Harry Potter ve Sırlar Odası, Pazarlamanın Gücü, Yeşil Göze Olan Düşmanlık ve Dolduruşa Gelmek
.K. Rowling olarak tüm dünyanın tanıdığı Joanne Kathleen Rowling, Harry Potter ve Sırlar Odası kitabıyla serinin ikinci kitabını yazdı ama ben düne kadar bu kitabı okumamakta ısrar ettim. Bugün ise bir an önce üçüncü kitaba başlamak için sabırsızlanıyorum.

Öncesinde yaşadığım tek tereddüt ikinci filmi de izlesem mi yoksa Dune’da yaptığım gibi kalan bütün kitapları okuduktan sonra mı filmlere devam etsem. Siz bu satırları okurken ben çoktan seçimimi yapmış olacağım ama yine de adettendir, size de sormuş olayım: Siz olsanız ne yapardınız ya da asıl önemli sormam gerektiği gibi sorayım, bana ne yapmamı önerirsiniz?
Aslında cevap beklemiyorum sizden ama ben bunları yazdıktan sonra bu satırlar silinse ve cevabı belirse birden ne güzel olmaz mıydı? Gerçi bu şu an güncel bir yapay zeka programına bunu yapsaydım olabilirdi benzer bir şey. Bunu bilerek bu kitabı okumak mı daha etkileyici sizce yoksa ben de aklı başında her insan gibi bu kitabı yıllar önce, hatta daha henüz çocukken okusaydım mı daha çok etkilenirdim? O zaman belki de ChatGPT’ye bu kadar hayran olmazdım ve bir Harry Potter fanı olarak Cenk Durmazel gibi bir Hogwarts pelerini bile satın alır ve sabahları röbdşabr niyetine onu giyerdim. Kim bilir?
Ben Sevin Okyay’ın çevirdiği, Yapı Kredi Yayınlarının Eylül 2016'da basılan 38. baskısını okudum. Tam 18 bölüm ve 314 sayfaydı. İlk 5 bölümü neredeyse bir haftada kısık ateşte soğan kavururcasına ağır ağır okudum ama sonunda dayanamayıp kitabın kalan 250 sayfasını bir günde bitirmeyi başardım.
Bu üçüncü kitaba hemen şimdi başlamadan önce bu yazıyı yazmak istedim. Zaten sadece üç tane alıntım var. Acaba dedim: “Bu kitap böyle alıntısız mı olacak?” Dune serisinde de ikinci kitapta benzer bir şey yaşamıştım, orada da çok az notum vardı. Ama orada o ikinci kitabı çok beğenmemiştim. Burada bence güzeldi yani kitap. Yine şaşırdım, sonlarını tahmin edemedim. Bazı tahminlerim tabii tuttu, ama yine gerekli yerlerde ters köşe oldum. Mesela ilk alıntım da yine o ters köşe olduğum, aslında tahminim çıktığı ama bu kadarını da beklemediğim şu Profesör Lockhart hakkında uzunca bir bölümmüş. Hemen onu paylaşayım sizle:
“‘Harry! Seninle konuşmak istiyorum — biraz gecikse bir sakıncası yok, değil mi, Profesör Sprout?’
Profesör Sprout’un yüzünün hemen asılmasına bakılırsa, vardı, ama Lockhart, ‘Tamam öyleyse,’ dedi ve sera kapısını onun suratına kapattı.
‘Harry,’ dedi Lockhart, başını sallarken koca beyaz dişleri güneş ışığında parıldıyordu. ‘Harry, Harry, Harry.’
Neye uğradığını şaşıran Harry bir şey demedi.
‘Duyduğum zaman… eh, tabii ki benim kabahatim. Kendi kendimi tekmeleyebilirdim.’
Harry’nin onun neden söz ettiği konusunda en ufak bir fikri yoktu. Tam bunu söyleyecekti ki, Lockhart devam etti. ‘Daha büyük bir şok geçirdiğimi hatırlamıyorum. Hogwarts’a bir arabayla uçarak gelmek! Tabii bunu niye yaptığını hemen anladım. Öyle belli oluyor ki. Harry, Harry, Harry.’
Konuşmazken bile nasıl yapıyorsa becerip de o parlak dişlerin her birini teker teker gösterebilmesi hayret verici bir şeydi.
‘Sana şöhreti tattırdım, değil mi?’ dedi Lockhart. ‘Virüs bulaştı. Benimle birlikte gazetenin birinci sayfasına çıktın ve bir kere daha olsun diye sabırsızlandın.’
‘Ah — hayır, Profesör, bakın…’
‘Harry, Harry, Harry,’ dedi Lockhart, uzanıp onun omzunu tutarak. ‘Anlıyorum ben. İlk kez tattıktan sonra biraz daha istemen doğal — sana onu tattırdığım için de kendime kusur buluyorum, çünkü başına vuracağı belliydi. Ama anlıyorsun ya, delikanlı, seni fark etsinler diye arabalır uçuramazsın. Biraz sakinleş, tamam mı? Büyüdüğün zaman bunları yapmak için çok vaktin olacak. Evet, evet, ne düşündüğünü biliyorum. ‘Onun için söylemesi kolay, o zaten uluslararası şöhrete sahip bir büyücü!’ diyeceksin. Ama ben on iki yaşındayken bir hiçtim, senin şimdi olduğun gibi. Hatta senden bile daha az tanındığımı söyleyebilirim! Yani, senin adını duymuş birkaç kişi vardı, değil mi? Adı Anılmaması Gereken Kişi’yle olanlar falan!’ Harry’nin alnındaki şimşek izine baktı. ‘Biliyorum, biliyorum bunlar beş kere üst üste Cadı Gündemi’nin En Büyüleyici Tebessüm Ödülü’nü almak kadar iyi değil — yani benim gibi. Ama bir başlangıç, Harry, bir başlangıç.”(s.89)
Okurken bile sinir oldum yani bu nasıl bir karakter. Lockhart, okulun yeni Karanlık Büyü Karanlık Büyülere Karşı Savunma mı ne, öyle bir müdür. O eski iki yüzlü çıkan profesörün yerine gelen büyücü öğretmen Profesör artık her neyse. Ve o kadar böyle yapmacık, kendini beğenmiş, megaloman ve 2. sınıftaki kitapların da 4'ünü falan o yazmış. Güya havasından geç! Yani öyle bir adam. Harry’yi de görür görmez onu hemen alıyor yanına gazetelere. Aslında onu kullanıyor; onu kullanarak, zaten en iyi yaptığı şey bu. Ya tam bir büyücü değil ama tam bir satıcı, tam bir pazarlama ustası. Aslında günümüzde olsa, yine belki günümüzde zaten onun gibi insanlar böyle göz önünde, medyada çok sevilen, imza için kuyruklara girilen insanlar olabiliyorlar.
Burada da Harry’ye kızma sebebi Harry’nin okula uçan bir arabayla gelmesi. Yaz tatiline geldiklerinde bitmişti ilk kitap ve o tatilden kısaca bahsediyor. Orada sıkılıyor yine o teyzesinin evinde. Sonunda o Ron ondan hiçbir şekilde cevap alamayınca merak ediyor ve o babasının uçan arabasıyla evlerine kadar gelip alıyorlar onu ve onların evinde kalıyor bir süre. Oradan doğru gidecek Hogwarts’a ama trene geldiklerinde o tren istasyonuna Ron’un abileri falan geçiyor hemen önce, ama Harry geçemiyor. Çünkü Harry’yi evindeyken de ziyaret eden bir cin var. Ev cini miydi neydi, o bakayım şurada hemen… Neyse şimdi bulamadım ne olduğunu ama Dobby isimli bir, böyle Yüzüklerin Efendisi’ndeki Gollum’a benziyor aslında. O “Efendimiz” diye yüzüğün perişan ettiği o aslında bir insandı. Yani bir yüce miydi, hobit miydi çok da şimdi hatırlamıyorum ama ben o kitabı okumadım zaten. Muhtemelen bu seriyi bitirdikten sonra okuyacağım seri o olacak.
O uyarıyor işte Harry’yi: “Sen bu dönem okula gitme, okulda sana komplo kuracaklar, başına kötü şeyler gelecek” diyerek. Tabii ikna edemiyor, yani böyle bir şey için zaten teyzesinin evindeyken bile ikna olması mümkün değil Harry’nin. Çünkü zaten dünyada başı yeterince dertli, bütün yazı bir an evvel bitsin de okul başlasın diye beklemiş. Ama o trene binemiyor, iş işten geçti. O cin kapatmış. O yüzden Ron’la birlikte kalıyor ve saat de geçiyor, artık tren yola çıkmış. Yani ya bekleyecekler ta ki onun annesi babası gelsin, iş işten geçecek yani, okuldan atılma tehlikeleri var. Ron da tabii hemen ikna ediyor Harry’yi: “Zorunlu durumlarda büyü kullanabiliriz” falan diyerek.
Onların uçan arabasıyla yola çıkıyor. İnsanlar da tabii görüyor onları, bazı böyle dünyada haberler şeyler çıkıyor. Vardıklarında o yüzden başları da derde giriyor ama bir yandan da tabii çok karizmatik bir giriş yapmış oluyorlar okula. Hiç daha önce böyle bir gelen olmamış. Ama Ron’un ailesi çok zor duruma düşüyor, zaten ilk kitapta da biraz öyleydi. Burada da öyle; Ron günah keçisi gibi bir şey yani, bütün kötü olaylar Ron’un ve onun ailesinin başına geliyor.
Burada bir de onun kız kardeşi de var, o küçük bir şey, onun adını da — yani çok güzel düşünmüş yazar, en azından bizim dilimiz için — Ginny deyince uymuş. O birinci sınıfa başlıyor ve Gryffindor okuluna geliyor tabii ki, seçiliyor zaten. Harry aşık gibi bir şey, hep onun peşinde, ona hayran ve önemli bir rolü var bu kitapta.
Ama ona gelmeden hemen ikinci alıntımı paylaşayım sizle. Benim bu kitapta en sevdiğim, ilk kitapta da nasıl o Kelid Aynası… (Kelid de tersten DİLEK oluyormuş ya onu da sonradan fark ettim.) Onun hakkında da ne konuştum daha henüz o bölümün düzenlemesini yapmadım, o yüzden bilmiyorum da. Yani hakikaten unuttum ne konuştuğumu. Bahsettim mi, hatta arada yoksa geçiştirdim mi? Çünkü o ayna beni çok etkilemişti. Böyle olmak istediğini gördüğün bir ayna. Bu Johnny Depp, o korsan oldu, hangisiydi, neydi onun adı, o seriyi de ben bayağı geç seyretmiştim, hepsini böyle peş peşe seyretmiştim. Karayip Korsanları, he! Orada bir pusula var, büyülü bir pusula gibi bir şey, kim bakarsa onun dünyada en çok istediği şeyin yönünü gösteriyordu. O pusula çok güzel gelmişti bana, o ayna da biraz onu hatırlatmıştı bana. Herkes bakıp en mutlu olduğu, ruhunun derinliklerinde saklı olan en büyük tutkusunu görüyor aynada, onu gerçekleştirmiş gibi görüyor. Yani öyle bir aynaya siz baksanız ne görürsünüz? Aslında bunu düşündürüyor yazar size.
Burada da işte yıllar yıllar önce 90'lı yıllarda şöyle bir kitap düşünmüş yazar ve bu sayfada da yine yapay zekaya yazdırılmış gibi duran “Taze kurbağa turşusu yeşildir gözleri” diye bir şiir var. Kısaca ondan da bahsedeyim, ufak bir parantez açayım. Bu şiiri Harry Potter’a Ginny gönderiyor, diyor Sevgililer Günü’nde. Onun gözleri yeşil çünkü, ve burada Harry’nin çatal dilli olduğunu öğreniyoruz. Çatal dilini bildiğini mi, konuşabildiğini mi? Yani bu ne demek? Aslında bunu ilk kitapta görüyorduk ama bunun bir adı yoktu. Onu da çok güzel bağlamış yazar, getirmiş buraya. Yılanlarla konuşabilme yeteneği… Biz orada Harry’yi konuşurken görmüştük, filmde de öyleydi. Ama meğer onun o yılanlarla konuşurken diğer insanlar fark etmiyormuş. Sanki bir yılan sesi gibi tıslama gibi bir şey çıkartıyormuş.
Ve bilin bakalım bu özellik başka kimlerde varmış? Slytherin okulunun kurucusunda ve Voldemort’ta. Lord Voldemort da yılanlarla konuşan birisiymiş ve bir sonraki varisinin de yine yılanlarla konuşan biri olacağı kehaneti varmış Sırlar Odası’nda. Hatta onun açacağı Sırlar Odası, kitaba adını da veren… “Ata deverin ne güzel sıcacık abi” diye Emrah taklidiyle yaptığı o esprisini mesela hatırlıyorum, çok gülmüştüm. Halbuki kitabı bilmiyordum, Sırlar Odası hakkında hiçbir fikrim yoktu. Ama bu kitapta onu öğreniyoruz, onu da en çok bu kitap sayesinde öğreniyoruz.
Ve evet, şey diyecektim ben: Aslında bu Harry Potter’ın yeşil gözleri yılanlarla da işte uyumlu. Ama sen kalkıp onu filmde mavi yapınca acaba bu şiiri nasıl çevirdiler? Ya bütün her şeyi bozuyorlar işte. Ya “Sadece bir renk değişiyor, ne olacak?” zannediyorlar. Belki orada bir kendini bilmez bir yapımcı, yönetmen, birisi — artık her kim yaptıysa — “Olur olur, mavi de olur” deyip bir şekilde o tercihi kullanıyor. Ama işte bakın ikinci kitapta da yine geçiyor. Önemli yani bu göz. Sen durduk yere değiştiremezsin. O kadar uğraşıyordun, her tür efekti kullanıyorsun da, ya çocuğun bir gözünü mü yeşil yapamıyorsun? Bir lens mi takamıyorsun? İsteseler yapabilirlerdi bence. Tam tersi mavi olmasını istediler, ama o da neden? İşte yeşil göz dünyadaki en az oranda sahip olunan göz olduğundan, insanlar Harry Potter’ı muhtemelen o kadar şey yapamayacaklar diye düşündüler. Çünkü insanın kendisini onun yerine koyması lazım diye düşünüyorlar. Öyle bir algı var Hollywood’da. O yüzden başrollerde böyle çok kullanılan isimler, ortalama bir — mutlaka bir güzellik ya da yakışıklılık — ama işte hikayeyi bozuyorlar. Neyse, biz gelelim bu sihirli günlüğe:
“Mürekkep bir saniye kadar kâğıdın üzerinde parladı ve sonra, sanki sayfanın içine emiliyormuş gibi, yok oldu. Heyecanlanan Harry, tüy kalemini yeniden mürekkebe batırdı ve, ‘Benim adım Harry Potter,’ diye yazdı.
Kelimeler bir an için sayfada parıldayıp, hiçbir iz bırakmadan kayboldular. Sonra nihayet, bir şeyler oldu.
Sayfanın içinden, Harry’nin kendi mürekkebiyle yazılmış ama onun asla yazmadığı kelimeler gerisin geri geldi.
‘Merhaba, Harry Potter. Benim adım Tom Riddle. Güncemi nasıl ele geçirdin?’
Bu kelimeler silinip gitti ama, Harry cevabı yazmaya başlamadan önce değil.”(s.223,224)
Evet, burada Tom Riddle’la günlüğü vasıtasıyla da olsa karşılaşıyoruz. Peki kim bu Tom Riddle? Bu da artık spoiler olmaz herhalde. Ve bu arada dört tane alıntım var. Sonradan da bulduğum sözü de yazmışım. Bir de son cümle var, zaten 5–5 de iyidir.
Neyse, şimdi ne diyorduk? Tom Riddle aslında Voldemort. Yani bunu söyleyip söylememe konusunda kararsız kaldım ama kitabın sonunda öğreneceğiz bunu. Hatta bir harf oyunu da yapmışlar. “Adım Tom Riddle” harflerini değiştirince, bir yere bir orta bir isim de mi koymuşlar, bir şey yapmışlar… O harfleri değiştirince de “Adım Lord Voldemort” gibi bir şey oluyor, tam o harflerden kelime oyunu. Onu acaba İngilizce nasıl yaptılar? Filmi seyretsem en çok ona dikkat edecektim, ama neyse filmleri ben en son seyredeyim. Çünkü o zaman çok fazla kıyaslıyorum. İlk kitapta o hataya düştüm biraz. Sürekli burada, sonuçta film incelemesi yapmıyoruz ve bunu yapanlar galiba… Sırf böyle bu seriden bahseden bir podcast de varmış, duymuştum onu ama spoiler olmasın diye de hiç araştırmadım, bakmadım. Seriyi bitirdikten sonra belki onu da dinlerim. Harry Potter’ın fanları zaten bütün dünyada hala aktifler, yani biliniyordu bütün bunlar. Benim burada spoiler vermem herhalde söz konusu olmaz.
Ve bence günlük fikri çok güzel, çok harika. Bomboş gibi görünen bir defter, ama her yazdığına da cevap veren bir insan var içinde. Biz Google’ın da icadını görmüş bir nesiliz. Ben o açıdan da hep kendimi şanslı hissederdim; hem 20. yüzyılı hem 21. yüzyılı yaşamış bir insan olarak. 20. yüzyılın sonlarını belki, ama sonuçta 90'ları da biliyorum. Az olsa da 90'larda da yaşadık, 2000'lerde de hala yaşıyoruz. 22. yüzyılı göremeyeceğiz muhtemelen, ama olsun. Şu an bile bence yeterince teknolojik gelişmeye şahit olduk.
Ben de şey, Patent Enstitüsü’nün Başkanı gibi “Artık yeni bir şey icat edilemez” diyen öngörüsüz adam gibi konuşmak istemiyorum burada ama, bütün bunlar belki de daha başlangıç. Ve işte, yani “çocuk kitabı” diye belki hor görenler, işte “fantastik kitap, böyle boş şeyler okumayın” diyen anne babalar vardır belki. İlk kitapta nasıl o Kelid Aynası’nı okuyup “keşke ben de bu kitabı 10'lu yaşlarımda okusaydım” diye düşündüysem, bu kitapla da bu günlüğü görünce o hislere kapıldım. Ama görünmezlik pelerini mesela beni çok etkilememiştir, hala da etkilemiyor. O ve ona benzer şeyleri birçok filmde, birçok kitapta görebildiğimiz için zaten akla da geliyor, kolay da tahmin edilebiliyor. Ama günlük fikri güzeldi.
Ve bununla ilgili de işte Ginny, bu günlüğe kendini kaptırıyor. Harry Potter’dan önce o buluyor, hatta bu günlüğü. Ve neredeyse bütün bir sene boyunca sürekli onunla yazışıyor. “Yazışıyor” diyorum artık çünkü sadece yazmakla kalmıyor, günlük de ona sürekli cevap verdiği için. Tom Riddle… Tom Riddle’ı zaten biz kitabın sonuna kadar iyi birisi zannediyoruz. Zaten ödüllü de bir öğrenciymiş zamanında, çok çalışkan, çok başarılı. Hatta fiziksel olarak bile Harry Potter’a benziyor. Dolayısıyla Ginny’i de etkiliyor, yani Ginny de ona sürekli Harry Potter’dan bahsediyor falan, iyice dolduruyor bir yandan ajandayı, kelimenin tam anlamıyla dolduruyor. Ama kim kimi ele geçirecek? Tabii ki güçlü olan taraf.
Ginny daha küçücük bir kız olduğu için kendisini kaptırıyor, ya da belki de büyüleniyor. Kitaptaki o karmaşayı, kargaşayı çıkartan, Sırlar Odası’nı açan, oradaki o büyük yılanı ortaya çıkaran kişi o oluyor. Neyse ki kimse ölmüyor, bu yılanın gözlerine bakan… Neyse, o kadar her şeyi de anlatmayayım.
Ama kitabın sonlarında, artık Ginny de kurtulduktan sonra — bizde de böyle işte bir çocuk kaybolur falan, işte annesi babası ağlar, ama hemen bulduğu zaman da bir tokat çakar, bir şey yapar, kızar, bağırır — aynı onun gibi burada da annesi babası gözyaşları içinde, ama Ginny kurtulduğu için çok seviniyorlardı. Bir yandan Harry Potter’a da tabii. Artık Harry zaten kahraman gibi bir şeydi, ama artık rüştünü de ispat etti kitapla birlikte. Ya hiçbir şüphe kalmadı yani, çünkü bazı insanlar şüpheliydi onun hakkında. Bakalım 3. kitapta ne göreceğiz?
Ama burada Ginny dahil bütün okulu da aslında Dumbledore da kurtarıyor ve Lord Voldemort’u bir kez daha yeniyor. Biz gelelim Ginny’nin babası… Aynı zamanda Ron’un da babası, Ginny zaten Ron’un kardeşi.
“‘Ginny!’ dedi Mr Weasley, dehşete düşmüş halde. ‘Sana hiçbir şey öğretemedim mi ben? Kaç kere söyledim sana. Kendi kendine düşünebilen bir şeye, beyninin nerede saklı olduğunu göremiyorsan güvenme. Niye günceyi bana ya da annene göstermedin? Öyle şüpheli bir nesnenin Kahranlık Sihir’le dolu olduğu apaçık!’”(s.303)
Kızıyor işte orada kızına, ama Dumbledore orada yine babalığını, o bilgeliğini konuşturuyor. Çok büyük büyük büyücüleri bile kandırdığını, ele geçirdiğini söylüyor Voldemort’un. Ginny’nin bir suçu yok diyor, yani orada ona ceza da vermiyorlar. Orası da güzeldi, çünkü o da okuldan kovulacağını… Bu okuldan kovulma olayı zaten sürekli çocukları o şekilde korkutuyorlar, ama tabii ki öyle bir şey olmayacak.
Ve bu arada aslında ırkçılığa da değiniyor sanki kitap. Yazar öyle bir misyon da edinmiş kendine. Yani satır aralarında böyle hissettirmeden sürekli… Bu Malfoy özellikle “safkan, safkan” diye, hatta kapılarının şifresi bile o “safkan”. Yani kafayı bozmuşlar büyücülükle. Bu “Muggle” dedikleri sıradan insanların çocuklarının okullarda olmamasını savunan bir güruh var orada. Slytherin özellikle komple o görüşteler gibi bir şey. Voldemort da zaten bunu savunuyor mu, sürekli bu işte ayrımcılık, ırkçılık… Yani bir anlamda…
Halbuki işte anne babası hiç büyücü olmayan, ama tüm okulun belki de en çalışkanı Hermione… Yani şimdi nasıl düşünebiliyor ki böyle, nasıl bunu isteyebiliyor, diyorlar. O kızı da göre göre… O da bu kitapta artık ilk kitaptaki o gıcık, çalışkan, sınıfın en çalışkan kızı profilinden bayağı bir çıkıyor. Harry’nin daha yakın bir arkadaşı konumuna geçiyor. Ama bu kitapta biraz pasif kalıyor. Gerçi Harry yine onun sayesinde çözüyor olayları, ama o da donup taşa döndüğü için, elinde kalan o kağıt parçası…
Evet, şey diyeceğim: Bu kitapta mesela Hagrid’in çok hakkı yeniyor. Ondan şüpheleniyorlar bayağı ciddi ciddi ve kimse bu Lockhart’ın bütün bu saçmalıklarını… Yani fark etmiyor mu? Ortaya çıksın diye mi bekliyorlar? Ama en çok da Hermione’un ona inanması, ona kanması tuhafıma gitti benim. Hermione hatta yani o profesöre aşık gibi, hayran… Çok acayip, onun imzalı kitaplarıyla, kağıtlarıyla falan uyuyor. Yani ondan şüphelenmemesi bana biraz saçma geldi. Çünkü çok açık, apaçık yani masal kötüsü gibi bir adam.
Bunun tamamen korku olduğu ortaya çıkıyor zaten kitabın sonunda, ama bu sefer de yine Voldemort’un bir tarafı ondan çıkmasın diye korktum ben de. Ama öyle bir acemiliğe düşmemiş tabii ki yazar. Güzel bir ters köşe yapmış aslında.
Neyse, gelelim biz kitabın ana fikrini… Bilmiyorum ana fikri midir, ama bana göre öyle bir şeydi. Burada tabii ki Dumbledore’dan geliyor bu ana fikir.
“‘Beni Gryffindor’a koymasının tek sebebi,’ dedi Harry yılgın bir sesle, ‘çünkü Slytherin’e gitmek istemedim…’
‘Kesinlikle,’ dedi Dumbledore, bir kez daha gözleri pırıl pırıl gülümseyerek. ‘Bu da seni Tom Riddle’dan çok farklı hale getiriyor. Bize aslında kim olduğumuzu gösteren şey, yeteneklerimizden çok seçimlerimizdir, Harry.’”(s.306)
Diyor burada, artık kitabın son sayfalarında. Okuldan ayrılmadan önce, tatile, daha doğrusu yine tatile gidecekler, evlerine gidecekler. O şekilde bitiyor kitap. Gitmeden önce Dumbledore Harry ile konuşuyor, aralarında böyle bir konuşma geçiyor. Sırf bu cümleyi aslında söyletmek için yazılan bir bölüm gibi gelmişti bana. Bu cümleyi de yazmak için yazarsın yani, onu yaparsın. Harry’nin çünkü içinde o şüphe de var, biraz korku da var Tom Riddle’a çok benzemesini.
Ve evet, işte bu safkanlık falan demişken, onu diyecektim unuttum galiba: Tom Riddle da aslında safkan değilmiş. Yani o da yarı yarıya, o “bulanık” diye dalga geçilen, aşağılanan, özellikle Slytherin tarafından, insanlardan biriymiş. Yani annesi ya da babası Muggle denilen sıradan insan, diğeri sadece cadı.
Bir de okulun mesela temizlik işlerini yapan Filch miydi? Kedisiyle birlikte… Kedi de donuyor başta, onu da kurtarıyorlar. Neyse ya… Bu arada bu kedilere çok kötü davranıyorlar yani kitapta, bilmiyorum kediler çok sevilmiyor gibi hissediyorum bazen.
O işte o adam da mesela şeymiş: Onun da annesi babası büyücüymüş ama kendisi büyücü değil. O da en kötüsü diyorlar zaten, o yani “bulanık” olmaktan bile daha kötü diye. Ya büyücülük de aslında… Kafayı bozmuş okul, ırkçılık var yani, büyücü olmayanlara karşı bir küçümseme. Zaten son cümlemiz de şöyle:
“Ve hep birlikte geçitten geçerek Muggle dünyasına doğru yürüdüler.”(s.314)
Yine bir dönem bitiyor, ikinci sınıfa geçiyorlar yine Griffindor’lar Harry’nin ve Ron’un bu kahramanlıklarıyla, aldıkları puanlarla okul birincisi oluyorlar ve kitap bitiyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder