bir adamın gözüyle, koyu kestane rengi saçlar harika ve gizemliydi. Siyah kunduz derisi şapkası üstünde duran siyah tüylü sorgucu, örülmüş, kıvrılmış, bir sepetin sazları gibi sarılmış uzun lüleleri belki biraz barbarca da olsa, ender görülen usta işi bir sanat örneği oluşturuyordu. Bu tür örgü ve sarımların bir yıl, hatta bir ay kadar dayanacak şekilde biçimlendirilmesi anlaşılabilirdi; ne var ki her gece yatmadan önce düzenli olarak bozulup açılması gerektiği düşünüldüğünde tek bir günlük kalıcılık için bu kadar başarılı bir saç yapımı çok düşüncesizce bir israf gibi gözüküyordu.”
Şimdi bütün bu paragraf üç cümleden oluşuyor. Bu üç uzun cümle ve muhteşem bir giriş. O yüzden zaten böyle bazı hikayelerin girişleri, bazı hikayelerin son cümleleri çok etkileyici oluyor. Ben de o yüzden bu kitaptaki öykülere hazır yakalamışken, böyle 15 farklı yazar, hepsine tek tek dikkat edeyim dedim. Ama bu hikayeden açıkçası mesela çok aklımda kalan bir şey yok. Ama yazarın üslubu, kullandığı kelimeler, betimlemeler yaparken verdiği örnekler, burada da geçtiği gibi, yani usta işi bir sanat örneği gibi gerçekten.
Ve insan değişiyor gerçekten. Ben de işte hatırlarım, mesela bizim ortaokul zamanı böyle okula girerken hocalar, böyle müdür, müdür yardımcısı dizilir de şöyle kenardan tek tek saçları kontrol ederler. Jöle sürmek yasaktı, yani böyle bir eğitim sistemi… Jöle o kadar popülerdi ki o zamanlarda, 90'lı yıllar. David Beckham futbolcu, şimdiki Ronaldo gibi diyeceğim, Ronaldo da artık yaşlandı. Yani genç şimdi kim var öyle popüler futbolcu, bilmiyorum. Kenan Yıldız falan, Arda Güler… Bizim de kendi dünya çapında futbolcularımız olunca onlar biraz ilgi çekiyor.
Ama ya, David Beckham’ı herkes tanır zaten, artist bir adam. Ve o o kadar değişik değişik saçlar yapardı ki, biz de özenirdik yani onun o saç modellerini jöleyle falan yapmaya çalışırsın. Çocuk hallerin, komik de olur ve okula giremez veya işte uzunsa “Git bu saçı kestir” diye eve geri gönderir. Öyle bir ortam. Ve burada dendiği gibi işte o tek bir günlük bir şey için o kadar uğraşmak, saça şekil vermek, şey yapmak… Şimdi mesela hiç hayatta yapacağım da bir şey değil. Ama anlıyorum da o psikolojiyi de zamanında yaşadığım için. O iki uca da gidiyor insan yıllar içerisinde.
Neyse, zaten bu hikayeyle de çok alakası yok. Ben hemen son cümlelere geleyim. Peki nasıl bitiyor derseniz orası da karışık:
“Gözleri yaşlı olan adam araçlar önünden geçerken şapkasını çıkarıp elinde tuttu; matem arabasının içindeki genç, kısa siyah yelekli ve sinekkaydı tıraşlı bir papaz kapkara bulutlar gibi kara vicdanıyla orada ayakta duran dükkân sahibine bakıyordu.”(s.205)
Bu da mesela bir cümle; tamamı virgüllerle, noktalı virgüllerle bezenmiş. “Kapkara bulutlar gibi kara vicdanıyla” diyor papazı için. Nasıl bir betimleme! Belli yani, Thomas Hardy… Adı da çok karizmatik, iyi bir yazarmış. Hemen ondan sonra da Katherine Mansfield ise İlk Balo ile sanki Jane Austen okuyormuşum hissi uyandırdı bende. Bu kadar az sayfada bu kadar çok şeyi sorgulatması bana da ben neden bu yazarı daha önce okumadım hissi uyandırdı. Maalesef o da genç yaşta aramızdan ayrılmış. Ben de hiç anlamam balolardan ve çok da bana hitap etmez mesela ama o kadar güzel anlatmış ki o atmosfere giriyorsunuz hemen.
“Balonun tam olarak ne zaman başladığı sorulacak olsa cevap vermek Leila’ya zor gelebilirdi. Belki de ilk gerçek kavalyesi taksiydi. Taksiyi Sheridan’ların kızları ve onların erkek kardeşiyle paylaşmış olması önemli değildi.”
Burada o Leila isimli genç bir kız hayatında ilk defa bir baloya gidecek. Taksiyle yoldayken içi içine sığmıyor, yani sonuçta bir ilk… Bütün ilkler önemlidir. Ama çok kısa da bir hikaye, bir 3–5 sayfa diye hatırlıyorum ben. Yok, bir 10–15 sayfa varmış, ama bilmiyorum, demek ki çabuk okumuşum. Bana sanki bu kitaptaki 2–3 sayfalık hikayeler gibi hissettirmiştir, kısa bir bölüm. Çünkü sadece o baloda geçtiği için, onun da etkisiyle olabilir.
Bu baloda şişman, yaşlı, böyle çok da ona, ya çok da onun hayallerinde olmayan bir adam dans teklif mi ediyor denir ona, artık ne denir, dansa kaldırıyor ve ilk onunla dans ediyor. Tabii çok büyük hayal kırıklığı bu kız için. Adam da güzel de dans ediyor galiba, onu böyle yönlendiriyor ve bir yandan da konuşuyor: “Sen işte şimdi böyle gençsin ama işte 20 sene sonra senin de çocukların olacak, yaşlanacaksın, şöyledir böyledir…”
O kadar saçma sapan yani konuşuyor ki, haddini aşarak kızın böyle tüm hayallerini yerle bir ediyor, psikolojik olarak mahvediyor yani. Ağladı ağlayacak o derece sinirleri bozuluyor. “Nereden geldin buraya” gibi bir hisse kapılıyor. İşte bunlar sürüyor o 10–15 sayfa olan bölüm. Çok güzel anlatmış oraları. Ve sonu… Sonunu da ben en uzun bu hikayeyi almışım herhalde.
“‘Ne diyeceğim, biliyor musunuz küçük hanım?’ dedi şişman adam, ‘beni ciddiye almamalısınız.’
‘Sanki alan var da!’ dedi Leila, küçük esmer başını sallayarak ve alt dudağını emerek…
Çiftler yeniden sıra halinde önlerinden geçti. Çift kanatlı kapı açılıp kapandı. Şimdi yeni müzik orkestra şefi tarafından açıklanmıştı. Ama Leila daha fazla dans etmek istemiyordu. Evde olmak, verandada oturmak ve baykuş yavrularının ötüşlerini dinlemek istiyordu. Karanlık pencerelerden dışarıya, yıldızlara baktı, kanatlara benzeyen uzun ışınları vardı…
Ama şimdi yuşumak, insanın içini eriten, büyüleyici bir müzik başlamıştı ve kıvırcık saçlı genç bir adam önünde reverans yaptı. Nezaket gereği, dans etmek zorundaydı, Meg’i buluncaya kadar. Sert bir şekilde ortaya doğru yürüdü; mağrur bir tavırla elini onun koluna koydu. Ama bir dakika içinde, bir dönüşte ayakları süzüldü, süzüldü. Işıklar, azelyalar, elbiseler, pembe yüzler, kadife sandalyeler, her şey çok güzel uçan bir çembere dönüştü. Ve yeni kavalyesi onun şişman adama çarpmasına sebep olduğunda kavalyesi ‘Pardon,’ dedi ve Leila ona her zamankinden daha çok ışık saçan bir şekilde gülümsedi. Tekrar gördüğünde adamı tanımamıştı bile.”(s.216)
Evet, bu son yakışmış yani buraya. Çünkü bu sefer gayet düzgün bir genç de bir çocukla dans ediyor ve işte o gençliğin verdiği güç… Aslında bu o psikolojinin her an değişebilmesi.
Ve hazır bahsetmişken, Zeynep ile Zülfikar kanalı… “Kitap Dediğin”di eskiden ben onla ilk Haruki Murakami videosu ararken denk gelmiştim. Ondan sonra bir bayağı 300–400 tane videoları var şu an. Bir son 4 senedir binlerce de aboneleri var. Çok başarılı kanal, çok daha fazlasını hak ediyor. Yani bence kitaplar üzerine… Ben en baştan neredeyse hemen hemen her videosunu seyrede seyrede o iki yıllık arşivlerini seyrettim.
Şimdi her hafta yeni bir video paylaşıyorlar, aynı Barış Özcan gibi. Hatta pazar günleri sanırım. Ve bazı videoları böyle 450 tane kitaptan bahsediyorlar. 100 tane kitaptan bahsettikleri bir bölüm vardı, isimlerini geçiyorlar orada daha çok. Ama her bölüm en az bir 5–10 tane kitabın içeriğinden de bahsediyorlar. Muhteşem bir kanal, tavsiye ederim.
Zaten ben de bu “Göğü Delen Adam” ve “Körlük” hatta Dune serisine de orada Zülfikar Yamaç var, tam bir bilim kurgu canavarı. Yani bilim kurgu hakkında… Hatta kendi yazdığı “25 Kitapta Bilim Kurgu” diye bir kitabı da var. Yıllarca kitapçılarda çalışmışlar zaten ve hayatları kitap olmuş, öyle diyeyim. İşte onu diyecektim tam. Böyle o gerilerden geldiğim için yine bir iki sene önceki videoları galiba ama tam ben bu kitabı alıp okurken denk geldim. Orada aynı kitaptan bahsediyordu Zülfikar Bey de. O da çok güzel bahsediyor bu kitabın. Özellikle isminden mesela: “Gelmiş Geçmiş En İyi 15 Öykü” diye bir başlığı olsaydı diyor, bu kitap beni o kadar çekmezdi. Ama “Bizimle Konuşan Öyküler” gibi bir başlık kesinlikle çok daha sempatik olmuş bence.
Başlık önemli. Mesela bir sonraki hikaye “Aşk, Aşk, Aşk, Yalnızca Aşk” gibi uzunca bir isme sahip ve benim daha önce hiç duymadığım VS Naipaul isimli yazarın bu öyküsü, başlığıyla zaten okunmayı hak ediyor. Ve tabii benim bu yazarı daha önce duymamış olmam benim cahilliğim tamamen. Çünkü 2001 yılında Nobel Edebiyat Ödülü de almış. Ve okurken “Bu nasıl bir aşk?” diye sorguladığımız öyküsü şöyle başlıyor:
“Bir sabah, saat dokuz civarında bir cenaze arabası ile bir otomobil Miss Hilton’ın evinin önünde durdu. Otomobilden bir erkekle bir kadın indi. Her ikisi de orta yaşlıydı ve karalar giymişlerdi. Erkek, cenaze arabasının içindeki iki adamla alçak sesle konuşurken kadın, kontrollü ve saygın bir şekilde ağlıyordu.”
Bu başlangıçta yer almasa da kolay kolay unutamayacağımız ikonik bir karakter de var bu öyküde. Son satırlarda ondan bahsediyor. Neyse ki ben de o yüzden adını şimdi görünce tekrar hatırladım: Toni. Adını unutabilirsiniz, ama onun o sefil halleri, o insanlıktan çıkan… Öyküdeki kadının da, o da yine son cümlede Mrs. Christiani,ya da Mrs. Hereira demiş sonradan. Çünkü bu Toni boşanıp başka biriyle evleniyor, ama o sürece gelene kadar Toni’ye o kadar aşık ki. Ve bu Toni de o kadar zıt bir karakter ki. Yani kadına zaten her türlü işkenceyi yapıyor ama bu kadın da ona neden aşık, neden vazgeçemiyor ondan? Ne var bu adamda? “Şeytan tüyü” derler ya, öyle bir şey. Gözü kör oluyor yani. Demek ki gerçekten aşık… Aşık olan insan işte böyle, bu toksik ilişkilerde yanlış insana aşık olunca da hayatınız kayabilir. Yani tek öykünün de başlığında yazdığı gibi hayattan yalnızca aşk da istememek lazım, buradan onu da anlıyorsunuz. Doğru kişiye aşık olmak da önemli diyeceğim ama, doğruyu yanlışı düşünerek de o zaman aşk olmaz gibi de geliyor bazen. Neyse, ben son satırları paylaşayım:
“Toni’yi yıllar sonra gördüm.
Arima’ya gidiyordum; Laventillede bir maden ocağının hemen yakınına. Onu bir kamyon kullanırken gördüm.
Sigara içiyordu.
Sigara içişi ve ince kolları… bütün anımsadığım buydu.
Ve bir Pazar sabahı Carenage’e giderken Christianis’in evinin önünden geçtim, uzun zamandır ordan uzak duruyordum.
Mrs. Christiani, ya da Mrs. Hereira, şort giymişti. Bahçede, rahat bir koltukta oturmuş gazete okuyordu. Evin açık kapılarından öğle yemeği için sofrayı hazırlayan üniformalı bir hizmetçi gördüm.
Garajda siyah bir araba vardı; yeni, büyük bir araba.”(s.232)
…diye bitiyor bu. Başlangıca da biraz dönmüş, atıf var sanırım burada.
Ve bir sonraki hikaye de çok güzeldi. Saki, artık “Saki” mi… Saki adıyla bilinen Hector Hugh Munro ki, o da çok değişik bir yazarmış. Yani 1916 yılında 1. Dünya Savaşı sırasında 44 yaşındayken cephede ölmüş. Ondan geriye kalan Sredni Vaştar’ın bir özel isim olduğunu tahmin etmiştim ama kimin ya da neyin adı olduğu, herhalde kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi:
“Conradin on yaşındaydı, doktor profesyonel fikrini çocuğun bir beş yıl daha yaşayamayacağı şeklinde açıklamıştı.”
Böyle bir başlangıçla bu küçük çocuk için üzülerek devam ediyoruz okumaya ve biraz sonra bu ismin kime konulduğunu öğreniyoruz. Ya bu kadar kısa sürede o 5 yılı anlatacak hali yok diye de düşünüyoruz bir yandan. Acaba ne anlatacak derken, son sayfada da başlıktaki karakterin başına gelenleri ve çocuğun buna tepkisini yazmış. Çok güzel bitirmiş. Bence en azından orada yüzümüzü güldürüyor. Şöyle bitirmiş hikayeyi:
“Conradin dizlerinin üzerine çöktü. Büyük kır sansarı-dağ gelinciği kırması bahçenin eteğindeki küçük bir dereye koştu, bir dakika kadar dereden su içti, sonra köprü vazifesi gören bir kalasın üzerinden karşıya geçti ve çalıların arasında gözden kayboldu. Sredni Vaştar’ı son görüşü oldu bu.
‘Çay hazır,’ dedi asık suratlı hizmetçi: ‘hanımefendi nerede?’
‘Biraz önce kulübeye bakmaya girmişti,’ dedi Conradin.
Ve hizmetçi hanımını çaya çağırmaya giderken Conradin yan taraftaki çekmeceden bir tost çatalı aldı ve bir parça ekmeği kızartmaya başladı. Ekmeği kızartıp üzerine tereyağı sürdükten sonra ağır ağır yemenin keyfini çıkarırken Conradin yemek odasının kapısının arkasındaki gürültülere ve sessizliklere kulak kabarttı. Hizmetçinin gülünç çığlıkları, mutfak bölgesinden gelen meraklı bağırtılar, aceleyle koşuşturma sesleri, dışarıdan acele yardım istekleri ve kısa, geçici bir sessizliği izleyen korku dolu hıçkırıklar ve eve ağır bir yük taşıyan insanların ayaklarını sürüyerek yürümeleri.
‘Zavallı çocuğa haberi kim verecek? Ben dünyada söyleyemem!’ diye haykırdı tiz bir ses. Ve onlar meseleyi aralarında konuşa dursunlar, Conradin kendisine bir dilim ekmek daha kızarrttı.”(s.239)
Burada Conradin’in psikolojisinden bir haberler. Halbuki yani, zaten bu son onun istediği bir sondu. Sredni Vaştar’ın da bir kır sansarı, dağ gelinciği olduğunu… Bilmiyorum sizin aklınıza gelir miydi, ben çok şaşırmıştım okurken.
Ve gelelim son öyküye, “Aynadaki Kadın: Bir Yansıma” başlığıyla Virginia Woolf geliyor huzurlarınıza ve şu uzun cümleyle başlıyor anlatmaya:
“İnsanlar nasıl çek defterlerini veya bazı korkunç suçlarını itiraf eden mektuplarını açık bırakmamalılarsa, odalarında asılı aynaları da üstü açık bırakmamalıdırlar.”
Ve benzer bir cümleyle de bitirmiş öyküsünü. Ama ben tabii biraz daha öncesini de aldım tabii:
“Isabella tamamen bomboştu. Hiçbir düşüncesi yoktu. Hiç arkadaşı yoktu. Hiç kimse umurunda değildi. Mektuplara gelince, sadece faturalardı. Bakar mısınız, orada dururken, yaşlı ve bir deri bir kemik, damarları kırışıkları, kalkık burnu ve buruşuk boynuyla, onları açmaya yeltenmedi bile.
İnsanlar odalarında asla asılı ayna bırakmamalılar.”(s.248)
Hem öyküyü, hem de hiç haberi olmadan bu kitabı bitirmiş. Asılı ayna da… Ben bilmiyorum yani, hiç gördünüz mü? “Asılı ayna” ne demek? Bu makyaj masaları oluyor yatak odalarındaki. Öyle bir şey başta gözümde canlandı ama o olmasa gerek. Onun daha bir geçmiş versiyonu herhalde. “Üstünü açık bırakmamalı” diyor, yani onu da mı örtmek lazım? Çünkü kadın orada kendisini göre göre bir psikolojik… Ve yine bir Isabella gibi isimli kadın bir baş karakter.
Bir yandan da şöyle, şunu düşündüm: Bu hikayeyi mesela bilmesem, Virginia Woolf’un yazdığını yine tahmin edebilirdim. Anlıyorsunuz, o üslubundan. Bu da çok güzel bir şey aslında. Biz bir yazarlık atölyesinde buna benzer bir çalışma yapmıştık. Herkes ne anladı? Bahardı galiba konu, baharı anlatan bir kısa bir bölüm yazacaktı, 3–5 cümle. Ve hocaya WhatsApp’tan atacaktık. Hoca da tek tek bunları paylaşıp, tek tek bunları sınıfta işte projeksiyona yansıtıp bizlerle paylaşıp, kimin yazmış olabileceğini anlamamızı da tartışmamızı ve oylama yapmamızı istiyordu, istemişti o zaman.
O günler de sınıfın tabii hepsi gelmemişti. Kaç kişiydik? Çok böyle güzel denk gelmiş, 7–8 kişi falandı galiba ve çok güzeldi, güzel olmuştu. Çoğunu bilememiştik. Bazıları da böyle bilinmemek için üslup değiştirmişler. Beni de böyle yarı yarıya bilmişler gibi hatırlıyorum. İki seçeneğiniz vardı bir de, biri kesin şudur, diğeri de o değilse de budur gibi, iki tane isim söyleyebiliyorsun.
Aslında bu kitap biraz öyle de okunabilir, yazarlarına dikkat etmeden. Eğer bu yazarlara biraz hakimseniz, Virginia Woolf’u bulabilirsiniz bence kesinlikle, anlayabilirsiniz. Ama sizi çok şaşırtacak yazarlar da var. Mesela Arthur Conan Doyle… Ben gerçi Sherlock’un da bütün hepsini okumadım. Onun da kocaman böyle bir tek bir cilt “Sherlock Öyküleri” diye bir kitabım da var aslında elimde, ama cesaret edip başlayamadım.
Charles Dickens, “Sinyalci”… Kesinlikle onu mesela tahmin edemezdim onun yazdığını. Ondan genelde böyle hep daha duygusal, daha romantik hikayeler… En azından aşk olur yani genelde içinde. Bu kadar çarpıcı, bu kadar ölümle iç içe bir hikayesini hatırlamaya çalışıyorum. Dickens severim çünkü ben. “Antikacı Dükkanı” olsun, “İki Şehrin Hikayesi”, “Büyük Umutlar”… Yok, böyle bir öykü denk gelmemiş.
Hemingway’i belki bilebilirdim. Onun o kısa, tek cümlelik bir öyküsü vardı, yanlış hatırlamıyorsam “dünyanın en kısa hikayesi” diye. Öyle bir dost meclisinde, hemen bir yemek masasında yazdığı söylenir, anlatılır. Şimdi birebir kelimelerini hatırlamadığım için söylemiyorum burada ama kısa bir aratmayla hemen karşınıza gelebilir. Hüzünlüydü yani… Bir cümleyle bu kadar duygu verilebiliyor olması…
James Joyce’u belki bilebilirdim. “Suretler”, çünkü James Joyce’un ben “Araby” diye de çok güzel bir kısa hikayesini okumuştum daha önce, hatta onun hakkında bir yazı yazmıştım. Diğer yazarları da zaten bilmiyordum, ilk defa okudum.
Şu an bakıyorum da “Görünmez Japon Centilmenler” gerçekten çok iyiydi. “Sarı Duvar Kağıdı” muhteşemdi. “Filika” tam böyle benim lise yıllarında kitabı olsa okumak isteyeceğim bir öykü. Ona benzer bir şeyi de ben bir kompozisyon dersinde yazdım. Bir tamamlama hikayesi yazmamızı istemişti hocam, kısacık bir paragraf kendisi verip arkasından… Ona da biz arkadaşlarla konuşmuş muyduk öncesinden? Yani çünkü birisi şey demiş, hiç sevmiyormuş o tarz devamını getirme yazılarını. Bu hatta bir sınav mıydı, sınavda mı olmuştu böyle? “Yapmayın, yapmayın hocam” falan filan yapmıştı. “Zor oluyor onu devam ettirmek” gibi.
Ben de demiştim ki: “Ya sen o başlangıca bağlı kalmak zorunda değilsin, ne istersen onu yazarsın, başlangıç o kadar da çok önemli değil” demiştim. “Nasıl yani? İşte sonuçta veriyor, orada devam ettiriyoruz hikayeyi, kesinlikle bizi sınırlıyor” gibisinden bir şey söylemiştim. Ama ben sonra işte aklımda o deniz öyküsü vardı, denize açılıp gidecek, bir macera yaşayacak. İşte çocukluğumda o Monte Cristo Kontu’nu okumuş olmanın da herhalde verdiği şeyle, biraz da o Robinson’lar falan da… Ben çok severim.
Hiç alakasız yani o başlangıçtan. Normalde bir aşk hikayesi falan bir şey çıkması gerekirken, ben onu da böyle evirip çevirip yine denize bağlayıp, dalgalar, bir şeyler, hayat mücadelesi, bir yaşama mücadelesine çevirmiş, yapabilmiş yani. Bence o başlangıçlar önemli ama sizi sınırlamamalı.
Hikayenin nereye varacağı bazen yazardan da çıkıyor gerçi, ama yani… Bunu böyle yazayım tam diyorsunuz, “Bu karakter bunu yapmaz.” O başta tasarladığınız karakter, eliniz gitmiyor yani yazmaya… “Bu bunu yapamaz” diyorsunuz veya işte “Gerçekçiliği kaybolur.”
Değişik bir şey ya… Yazmak çok güzel ama okumak çok daha büyük bir lüks. Yani geçen onu da düşündüm ya, bu kadar uzun… Bakın bu manyak gibi, yani burada da… Bu kitap böyle mi anlatılır? 15 hikayenin 15'inden de bahsettim burada. Kesinlikle böyle anlatılmaz yani, kitap böyle incelenmez. Ben işte burada inceleme yapmıyorum, eleştiri vesaire ve kim okuyacak bunu? Bu kadar uzun kim okur, kim okuyabilir?
Ya bence bu kitabı okuyup bitirip sevmiş olan herkes… Herkese bir kere hitap ediyor. Onlar haricinde hiç kimsenin bu kadar uzun oturup beni okuyabileceğini de tahmin bile edemiyorum. Yani bazen böyle “Herkes okuyacak” gibi geliyor ama bu da bir lüks. Çünkü insanın kendisine bir zaman ayırması gerekiyor, bir boşluk bulması gerekiyor.
Bence o yüzden bu yazıyı, hele bir de buraya kadar okuduysanız, çok şanslı bir insan olmalısınız. Çünkü zor bir şey. Sıfır reklamdan burada bana denk gelmeniz, maruz kalmanız… Benim bütün bu hatalarımı, bu böyle uzun uzun, yavaş yavaş… Kimilerinin içi kıyılır çünkü böyle, dayanamazlar, sabredemez. Benim bütün bu hatalarımı mazur görmeniz sizleri benim gözümde çok özel insanlar yapıyor.
Bir de YouTube’dan ben çok korkuyordum, anlamsız, can sıkan yorumlar gelebileceği endişesi vardı doğal olarak herkesin daha önce gördüğü. Ama gerçekten güzel bir kitle. Çok yavaş yavaş büyüyen olsa da çok güzel şeyler yazıyorlar, zaman zaman yazıyorsunuz. Çok teşekkür ederim bu vesileyle.
Buradan da bütün takipçilere selam göndereyim. Her zaman çok özel bir yeriniz var yani benim için. Buraya kadar zaman harcadınız, zaman ayırdınız, çok teşekkür ediyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder