Zacharius Usta, Her Şeyin Sınırı, Kibir ve İnsanlığın Ortalığı Karıştırma Gücü
Jules Verne’nin ‘Zacharius Usta’ kitabından bahsedeceğim bugün. Bu benim yine kütüphanede başlayıp bitirdiğim bir kitap oldu, çünkü sadece 49 sayfa. Bu işi gerçekten sevmeye başladım; yani kitap baktığın sürede bir kitap bitiriyorsun neredeyse. Ve sadece 3 alıntım var, aslında bu kadar sayfalık bir kitap için gayet uzun. Etkileyici bir kitaptı.
Jules VERNE ve onun sürekli karşıma çıkan Zacharius Usta’sını sonunda Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nın Nisan 2021'de basılan ilk baskısından okudum. Fransızca aslından çeviren Alev Özgüner’di ve sadece 49 sayfaydı. Çok uzun zamandır okumasam da en sevdiğim yazarlardan biriydi ve bu kitabı görünce, hemen böyle çok güzel kalın kapaklı, ciltli, dikişli falan tam böyle hediye etmelik bir baskısını buldum, onu okudum. Sürekli duyuyorum, görüyorum, karşıma çıkıyor ama güzel bir bilim kurgu örneği. Hemen ilk alıntımla başlayayım.
“-Günlerdir anlaşılmaz bir şeyler oluyor Gerande, dedi genç çırak. Babanızın birkaç yıldır yapıp sattığı kol saatlerinin hepsi birdenbire duruyor. Bir sürü saati ona geri getirdiler. Babanız saatleri titizlikle söktü, zemberekler iyi durumdaydı, çarklar gayet düzgün yerleştirilmişti. Bunun üzerine, daha da büyük bir titizlikle saatleri tekrar monte etti; fakat ustalığına rağmen saatler çalışmadı.
-Bu işe şeytan karışmış! diye haykırdı Scholastique.
-Ne demek istiyorsun? diye sordu Gerande. Bu durum bana doğal görünüyor. Yeryüzünde her şeyin ömrü sınırlıdır, ilelebet var olacak bir şey insan elinden çıkamaz.
-Öyle olsa da bu işte tuhaf ve esrarengiz bir yan var; diye karşılık verdi Aubert. Saatlerindeki bu bozukluğun nedenini bulmak için Zacharius Usta’ya bizzat ben yardım ettim, ama bulamadım, üstelik umutsuzluğa kapılıp aletleri kim bilir kaç defa elimden düşürdüm.
-Öyleyse, diye lafa girdi Scholastique, bu lanetli işe neden kalkışıyorsunuz? Bakırdan yapılmış küçük bir aletin kendi başına çalışması ve saatleri göstermesi doğal mı? Güneş saatleriyle yetinmek gerekirdi.
-Güneş saatini bulanın Kabil olduğunu bilmediğiniz böyle konuşmazdınız Scholastique, diye karşılık verdi Aubert.”(s.6)
Ben bu kitaptan ilk ve son cümleleri almamışım çünkü zaten yeterince kısa. Bir de onları da alsam yani neredeyse bütün kitabı… Ama hemen başından böyle uzunca bir alıntı yapmışım ve kitabı da özetliyor aslında.
Olay şu: Zacharius adında modern saatlerin mucidi gibi bir adam var karşımızda. Ama son birkaç yıldır, bu zamana kadar hiç başına gelmeyen (çünkü yaptığı saatler kusursuz şekilde çalışmış hep) bir olay oluyor. Ve hemen insanların ortalığı karıştırması, herkesin bir fikrinin olması, sürekli bir şikayet hali, teknolojiden korkma… Bir yandan yani “Güneş saatlerine dönelim” bile diyorlar, ama onu da tabii beğenmiyorlar pek. Zacharius Usta’nın olayı ne? Hemen onunla da ilgili bir alıntım var.
“Sahiden de, ona gelinceye kadar saatçilik, sanatın çocukluk döneminde kalmış sayılırdı. Milattan dört yüz yıl önce Platon’un gece saatini -geceleri bir flüt sesiyle saatleri bildiren bir çeşit su saati- icat ettiği günden beri, bu bilim neredeyse yerinde saymıştı. Ustalar işin mekanik kısmından çok sanat kısmı üzerinde çalışmışlardı; demirden, bakırdan, ahşaptan, gümüşten yapılmış, Cellini’nin bir ibriği gibi incelikle yontulmuş güzelim saatlerin devriydi bu. Bir oymacılık şaheseri söz konusuydu, zamanı epeyce hatalı ölçüyordu, ama yine de bir şaherserdi. Sanatçının hayal gücü biçimsel kusurluğa yoğunlaşmadığında, hareketli figürelri, melodik zilleri olan ve son derece eğlenceli mizansenler sunan şu saatleri yaratma peşine düşüyordu. Üstelik, o devirde, zamanın ilerleyişini düzenlemek kimin umurundaydı ki! Hukukta zamanaşımı icat edilmemişti, fizik ve astronomi bilimleri hesaplarını titizlikle elde edilen kesin ölçümlere dayandırmıyorlardı; ne belli bir saatte kapanan kurumlar, ne de dakikası dakikasına yola koyulan katarlar vardı. Akşamları yat borusu çalınıyor, geceleri de, sessizliğin ortasında ava avaz saatler bildiriliyordu. Elbette ki, hayat yapılan işlerin niceliğiyle ölçülürse, daha az yaşanıyor, ama daha iyi bir hayat sürülüyordu. Şaheserleri hayranlıkla seyretmenin yarattığı soylu duygular ruhu zenginleştiriyor, sanat arkadan atlı kovalıyormuş gibi yapılmıyordu.”(s.14)
Bu son cümle özellikle hoşuma gitmişti: “Benim ve eskiden büyük sanatçıların belki daha az eserleri vardı ama hepsi birer şah eser gibiydi.” Bir şekilde bitiriyor yazar burayı.
Gerçekten bu icatlar da aslında bir yandan insanları kendilerine muhtaç ediyor, bütün sistemi değiştiriyor. Yani bugün kalkıp “Ben akıllı telefon kullanmayacağım” diyemezsiniz, diyemiyorsunuz özellikle büyük şehirlerde yaşamaya çalışırken. Birçok şeyi çünkü o uygulamalardan yapmak hem zorunda kalıyorsunuz hem tabii ki çok daha kolaylaştırıcı bazı durumlarda.
Yani bugün kalkıp da “Güneş saatlerine dönelim” gibi bir şey… Bu arada güneş saati nedir? Onu da çok açıklamışlar kitapta. Ama bu çok eski yapıtlardır, böyle dikilmiş kuleler gibi, ortasında da daha büyük bir şey vardır. Hatta güneşin hareketleriyle onun bir tarafına böyle gölge düşer, gölge böyle sürekli uzar, kısalır, genişler, yer değiştirir. Yani onunla saati tayin edebiliyorsun, çok net şekilde olmasa da bir fikrin oluyor yani en azından. Tabii en ilkel olanlarından… Onun tabii daha gelişmiş şeyleri de var ama yani sonuçta güneşe bağlı, son derece sınırlı.
Yani öyle bir şeye dönmek mümkün değil günümüzde, çünkü zaten saniyelerle yarışan toplum haline geldik. Hatta en son artık bu olimpiyatlarda falan salisenin de altı, saniyeden sonra üç basamağa kadar inmişler. Yani buna gerçekten gerek var mı? Var demek ki, inmişler. O derece birbirine yakın sonuçların alındığı spor dalları var demek ki ve insanın zaten algılayabileceği bir şey de değil.
Bir de bunlar bayağı araya yıllar konularak, yıllarca çalışılarak hazırlanan sporlar. Yani düşünsenize, salisenin de altında bir farkla ikinci oluyorsunuz ya da üçüncü oluyorsunuz, sıralamaya giremiyorsunuz falan… Kolay kolay algılanabilecek durumlar değil.
Zacharius da kendisini kaybetmiş aslında son yıllarda bu yaptığı büyük icat sayesinde. Bu modern saatleri üretmesiyle, onların böyle tıkır tıkır çalışmasıyla, hepsinin kusursuz, hiç bozulmadan çalışmasıyla zamanı icat ettiğini düşünmeye başlamış.
Yani bu kitap bana biraz aslında Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü”nü de hatırlattı. Orada gerçi bu kadar böyle birebir kibir durumu yoktu ama öyle biraz bir kendini bilmezlik, bir abartma yine vardı. Sanki buradaki kibir daha çok Dorian Grey’in Portresindeki gibi bir kibir, kendine aşık olma durumu gibi bir şey de yaşıyor Zakaryus Usta. Başarısının kurbanı oluyor, yani aslında kaldıramıyor o başarıyı.
Bu da işte çok tehlikeli… Bazen başarılı oldum zannedersiniz, olmuşsunuzdur yani, hatta bütün dünya zaten över o zaman, omuzları üstüne çıkartır ve kendinizi kaybetmeniz çok mümkündür. O başarı çünkü çok da tehlikeli bir arkadaştır aynı zamanda.
Neyse şimdi kitabın sonlarından artık… Spoiler vesaire… Okumamış olanlar varsa bu kitabı, benim gibi bu zamana kadar, her şeyi söyleyeceğim, onu da söyleyeyim:
“Saatin çan kulesinde saat beşi vurdu, çıkan ses Gerande’ın ruhunda acıyla yankılandı ve kırmızı harflerle şu kelimeler belirdi:
Bilgi ağacının meyvelerini yemek gerekir.
Aubert ile Gerande şaşkınlıkla birbirlerine baktılar. Katolik saatçinin dini geleneklere uygun özdeyişleri değildi bunlar! Şeytan’ın nefesi geçmiş olmalıydı üzerlerinden. Ama Zacharius Usta’nın aldırdığı yoktu, konuşmasına devam etti:
-Duyuyor musun Gerande’cığım? Yaşıyorum, hâlâ yaşıyorum! Nefes alıp verişlerimi dinle!… Damarlarımda dolaşan kana bak! Hayır, babanı öldürmek istemezsin sen, ölümsüz olayım ve nihayet Tanrı’nın kudretine erişeyim diye bu adamı kocan olarak kabul edeceksin!”(s.46)
Burada kötü karakter zamanı temsil ediyor gibi bir şey. Zaman, aslında şeytan mıdır artık nedir, teknoloji olarak da belki görülebilir. Zacharius bir türlü saatleri tamir edemiyor ve yeni saatler de yapamadığını anlayınca iyice bunalıma giriyor. Hayatının bir anlamı kalmıyor ve hastalanıyor. İnsanlara da bu yüzden hastalandığını değil de, hastalandığı için bunları tamir edemediğini söyleyerek onları biraz oyalamaya, zaman kazanmaya çalışıyor. Çünkü hep bir umut var içinde: “Çözeceğim ben bu işi” diye.
Ama işte o sırada bu karanlık karakter çıkıyor ortaya ve Zacharius Usta’nın kızını istiyor. Gérande onun kızı, Aubert de onun nişanlısı. Tabii hemen reddediyor. Zacharius da “Böyle şey olur mu?” gibisinden, “O zaten nişanlı, başka birini seviyor, onunla evlenecek” falan diyerek adamı kovuyor. Ama adam da diyor ki: “Yoksa” diyor, “olmaz yani. Sen ne bu saatleri düzeltebileceksin ne de ölmeden kurtulacaksın” diyor. Hatta iyice korkutuyor adamı. O da onunla evlenemeyecek falan diye böyle kehanetlerini sıralıyor. Zacharius Usta’nın zaten bir gram aklı kalmış, onu da alacak yani. Böyle böyle korkutarak…
Zaman geçtikçe artık Zacharius Usta, insanların şikayetlerini kesmek için bütün bozuk saatlerini geri almaya başlıyor, parasını vererek. Bütün zenginliğini de yitiriyor, hatta borca batıyor. Geri gelmeyen tek bir saati var, o da kilisedeki çan kulesindeki saat. O saat de o kadar döneminin ilerisinde bir saatmiş ki, her saat başında bir söz çıkıyormuş, onu öyle ayarlamış. Bu bizim camilerde de olur ya, işte girişlerde dijital LED ekranlarda ayetler, hadisler falan çıkar, onun gibi bir şey canlandı benim gözümde. Bilmiyorum, ama gittiğinde, vardığında o cümleler de değişmiş. Böyle Aubert’in de şaşırdığı gibi bambaşka cümleler almış yerini. Ama bunu bile hiç fark etmiyor Zacharius Usta.
Ve hala işte “Ölümsüz olacağım ben, eğer kızım bu adamla evlenirse onun bana vereceği anahtarla bu son çalışan saati sonsuza kadar kuracağım ve ben de sonsuza kadar yaşayacağım” gibi bir sarıya kapılıyor. “Yani be Zacharius, ne hale düşmüşsün? Neden medet umuyorsun, istediğin şeye bak! Burada bir dengesizlik görmüyor musun?” Görmüyor işte, artık aklını yitirmiş.
Daha da devamını söylemeyeyim, artık tüm kitabı anlatmış olmayayım. Ama böyle bir hikaye kurmuş. Bence gayet güzel yapmış. Bu kadar az sayfada bu kadar olur, bu hikaye çok daha güzel uzun bir roman olabilirdi ama tadında bırakmış. Acaba bu kitabınfilmi var mıdır? Bir filmi, çizgi filmi, animasyonu, yoksa bile yapılabilir gibi geldi aklıma. Hem böyle kısa olması, elde malzeme var yani. Hatta belki bir dizisi bile çekilebilir. Zamanı anlatan en güzel eserlerden biri olur diyebilirim ve bu yazı da böyle kısa olsun.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder